İslami Davet

Rehber’in Bi’set Yıldönümü Konuşması

Bu büyük bayram münasebetiyle İran halkı ve İslam Ümmeti ile hak ve özgürlük yanlısı tüm insanları ve siz kardeşlerimi tebrik ediyorum.

Bi’setin hatırlanması, sıradan bir tarihi hadisenin hatırlanması gibi değildir. Bizler beşer tarihinin bu görkemli hatırasıyla buluştuğumuzda, yapmamız gereken bir işi hatırlıyoruz. Bu, sözkonusu görkemli hatıraya dayanarak, aslında unutulması mümkün olmayan bir dersin yeniden tekrarı ve gözden geçirilmesi eylemidir. İlk olarak İslam Ümmeti’nin bizzat kendisi, ümmetin ferdleri, seçkinleri, politikacıları, bilginleri ve aydınları ve daha sonra da , beşeriyetin tüm üyeleri bu dersi tekrarlamalı, bu ödevi, bu ibret verici olayı yeniden gözden geçirmeliyiz.

Bu olayın boyutları çok çeşitlidir ve hakikaten bir kimse akıcı ve net bir biçimde hatta bi’setin genel hatlarını bile açıklamaya çalışsa çok sayıda kitabın yazılması, saatlerce konuşulması gerekir. Ancak, insan bu olaya genel bir bakış açısıyla bile baktığında sayısız dersler çıkartabilir. Şöyle bir düşünün, Resul-ü Ekrem insanın olgunluğa ulaşabilmesi için gereken tüm beşeri ihtiyaçları içeren mesajıyla öyle bir toplumda ortaya çıktı ve davete başladı ki, o toplumda insani değerlerin hiç biri bulunmamaktaydı.
Peygamberimiz, ilim elçisiydi ancak o toplumda ilme yer yoktu. Peygamberimiz, adalet elçisiydi ancak o toplumda adaletin zerresi dahi hissedilmiyordu. Zorba güçler, halkın canı ve malı üzerinde egemenlik kurmuşlardı. Peygamberimiz, ahlak, tolerans, özveri ve insaf elçisiydi ancak o toplumda bu değerlere yer yoktu. Sertlik ve zorbalık o toplumda kol geziyor, ahlak, ilim ve maneviyattan uzak bir şekilde nefsani heveslere bağlılık, cahiliyye taassubu ve yersiz gururlar hüküm sürüyordu.

Böylesine kısır ve çetin bir atmosferde, suya ve herhangi bir yeşilliğe rastlanmayan böylesine kaskatı kayalıklar arasında bu körpe fidan gelişti, 13 yıl boyunca çok çetin şartlar altında büyüdü ve bu 13 yıl bir devletin oluşmasına yol açtı. İlim, adalet, tevhid, maneviyat, ahlak ve keramete dayalı bir toplum oluştu. Zillet ve alçalışı onura dönüştürdü, vahşiliği kardeşliğe, taassubu tolerans ve akıllanmaya, cehaleti ise ilme… Öylesine güçlü bir proğram sundu ki müslümanlar asırlar boyunca dünya medeniyetinin zirvesinde kaldılar ve beşeriyet tarihinde eşine rastlanmamış ilerlemeler sağladılar.

Bu devletin ömrü on yıldan fazla değildi. 13 yıl ve bir de 10 yıl, milletlerin ömründe ne kadar yer tutar, bir düşününüz. Sanki bir an gibi, geçici bir saat gibi… İşte böyle kısa bir zaman kesitinde öylesine büyük bir hareket yola koyuldu ki bu hareketin tarihi ikiye böldüğü söylenebilir: İslam’dan önceki ve İslam’dan sonraki tarih… İnsanlığı ileriye sürükledi, ahlaki temelleri güçlendirdi, beşeriyet için unutulmaz dersler bıraktı. Bu yüzden, bi’setin azametini bu açıdan gözlemlemek zorundayız.

Bu başarıları garantileyen unsurlar elbette ki çeşitlidir. Ancak ilk derecede maneviyat, safa ve samimiyetle dopdolu, yaratıcıya yönelik marifet ve Allah’a dayanış sıfatlarıyla güçlü ve istikrarlı bir unsur olan peygamberimizin bizzat kendi varlığı söz konusudur. Peygamberimiz, Mekke’nin en akıllı, en bilge kişisiydi. Nübüvvete erişmeden önce bölge halkının en onurlu ve ahlaklı insanı durumundaydı.
İşte böyle bir toplumda bu seçkin insan ilahi lütfa mazhar oldu ve bu yük, onun omzuna yüklendi. Zira, Allahu teala onu sınamıştı. Allahu teala ona tanıyordu ve bu yükü kimin omzuna yükleyeceğini biliyordu. Ve peygamber ayağa kalktı. Bu kalkış, derin bir marifete dayalı dirençli hareket, yöneldiği hedefe giden yoldaki tüm ilerleme ve gelişmelerin dayanağı oldu. Evet, hak galiptir; ancak belirli şartlar altında… Hakkın zafer şartı, hakkın savunulmasıdır. Hakkın zafer şartı, hak yolunda dimdik tavır koymaktır.

Bi’setin ilk aşamasında davetin gizlilikle sürdürüldüğü yaklaşık üç yıllık sürede peygamberimiz otuz kırk kişinin müslüman olmasını sağladıktan sonra davetin açıkça sürdürülmesi, meydana çıkılarak bayrağın açıkça dalgalandırılması bağlamındaki ilahi buyruk ulaştı. Peygamberimiz ve ilk müslümanlar böylece ortaya çıktılar ve sonrasını biliyorsunuz. Toplumun servet ve kudret sahibi büyükleri korkuyla irkildiler. Başvurdukları ilk iş peygamberimizi maddi imkanlarla geri adım attırmaktı. Ebi Talib’e başvurarak, ‘kardeşinin oğlu eğer riyaset istiyorsa, yönetimi ona devretmeye hazırız; servet istiyorsa, hepimizden daha zengin olacağı kadar ona servet veririz; padişah olmak istiyorsa, başımıza padişah seçeriz.

Söyledikleri şu sözlerden vazgeçmesini ona öğütleyin’ dediler. Peygamberimizin canını tehlikede görerek bir entrikaya kurban gitmesinden korkan Ebi Talib, peygamberin yanına geldi, Mekke büyüklerinin mesajını iletip nasihat etti, öğütlerde bulundu ve onun geri adım atmasını istedi ve bu kadar kararlı bir duruşun gerekli olmadığını belirtti. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Amca, bu hedeften vazgeçmem için eğer güneşi sağ elime verseler ve ayı da sol elime, Allah’a andolsun ki, bu yoldan geri dönmeyeceğim ve Allah bizi zafere erdirinceye ya da hepimiz yokoluncaya kadar yolumuzu sürdüreceğiz.’

Daha sonra peygamberimizin mübarek gözlerinin gözyaşlarıyla dolduğu ve sonrasında da yerinden kalktığı rivayet olunur. Ebu Talib, bu inanç ve kararlılık karşısında büyük bir değişime uğradı ve dedi ki: ‘Git, istediğin her şeyi yap, hedefini izle. Allah’a andolsun ki, ben seni hiç bir şeye değişmem.’ Bu kararlı duruş, muhatapta da kararlı bir tavır oluşturdu. Peygamberin bu davranışı, Ebu Talib’in kararlılığını da arttırdı. Hedefe bu denli bağlılık, düşmandan korkmamak, düşmanın elindeki dünyalıklara tamahlanmamak, düşmanın vermek istediği tavizlere gönül bağlamamak ve buna mukabil, doğru bilinen yoldan dönmemek kararlılık getirmektedir, huzur getirmektedir, yol ve hedefe güveni arttırmakta ve bu ilahi hedefe yaslanmayı kolaylaştırmaktadır. Evet, otuz kırk kişiden fazla değildiler. İşbu otuz kırk kişi öylesine çetin problemler karşısında yılmadılar ve her geçen gün sayılarını arttırdılar. Her gün Mekke’de olup bitenleri görüyordular; Ammar’ın başına gelenleri, Bilal’e nasıl muamele edildiğini ve Sumeyye ve Yasir’e yapılan işkenceleri ve şehid oluşlarını… Bütün bunları görmelerine rağmen iman ediyorlardı. İşte hakkın ilerlemesi böyledir. Yalnızca huzur ve güvenlik altında hak bayrağını kaldırmak ve onun gölgesinde koşuşturmakla hakkın ilerleyeceğini sanmayınız. Hak, hak sahibinin, hakkın izleyicisinin hakkın ilerlemesi yolunda dirençle adım atmasıyla gelişme gösterebilir.

Kur’an’da şöyle buyrulur: ‘Muhammed, Allah’ın resulüdür ve onunla birlikte olanlar kafirler karşısında şiddet ve kendi aralarında da merhametle davranırlar.’ Kafirler karşısında şiddetle davranmanın anlamı, onlarla sürekli olarak savaş halinde bulunmak demek değildir. Eşidda, şiddet yani istihkam, sağlamlık, yıpranıp ufalanmamak… Paslanan bir metal çürür, ufalanır ve yok olur. Bir başka metal ise asırlar geçmesine rağmen paslanmaz ve çürümez. Eşidda bu anlama geliyor. Şiddet, istihkam anlamında kullanılıyor. İstihkam bazen savaş meydanında kendini gösterir ve bazen de düşmanla müzakere sırasında… Bakınız peygamberimiz yaptığı savaşlar sırasında düşmanla konuşması gerektiğinde nasıl davranıyordu. Onun tüm planı sağlam bir yapıya dayanıyordu. Sapasağlam duruş, bir zerre bile zaaf göstermemek… Ahzab savaşında peygamberimiz, düşmanla müzakereye girdi, ancak ne gibi bir müzakere ? Eğer savaşsa, şiddetle ve eğer diyalogsa yine şiddet, istihkam ve kudretle… ‘Eşiddae ale’l kuffar’ın anlamı budur.
‘Ruhemae beynahum’ ise kendi aralarında yumuşak ve esnek davranılmasıdır. Burada o şiddete yer yoktur. Burada gönül vermek ve gönül kazanmak söz konusudur. Özverili ve toleranslı davranmak söz konusudur.

Bi’setin başındaki o duruş, Ebi Talib yöresinde üç yıl boyunca süren inanılmaz direnişe yol açmıştır. Şaka değil; üç yıl boyunca Mekke civarındaki bir vadide aç, susuz, kızgın güneş altında direniş… Peygamber, Ebu Talib, Hz. Hadice ve diğer müslümanlarla aileleri bu vadide muhasara altındaydılar. Buraya yiyecek ulaştırılamaması için tüm yolları da kapatmışlardı. Cahiliye adetlerine göre savaş yapılmadığı bazı mevsimlerde şehre girebiliyorlardı. Ancak şehirde herhangi bir mal satın almaya kalkıştıklarında, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Mekke’nin diğer büyüklerinin uşakları ve evlatlarını kendi aleyhlerine öğütlediklerini görüyorlardı. Bir şey almak istediklerinde söz konusu kişiler alış verişe müdahelede bulunuyor ve iki misli para vererek, o malı satın alıyor ve onları engelliyorlardı. Bu şartlar altında üç çetin yıl geçirdiler.

İnanılacak gibi değil !

Bu ilk direniş, Allah’a tevekkül eden o kalp, diğer müslümanların da sabırlı davranmalarına yol açan bir atmosfer oluşturmuştu. Geceleri sabaha kadar açlıktan ağlayan çocukların sesleri, Kureyş’li kafirlerin kulaklarına kadar ulaşıyor ve onlar arasındaki zayıf insanların üzülmesine yol açıyor, ancak zorbalardan duydukları korkular nedeniyle bu insanlar da herhangi bir yardımda bulunamıyorlardı. Ancak, müslümanlar gözlerinin önünde evlatlarının nasıl çırpındıklarını, nasıl açlık çektiklerini, nasıl hastalanıp öldüklerini izlemelerine rağmen bir an olsun sarsılmadılar. Hz. Ali, değerli oğlu Muhammed Hanefiyye’ye şöyle buyurdu: ‘Dağlar, yerinden kopup sarsılsa bile sen sarsılmayacaksın !’ İşte bu peygamberin öğüdüydü, peygamberin vasiyetiydi. İslam Ümmeti’nin ayağa kalkış sırrı buradadır.İslam Ümmeti’nin bi’seti budur. Bu, peygamberimizin bize verdiği derstir. Bi’set bize bunu öğretmektedir.

Yalnızca oturup konuşmakla, ‘Cebrail geldi ve ayet nazil oldu, böylece peygamber de nübüvvete seçildi’ demekle ve kimin iman edip kimin iman etmediğini sıralayıp sevinmekle meseleyi kavrayamayız. Mesele şudur ki, bizler peygamberin mübarek hayatı boyunca meydana gelen tüm olayların anası durumundaki bu hadiseden dersler çıkartmak zorundayız. 23 yılın tamamında devşirilmesi gereken nice dersler mevcuttur.
Ben kimi zaman bazı dostlarıma, peygamberin hayatının tüm milimetrelerine kadar incelenmesi gerektiğini söylemişimdir. Bu hayatın her zerresi bir olaydır, bir derstir, büyük bir insani semboldür. 23 yılın tamamı böyledir. Gençlerimiz peygamberin hayatını sağlam ve belgesel tarih kitaplarından okuyup neler olup bittiğini görsünler. Böylesine azametli bir ümmetin nasıl meydana gelip yayıldığını ve her yere kök saldığını kavramak gerekir. Bugün de beşeriyet için en iyi sözler, en iyi yollar, en büyük dersler, en şifalı ilaçlar yine bu İslam Ümmeti içerisindedir. Yoksa, yalnızca haklı olmamız yüzünden ilerleyebileceğimizi sanmamalıyız. Hak, direnişin yoldaşıdır. Benim sık sık naklettiğim üzere, Hz. Ali Sıffin savaşında şöyle buyurmuştur: ‘Bu bayrağı, yalnızca basiret ve sabır sahipleri taşıyabilirler.’ Ne olup bittiğini farkedenler, hedefin ne olduğunu gözleyenler… Ayrıca, sabredenler… Sabır, yani direniş ve belirli bir istikameti terketmemek… Bunları bi’setten öğrenmek durumundayız.

Aziz İmam’ımız bu feyizli kaynağın bir damlası olmasına rağmen, dünyada böylesine büyük bir eylemi gerçekleştirmesini becerdi. İmam da kendi inandığı yola imanla baş koymasını bilen bir insandı. Kur’an’da buyrulduğu üzere Allah resulü kendisine indirilene iman ettiği gibi müminler de Allah’a, resulüne ve meleklerine iman ederler. İlk mü’min, bizzat peygamberin kendisiydi.

Bizim inkılabımızda da bu yola inanıp baş koyan ilk insan, bizzat İmam’ın kendisiydi. İnandığı yol ve hedefe olan imanıyla dopdoluydu kalbi. Ne yapmakta olduğunu anlıyor ve biliyordu, bu işin ne denli büyük olduğunu farketmişti. Bu sürecin gerekliliklerinden haberdardı. İlk gereklilik, Allah’a tevekkülle bu yolda dimdik bir duruş sergilemektir. O, dimdik durdu. Bu milletin evlatları da onun duruşu sayesinde ayağa kalktılar. Bu sabır kaynağı dolup taştığında, halkı da kuşatmış oldu. ‘Allah, mü’minlerin kalplerine onların imanlarını arttırmak için huzur ve sükun indirir.’ Bu huzur ve sükun insanların kalbine nazil olduğunda insanın imanı artar. Ve yine şöyle buyrulur: ‘Ve Allah, göklerin ve yerlerin ordularına sahiptir.’ Neden korkuyorsunuz ? Yeryüzü ve gökyüzünün orduları Allah’ındır. Allah’la birlikte olduğunuzda yer ve göklerdeki ordular da sizin demektir. Bu ilahi sünnetlerdir.

Bakınız, Allahu teala aynı anda iki şeyi yaratmıştır: Birincisi, tüm kanunları ve sünnetleriyle bu yaratılış alemini… İkincisi de, şeriat kanunlarını; halkın dinini, hayatın kılavuzluğunu… Bunlar birlikte yaratılmış olup, birbiriyle ahenk içerisindedirler. Eğer siz ilahi kanunlara göre yani hakkın teşrii iradesine göre amel ederseniz, hayat ve davranışlarınız yaratılış kanunlarına uygundur. Rüzgar yönünde hareket eden bir gemi gibi, rüzgar ona yardım edecektir. Suyun akımına uyarsanız, bu akım size katkıda bulunacaktır.
Yaratılış sır ve gelenekleri, bu yolda hareket eden insana yardım eder, ancak sizin de hareket etmeniz şartıyla… İran halkı hareket etti, sünnetullah, Allah’ın tabii kanunları da ona yardım etti. Yoksa, dünyanın en hassas noktası olan Ortadoğu’da, dünya emperyalistlerine en bağımlı rejimlerden biri olan Şah Pehlevi yönetiminde, bir çok aydın ve elitlerin onlarca yıl Batı öykünmeciliğine ve nefsani heveslere bulandıkları bir toplumda ansızın İslam bayrağının yükseleceğini ve bu toplumun İslam Ümmeti’ni İslam’a davet edeceğini kim düşünebilirdi ki ? Böyle bir şeyin mümkün olabileceğini kim düşünebilirdi ki ? Ancak, oldu.
Bunun anlamı şudur: Bir cemaat, bir millet eğer bu yola koyulurlarsa, ilahi rüzgarlar, yani yaratılış sünnetleri de onlara yardım edecek ve ilerleyeceklerdir.

Mesele, yalnızca İran’ın meselesi de değildir. Bugün, İslam dünyası uyanış halindedir ve şuur kazanmıştır. Bir zamanlar öyle sanılıyordu ki dünyanın güç sahibi kabadayıları, Amerika ya da Sovyetler Birliği her ne isterlerse o olur ve siyasi liderlerin onların emrine uymaktan başka bir çareleri yoktur. Şu anda milletler arasında böyle bir inanç bulunmadığı gibi, siyasal elitler ve politikacılar da bu yaklaşımları nedeniyle darbe yemişlerdir. Dimdik dikilmeli ve kararlı bir duruş sergilemeliyiz.

Ben İran halkına, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve alih)’in bi’setinin izleyicilerine tek yolun, işbu direniş yolu olduğunu vurguluyorum. İran halkı büyük İmam’larına uyarak bu direniş yolunu seçmiş bulunmaktadır. Biz bu direnişten zarar görmediğimiz gibi, yararlar da sağladık. Emperyalistlerin tüm medyaları toplanarak İran, İran hükümeti ve İslam Cumhuriyeti nizamını çeşitli deliller ileri sürmek suretiyle Filistin’lileri desteklemekten alıkoymaya çalıştılarsa da İran halkına bunu kabul ettiremediler. Bundan sonra da kabul etmeyecek ve Filistin halkını savunmaya devam edeceğiz.

Filistin halkı haklıdır, hak sahibidir ve mazlumdur. Bu millet aleyhinde işlenen bunca zulme rağmen gözlerini yuman özgürlük ve insan hakları şampiyonlarına yazıklar olsun. Bütün bunları görmezlikten gelmelerine rağmen, yine de utanmayarak insan hakları taraftarı olduklarını iddia edebiliyorlar. İnanılacak gibi değil !.. Eğer Filistin’liler kendi ülkelerinde yabancı bir azınlık olsaydılar, ülke sahibi demiyorum, farzedelim ki Filistin’liler kendi topraklarında bir azınlık durumunda olsaydılar, dışarıdan buraya gelmiş göçmenler durumunda olsaydılar, dünyanın hangi insaflı insanı bunca zulme tahammül edebilirdi ? Evlerini yıkıyorlar, gençlerini öldürüyorlar, erkekleri zindana atıyorlar, sürekli olarak tehdit ediyorlar, evlerini bombardıman ediyor, bölgeye erzak ulaşmasını engelliyorlar, halkı ekonomik abluka altında tutuyorlar, bağ ve bahçelerini tahrip ediyorlar, bu insanların tüm hayatlarını mahvediyorlar. İşte böyle bir zamanda Bush beyefendi utanmadan kalkıp özgürlüğe saygı duyduklarını ifade edebiliyor ! Özgürlük, bu mudur ? Yazıklar olsun size ! Özgürlüğü istemek, bu mudur ?

Bir milleti kendi evinde böylesine baskı altına almak nasıl mümkündür ? Dünyanın güç sahipleri sürekli olarak zorba, mütecaviz, katil ve teröristleri destekliyorlar ve bu millete yapılan tüm zulümleri görmezden geliyorlar ve sonra da çıkıp sırıtarak kendilerinin özgürlük ve bilmem ne yanlısı olduklarını söylüyorlar.
İran halkı uyanıktır, İran halkı hakikati farketmektedir. Müstekbirler ve emperyalistlerin doğası şudur ki, bir adım gerilediğinizde onlar bir adım ilerleyeceklerdir. Geri çekilme ve tutarlı söz ve tavırlardan geri dönüşün, emperyalistlerin politikalarında değişikliğe yol açacağını, onların utanacaklarını, ‘şimdi bunlar bir adım geri attıklarına göre biz de bir adım geri atalım’ diyeceklerini sanmak, büyük bir yanılgıdan ibarettir.
Siz bir adım gerilerseniz, o bir adım öne çıkacaktır. Bir siperi boşaltırsanız, gelip o siperi alacaktır. İslam Ümmeti, meselelerine bu açıdan bakmalıdır. İslam dünyasının politikacıları çevrelerinde olup bitenleri bu perspektiften değerlendirmelidirler. İran halkı ayağa kalkıp onlar karşısında dikilmiş ve haklı sözlerini serdetmiştir. Bizim sözümüz kelime-i tevhid ve söz birliğidir. Biz yalnızca Allah’a kulluk ederiz, zorba ve emperyalist güçlere değil ! Çağdaş firavunlara, Ebu Leheb ve Ebu Cehil’lere değil ! Zamanın Ebu Cehil’i kimdir ? Ebu Cehil ölüp gitti; ancak çağdaş Ebu Cehil’ler yaşamaktadır.

Birinden nur ve birinden de kir akan bu çeşmenin suyu kıyamete dek ayrışmıştır.

Günümüzde yine Ebu Cehil vardır dünyada; Ebu Leheb vardır. Savaş çığırtkanları ve beyinsiz cahiller bugün yine yaşamaktadır. Günümüz Ebu Cehil’lerini bulun. Günümüz Ebu Cehil’leri, atom bombası yapanlar, tüm dünyayı tehdit edenler, bir başka milleti durduk yere ‘siz niçin nükleer enerji edinmek istiyorsunuz ?’ diye rahatsız edenlerdir. Çağdaş Ebu Cehil’ler, İran halkının barışçı amaçlarla, elektrik üretimi için nükleer enerji peşinde olduğunu pekala bilmektedirler. Ancak onlar, ‘bu iş size güç kazandıracağı için koymayacağız !’ diyorlar. Beyefendilerin sözleri böyle… Bu zorbalar, bu cahiller, ne mantıktan ve ne doğru sözden anlayan bu kabadayılar karşısında, sürekli pazularına bakarak güçlerini tartan ve bağırıp çağıran bu beyinsiz, bu kafasız lümpenler karşısında geri adım atarsanız, yenildiniz demektir. İran halkı bunu tecrübe etmiştir. Yaklaşık 30 yıldır bu meselelerle karşı karşıyayız. Ancak gerçekten de ilerlemiş durumdayız.

İran halkı bugün 20 yıl önceki İran halkıyla kıyaslanır gibi değildir ve ilmi, teknolojisi, tecrübesi, çeşitli maharetleri, çok yönlü dev milli kalkınma hamlesi, sosyal ve ekonomik ilerlemesiyle, bölgedeki kudret ve nüfuzu ile 20, 25 yıl öncesiyle mukayese edilemez bir noktaya gelip dayanmıştır. Bu sonuç, sözkonusu direnişin eseridir. Bu, bi’setin bize sunduğu derstir. Bunu her birimiz kavramalıyız. Peygamberimizin tarihini incelemeli ve şunu bilmeliyiz ki, o gün Resul-ü Ekrem’in bi’setiydi ve bugün, İslam Ümmeti’nin bi’setidir.
İslam Ümmeti bugün kendi bi’setini hissetmeli, kendisine ilahi bir görev yüklendiğinin şuuruna varmalıdır. Bilinç ve sağduyuyla hareket ederek, bilimsel gücünü ve yeteneklerini arttırmalı, milli dayanışması ile uluslararası İslami insicamı yükseltmelidir. Müslüman uluslar arasındaki söz ve eylem birliği çok mühimdir.
İşte bu, İran halkının, İslam İnkılabı’nın, İslam Cumhuriyeti nizamının mesajıdır. Bizler aydın ufuklara sahibiz. Allah’ın yardımıyla ne yapmakta olduğumuzu ve nereye varacağımızı bilmekteyiz. O noktaya ulaşabilmenin tek çaresinin de yola koyulup yürümek olduğunu bilmekteyiz; durmak ya da geri adım atmak değil !..

Allahu tealanın bu değerli milleti peygamberimizin bi’setinin bereketlerine kavuşturmasını diliyorum. Allahu teala inşallah İslam Ümmeti’ni her geçen gün daha bir onurlandırır, asrın velisi olan (ruhumuz ona feda olsun) Hz. Mehdi’nin mukaddes kalbini bizden razı kılar, şehidler ve aziz İmam’ımızın pak ruhunu şad eyler…

Allah’ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun…

Yukarı Çık