İslami Davet

Asrın Kurâni Fecr’i : İnkîlab Güneşi Doğarken…

“VEL’FECR; AND OLSUN FECRE!; AND OLSUN, ASRIMIZI AYDINLATAN İSLÂM İNKILABI GÜNEŞİNE…

Hizbullah HAKVERDİ’nin anlatımıyla İslam İnkılabı güneşinin üzerimize doğuşu…

Bu yazı DAVET Dergisi’nin Şubat 1990 sayısının 43-50 ve Mart 1990 sayısının 39-52 sayfalarında yer alan bölümden iktibas edilmiştir.

Kısa anlamı:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!

1) Andolsun fecre! (Cihanı aydınlatan, parlak şafak’a!..) 2) Ve Leyâlin aşr’e! (Bir arada, gelip geçen on geceye!)!.. 3) Hem Şefe (çift’e); hem vetr’e (tek’e)! 4) Gelip geçeceği dem’de (bilhassa, on gece’den, son) geceye!.. 5) Akıl sahibi (olanlar) için, bunların (ve bunların içerisinde, cereyan eden muhtelif ve acaib-harika olayların; ve bulunan unsurların) her biri, birer yemine değmez mi? 6) (Hem) görmedin mi, Rabbin nasıl yaptı Ad’a?! 7) (Hem de) ‘İmâd’ sahibi İrem’e?!.. 8- Ki O, beldeler içinde misli yaratılmamış (bir kavim) idi;.. 9) Ve vadi (ler)de kayaları (kesip) oyan Semud’e! 10) Ve ‘evtâd’ (kazıklar, güçlü ordular) sahibi Firavn’eL 11) Ki (bütün) Bunlar, memleketler(in) de tuğyanlık’ (azgınlık-taşkınlık) ederlerdi!.. 12) Ve oralarda fesadı (zulmü, katli ve küfrü) çoğaltmışlardı!… 13) Bundan dolayı, Rabbin de (o azgınların) üzerlerine bir azab kamçısı yağdınverdi!.. 14) Zira Rabbin, muhakkak ki (sürekli olarak) ‘Mirsad’ sahibidir! (herkesi ve her yaptıklarını rasad edip, gözetleyendir; ve ona göre de cezasını verendir!)! (El-Fecr 1-14)

Evet:

Kur’an-ı Kerimin, Fecr Suresi’ne âit şu asırdaki muhteşem “Şafakta On Gün (ve gece)” mucizesinin doğuşuna geçmeden önce, konuyla alâkalı bir ön bilgiye (mukaddimeye) ihtiyaç vardır. Ki, muhtemel şüphe ve vesveselerin nüksetmesine mahal kalmasın! Şöyle ki:

Malûm olduğu veçhiyle; Kur’an-ı Kerim,. -haşa- basit beşerî sözler ve kitaplar gibi mütalâa edilmemelidir. Her şey’den evvel, O’nun Allah-u Teâlâ’nın kelâmı, hitabı ve kitabı olduğu, ilm-i ilâhîyi tazammun ettiği, ilm-i ilahînin de beşerî hafızalarla ihata edilemeyeceği (1) yakinen bilinmelidir. Ezel ile ebedi, bir ‘nokta’ gibi mütalaa ederek terennüm eden Kur’an-ı Kerim, kevnî ve beşerî hiçbir varlığı ve olayı ‘ilâhî nazarından’ asla hariç tutmamış, bilâ-istisnâ ‘herşeyi’ muhit ve mündemiç bulunmuştur. Onun için, Abdullah İbni Mes’ud (R.A.) gibi ‘ulema-yı Rasihun’dan olan bir sahabe, “Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiştir.” (2) derken; Abdullah İbn-i Abbas gibi, bir Tercüman-ı Kur’an’ olan sahabe de (Allah-u Teâlâ Ondan razı olsun!). “Devemin bir ipi kaybolsa, (onu bile) herhalde (muhakkak bir surette) Kitabullah’da bulurdum!..” (3) demek suretiyle, Kur’an-ı Kerim’in ‘sonsuz ilmine’ ve nihayetsiz muhtevasına dikkat çekmişlerdir.

Gerek uslûb, i’câz ve belagat cihetiyle olsun, gerekse mefhum, muhteva, ulûm ve ihbarı gayb cihetiyle olsun, her yönden ‘mucize’ olan Kur’an-ı Kerim, yaş ve kuru her şeyi ihtiva etmekte, her nevi ulûmu ve hâdisâtı mutazammın bulunmaktadır. Evet; “Gaybın anahtarları O’nun (Allah’ın) katındadır. Onları ondan başkası asla bilmez. Karada ve denizde ne varsa, hepsini O bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane yaş ve kuru (hiçbir şey) müstesna olmamak üzere hepsi bir Kitabı Mübin’de (İlmi İlâhînin hâzine’si olan Kur’an-ı Kerim’de)dir.” (4); “…Biz O Kitab’da (Kur’an-ı Kerim’de) hiçbir şeyi noksan bırakmadık…” (5) Ayet-i Kerimeleri, konuyu açıkça ifade etmekte; Kur’an-ı Kerim’in mazi ve müstakbeli, ezel ve ebedi, yaş ve kuru (her şeyi) ihata ve ihtiva ettiğine dikkat çekmektedir.

Evet; “…Kur’an, şu kitabı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi. Ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin Tercüman-ı Ebedisi.. Ve şu âlemi gayb ve şehâdet kitabının müfessiri.. Ve zeminde ve gökde gizli Esmâ-i İlâhiyyenin manevî hazinelerinin keşşafı.. Ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer-i hakâikin miftâhı.. Ve âlemi şahâdette, âlem-i gaybın lisânı… Ve şu âlem-i şahâdet perdesi arkasında olan, âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniyye… Ve Hitâbât-ı ezeliye-i Subhâniyyenin hâzinesi… Ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.. Ve avâlim-i uhrevîyenin mukaddes haritası.. Ve Zât ve Sıfat ve Esma ve Şuûn-u İlâhiyyenin kavl-i şârihi, tefsiri vazıhı, burhan-ı katıı, tercüman-ı sâtıı.. Ve şu âlem- i insaniyetin mürebbîsi.. Ve insaniyet-i kübrâ olan İsiâmiyetin mâ ve ziyası.. Ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve insaniyeti saadete sevkeden hakiki mürşidi ve hadisi.. Ve insana hem bir Kitab-ı Şeriat, hem bir Kitab-ı Duâ, hem bir Kitab-ı Hikmet, hem bir Kitabı Ubudiyet, hem bir Kitab-ı Zikir, hem bir Kitab-ı Fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mahevîyesine merci’ olacak çok kitapları tazammun eden, tek cami bir Kitab-ı Mukaddes’tir!” (6).

“Hem bütün evliya ve sıddıkin ve urefâ ve muhakkikinin muhtelif meşreblerine ve ayn ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin ‘mezâkına’ lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek ve her bir mesleğin ‘mesâkına’ muvafık ve onu tasvir edecek birer ‘risale’ ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir Kitab-ı Semavîdir!… Kur’an, bütün alemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem, bütün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermanıdır!. Hem, bütün Semâvât ve Arzın Halikı nâmına bir hitabdır. Hem, Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mukâlemedir. Hem, Saltanatı Amme-i Sübhaniyye hesabına bir hutbe-i ezeliye’dir. Hem, Rahmeti vâsiâ-i muhitâ nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmaniyye’dir. Hem, uluhiyyetin âzâmet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muharebe mecmuâsı’dır. Hem, ism-i a’zamın muhitinden nüzul ile arş-ı azamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden Hikmet-feşân bir Kitab-ı Mukaddes’tir!…” (7)

Evet; baştan başa ‘mucize’ olan, hem zahir, hem de batın (derunî, sırlı) cephesi bulunan (8), ‘Zahiriyyun’un ve ‘Bâtıniyyun’un ‘ifrat ve tefrit1 çizgisinden müstağni olan (9) “Kur’an-ı Mu’ciz’ul-Beyan; mefâhimiyle, mana-yı sarihiyle ifade-i hakâik ettiği gibi; uslublarıyla, hey’atiyle çok mââni-i işâriyeyi dahi ifade ediyor. Her bir ayetin çok tabaka-i manaları var. Kur’an, ilm-i muhitten geldiği için, bütün manaları murad olabilir. İnsanın cüzi fikrî ve şahsî iradesiyle olan kelâmlar gibi bir iki manaya inhisar etmez!..” (10). Zira: Ezel ve Ebedin, arz ve semâvatın, madde ve mananın, dünya ve ahiretin Yüce Rabbi.. ve; ‘Zahir ve Batın; ve Halık-ı külli şey’ olan Allah-u Teâlâ’nın İlâhî kelâmının ve ilminin aciz beşerî akıl, idrâk ve hafızalarla ihata edilmesi ve sınırlandırılması mümkün değildir. Bundan dolayı, Kelamullah olan Kur’an-ı Kerim’e, her cihetten ‘mu’ciz’ül-Beyan unvanı verilmiş ve öyle olduğu da, ‘ehil’ (Râsihûn) olan zevat tarafından bil-fiil isbât edilmiştir… işte; bu cümleden olarak, her yönden ‘mu’cize’ olan Kur’an-ı Kerim ‘ihbâr-ı gayb’ cihetiyle de baştan başa bir ‘mu’cize abidesi’ olarak müşahede edilmektedir. Ki; Abdullah İbn-i Mes’ud (RA)’un “Kuran’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiştir.”; Abdullah ibn-i Abbas (R.A)’ın da “Devemin bir ipi kaybolsa, (onu bile) her halde (muhakkak bir surette) Kitabullah’da bulurdum.” dediklerini ve “Yaş ve kuru her şeyin, her ilmin Kuran’da olduğunu; Allah’ın kelamı ve ilmi olan Kur’an ilminin tükenmez bir karakter taşıdığını” beyan eden -ilgili ayetleri- (En’am:38,59; Lok-man:27; Kehf:109) az önce kaydetmiş, konuya -kısaca da olsa- dikkat çekmiştik.

Serdedilen bu hakâik muvacehesinde, ‘Râsihun’dan olan islâm ulemâsı zaman zaman Kur’anı Kerim’den İhbâr-ı gayb kabilinden mucizeler istinbât ve istihraç etmiş, yazılı ‘belgeler1 halinde sonraki nesillere bırakmışlardır. Meselâ:

a) Müslümanlar, henüz Mekke’de ‘müşriklerin’ tasallutu altında iken, devam eden İran-Rum (Bizans) savaşında, Mekkeli Müşrikler gibi semavî kitaba sahib bulunmayan ‘İranlıların’, ‘ehl-i kitab’ olan Rumlara galib gelmesi üzerine sevinen ve ‘işte, siz de bizim karşımızda aynı akibete düşeceksiniz!’ diyen Mekkeli müşriklere karşı ‘Er-Rum’ suresinin baş tarafları nazil olmuş; İranlıların mağlub, Rumların da galib geleceği’ şu şekilde beyan edilmiştir: “Elif Lâm Mim. (Evet) Rum(lar) mağlub oldu. (Hem de) yakın bir yerde! Halbuki onlar (Rumlar), bu yenilmelerinin ardından muhakkak (bir surette) galib gelecekler! (Hem de) ‘Bıd-ı Sinin’ (3 ile 9 yıl) içinde!.. Önünde ve sonunda emir Allah’ındır. (Rumların galib geldiği) o gün, mü’minler ferahlanacak, Allah’ın zafer vermesiyle… O, dilediğine yardım eder (zafer verir); O Aziz’dir, Rahim’dir…'(11). Bunun üzerine, Hazret-i Ebubekir (R.A). Müşriklerin ileri gelenlerinden olan Übeyy b. Halef ile 100 deve mukabili ‘bahse’ girmiş, mezkûr süre içerisinde (Bedir Zaferi esnasında) Rumların, Mecusî iranlı’lara ‘kesin galibiyeti’ üzerine, Hazret-i Ebubekir (R.A), Übeyyin haleflerinden bahse konu olan 100 deveyi almış, böylece Kur’an-ı Kerimin gaybî ihbarı ve ilâhî mu’cizesi gerçekleşmiştir. (12)… ”

b) Hudeybiye sulhundan dolayı, mahzun olan mü’minlere güç, nusret ve. beşaret vermek üzere nazil olan ‘el-feth’ suresi, birçok ‘ihbar-ı gayb’ kabilinden zaferleri-fetihleri tebşir etmiş, hepsi de kesin bir” surette gerçekleşmiştir. _ Örneğin; ‘Hudeybiye’ sulhunun ‘hezimet’ olduğunu zannedenleri “Biz hakikat sana (Hudeybiye musalehâsı ile) bir feth-i mübin (ap-açık bir fetih ve zafer yolu) açtık…” (Feth:1-10) ayeti tekzib etmiş; Hudeybiye’nin büyük fetihlerin başlangıcı ve kapısı olduğunu söylemiş ve dediği gibi de aynen çıkmıştır. Sonra; “Siz ganimetler almak (ve zaferle dönmek üzere, Hayber’e doğru) gittiğiniz vakit…” (El-Feth:15); “Allah size alacağınız daha birçok (zaferler neticesindeki) ganimetler de va’d etmiş, şimdilik bunu (Hayber ganimetini) size. peşin vermiş, insanların ellerini (de) sizden çekmiştir.” (El-Feth:20) Ayetleriyle de ‘Hayber Fethini ve benzerlerini müjdelemiş ve hepsi de aynen zuhur etmiştir. “Andolsun ki Allah, Resûlü’nün gördüğü rüyanın hak olduğun tastik etmiştir. İnşaallah, (hepiniz)- emniyet içinde, (kiminiz) başlarınızı traş ettirerek, (kiminiz saçlarınızı) kısaltarak-korkusuzca mutlaka (muzaffer bir şekilde) Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Fakat (Allah) sizin bilmediğinizi bildi de ondan önce yakın bir fetih yaptı (Mekke’nin fethinden önce Hayber fethini, ondan sonra da Mekke fethini sizlere müyesser kıldı). “(El-Feth:28) Ayet-i Kerimesi, Mekke ve Hayber Fethini kafi bir şekilde müjdelerken, “O, Peygamberini hidâyetle ve hak din ile gönderendir. (Bu da) Onu (İslâm’ı) diğer bütün dinler üzerine galib-kılmak için(dir). (Senin bu suretle gönderildiğine) tam şâhid olarak da Allah kâfi’dir! Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür. Onunla beraber bulunanlar da, kâfirlere karşı gayet şiddetlidir(ler)…” (EI-Feth:28-29) ayetleri ise; İslâm’ın cihan-şümul hakimiyetini ve şâir tüm dinler ve ideolojiler üzerine hükümran olacağını haber vermektedir. Ki, bunların tamamı zuhur etmiş ve etmeğe de devam etmektedir. (13).

Mekke’de nazil olan, ‘Yoksa Onlar, “Biz, intikam almaya muktedir bir cem’iyyetiz mi diyorlar? Yakında O (kâfir) cem’iyyet (topluluk) hezimete uğrayacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.” (Kamer:44-45) Ayet-i Kerimeleri ‘Bedir zaferini müjdelemiş (14); “Hani, Allah size iki taifeden birinin muhakkak sizin olduğunu va’d ediyordu…” (Enfal:7) Ayeti de aynı zaferi (Bediri) teyid ederek mü’minlerin gönüllerini ‘şâd’ eylemiştir. (15)…

“Allahın nusreti ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah’ın dinine gireceklerini görünce…” (Nasr:1-2) ayetleri, keza çeşitli ülkelerin feth olunacağını, her kavimden insanların dalgalar halinde İslâm’a iltihak edeceklerini haber vermiş, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiştir. (16); “Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere va’d etti ki: Onlardan öncekileri nasıl (yeryüzüne) halef kıldı ise, onları da yeryüzüne ‘halef kılacak ve onlar için beğendiği dini (İslâmı) temelli yerleştirecek ve korkularını emniyete tebdil edecektir…” (Nur:55) Ayet-i Kerimesi de, zincirleme İslâmî fetihleri ve zaferleri ihbar etmekte, müminleri ileri hedeflere sevk etmek gayesiyle müjdelemektedir. (17)

e) “…Onlara (o kâfirlere) dünyada ‘hızy’ (zillet ve rüsvâylık) vardır. Ahirette en büyük azab da onlaradır.” (Bakara:114) âyetinde geçen ‘hızy’den kasdın, İbn-i Cerir, Keşşaf ve Süddî gibi müfessirler tarafından İstanbul’un Fethi’ olduğu beyan edilmiş (18), asırlar sonra da bu ‘ihbar-ı gaybi gerçekleşerek, İstanbul fethedilmiştir. Ayrıca; Ebul-Hakem İbn-Berrecan (veya İ. Bircan) denen zât, “Elif Lam Mim; Ğulibet’ir-Rum…” (Rum: 1-5) ayet-i kerimelerinin ‘umumundan’ hâs ve hususî bir ‘ihbâr-ı gaybi’ daha istihraç etmiş; “Bu ayetlerin 583 hicri yılında ‘kudüs’ün )yeniden) feth edileceğini ihbar eylediğini”, yıl ve tarih vermek suretiyle, söylemiştir. (19) ibn-i Berrecan, 536 hicrî yılında vefat ettiği halde, kendinden tam 47 yıl sonra, hakikaten Kudüs şehri, haber verilen 583 yılında Selahaddin-i Eyyubî tarafından fethedilmiş, böylece Kur’an-ı Kerim’in ‘ihbar-ı gayblerinden’ biri daha gerçekleşmiştir.

f) Ünlü fakih el-‘lz B. Abdüsselâm merhum, Emîr’ül-Mü’minin imam-ı Ali’nin (Allah’ın selâmı üzerine olsun), “Ha, Mim! Ayin, Sin, Kaaf!..” (Şura: 1-2) ‘Huruf-u Makattaa’ olan ayetlerinden ‘Muaviye’ vak’asını istihraç ettiğini söylemiştir. (20).

g) Son asrın büyük İslâm Müceddidi Bediüzzaman Said-i Nursî Hz.leri de, bahis konusu ‘Feth’ Suresi’nin 27.,28., 29. ayet-i kerimelerinden feth-i Mekke ve Hayber’le birlikte, ayrı ayrı yedi nev’i ‘ihbarat-ı gaybiye’ daha istihraç ederken (21); “Allah’a ve peygambere itaat edenler, işte bunlar; Allah’ın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerle ve sıddıklarla ve salihlerle beraberdirler. Bunlarsa, ne güzel (hâsüne) birer arkadaş(dır)!.” (Nisa:69) Ayet-i Kerimesinden de ‘Hulefa-yı erbaa’ ile ‘İmamı Hasan’ (R.Anhüm)ın keyfiyet-i hallerini, akibetlerini ve bizce, hadisle sabit olan ’30 yıllık hilafet’ devrini çıkarmıştır. (22)… Yine; Merhum Üstad, kendileri 1960 milâdî yılında vefat ettikleri halde, vefatlarından 10 yıl kadar önce yazdığı bir ‘Risâle’sinde, ‘Felak’ Suresi’nin 3. ayetinin “…Gasikin İzâ Vekab” kelimesinden; “1971 milâdi tarihinde, şimdi ekilen tohumlar sonucu, doğacak olan bir şerri ve ıslah olmamaları halinde dehşetli bir tokat yiyeceklerini…” kesin bir dille ve tarih vermek suretiyle ‘bir ihbâr-ı gaybi olarak istihraç etmiş (23); vefatından tam ‘onbir’ sene sonra, verdikleri haber, aynen çıkmıştır. Ki; deccâlî-süfyânî ve tağutî olarak ekilen o tohumların biribirleriyle ve ‘ekici mürtedlerle’ hesaplaşmaları hâlâ devam edip gitmektedir… Ve hâkezâ…

Alûsî gibi muhakkik bir müfessir; birçok ehl-i ilim ve irfanın Kur’an-ı Kerim’den pek çok ‘Muğâyyebat’ istihraç eylediklerini söylemiş (24); İsmail Hakkı Bursevî ise; “…bir kısım ulemânın kanaatine göre; hiçbir hadise yoktur ki, Allah’ın kitabında ‘ilm-i cifr (cefr)’ kaidelerine göre ona işaret edilmemiş olsun! Yalnız o işaretler, ancak ehil kimseler tarafından çözülebilir…” (25)demiştir. -Ki, pek çok müfessir ve ‘müstakim ulemâ da aynı kanâattedir. Aksini düşünmek ise, asla mümkün değildir. Zira, tarihî olaylar ve bil-fiil gerçekleşmiş bulunan Vakıalar bunun canlı şahidi durumundadır. Ki, muhalefet edenlerin-edecek olanların hiçbir ilmî gerekçeleri yoktur ve olamaz da!

Şu halde; Kur’an-ı Kerim’in Zâhir-Sârih anlamı yanında, İşârî, remzî, ihbarî, tevâfukî ve gaybî.. manaları da vardır ve ancak ‘ehil’ olan zevat tarafından bunlar anlaşılabilir. Ve; Tevâfukla işaretler, eğer münasebât-ı ma’neviyeye istinad etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer, münâsebet-i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir masadaki hükmünde olsa ve müstesna bir liyâkati bulunsa, o vakit tevâfuk ehemmiyetlidir. Ve O Kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan, o ferdin hususi bir surette dahil olduğuna ya remz, ya işaret, ya delâlet hükmünde onu gösterir…”(26)…

İşte; yüce Kitabullah’ın bu kudsî hasiyeti ve hususiyeti (ezelden ebede., kadar, her şeyi ve tüm vukuatı ve hâdisâtı tazammun edişi) muvacehesinde meseleye baktığımız zaman; şu 20. asır gibi, tarihin ender kaydettiği en ‘câhil ve tağutî asırda;., yine çok ‘ender’ bir ihtişamla İran’ coğrafyasında zuhur eden, bir ‘Şems-i Taban’ gibi tefeccür ederek doğan ve ‘öz Muhammedî İslâm’ın bütün İlâhî ve lahûtî vasıflarını bünyesinde taşıyan İslâm İnkılabı’nın, Kur’an-ı Kerim’de çok büyük ve ‘mutena’ bir yerinin bulunduğunu ve bulunmasının lazım geldiğini daha iyi ve daha yakînen anlamış oluruz…

TARİH, TEKRAR TEKERRÜR ETMEKTE VE SÜNNETULLAH’ DEĞİŞMEDEN DEVAM EDİP GELMEKTEDİR.

Evet; insanlık tarihin başlangıcından, yani Âdem (AS) devrinden beri devam edip gelen Hakla-bâtıl, imanla-küfür ve tevhidle-şirk mücâdelesinde, her iki cephe için de galibiyet ve mağlubiyet söz konusu olmuş, lâkin kesin zafer Ehl-i Hakkın ve Tevhidin olmuştur. İnsanlık tarihi, “Sahte Cennetler” inşâ’ eden (27), “Ben de (Rabb’ül-Alemin gibi -hâşâ-) diriltirim ve öldürürüm”(28) diyerek, “Tevhid öncülerini ateşlere atan” (29); “(İnsanları) toplayarak, ‘Ben sizin yüce Rabbinizim!’ diye çağıran” (30); ve “…ey etrafım-tebââm! Ben, sizin için Benden başka bir ilâh bilmiyorum!” diyerek, Allah-u Teâlâya savaş açmak (?) amacıyla ‘Çamurdan kerpiçler pişirilip yukarı (göğe) çıkması için ‘kule’ yapılmasını isteyen” (31); habis çıkarı ve saltanatının devamını sağlamak amacıyla, “Tebaası içindeki muhaliflerin erkek çocuklarını, doğar doğmaz boğazlayan ve kadınlarını-kızlarını hayatta bırakan ve bunu sürekli bir kanun ve meslek hâline getirmek isteyen”(32) ve daha sayılamayacak kadar, akla ve hayâle sığmayan bin-bir türlü zulüm, cinayet, vahşet ve tuğyan timsali olan zalimlerle, canilerle ve tağutlarla dolu olduğu ve insanlık hayatını ‘cehenneme’ çevirdikleri halde;… hepsinin âkibeti hüsran olmuş, cehennemin ‘ebedî kütükleri’ oldukları gibi, dünyada da devamlı hüküm sürememiş, güvendikleri bütün güçleriyle-saltanatlarıyla tar-u mâr olup gitmişlerdir.(33)…

Tağutlara karşı çıkan İslâm Öncüleri ise, maddî-manevî, dünyevî ve uhrevî bütün cihetlerde büyük zaferlere nail olmuş, asırlarındaki tağutî zulümatları ve karanlıkları ‘Doğan Fer-i islâm’la’ izâle etmişler, gamkin ve mazlum gönülleri sürura ve huzura kavuşturmuşlardır. (34); “…O zulmedenler, yakında hangi ınkılab ile sarsılacaklarını (görerek) bileceklerdir!”(35) Ayetinin hükmü her asırda zuhur etmiş, tahkir ve tezyif edilen mustazaflar ‘Hak Cepheyi’ temsil ederek, insanlığın öncüleri ve yeryüzünün gerçek vârisi ve hakimi olmuşlardır. Ki; ‘Biz ise diliyoruz ki, (Küre-i) Arz’da Mustaz’af bırakılanlara lütfedelim, (de) onları (yeryüzünde) İmamlar (Öncüler) yapalım ve onları (zalimlerden boşalan yeryüzünün) vârisler(i) kılalım!”(36) Ayetindeki İlâhî va’d, bunu nâtık bulunmaktadır…

■Siz’den önce birçok ‘sünnetler (vakıalar-olaylar, gelip) geçti. Onun için, yeryüzünde dolaşın da (Dini İslami ve şeriatı) yalanlayanların akıbetleri nasıl olduğuna bakın! (da, ibret alın!).” (37); “De ki: ‘Yeryüzünde dolaşın da (tarihlerini, geçmişlerini inceleyin de), hele bir bakın; (İlahî kanunları ve hükümleri) yalanlayanların akıbetleri nasıl olmuştur? (İyice görün!).” (38); “Andolsun ki, Biz, her ümmete: Yalnız Allah’a ibadet (kulluk-itaat) edin ve tağuttan içtinap edinin! (gayr-i İslâmî ve tağutî düzenlerden, onlara itaatten kaçının!)’ diye (tebligatta bulunması için) bir peygamber gönderdik. Sonra Allah, içlerinden kimine hidâyet etti; kiminin de üzerine ‘dalâlet’ hak oldu! , (gerçekleşti)! Şimdi yeryüzünde gezinin de (Peygamberlerin tebligatını) tekzip edenlerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görün!..”(39); “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, bakın; mücrimlerin akıbeti nasıl olmuş?!’ (40) gibi., ayetler; tarih boyunca zulüm, küfür, şirk, tuğyan ve cinayet düzenlerinin akıbetini ve yıkılışlarını nakletmekte; günümüz benzer tağutî düzenlerin de aynı akıbete duçâr olacaklarını -sarahaten- ders vermektedir. Tekerrür eden tarih, asrımızda da aynen zuhur etmiş; tağutî şahlık rejimi, aynen selefleri olan Nemrutlar, Şeddâtlar ve Firavun’lar ‘gibi tarihin çöplüğüne atılmıştır. Ki; bu, Sünnetullah’ın ezelden ebede kadar uzanan İlâhî tezahürü ve tecellisidir. Tüm tarihi ve hayatı ihata eden, cem’iyyeti şekillendiren, siyâsî ve içtimaî hâdisâtı belirleyen ‘Sünnetullah’ ise, tebeddül-tağayyür ve tahâvvül etmez; her zaman ve her asırda cilvesini gösterir…(41)…

İşte; “İslâm garib başladı; ve yine (başlangıcı gibi) garib haline dönecektir. O gariblere müjdeler olsun!” (42) hadisinin sarahaten işaret buyurduğu;.. “Ey iman edenler! İçinizden kim çıkar da dininden dönerse, Allah onlara bedel yakında öyle bir kavim getirecektir, ki O (Allah), onları sever, onlar da O’nu (Allah’ı) severler. (Onlar) mû’minlere karşı alçak gönüllü kâfirlere karşı gayet izzetli olacak(tır). (Ve Onlar) Allah yolunda cihad edecekler ve hiçbir kınayanın kınamasından da korkmayacaklar(dır). İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki onu dilediğine verir. Ve Allah'(ın fazlı) geniştir. (O) herşeyi bilir;…(Siz) itaatten yüz çevirirseniz, (Allahu Teâlâ) yerinize bir başka kavmi getirir, sonra (görürsünüz ki onlar) size benzememektedir.”(43); “Ümmiyyin (olan evveline) henüz mülâki olmamış olanlardan başkaları (aherin)…”(44) Ayet-i Kerimelerinde ‘müjdelenen ve övülen kavim’ olduğu ve “Süreyyâ Yıldızında da olsa dini (gerçek imanı) yeryüzüne indirecek olanlar diye, Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz tarafından ‘İhbâr-ı gayb’ olarak tebşir edildiği (45); ve Al-i İmran:173; Ahzab:22,23 gibi… birçok Ayet-i Kerimelerin ‘Münâsebât-ı ma’neviyelerine’ bilfiil masadak olan kahraman iran’lı (Farisî) Hizbullahî Ümmetin, asırların benzerini ender gördüğü Büyük İslâm Kahramanı İmam Humeynînin (Rıdvanullahi Aleyh) önderliğinde ve ‘rehberliği’ altında gerçekleştirdiği muhteşem İslâm inkılabı, Kur’anı Kerim’in ‘İhbâr-ı Gaybîsi’ doğrultusunda İlâhî misyonunu ifâ etmiş; şirk, küfür, zulüm ve tuğyanla kararmış olan dünyamızı ‘Öz Muhammedî İslâm’ın’ İlâhî nuru, ‘Fecri’ ve güneşiyle aydınlatmış; güçlü ve yıkılmaz zannedilen bölge tağutunu tarihin çöplüğüne atarken, Büyük Şeytan Amerikanın ve yandaşlarının dünya çapındaki sömürü ve zulüm düzenlerinin temellerini köklü bir şekilde sarsmaya başlamış; böylece, mustaz’af bırakılmış olan Hizbullah Ümmeti için yeryüzü hakimiyeti’ kapısı açılmış bulunmaktadır…

KUR’AN-I KERİM, ASRIMIZIN MUHTEŞEM İSLAM İNKILABINDAN HABER VERİYOR…

Kâinatta ve dünyada cereyan eden tüm hâdiseleri, yaş ve kuru her şeyi tazammun eden ve mündemiç bulunan Kur’an-ı Kerim’in, insanlık tarihinin en büyük ve en önemli olaylarından-inkılablarından biri olan İran İslâm İnkılabı’ndan bahsetmesi, vukuunu haber vermesi gayet tabiidir. Baştan başa İ’câz’ olan, bir kısım ‘cüzi’ olayları bile ‘ihbâr-ı gayb’ ile bildiren Kur’an-ı Kerim’in, bu kadar büyük ve muhteşem bir olaydan; tağutî saltanatları, emperyalist düzenleri ‘sarsan’ ve paniğe kaptıran, bu kadar heybetli ve azametli bir inkılab’dan; ‘Öz Muhammedi İslâm’ın’ cihan-şümul hakimiyetini ‘esâs’ alan, ‘i’lâ-yı Kelimetullah’ için her türlü cihadın en amansızını küfür dünyasına karşı açmış bulunan bir Hükümet-i islâmîden; ve Öz Muhammedî İslâm’ın haşmetli ve şa’şalı şahlanışından bahsetmemesi, ihbarda bulunmaması ve müjde vermemesi -elbette- mümkün değildir…

Evet; daha evvel temas ettiğimiz veçhiyle, Mâide:54; Muhammed:38 ve Cum’a:2-3 Ayet-i ”erimelerinin (Resûlullah’ın açık tefsiriyle) ‘sarahaten’ ve ismen, -İslâm înkılabı’nın tabanını ve temelini oluşturan Fars kavminden bahsetmesi, yani Yüce Resulün (s.a.v) mezkûr ayetleri, bu veçhiyle tefsir ve beyan etmek suretiyle aksi tüm tefsirlerin “BUTLANİYETİNİ” isbat etmesi; ve ‘Fars’ kavminin de, şu müthiş asırda, azametli bir ınkılâb gerçekleştirmek ve islâm’ın ilâhi- tarihî ve lâhutî fonksiyonunu icra etmek, faaliyete geçirmek suretiyle ‘medh-i Kur’aniyeye ve Nebeviyeye’ lâyık ve masadak olduklarını göstermiş olmalarıyla; Kur’an-ı Kerim’in bu husustaki ‘İhbârât-ı Gaybiye-leri’ tahakkuk etmiş ve bil- fiil de ispatlanmıştır… Ayrıca; Öz Muhammedî İslâm’ın bütün evsafını haiz bulunan muhteşem İslâm Inkılabı’nı, yapısını, seyir ve hareket çizgisini ta’kib ettiğimiz zaman, Kur’an-ı Kerim’in canlı ve mücessem bir timsâlini müşahede edebiliriz. Zira; “Tevhid-i Hakiki”, “Kavlen ve fiilen nefy-i şirk ve küfür”, “Tahkîkî ve yakînî bir iman”, “Amel-i sâlih ve ihlâs”, “İ’lâ-yı Kelimetullah için her türlü cihad ve bu yolda şehâdet”, “Adaleti te’min, hükümet-i İslâmiyeyi te’sis”, “İslâm’ın tüm hükümlerini -mümkün mertebe-ikâme etme”, “Fî-Sebilillah İnfak, isâr, cihâd ve şehadette yarış”, “her türlü birr-ü takva, zühd, hayır ve hasenatta musâbaka”, “Müminlere karşı mütevâzi ve merhameti, kâfirlere karşı şiddetli ve izzetli olma”. “Allah’a tam tevekkül ve teslimiyet içerisinde bulunma, her nevi musibetlere ve ibtilâlara karşı sabır gösterme”, “Allah’a karşı büyük bir acz; fakr, şükr ve şevk ile ibâdet etme; duâ, niyaz, huşu’, huzu’, haşyet, tefekkür ve tefekkuh içerisinde bulunma”, “Havf ve recâ ile Rabb’ül-Âlemine iltica etme”, “Emr-i Bil’ma’ruf ve nehy-i anil-Münkeri şiar edinme”, “Haramın her türlüsünden ve şüphe veren her halden ve işden şiddetle uzaklaşma”, “Dünyanın metâından ve ziynetlerinden kaçınma ve ahirete yönelme” gibi… ‘Kuranî evâmire ve muhtevaya’ ‘umumî ve küllî anlamda, tamamen mazhar ve masadak olan muhteşem islâm İnkılabı, böylece ‘canlı ve mücessem Kuran’ hüviyetini ibraz ederken; diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in ‘hususî, ‘cüzî ve ‘münferid’ planda da ‘nurlu ve kudsî muhatabı’ durumunda bulunmakta, bir kısım özel işaret, remiz ve delâletlerine ma’kes olmaktadır. Ki; “Vel-fecri, veleyâlin asrin…”(El-Fecr:1-14) Ayet-i Kerimeleri, bunlardan sadece bir tanesidir. İleride, ehil olan zevat tarafından daha başka ayetlerden de, bu hususta muhtelif işârî-remzî İhbârât-ı gaybîler istihraç edilecek, Kuranın eşsiz i’câzı’ bu yönden de bir kez daha ispatlanacaktır. Çünkü; ‘zaman, Kuranın en büyük müfessiri’dir.’ Ve; “Zaman ihtiyarlandıkça, Kuran gençleşiyor; rumuzu tavazzuh ediyor!”(46)…

Evet; Son Resul Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Ve Sellemin, ‘Halık-ı arz ve semavat’ tarafından gönderilen, yegane Hayat Nizamı olan yüce islâm Dini ile, beşeriyet tarihinde en büyük İslâm İnkılabını’ gerçekleştirmiş; zulümât içerisinde bocalayan bîçâre insanlığı İslâm’ın kurtarıcı nuruna çıkarmış ye karanlık dünyayı İslâm Güneşi ile tenvir ederek aydınlatmıştır. Yüce Resulün (s.a.v) ve gerçek Eshâbının (R.Anhüm) ardında tekrar, siyâsî-içtimâî, hukukî, ahlâkî, iktisadî, vs., alanlarda ‘câhil? bir toplum hüviyetine bürünen insanlık, ‘Nurdan zulümata, Hakdan Bâtıla’ geçiş merhalesini yaşamış; Dünya İstikbârının ve Emperyalist Güçlerin ‘medenî?’ köleleri durumuna gelmiş; maddî ve ma’nevî, İslâmî ve insanî tüm değerlerini kaybetmiş; -adetâ- bir ‘mezâr-ı müteharrik’ (yürüyen mezar) ve teneşirde uzanmış bir ‘cenaze’ haline gelmiştir. İşte; bu vahim, elim ve zulümatlı bir zamanda İran’ coğrafyasında ‘parıldayan bir nur’, ‘gülümseyen bir feci”, Te-i emmu’ eden-ışıldayan bir güneş gibi doğan ve ‘öz Muhammedî İslâm’ı’ mükemmel bir surette temsil eden Muhteşem islâm İnkılabı, şirk-küfür-isyân-tuğyân ve cehalet karanlıklarına gark olmuş, dünya emperyalizminin zehirli kıskacı arasında ‘can çekişmekte’ olan bîçâre insanlığı, -tıpkı Asrı Saadet örneğinde olduğu gibi- tekrar ‘zulümâttan nura, dalâletten hidâyete, bâtıl’dan Hakka ve esaretten hürriyete’ çıkarmış, Hizbullahî Ümmetin ve Mustaz’af halkların kurtuluş ümidi, ışığı ve çerâğı olmuş, insanlık hayatını ve afakini Muhammedi İslâm’ın ilâhî nuruna boğmuştur.

İşte; “Vel’-Fecri Veleyâlin Aşr…” ferman-ı Kur’anîsi bu muhteşem ve bahtiyar ‘doğuşu’ ve ‘ınkılâbî oluşumu’ ihbar etmekte ve “işâreten” müjdelemektedir. Zira; mezkûr ‘Fecr kelimesi, maddî ve ma’nevî ‘şafakları’ tazammun etmekte, surenin siyakı ve ondan önceki (Sibakı olan) sure’nin delaletiyle, ma’nevî, fikrî, itikâdî ve ideolojik ciheti daha ağır basmakta; İslâm’ın Doğuşu anlamındaki bu fecrin’ tuluu, “On Geceye” bağlanmakta, gündüzleri de mutazammın bulunan bu “On gün”, manevî ‘münâsebeti’ yönünden henüz ne olacağı meçhul, ‘karanlık’ mâhiyetinde olduğundan dolayı da “On Gece” diye tesmiye edilmekte; böylece İran İslâm İnkılabı’nın’ özel vasfına yani, 1 Şubat ile 10 Şubat arasındaki, henüz ‘karanlık’ ve ‘gece’ mesabesinde olan “On Gününe” dikkat çekmekte, “Geçmekte olan (son) gece’den sonra “fecrin” doğacağına (İnkılabın Hakimiyet kuracağına) basiretli ve ferasetli nazarları çevirmektedir. Ki; İslâm İnkılabı’nın mübarek ‘Rehberinin’ işareti üzerine, ‘Fecrin doğuşuna giden’ bu ‘On gün’ (manevî gece), İslâm İnkılabında her yıl ‘Şafakta On Gün’ adıyla muhteşem merasimlerle kutlanmakta; “Eyyamullah’ın” büyük günlerinden biri olan bu gün, Hizbullahî ümmetçe te’sid’ edilmektedir…

Evet;.. ‘Büyük Şeytan’ Amerika’nın, orta-doğudaki ‘çıkarlarının’ bekçisi, jandarması ve kuklası olan habis ‘şahlık’ düzenini ve bölgenin ‘kilit, uşak tağutunu’ yüzbinler şehid ve yaralı vererek deviren ‘merhum imam Humeyni ve ‘Hizbullahî Cemaatı’, uşak-tağut Şâh’ın ülkeyi terk edip firar etmesine rağmen; ve ‘şanlı İmam-ı Ümmetin’ 1 Şubat 1979 tarihinde ‘İran’a gelip bizzat ‘hareketi’ idare ettiği halde;..’hareket’ bir türlü ‘hedefe’ ulaşmamış, ‘ınkılab’ tamamen gerçekleşmemiştir. Ancak; “Ve Leyâlin Aşr” (Ma’nevi, korkulu On Geceyi temsil eden) ‘On Gün’ün’ geçmesinden sonra, ‘İslâm İnkılabı’ kesin galibiyet elde etmiş ye doğan bir “Fecr-i sâdık” gibi ‘Hakimiyet Tahtına’ ancak, 11 Şubat (22 Behmen) günü oturabilmiştir. Ezelî takdir gereği olarak, İmamı Ümmet, 1 Şubatta İran’a gelmiş; firar etmiş olan tağut-uşak Şâh’ın yıkılan güçlerinin ‘kalıntıları-pislikleri’ (ma’nevi gece mesabesinde olan) Leyl-Alud ‘On Gün’de, geceli-gündüzlü bir çaba, gayret ve göğüs göğüse savaşla ancak temizlenebilmiş,’Fecr-i Kazib’ gibi yarı-ümid saçan durum, “Geçen bu on günden” ve ‘(En Son) gecenin de geçmesinden” sonra, kesin ‘Fecr-i Sadıka dönüşmüş, 11 Şubat 1979’da doğan “Inkılâb Fecri”, kendini ta’kib ederek gelecek olan muhteşem “İslâm Devletinin Hakimiyetinin yani “Güneşini” netice vermiş, böylece insanlık “Öz Muhammedî İslâm’ın” İlâhî ve lâhutî aydınlığına kavuşmuştur…

Azıcık feraset ve basirete sahib bulunan kişi, “Kur’an-ı Kerim’in, Allah-u Teâlâ’nın kelamı olarak ezelden ebede kadar her şeyi ve her hadiseyi ihata ettiğini, hiçbir şeyin ve olayın onun İlâhî nazarından uzak ve.hariç bulunmadığını, İran İslâm İnkılabının da insanlık tarihinin en önemli ve en büyük olaylarından ve kıyamlarından olduğunu..” yakînen bilir! İşte kişi; konuya ona göre bakmalı;.. Ondan sonra da, “Vel-Fecri; Veleyâlin asrin…ilh.” Ayetinin geniş anlamını, muhtelif tefsirlerden -genişçe- okumalı; İran İslâm Inkılabı’nın yapısını-muhtevâsını, hareket çizgisini ve doğuş seyrini iyice tahkik etmeli; Kur’an-ı Kerim’in şâir âyetleriyle ‘Münâsebât-ı ma’nevîyesini ‘de nazar-ı itibâra almalı; ve mezkûr ‘el-fecr Suresi’ndeki (bilhassa baş kısmındaki) ‘Remizlere, işaretlere ve sırlara’ dikkat etmeli, “İslâm Inkılabı’nda kutlanan ‘Şafakta On Gün’ merasimlerinin” ruhuna ve anlamına âşinâ olmalı, müteakiben de kendi kendine şu suâlleri sormalıdır:

“Uşak-tağut Şâh, İran’dan kaçar-kaçmaz rejim neden yıkılmamış? Varlığını hâlâ sürdürebilmiştir?”; “İmam Humeynî Merhum, 1 Şubat 1979 tarihinde iran’a (her türlü tehlikeyi, uçağının düşürülmesini göze alarak) geldiği halde, tağutî rejim direnmeye neden devam etmiştir?”, “İmamın İran’a gelmesiyle büyük ümidlere gark olan İranlı Hizbullahî Ümmet, neden tağutî rejimi hemen yıkamamış, ‘On Gün’ (ve gece) ölüm-kalım mücadelesi vermiştir?”, “Tağutî idare ile birlikte, kurulan -geçici- İslâmî Hükümet birarada yaşamağa ve ayrı ayrı emirnameler yayınlamağa devam etmesindeki İlâhî hikmet ve esrar nedir?”, “Tağutun tüm güçleri darmadağın edildiği halde, neden tam ‘on gün’ (ve gece) direnebilmiş; il il, kasaba kasaba, köy köy, mahalle mahalle, sokak sokak, kurum kurum, daire daire ve ev ev., göğüs göğüse mücadele ve tarihî hesaplaşma, neden ‘on gün’ (ve gecenin) bitiminden ve ‘(en son) gecenin de geçmesinden’ sonra hakim olabilmiştir?..” İşte; bu suallere, “Kur’an-ı Kerim’in ‘umumi münâsebât-ı ma’nevîyesi’ ile birlikte, Fecr Suresi’nin hususî işârî ve remzî anlamı ve islâm Inkılabı’nın yapısı ve muhtevası muvacehesinde verilecek cevaplar, konuyu aydınlığa kavuşturacaktır.

İşte;.. İslam İnkılabı rehberinin (İmamı Ümmet merhum Humeynî Rıdvanullahi Aleyh’in) işaret buyurduğu ve ‘İslam İnkılabının’da ‘Şafakta on gün’ merâsimleriyle her yıl ‘Bayram’ olarak kutlamakla pekiştirdiği veçhiyle; Allah-u Teala, “Fecr-i İslam’ın’ doğuşunu, ‘El-Fecr’ suresinde ifâdesini bulduğu üzere ‘Leyl-âlûd on günün’ geçmesine merbut kılmış;… İmam Humeynî’nin İran’a ayak bastığı 1-Şubat-1979 tarihinden, 11-Şubat-1979 tarihine kadar geçen ‘korkulu, karanlık 10 günü’ müteâkib “İslam’ın kesin zaferini ve hakimiyet tahtına geçişini temsil eden ve parıldayan şafağı olan” ‘fecr-i sadık’ bütün ihtişamiyle doğmuş, böylece Yüce rab-bimizin İlâhî emri ve ezelî (Kur’anî) takdirî yerini bulmuştur. Merhum Hazret-i imamın iran’a ayak basışı ve ‘hareketi bizzat ele alışı ve bil-fiil idare edişi’ ile birlikte, kesin zaferin ‘(geceli-gündüzlü) on gün’ uzamasının; ve ‘manevi on gece’ mesabesinde olan ‘On günün’ geçmesinden sonra;., kesin zaferin elde edilerek ‘tağutî tüm kalıntıların-pisliklerin temizlenmesinden sonra’ “Vel’leyli iza yesri” (Geçip gittiği zaman (son) gece)’ye müteâkib, asrımızı aydınlatan İslamî “fecr-i sadık” ‘in muhteşem bir şekilde doğuşunun ‘esbâb-ı mucibesi’ sâdece kitabullah’da mukarrer bu İlâhî ‘kaza’ ve ezelî ‘takdir’dir…

“Vel’fecr; and olsun ‘Fecr’e;.. Asrımızı aydınlatan İslam inkılabı güneşine!..”

Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;., parıltılarının belirtileri ile birlikte ‘küfür yarasaları’ meydanları terk

etmiş, ortalıklarda görünmez olmuştur. Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;.. İlâhî şulelerinin yansıması ile birlikte ‘hak ile bâtıl’ kesin hatlariyle ayrılmış, ‘nifak’ perdelerini çatır-çatır yırtmış, ‘sıddıkları’ ve ‘kezzâbları’ deşifre etmiş, ‘Su üzerine’ çıkarmıştır. Öyle bir ‘fecr’; öyle bir ‘güneş’ ki;., dünyayı kendi ‘çiftliği’, ‘yağma ve talan alanı’; insanlığı da ‘hizmetçileri, ırgatları ve köleleri’ mesabesinde gören ’emperyalist güçlerin’ ve ‘müstekbirlerin’ zulüm-katl ve cinayetle yoğurulmuş habis ‘saltanatlarını’ derinden derine ‘sarsmaya’, ‘çatlatmaya’ ve yer yer de ‘yıkmaya’ başlamış; İslam ümmetinin ve ezilen dünya halklarının-mustaz’aflarının ‘kurtuluş ümidi’, ışığı ve ‘can simidi’ durumuna gelmiştir… Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’; ‘Öz Muhammedî islamın mücessem timsâli haline gelmiş’, ‘alem-i mülk ve melekütü, alem-i ervahı ve ma’nayı ‘ihtizaza’ ve cüş-u huruşa getirmiştir.. Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;.. İslâm ümmetinin üzerine musallat olmuş, emperyalistler adına ‘İslam ve ‘Ümmeti’ kontrol altına alma görevini üstlenmiş, bununla birlikte ‘alim(?) ‘mücâhid(?) unvanını gasb etmiş habis ve uşak zihniyeti, yani ‘Amerikancı İslam cephesini’ kesin (ve kalın) çizgilerle ayırmış; ‘Öz Muhammedî İslamın kimliğini’ yani ‘Muhammedi ve Hüseynî çizgiyi’ ortaya koymuş, ‘gerçek İslam’ın ne olduğunu’ göstermiş, bu hususta ‘İlâhî Furkan’ fonksiyonunu oynamıştır… Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;.. ışıldayan-parıldayan İlâhî huzmeleri, ‘tağutî sarayları’ cayır cayır yakarken, tutuşmaya ‘müheyya’ -üzeri küllenmiş- imanlı gönülleri de uyandırmaya, canlandırmaya, ‘İman ateşiyle’ ve aşkiyle yakmaya-alevlendirmeye ve ‘İslamın izzet ve hürriyeti’ uğruna ayaklandırmaya ve şahlandırmaya başlamış, böylece günümüz dünyasını kasıp-kavuran emperyalist güçlerin ‘sömürü imparatorluklarının’ çöküş ve yıkılış kapısını açmıştır!..

‘El-fecr’ suresinde ifadesini bulan bu İlâhî tablo’nun ihtişamını ve nurâniyetini gerçek yüzüyle ve tam anlamiyle idrak edebilmek için,ezelden ebede kadar her şeyi ve her olayı ‘ihata’ eden ve ‘Kelamullah’ olan Kur’an-ı Kerim’in İlâhî ve şümullü hitabına kulak verelim:

“(Felâketleri bütün mahlûkâtı sarıp kaplayacak olan kıyamet günün haberi.sana geldi mi? (Ki, bir kısım) yüzler vardır ki, o gün zillete bürünmüştür. Zor işler altında bitkin düşmüştür. (Onlar) kızgın bir ateşe girerler; kızgın bir kaynaktan girilecektirler; kötü kokulu, kuru bir dikenden başka yiyecekleri yoktur! (Ki) O, ne semirtir ve ne de açlığı giderir. (Ve yine, bir kısım) yüzler de vardır ki, o gün parıl parıl’dır. Çalıştıklarından dolayı hoşnuddur. (Ki, onlar) yüksek bir Cennettedir; orada boş bir lâf işitmez(ler); orada dâima akan (nice) bir pınaı vardır! Orada yüksek tahtlar.yerleştirilmiş kâseler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş saçaklı halılar vardır!…” (El-Ğaşiye: 1-16) Ayet-i Kerimeleri, her asırda ve her zaman karşı karşıya bulunan ‘iki zıt cephenin’, yani ‘küfür’ cephesiyle ‘İman’ cephesinir akibetlerini ‘vecîz’ ve net bir biçimde beyân ederken, “Onlar (sâdece, örnek olsun diye) deveye bakmazlar mı (ki, ne kadar acâib ve) nasıl (bir hikmetle-san’atlâ) yaratılmıştır? Göğe de., (bakmazlar mı?) Nasıl yükseltilmiştir? (bakmazlar mı) dağlara da! (ki) nasıl dikilmiştir? Ve yere de., (bakmazlar mı? Ki,) nasıl yayılmıştır?…” (EI-Gaşiye: 17-20) Ayetleri de ‘ehl-i küfrün’ akıl ve kalbini tahkir ve istihfaf etmekte; ‘İman’ ehline ‘Tevhîdî-yakînî’ ufuklar-pence-reler açmaktadır.

“… Sen hemen hatırlat (ve Tevhidi çizgide öğütler ver!) sen, ancak bir hatırlatıcısın! Onların üzerine ‘musâytir’ (musallat, mutasallıt, zor kullanıcı) değilsin! (Senin bu hatırlatmandan sonra, başkası değil) ancak kim yüz çevirirse ve küfrederse, Allah onu en büyük azâb ile azablandırır. Şübhesiz onların dönüşü, ancak bizedir. Sonra hesaplarını görmek de bize düşer!” (El-Ğaşiye: 21-26) Ayetleriyle, Resülüllah Sallallahü Aleyhi Ve Sel-lem Efendimizin şahsında, her devirde ‘İslam’ın öncü kadrolarının’ ve liderlerinin tavır ve durumları beyân edilmektedir. Ki; genel’den özel’e, küll’den cüz’e doğru geldiğimiz zaman, değişik zamanlardaki ‘muhtelif efradından bir ferd-i vahidi’ olma noktasında ve mezkûr ayetlerle olan ‘münâsebât-ı ma’nevî-yeleri’ cihetiyle ‘İslam İnkılabının ve rehberinin’ kudsiyeti ve ulviyeti daha iyice anlaşılmaktadır. Zira; ‘El-fecr’ suresinin ‘sibakı’ olması yönünden, ondaki ‘hakâik’ ile münâsebâtı zahir olan ve “her yandan insanları ve toplumu saran, istilâ eden kâbu, dert, belâ, maddi ve ma’nevi kıyamet, ateş, kılıf-perde, ukubat…” gibi anlamlara gelen (47) ‘Ğaşiye’ kelimesi ve onun ‘alem’ olduğu ve ‘müsemmâsı’ olan mezkûr sure’nin (bilhassa) son kısımları, -âdetâ-‘İslam İnkılabı öncesi dünyanın (özellikle mahall-i İnkılab olan iran’ın) hâzin durumunu (remzen) tasrih ve tebyîn etmekte; ‘Vâris-i Resülüllah’ olan İnkılab rehberinin haline ve pozisyonuna dikkat çekmektedir…

Evet;.. ‘Büyük şeytan’ Amerika’nın ‘bölge uşağı’ rolünü oynayan, insanlık tarihinde gelip geçmiş nice selefler bulunan ‘şahlık’ tağutunun bir ‘kâbus’, ‘dert’, ‘belâ-fitne’, ‘ateş’ ve kahredici bir ‘zulümât’ hâlinde tüm toplumu ‘sarıp-kuşatması’ ve her yönden ‘istilâ’ ederek zalim ‘kıskacı’ arasına alması; o tağutî düzeni karşısına ‘volkan’ gibi dikilen şanlı imamın da ‘ordu, saltanat, aşiret’ gibi., hiç bir ‘maddi gücü’ ve zorlayıcı vâsıtaları olmadığı halde, sâdece ‘tezkir, tebliğ, ikâz ve irşâd’ ile iktifa etmesi; buna rağmen, hakim olan tağutî ‘şahlığın’ ondan ‘yüz çevirmesi’; silâhla, zulümle, katl-ü cinayetle karşılık vermesi; Allah-u Teala’nın da o zalim düzenin başlarını maddî ve ma’nevî, dünyevî ve uhrevî ‘azab-lara’ düçâr kılması ve tar-u mâr etmesi;.. ‘Vel-fecri, ve leyalin asrin…’in ‘sibakı’ oian mezkûr ‘El-Gâşiye’ suresinin, bilhassa ‘son kısımlarının’ da ‘İslam İnkılabı’ ve ‘mümtaz imamı’ ile ‘ma’nen ve işâreten münâsebettar olduğunu göstermekte; böylece ‘El-fecr’ suresinin ‘İlâhî müjdesinin’ ve ‘fecr-i sadıkın doğuşunun’ öncüsü durumuna gelmektedir. Ki; bunu müteakiben de ‘El-fecr’ suresi, ‘İslam İnkılabı fecrini ve güneşini’ remzen, imaen ve işâreten ‘ihbâr-ı ğayb’ kabilinden müjdelemekte ve ‘efradından’ olan zamanımızın ‘fecrini’ (İslamink-ılabını) haber vermektedir…

Evet:

“And olsun fecr’e; ve leyâlin aşr’e (bir arada geçen ve karanlık gündüzleri de ihtiva eden on gece’ye); ve şef’ü vetr’e (her nev’i çift ile tek’e…); (gelip-gide-ceği) ve geçeceği demde gece’ye;.. Ki bunlarda (ve bunların içinde cereyan eden, çok garaib-acâîb ve harika olaylarda) akıl sahibi bir kimse için kasem (edilmeğe lâyık değerler) var, değil mi?… (El-Fecr: 1-5) Ayetleri, İslam İnkılabının bir ‘fecr’olarak doğuşunu, doğuş öncesi ‘ahvâlini’ ve imamın durumunu ‘veciz’ bir şekilde terennüm ederken;. “…Görmedin mi, rabbin nasıl yaptı ad’a; İ’mâd (direk) sahibi İrem’e; ki o, beldeler içinde misli yaratıl mamış^bir kavim) idi…; ve va’idlerde kayaları (kesip) oyan Semud’e; ve ‘Evtâd’ (kazıklar, ordular, ehramlar) sahibi fir’avn’e; ki (bütün) bunlar, belde-ler(in)de tuğyan etmişlerdi;.. Ve oralarda fesadı çoğaltmışlardı… Onun için, rabbin de üzerlerine bir azâb kamçısı yağdırıverdi. Şüphesiz rabbin, (sürekli olarak) ‘rasâd’ etmektedir, (dâima nigâhbandır, her an gözetleyicidir..).” (El-Fecr: 6-14) Ayet-i Kerimeleri de, ‘tağutî şahlığın’ seleflerine ve elîm akibetlerine dikkat çekmekte; remzen ve imâen ‘Ad, Semud, İrem ve Fir’avn’ tağutîliklerinin ‘haleflerinden’ olan şahlığın ve benzerlerinin de aynı aki-bete düçâr olacaklarına ‘işaret’ etmektedir. Ki bu; aynen tahakkuk etmiş, böylece ‘Sünnetullah’ in her zaman aynen (değişmeden) cereyan ettiğini göstermiştir…

Ezel’den ebed’e kadar.. Her şeyi ve tüm hâdisâtı ‘İhata eden’ Kur’an-ı kerim, ‘El-Fecr’ suresinde kati bir şekilde, asrımızın harika ‘İslam İnkılabından’ bahsetmekte, daha öncede değindiğimiz gibi; İmam’ın İran’a geliş tarihi olan 1-Şubat-1979 tarihi ile, kesin zaferin kazanıldığı 11-Şubat-1979 tarihleri arasında geçen ‘korkulu, karanlık on günün’ (on gecenin) geçmesinden sonra ‘fecr-i sâdık’ doğmakta, yani çağlar üstü muhteşem ‘İslam İnkılabı’ bil-fiil hakim olmaktadır. Ki, Merhum İmamın ve İslam İnkılabının dikkat çektiği bu kutsal; ve, müjdeler-ümidler dolu ‘On gece’ (ve on gün), islam İnkılabının hakim olduğu beldelerde “şafakta on gün” diye, resmî merasimlerle kutlanmaktadır. Bu mutlu ve kutlu ‘fecr-i sâdık’olayını, ‘El-Fecr’ suresinin tefsiri kısmında ‘Fi zılâl’il-Kur’an’ ‘dan ta’kib edelim:

“Sure’nin bu ‘giriş’ kısmındaki ‘yemin’; şeffaf, ısındırıcı, letafet dolu, ruh sahibi yaratıkları ve tabloları ihtiva etmektedir: ‘And olsun fecr’e;.. Hayat; Nefesini kolayca aldığı, sevinç ve tebessüm yayıldığı, tatlı bir dostluğun ve muhabbetin hakim olduğu, o an’aL Dalgın varlıkların, yavaş yavaş uyanmağa başladığı nefesleriyle sanki, birer birer yalvardıkları, her anının, beklenen bir açılış hüviyeti arzettiği ‘fecr’ saatine!..”;

“Ve on gece’ye; “…Ayetin akışı içerisinde gecelere hususî bir şahsiyet verilmektedir. Kur’anın uçuşan ifadelerinin gerisinden biz, gecelerin ‘ruh sahibi’ ‘birer canlı varlık’ olduğunu, onun bizi kucakladığını, bizim de onu kucakladığımızı hisseder gibi oluyoruz!…” (48) diyen merhum Kutub, “Zevc-zevce ve ferd”, “Her şeydeki çift ve tek”, “zamm, şefâât ve ‘iytar’ gibi teklemek ve ‘ahz-ı intikam ve öç almak”, “iki rek’âtli ve tek rek’âtli namaz” gibi., bir çok ve geniş anlamlar taşıyan (49) “Ve’ş-şef’i ve’l-vetri” (Hem çift’e, hem tek’e!) ayetinin sâdece ‘namaz’ şıkkı ve tevcihi hususunda şöyle devam etmektedir:

“Ve’ş-şef’i ve’l vetri” (hem çift’e, hem tek’e!);… “Bununla bu sevimli, insanı ısıtan fecir ve gece havasına, ibadet ve namaz ruhu verilmektedir…. Huşu’ dolu ibadet ruhuyla mevcudatın ruhu buluşmakta ve ibadet eden ruhlar, seçkin gecelerin ve parlak ‘Fecirlerin ruhuyla karşılıklı konuşmaktadırlar!”

“Gelip geçeceği dem’de geceye!” Buradaki ‘Gece’, ‘Canlı bir varlıktır’. Kâinat içerisinde gelip geçer. Ve sanki, ‘karanlıkta dolaşan’ ‘uykusuz bir insan’ veya ‘uzak bir seyâhâta çıkmış bir yolcu’ gibi… Ne güzel bir sahne! Ne tesirli nağme! ve; ‘fecr’le, ‘On geceyle’, ‘çift ve tek’le uyuşan ahenk!…”

“Bu ifadeler, ibare ve lâfızlardan ibaret değil. Bunlar, fecir meltemleri gibi esen bir rüzgâr! Itırla parlayan tatlı bir esinti! Yahut da, kalbin alıştığı ‘bir kurtuluş kuşağı’! Ruhun sevdiği lâtif bir fısıltı! Vicdanın uyandığı manalı bir dokunuş!… Bu bir güzellik… Güzel; sevimli, lâtif bir güzellik! Bu öyle bir güzellik ki; büyük bir şiirin büyüyü andıran güzelliği izaha yakınlaşamaz! Çünkü burada, şaheser bir güzellikle beraber büyük bir hakikat dile getiriliyor. Ve bunun için ardından “Akıl sa-hibleri için bunların her biri birer yemine değmez mi?” deniyor…” (50)…

Merhum Seyyîd Kutub’un, tamamen ‘fıtrî, tabîî, insiyakı’ olan ve ‘El-Fecr’ suresinin baş kısmının tefsirini ihtiva eden bu ifadeleri, lâhûtî ve çağları ihata edici İlâhî evsafa hâiz olan ‘Kur’an-ı kerimin’ mezkûr ayetlerinin şümullü muhtevâsiyle ‘mütenâsiben zamanımızda ‘İran’ coğrafyasında doğan muhteşem ‘İslam İnkılabı’ ‘nın yapısına ve biribiriyle olan ‘münâsebât-ı ma’neviyesine’ ne kadar da muvafık düşmekte,ne güzel ve ne tatlı bir ahenk göstermektedir!… Hele, İran İslam İnkılabı’nın ‘fecrini’ (zuhurunu ve doğuşunu) görmediği halde; İslam İnkılabını gerçekleştiren Hizbullahî ümmeti ve gece-li-gündüzlü, namaz-niyaz ve takva ile yoğurulmuş muhteşem kıyamlarını “Ruh sahibi yaratık ve tablolar”, “Gecelerin ruh sahibi birer canlı varlık olduğunu”, “Dalgın varlıkların yavaş yavaş uyanmağa başladığı nefesleriyle…”, “Onun bizi,bizim de onu kucakladığımızı hisseder gibi oluyoruz”, “(Kıyam dolu olan o geceler, bilhassa son) gece, canlı bir varlıktır.”, “Bir kurtuluş kucağf’dır… şeklinde tasvir ederken; “Karanlıkda dolaşan ‘uykusuz’ bir insan”, “uzak bir seyâhata çıkmış bir yolcu gibi…” ifadeleriyle de, İslam İnkılabının ve kıyamının aşkı, şevki ve heyecanı ile “karanlıklarda dolaşan” “uykusuz bir insan” olan ve Türkiye, Irak ve Fransa’daki ‘on beş yıllık sürgün ve hicret hayatiyle’ zaman ve mekân cihetiyle “uzak bir seyâhata çıkmış bir yolcu gibi” Merhem İmam Humeyni’nin (Rıdvanullahi Aleyh) inkılâb (fecr) öncesi durumunu -adetâ- tasvir etmekte, böylece serapa ‘mu’cize’ olan Kur’an-ı kerim’in mezkûr mu’cizevî ‘El-Fecr’ suresinin lâhutî ifâdesine ve ihbarına güzel bir ‘âyine’ hâline gelmektedir…

Evet;… “Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazı (şafak atması ve tan ağarması); “Cihanın zulmetten ‘nura’ geçmek üzere gülümsediği en neş’eli ye en mes’ud bir demi” (51) olan ‘fecr’ (İslam İnkılabı), uzun ve çetin bir mücâdele dönemi neticesinde yorgun’, ama büyük bir huzur içerisinde aşılan ve bu aşama ‘uyuşukluğu’ atılan gecelerin sür’atle gidişlerini netice vererek bir ‘şems-i taban’ gibi doğmuş; asırlardan beri zulüm ve zulmetler içerisinde kıvranan insanlık alemini ve İslam ümmetini nura, ışığa sürura ve saadete kavuşturmuştur…

Zamanımızda doğan İlâhî ‘fecr’in (İslam İnkılabı’nın) müessisi ve ‘mihveri’ (İmamı-Rehberi) olan Merhum Humeyni’nin (Rıdvanullahi Aleyh), 1-Şubat-1979 tarihinde-‘İslam inkılabım’ gerçekleştirmek üzere- ‘mahall-i inkılab’ olan ‘İran’ a ayak basmasıyla beraber “on gece” yavaş yavaş kaymağa; son “gecenin gideceği dem’e” kadar geçen ‘süre’ içerisinde “kadın-erkek”, “genç-ihtiyar”, “küçük-büyük”, “fakir-zengin”,”zayıf-güçlü”, “avam-havas”, “ümmi-alim”, “öğrenci-öğret-men”, “işçi-patron”, “köylü-şehirli”, “baba-oğul”, “zevc-zevce” tüm (çift ve tek) hizbullahiler, ‘fecr’in arefesi olan ‘seher’ vaktinin meltemli rüzgarlarının ma’nevi ve lahuti’ esintileriyle yoğurulmuş ve ‘hüşyar’ olmuş bir şekilde ‘şef ve ‘vetr’ (çift ve tek rek’âtli, kunutlu) namazlarını büyük bir vecd, aşk, iştiyak, huşu’ ve huzu’ ile ‘İkame’ edip ‘tağutî’ düzenin kalıntılarından-kırıntılarından İslam’ın ve müslümanların/ezelî’ intikamını, asırlardan beri ezilen ve sömürülen mazlumların-mustaz’afların ‘tarihi’ öcü’nü almağa;.. İnsanlığın kanı ile beslenen müstekbirlerden ve emperyalist güçlerden ‘hesap’ sormağa;.. İslami cihad ve inkılab ateşiyle, imani aşk ve heyecanın ilahî kıvılcımiyle gönüllerdeki iman meşalesini tutuşturmağa;.. ‘Öz Muhammedi İslam’ın’ ve ‘Hüseynî kıyamın’ ilâhî neşvesiyle, asırlardır uyumuş-uyutulmuş İslam ümmetini ve dünya mustaz’âflarını uyarmağa-uyandırmağa ve ‘kıyama’ kaldırmağa;.. ‘Şehâdet’ emvâcının (dalgalarının) ‘lahûtî’ sinyalleriyle ‘alarma’ geçen milyarlık İslam ümmetini “Muhammed ordusu” hüviyetiyle harekete geçirmeğe;.. Dünya müslüman-larının ve mustaz’afların “büyük ve ilâhî ümidi” olmağa; ve tağutî-şeytanî güçlerin habis saltanatlarını sarsmağa;.. Yani; “El-Fecr’ suresinde ifadesini bulan ve müjdelenen ‘fecr-i sadık’, 11-Şubat-1979 (22-Behmen) günü ‘şafakla birlikte doğmağa, alem-i insaniyeti aydınlatmağa;.. Böylece tarihî ve ilâhî ‘kurtarıcılık’ görevini ifâ’ya başlamıştır… (zerrât-ı mevcudat adedince yüce rabbimize hamd-ü senalar ve şükürler olsun!…)

Tarihin muhtelif devirlerinde ‘efradı’ ve mazhârı bulunan ‘Fecr-i İslam’ın’ asrımızdaki tezahürü, masadaki, mazharı, muhatabı ve bir ferd-i vahidi olan “İran İslam İnkılabı’na” mezkûr şekilde dikkat çeken ve zuhurunu müjdeleyen Kur’an-ı kerimin ‘El-Fecr’ suresinin ‘baş kısımları’ remzen bu veçhiyle devam ederken, ‘onu takip eden kısımları’ da, ‘seleflerini’ zikretmekle, tağutî şahlık rejiminin ve benzerlerinin maddî-ma’nevî, dünyevî ve uhrevî felâketine ve elîm akibetine dikkat çekmekte; “Sünnetullahın” her zaman ‘aynı şekilde’ geçerli olduğunu göstermektedir. Evet:

“…Görmedin mi, Rabbin nasıl yaptı ad’a? İ’mâd (sütunlar) sahibi İrem’e? Ki o, beldeler içinde misli yaratılmayandı… Ve vadilerde kayaları (kesip) oyan Semud’e; ve evtâd (kazıklar, zulümler, ordular ve ehramlar) sahibi Fir’avn’e; ki bunlar, bel-deler(in)de tuğyan etmişlerdi;.. Ve on(lar)da (o yer lerde) ‘fesadı’ (zulüm, anarşi ve bozgunculuğu) çoğaltmışlardı… Onun için, rabbin de üzerlerine bir azâb kamçısı yağdın verdi! Şübhesiz rabbin (onların yaptıklarını sürekli olarak) ‘raşâd’ edicidir. (nigâhban olarak, dâima gözetleyicidir.)…” (El-Fecr: 6-14).

Bilindiği gibi; Hak ile Batilin, İman ile Küfr’ün Tevhid ile Şirk’in, Adalet ile Zulmün savaş alanı olan küre-i arz’da zaman zaman galib-hakim duruma gelen ve insiyatifi eline alan ‘tağutr güçler ve düzenler, insanlık alemini ‘şirk, küfr, zulm ve bâtıl’ kıskaçlar arasına almış, insanlık hayatını -adetâ- cehenneme çevirmişlerdir. Günümüzün ‘tağutî’ düzenlerinin selefleri olan ‘Ad, Semud, İrem, Sabîî, Nemrud, Fir’avn…’ gibi cani ve zalim kavimler, güçler ve tağut-lar, bîçâre insanlığı; ‘toplu katliamlardan’ ‘kazığa çekmelere’, ‘diri diri toprağa gömmelerden’ ‘ateşle yakmalara-ateşe atmalara’ ‘derilerini diri diri yüzmelerden’ ‘kürek çekmeiere-arabalara koşmalara’, ‘İnsan cesedleriyle ehram-saray ve kal’a inşâ etmelerden’ ‘kemikleri haşat edip pa-ram-parça etmelere’, ‘zincirlere vurmalardan-hayvan gibi çalıştırmalardan’ ‘ırz-namus ve şeref pây-ı mal etmelere’ kadar.. Zulüm, cinayet, işkence, tazyik ve vahşetlerin tümüne, akıl ve hayale gelmeyen türlerine düçâr kılarak ma’ruz bırakmışlardır…

İşte, günümüz insanlık hayatını kasıp kavuran ve mustaz’afların alın terleri ve kanları üzerine habis ‘saltanatlarım’ kurup devam ettiren ‘büyük şeytan’ Amerika ve yandaşları olan, ‘müstekbir ve emperyalist’ güçler gibi; … kendi çağlarını ve beldelerini ‘kan denizine’ çeviren mezkûr tağutî düzenler ve ‘ele başları’olan tağutlar; mazlum ve mustaz’afların terleri, kanları ve irinleri ile ‘semizlenmiş’, kesilen ‘kafataslan’ ve insan kemikleriyle ‘saraylar’inşâ etmiş bununla yetinmeyip Halık-ı Arz ve Semavî olan Allah-u Teala’ya da -haşa- ‘kafa tutmaya’, kendilerini -hâşâ- rab ve ilâh diye ilân etmeğe, tüm insanlığı da kendilerine ‘kul’ edinmeğe başlamışlardır. Emsalsiz bir ‘tuğyan’, ‘zulüm’ ve ‘fesâd’ timsâli olan mezkûr kavimler ve tağutlar, böylece Allah-u Teala tarafından üzerlerine ‘Bir(er) azâb kamçısının yağdırıverilmesini’ hak etmişler; maddî ve ma’nevî, dünyevî ve uhrevî helâketlere-felâketlere uğrayarak cehennemin ‘esfel-i safilini’ni boylamışlardır… Bu keyfiyet; yalnız adı geçen ‘Ad, Semud, İrem, Fir’avn’ gibi kavimlere ‘has’ ve ‘münhasır’ değildir; tarihin her devrinde gelmiş, geçmiş ve gelecek ‘benzer’ tüm kavimlere, zalimlere ve tağutlara şamildir…

Evet; kendi devirlerini ‘İfsad’ eden tağutlar ve tağutî kavimler, ‘bir azab kamçısı’ ile tar-u mâr olmuş, onların karşılarındaki ‘İslam öncüleri’ ve askerleri de -her yönden- kesin zafere ulaşmışlardır. Hûd, Salih, Nuh, Lût, İbrahim ve Musa Aleyhimussalatu Vesselam gibi… Allah’ın Yüce Peygamberleri, isyâna-Tuğyana gelen karşılarındaki tağutları tepelemişler, canlarını (Yüce Allah’ın yardımıyla) cehenneme göndermişlerdir. Son Resul Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz de, keza karşısına dikilen Arap put-perestliğini, me-cusî Ateş-perestliğini, Yahudî temerrud-perestligini ve Nasrânî Müstekbirliğini yerle bir etmiş; İslam’ın mutlak hakimiyetini (ma’nen tamamen, maddeten de kısmen) gerçekleştirmiştir. Ki, böylece; tağutun her devirde ‘efradı’ bulunduğu, ‘Sünne-tullah’ gereği de hepsinin ‘Cehennemi’ boylayıp yok olacağı anlaşılmış olmaktadır. Zira; Şanı Yüce Rab-bimiz, her zaman ‘rasâd edicidir’; nigâhbandır. tuğyana gelmiş olanları, hiçbir zaman ‘başıboş’ ve cezasız bırakmayacak, her zaman-‘üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverecektir..!’

Tarihin geçmiş devirlerinde tağutları tar-u mar eden, bunu da Yüce kitabında yeri geldikçe bildiren (52) Yüce Rabbimiz, ‘El-Fecr’ suresinde de “Görmedin mi ‘Rabbin’ nasıl etti?..”; ‘Rabbin’ de üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverdü”; “‘Rabbin’ rasâd edicidir!..” gibi ifadelerle ‘dehşet’ ve ‘heybet’ içerisinde; ‘Rabbin, senin Rabbin!..’ diyerek sonsuz bir ‘ülfet’ ‘Ünsiyef, ’emniyet’ ve ‘sekinet’ bahşetmekte, bîçâre-aciz ‘mü’min kullarına ‘Zat-ı Rububiyetine nisbet-intisâb vesikası’ ve güçlü bir ‘tevekkül-teslimiyet belgesi’ vererek, hayatlarını ‘garanti altına’ almaktadır. Bu ilâhi, intisab ve teslimiyettir ki; “Sağ elime güneş, sol elime de ay konsa, asla bu işden vazgeçmem! (tağutlara boyun eğmem!)” (53); “Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir!” (54) gibi., eşsiz bir ‘güven ve itmi’nan’ husule getirmektedir. Zira; düşmanlar ne kadar çok ve ne derece azgın olurlarsa olsunlar, ‘Rabbü’l-Alemin’ olan Aliah-u Teala’nın İlâhî gücü, kudreti ve himâyesi karşısında ne halt edebilir?..

Mezkur ayetler ve benzerleri, “Yüce Rabbiniz her şeyden ve her güçten daha büyük ve daha güçlüdür; yegâne güç ve azamet sahibi O’dur! O’na istinâd edene ve O’nun himayesine girene, hiç kimse asla dokunamaz!. O’nun için kat’iyyen müsterih olun, Ey tevekkül ehli ve ey iman edenler!…” diye, ma’nen Yüce Resulün (ASM) şahsında her devrin Hizbullahî Müslümanlarına hitab etmekte; kendi zamanlarındaki tağutlardan asla korkmamalarını, zira onların da akibetlerinin ‘Ad, Semud, Kavm-i Nuh, Kavm-i Lût, Nemrud, Şeddad, Fir’avn..” gibi olacaklarını ders vermektedir.

İşte; zamanımızın ‘büyük şeytanı’ olan Amerika emperyalizminin, bölge temsilcisi ve sâdık uşağı, tağutî ‘Şahlık’ rejiminin ve patronlarının karşısına, ‘çelik’gibi dikilen Merhum imam Humeynî (Rıdvanul-lahi Aleyh) ve Hizbullahî cemaati de ‘Rabbü’l-Alemin olan Allah-u Teala’nın büyük hıfzı ve himayesine mazhar olmuş, uşak tağutî düzeni (Allah’ın yardımiy-le) yerle bir etmiş, sair müstekbir güçlerin saltanatlarını da büyük ölçüde sarsmış ve yerinden oynatmıştır. ‘Veraset-i Nübüvvet’ cihetiyle zamanımız da ‘Öz Muhammedi İslamı’ hakimiyet tahtına oturtarak, muhteşem İslam İnkılabını gerçekleştiren Merhum İmam Humeynî, büyük bir ’emniyet, teslimiyet ve sekinet* içerisinde dünya müstekbirliğine karşı koymuş, birleşik küfür güçleri karşısında azıcık da olsa, bir korkuya ve endişeye asla kapılmamıştır. Ve; 1 Şubat 1979 tarihinde geldiği İran toprağında, “on gün” (gece ve gündüz) sürdürdüğü ölüm-kalım savaşını müteakib gerçekleştirdiği ‘İslam İnkılabı’ ile, asrımızın “Fecr-i Sadıkı” bütün ihtişamiyle tulu’ etmiştir…

Evet; Ad, Semud, İrem, Nuh kavimleri ile, Nemrud ve Fir’avn gibi tağutlar, nasıl ki o zaman o devirlerde doğan ‘Fecr-i İslam’ ile tar-u mâr ol-muşlarsa; zamanımızda doğan ‘Fecr-i İslam’ ile de ‘Tağutî Şahlık’ düzeni yıkılmış, sair tağutî saltanatlar da büyük ölçüde sarsılmış ve yıkılmağa ramak kalmıştır. Ki, yavaş yavaş tüm tağutî düzenler yıkılmağa doğru gitmekte; ‘İslam’ın, dünya hakimiyetine doğru gidişi’ gittikçe hız kazanmaktadır…

Mezkur Ad, Semud… kavimleri, Nemrud ve Fir’avn gibi tağutlar, nasıl ki, kendi zamanlarında ve beldelerinde yaşayan insanları inim inim inletmiş; terleri-kanları ve irinleri ile semizlenmiş; kafatas-larmdan saraylar (?) inşa etmiş; ve değişik zulüm-işkence ve cinayetlerle insanlık hayatını zehire ve cehenneme çevirmişlerse;.. zamanımızın emperyalist ve zulüm düzenleri, örneğin ‘tağutî şahlık’ düzeni de, onlardan geri kalmamış, hatta yer yer daha da ileri giderek, zulüm-cinâyet-işkence ve katl’i âmlarda ‘zirveye’ tırmanmıştır…

‘Fir’avnların-Nemrutların’ zulümlerine ve tuğyanlarına ‘taş çıkartan’ mel’un ‘şehinşahlık’ düzeni; ‘toplu katliamlardan’ ‘diri diri yakmalara ve ateşten ızgaralar üzerinde kavurmalara’; ‘çoluk-çocuk, kadın-erkek insan topluluklarını tank paletleri ile param-parça etmelerden, vücutlarını lime lime etmelere’; ‘muhalif kişileri uçaklardan-helikopterlerden yeryüzüne, dağlara-va’dilere atmalardan, tuz göllerine diri diri atıp eritmelere’, ‘elektrikli (CIA eğitimi ve usulü ile) değişik işkencelerden, kafaları-beyinleri matkablarla delmelere’; ‘kundakdaki bebeklere varıncaya kadar, tüm toplumu top-tank ve makinalı tüfeklerle hunharca öldürmekten, camilerdeki halkları kurşun yağmuruna tutmaya’; ‘ateş ile dağlamaktan, tırnak çekmelere’; ‘anadan doğma üryan halde soğuk ve buzlu su ve depolarına-hücrelerine koymaktan,tavuk kafeslerine tıkamalara’; ‘kol’dan-ayak’dan asmalardan, kum torbaları ile iç organları yumruklanarak -tamamen- tahrib etmeye ve yerinden sökmeye’; ‘organları değişik zulüm ve usulleriyle felç bırakmalardan, kesip-biçmeye ve sakat bırakmaya’; ‘ceza ve gözetim evlerinde kadm-er-kek mazlumların ırzlarına-namuslarına alçakça tecavüzlerden, aç-susuz bırakmalara ve def’i-ha-cetlerine -bile- engel olmalara’ kadar… Akıl ve hayale gelmeyen; insanlığa değil, hayvanlığa bile yakışmayacak derecede bir aiçakhk arzeden her türlü zulüm, işkence, katliam’, cinayet ve vahşetler irtikab etmiş; böylece selefleri olan ‘Ad, Se-mud, İrem, Sabîî’.. kavimlerine ve Nemrud, Şed-dad, Fir’avn gibi tağutlara ‘layık bir vâris’, hatta onlardan da rezil -adî ve cânî olduğunu göstermiştir…

Allah-u Teala da, İlâhî ‘Sünneti gereği, Şahlık tağutunun üzerine de dehşetli ‘bir azab kaçması yağdırıverip’ maddî-manevî, dünyevî-uhrevî yönden ‘hüsrana’ uğratıp ‘cehennemin esfel-i safi-line’, seleflerinin yanına göndermiştir. Böylece; her devri ‘rasad edici’ (adım adım gözetleyici, ‘hesab görücü ve İntikam alıcı olan Allahu Teala’, tağutî-hâbis Şah’lık düzenini de ‘Ad, Semud, İrem ve Fir’avn’ kavimlerinin-tağutlarının -ma’-lûm olan-aki-betlerine uğratmış; gözleri yaşlı, gönülleri ğamkin mü’minleri ve ezilen mustaz’afları huzura ve sürura kavuşturmuştur…

İşte; Şâh’lık tağutîliğinin yıkılmasının, dünya müstekbirliğinin de sarsılmasının ‘lâhûtî amîli’ olan muhteşem ‘İslam İnkılabı’, beklenen bir “fecr-i sâdık” olarak ‘tulu’ ederken, bedbaht asrımızı ‘Öz Muhammedî İslamın’ İlâhî nuruyla ‘nurlandırmış’, -hükümranlık noktasında-, kapitalist çağ’dan sosyalist ve komünist çağ’a geçmiş bulunan çağımızı “Nur çağı”, “İslam çağı”, “Kur’an çağı”, “İman çağı”, “cihad ve şehadet çağı” hâline getirmiş; ‘Cahili 20. asır devrini’ kapamış, “İlâhî-Muhammedî ve inkılâbî 21. asır, ‘İslam devrini’ ” açmıştır. Ki; daha şimdiden Sovyet-Rusya’dan Hindistan’a, Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya, Filipinlerden Endonezya’ya kadar., dünyanın tüm bölgelerinde bu “fecr-i islam’ın; muhteşem İslam İnkılabı güneşinin” İlâhî-kıyamî ve inkılâbı ışıkları parılda-maya, Muhammedî-lahutî huzmeleri ışıldamaya, gönüllerde meknuz bulunan ‘İman meş’âlesini’ tutuşturmaya, mustaz’af halkları uyandırmaya-ayaklandırmaya ve ’emperyalist sarayların temellerini’ kökten sarsmaya ve ‘yıkmaya’ doğru gitmeye başlamıştır… (Bu kutlu tezahür ve tecelli, Hizbullah ümmetine ve dünya mustaz’aflarına mübarek olsun!…)

Elbette, bu derece ulvî, kudsî ve şümullü bir ‘İslam İnkılabı’, ‘Öz Muhammedî İslamın yeniden tezahürü’ ve ‘Mutlak Fecr-i İslam’ın asrımızdaki nurani tecellisi’ olan bir ‘Hükümet-i İslami’, ezelden ebede kadar ‘her şeyi ve her olayı’ İlâhî bünyesinde mündemiç bulunan Kur’an-ı kerim’in yüksek senasına, tezkirine ve te’yidine mazhar olacak, böylece; iman ehlinin İlâhî bir ‘tahâssüngâhı’ olurken, kâfir-münâfık ve fasık çevrelere de ‘korkular’ salacaktır… Bütün bunlar, “Akıl sahibi olanlar için and edilmeye layık birer değerler” ifade etmektedir, elbette!..

Evet; and olsun, ol fecr’e ki;.. İnkâr-ı ulûhiyet fikrinin, şirk, küfür, zulüm ve isyanın ‘telvis’ ettiği ve çağın tağutlarının kararttığı ve tuğyana getirip ‘ifsâd’ ettiği şu bedbaht dünyamızı ‘İlâhî inkılaba’ uğratmak; bâtıl’dan hakk’a, zulümâttan nur’a, küfürden iman’a, şirk’den tevhid’e, zulüm’den adâlet’e, fısk’dan-is-yan’dan itaat’e ve ahlâk’a çıkarmak için doğmuş;.. Afâk-ı alemi ağartmak ve aydınlatmak, dünya mazlumlarına ve mustaz’aflarına ‘tahâssüngâh’ olmak, mağmum ve muğber-yapalı gönülleri nura-sürura ve şifâ’ya kavuşturmak, dünya müstekbirliğinden ve em-peryalist-zalim güçlerden mazlum insanlığın ve mus-taz’afların ‘tarihî-ezelî’ intikamını almak, mutlak adalet nizamını kurmak ve yeni, nurlu ‘İslam İnkılabı çağını’ açmak üzere ‘karanlıkları’ çatırdata çatırdata doğmuştur…

And olsun ol fecr’e ki;.. Gerçekten iman eden Hiz-bullah ümmeti ve dünya mustaz’afları için, “Yüce Rabbin ‘inâyetini-siyânetini’ temsil ederken”, asrımızın Fir’avnları ve tağutî düzenlerinin üzerine yağan, “Sânı yüce ve sahib-i azamet olan Rabbi-mizin yakıcı-yıkıcı azâb kamçısının”, zamanımızdaki mücessem tecellisi hâline gelmiştir…

And olsun ol fecr’e ki;.. Ümid saçan, beyazlığı-parıltısı belirdiği; nur huzmeleri görüldüğü-parı-Idadığı; uzun yıllardan beri geceli-gündüzlü mücadele ederek ‘gayet yorgun’ düşen Hizbullahî ümmete bir umut ışığı olarak telemmu’ ettiği (İmam-ı Ümmet, 1-Şubat’da İran’a ayak bastığı) halde; ışıkları ‘amudî-likden’ ‘ufkîliğe’ (yani, gerçek bir fecr-i sadık’lığa, inkılabın bil-fiil hükümranlığına) intikal edebilmek için, “Her birinde ve her birinin içerisinde akıl sahibi insanlar için -yemin edilmeğe değer- çok önemli bir harika ahvâlin, ahbârın ve hâdisâtın cereyan ettiği” ve “Leyâlin asrin”, “Ve’ş-şef’i ve’l-vetri”, “Ve’l-leyli izâ yesri” diye, ifade olunan İlâhî hâdisâtın, unsurların ve takdir’in “mukadder ve muayyen” olan ‘süresini’ ve fonksiyonunu ifâ ve ikmâ ederek geçmesini beklemiş, ondan sonra da büyük bir heybet ve şa’şââ ile tulu’ etmiştir…

And olsun ol fecre.. Ki; “Uzun bir sürgün-hicret yolculuğundan sonra”, mahall-i inkılâba dönen ınkılab rehberi’ne “On gün (ve gecenin)” geçmesinden sonra ‘tebessüm’ yağdırarak ‘hoş amedi’ demiş; cihanı, İslâmın nurânî güneşi ve ışığı ile aydınlatmıştır…

Ve (yine) and olsun, (öyle bir) “Leyâlin aşr’e (On gece’ye)” Ki;.. ‘Fecr’in, cihanı aydınlatacak olan nurânî ışıklarının ve huzmelerinin belirdiği ve büyük ümitler saçtığı (İmam’ın mahali-i İnkılab’a ayak bastığı) an’dan itibaren geçen ve tamamen doğacağı zamana kadar devam eden (1 Şubat/11 Şubat) arası Leyl-alûd on gün ve ümid saçan) geceler olarak ‘çok büyük ve harika’ olaylara ve mu’cizelere ‘hâmile’ olmuştur!..

Andolsun (o, on gün ve) “Leyâlin Aşr’e (on Gece’ye) “Ki;.. “Uzun bir sürgün ve hicret yolculuğundan dönmüş” olan inkılab rehberini ‘sıcak kucağına’ almış, O’na ‘hakimiyete giden” Fecr-i İslam kapısını açmış; ve kendi dolaşıp koşuşan, ‘uzun bir mücadele yolculuğu’ sonunda ‘gayet yorgun’ düşen, “Şef ve Vetr’ namazlariyle Rabb’ül-Alemine ‘tazarru’ içerisinde bulunan ‘ruh sahibi’ Hizbullahî ümmete ‘kurtarıcı’ ilâhî kucağını açmış ve doğacak olan ‘İlâhî Fecr’in müjdesini vermiştir!..

Andolsun, ol ‘On gece’ye’ ki;.. ‘zevc-zevce’, ‘kadın-erkek’, ‘çocuk-büyük, ‘genç-ihtiyar’, ‘köylü-şehirli’, ‘ümmi-alim, avâm-havâs’, ‘çift-tek’ (şef ve vetr olarak) tüm Hizbullahîleri ve mücadeleci bütün insanları ‘nurânî ağuşuna alarak kucaklamakta’, ‘Onlar da O’nu sıcak bir şekilde kucaklamakta’ ve onun kucağında ‘şehidler’ vermekte; tağutî düzenin tüm kalıntılarını temizleyerek ‘tarihî ve ezelî’ intikamlar almaktadır!..

Andolsun, ol ‘On Gece’ye ki;.. içinde mündemiç bulunan “Şef ve vetr’in pekçok efrâdı’mn ve her efrad’ın çok yönlü abidâne, zâhidâne, mücâhidane’ efalinin ve tezahürünün ‘İlâhî meşheri’ haline gelmiş; gözleri yaşlı, kalbleri hüzünlü (fakat, ilâhî hazz ve iştiyak ile dolu) Hizbul-lah ümmetinin ‘teheccüdlerle’, ‘dualarla-niyazlar-la’ Allah-u Teala’ya yöneldiği mukaddes bir ‘zarf hüviyetini ibraz etmiş; bu da, küre-i arzı, hatta alem-i lâhutu ve melekütu bile cezbederek cüş-u huruşa’ getirmiştir!..

Andolsun, ol “Şefe ve Vetr’e” Ki;… “Çift ve Tek” halinde, uzun yılların ‘mücadele-mücâhede’ tecrübesiyle ‘On Gece’ boyunca ‘ölüm-kalım’ savaşı veren Hizbullahî cengâverler, Allah’a is-yanın-tuğyanın simgesi olan rezil düzeni ve pisliklerini ‘yok ederken*, “gelip geçeceği dem’de (ki) gece sonrası doğacak olan ‘İlâhî Fecr’in’ nurânî ruhu ile mükâleme ve mülakat etmekte; ‘Asr-ı Saadetin’ İlâhî ve tarihî misyonunu yerine getirmekte ve eşsiz takva ve kahramanlık örneği sergilemektedir…

Andolsun, ol “gelip geçeceği dem’de (o, son) gece’ye” ki; büyük şeytan’ın ‘bölge temsilcisi’ olan hunhâr-ı cani tağutun kökten yıkılıp-yok edilmekte ve ‘Öz Muhammedî İslam’ın’ bütün kurum-lariyle ‘mutlak’ plan’da hakim kılınmakta olduğu bir demde, ‘Fecr-i Sadık’ın ilâhî huzmeleri artık parıldamaya başlamakta; ‘ümitlerdeki heyecan’ en üst düzeye-zirveye doğru tırmanmakta; kesin zafere açılan ’22 Behmen (şubat) fecri’nin cihanşümul kapısından muhteşem-azametli ‘İslam rukârâne yalvarmaya…” Başlayan ‘İnanan’ insanlar, ‘İnkılâbı Hareket’ süresince ‘Şehadet-perver kahraman Hizbullah Ümmetini’ oluşturmuş;.. Günümüzün gerçek mü’minlerine ve ‘Nesl-i Atî’nin’ Hizbullahîlerine; beklenen cihan-şümul “bir feth-i mübini”, “İmanlı gönüllerin ve vicdanların gerçek uyanışını”, “İslam ümmetinin top-yekün şahlanışını” “Esaret zincirlerine vurulmuş dünya mustaz’aflarının emperyalist güçlere başkaldırışını”, “topyekün insanlığın ‘fıtrat dini’ olan İslam’a dönüşünü ve şirk-tağut düzenlerine karşı kıyama kalkışını”, “tağutî-müşrik düzenlerin ve şeytanî güçlerin hüsrana ve izmihlale uğrayısın!”, “baştan başa cihanın yeniden dirilişini, nura, huzura, sürura, İlâhî ışığa ve aydınlığa kavuşmasını” terennüm ve ifade eden ‘Kur’an Fecr’ini’ müjdelemiş; .. ve o muhteşem İlâhî-Kur’anî ‘Fecr’ ve Lâhutî Güneş; Hakka mütemayil tüm insanlığın ‘ümid ışığı’, ‘rahmet ve saadet kaynağı’, ‘kurtuluş ocağı’, ‘hidayet çerağı’, ‘iman-ci-had ve aşk kevseri’, ‘İlahî hıfz, himaye ve şefkat kucağı’ haline gelmiştir! İşte; 11 Şubat 1979 (22 Behmen) sabahını, Öz Muhammedi İslam’ın lâhutî nuruyla nurlandıran, bir şems-i taban gibi; kararmış dünyayı pür-nur edip aydınlatan, cihanşümul ‘İslam İnkılabını’ ve ‘İlâhî hükümranlığı’ beraberinde getiren, vahy’e dayalı (İslâm?) hükümeti bünyesinde mündemiç bulunan, ‘İnkılab-ı Mehdî (ASM)’ hüviyetini ibraz eden ve zamanımızı Kur’an nuruyla ihtizaza getiren ‘Fecr’, bu ‘fecr’dir… Ki; “Şirk-küfür ve zülumât çağının kapanışının” ve kıyamete kadar (Biiznil-lah) sürecek olan “Muhteşem İslam ve Kur’an çağının” mutlu ve bahtlı ‘kapısını’ açmıştır! Fıtrât-ı İnsaniyeyi temsil eden Yüce ‘İslam Dininin’ mücessem timsali ve canlı pratiği olan, insanlığın ‘dünyevî ve uhrevî, maddî ve ma’nevî’ saadetini ve ‘mutlak kurtuluşunu’ esas alan muhteşem ‘İslam İnkılabı’, esaret altında inim inim inleyen insanlığı ve mustaz’afları ‘kurtarmak’ ve . hürriyete kavuşturmak için kollarını sıvamış ve bütün kanlarını, bunun gerçekleştirilmesi, yani hakkı ve adaleti temsil eden islam’ın ikâmesi ve hakimiyeti uğrunda seferber etmiştir. Başta Filistin (bahusus Mescid-i Aksa) ve Hare-mey-i Şerifeyn olarak, kâfir ve münafık güçler tarafından işgal edilmiş bulunan İslam alemini ve yeryüzünün tümünü ‘kurtarmak’, mezkûr yerleri tağutî düzenlerin pisliklerinden temizlemek için devreye sokulmuş bulunan ve ‘Besiç* (Gönüllü-fedai) denilen “20 milyonluk Muhammed (ASM) ordusu”,-‘İlâhî Fecr’in sayısız bereketlerinden sadece ‘biri’ olarak-muhteşem İslam tarihinin en kudsi şeref levhası ve iftihar tablolarından biri haline gelmiştir ki; sair verimli semerelerini ve bereketlerini saymaya yerimiz de, gücümüz de asla yeterli değildir!

“Allah’ın onları, onların da Allah’ı sevdiği ve kınayanların kınamasından asla korkmadığı, cihâd ve infâkı şiar edindiği ve ‘aherinler’ olduğu” bildirilen (55) Ve “Tuba lil-Ğureba” hadis-i şerifinin sırrına masadak olan (56) şehid-perver kahraman İran’îı Hizbullahîler ve mücahid kardeşleri, adetâ:

“(Onlar) öyle kimselerdir ki; halk, kendilerine: “Bütün insanlar (kâfirler, münafıklar ve fâsıklar) aleyhinizde birleşti, korkun onlardan!’ dedi de bu söz onların imanını (daha fazla) arttırdı ve; ‘Allah yeter bize! Ne de güzel vekildir o, ‘dediler!” (57) “Mü’minler (düşman) orduları(nı) görünce: ‘İşte bu, Allah’ın ve Resulü’nün bize va’d ettiğidir! Allah ve peygamberi doğru söylemiştir!’ dediler. (Bu), onların imanlarını, teslimiyetlerini artırmaktan başka birşey yapmadı. Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler var. İşte, onlardan kimi (şehadet) adağını ödedi (şehid oldu) kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar, hiçbir suretle (şehid olma ahidlerini) değiştirmediler.” (58) gibi., ayetlerin şümulüne girmekte, hatta bizzat muhatabı’ ve ‘masadaki’ olmaktadır…

“… Hakka ki, yer (zelzeleyle) parça parça dağıtıldığı zaman; ve Rabbin(in emri) geldiği ve melekler de saf saf (indiği zaman); ki o gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün, hatırlayacak, ama, hatırlamadan ona ne? Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım, der. O gün, O’nun azabı gibi hiçbir kimse azab edemez! O’nun vurduğu bağı, kimse vuramaz! Ey İtmi’nana ermiş nefis! (sen ise, yakînî İman ve amel-i salih üzere bulunmanla) dön, Rabbine! Sen ondan razı, o da senden razı olarak! Haydi gir (mü’min-salih) kullarımın arasına! Ve gir, cennetime!..” (59)… Ayet-i kerimeleri, ‘Kıyameti ve İlâhî muhakemeyi’ ihtar ettikten sonra; İman, amel, ahlâk; yakin, hicret, cihâd, şehadet; takva, sabır, tevekkül ve teslimiyet., cihetiyle ‘kemâle’ ermiş bulunan ‘İslam İnkılabı müessisi ve rehberi’ Merhum İmam Humeynî (Rıdvanullahi Aleyh) ile fedakar-kahraman hizbullahî cemaati’ni de İlâhî rıza’nın ve ‘lika’nın tecelligâhı olan ‘Cen-net-i Rahman’a -adeta- ‘da’vef etmekte ve ‘buyurun!..’demektedir…

Evet;.. Şu, ‘meydan-ı imtihan’ olan fâni dünya’da, fânî varlığını ilâhî dinin ihya ve ibkası için ‘feda’ eden; İslam’ın ‘mücessem ve müşahhas’ timsali hâline gelerek ‘fena fi’l-İslam’ olan; ‘Öz Muhammedi İslâm’ı’, İnkılâbî harekette ‘esas’ alarak, ‘zaman-ı saadetteki’ ulviyeti-kudsiyeti üzere hükümran kılan; asırlardır in–sanlık hayatını kasıp kavuran ‘tağutî ve emperyalist’ güçlerle çetin ve çok yönlü mücadele ve mücâhe-de ederek, insanlık için ‘Ümit’ ve ‘kurtuluş’ kapıları açan; “İslam Çağı”, Kur’an çağı” hüviyetini ibraz eden ’20. Asr’ın son çeyreğine’ ve ’21. asr’ın tamamına’ tarihî ve İslâmî ‘damgasını’ vuran; ‘zulüm düzenleriyle’ hesaplaşarak, defterlerini düren; İslam ümmetinin ve dünya mustaz’afları-nın ‘büyük ümitleri’ ve merci’leri durumuna gelen; böylece ‘imanlı, mazlum ve mağmum’ gönülleri nura ve sürura kavuşturan; kısaca, asr’ın ‘fecr-i Kur’an’ım’ hâmil bulunan ve ‘İlâhî bir mevhibe’ olarak tezahür eden mübarek bir İmam’ın ve bahtiyar etbâ’nın akibeti ‘Va’d-i İlâhî gereği olarak) elbette bundan başka olmayacak; cen-net-i Rahman, Bağ-ı Cinân ve İlâhî rıdvân, bu gibi… ‘mümtaz’ kullar için olacaktır, İnşaallah!…

Dipnotlar:

1) Bu hususta; “De ki: Rabbimin sözleri (ilmi) ni yazmak için (bütün) deniz (lerin suyu) mürekkeb ol­sa ve bir o kadar daha yardımcı olarak ilave etsek, Rabbimin (ilmini ihtiva eden) sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir.” (el-Kehf: 109); “Eğeı yer(yüzün)deki (her bir) ağaç kalemler olsa, deniz de arkasından yedi deniz daha kendisine katıla­rak mürekkeb olsa, yine Allah’ın (ilminin ifadesi olan) kelimeler tükenmez. Şüphesiz ki Allah, Aziz’dir, Hakim’dir.” (Lokman: 27) ayetleri ve ben­zerleri konuyu açıklığa kavuşturmakta, ilave bir söze ihtiyaç bırakmamaktadır…2) Hak Dini Kur’an Dili: 7/4662; El-İtkan (Tere): 2/327; (Arapça): 2/1603) Hak Dini Kur’an Dili: 7/4662; İmam-ı Şafii Hz.leri “Bana istediğinizi sorun, Kur’an’dan size cevap vereyim!..” derken; İbn-i Berrecan (İbni Bircan): “Resulullah’dan sadır olan her sözün, uzak veya yakın, kendisi veya aslı Kur’an’da mevcuttur. Bu­nu anlayabilen anlar, göremeyen de göremez!..” demiş. Ibn-i Ebi’l-Fadl El-Mursi de, ‘tefsirinde’: “Kur’an, öncekilerin ve sonrakilerin ilmini sine­sinde toplamıştır…” diyerek, Kur’an-ı Kerîm’in bu İlâhî ve ‘Muhit’ özelliğine dikkat çekmiştir. (Bakınız: El-İtkan, Tercüme: 2/328; Arapça: 2/160).4) En’am (6): 59; Ayrıca, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz de: “İleride birtakım fit­neler (hadiseler) olacaktır” demesi üzerine bazı sa­habe: ‘Bundan nasıl kurtulunur?’ şeklinde sorduk­ları suale, Tirmizi ve diğer muhaddislerin rivayet et-Tulu’u; “Leyâlin Aşr’e “(Leyl-âlûd on gün’e, yani on gece’ye) ve “Gelip geçeceği zaman gece’ye; on­lardan mündemiç bulunan ve çok şümullü muhte-va’ya ve fonksiyonlara sahib olan “şef ve vetr’e”; ve “akıl sahibi için her biri birer yemine değer…” mu­allâk kılınan; Ad, İrem, Semud ve Fir’avn tağutluk-larının zamanımızdaki temsjlcjlejij/e halefleri olan “Tağutların üzerine yüce Rabbimiz tarafından yağdırıverilen bir azâb kamçısı” hüviyetini taşıyan ve ‘Öz Muhammedi İslam’ın’ İnkılâbî ve hakimiyet neşvesiyle yeryüzünü şenlendirip aydınlatan “Asrımızın İlâhî-İslâmî Fecri’ni”, ‘Muhteşem İslam İnkılabı’ olarak bizlere lütfeden yüce Rabbimize son­suz şükürlerimizi, nihayetsiz minnet duygularımızı ve hamd-ü senalarımızı arz eder; ..’Öz Muhammedi islam’ın havarileri* ve muhteşem cihan-şümul ‘İslam inkılabı’nın emirber neferleri’ olmaya tâlib olan Hizbullahî müslümanlara da tebriklerimizi su­narız!.. Ve; “Allah’ın sonsuz selâmı ve rahmeti, üzer­lerinize olsun! deriz…tiği, şu cevabı vermiştir: “Allah’ın kitabına sarılın! Çünkü onda, önceki ve sonrakilerin karşılaştığı veya karşılaşacakları haberleri ile, yaşadığınız zamandakilerin haberlerini bulursunuz!” diye bu­yurmuş, böylece Kur’an-ı Kerîm’in *İhbar-ı Gaybisi-ne’ dikkat çekmiştir. (Bakınız: El-İtkan-Tercüme: 2/327; Arapça: 2/160)…5) En’am (6): 38; “… Sana (bu) kitabı, her şeyin apaçık bir beyânı (açıklaması), bir hidayet, bir rah­met ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere peyder-pey indirdik.” (Nahl: 89) ayeti de, konuyu tebyîn etmektedir…6) Sözler (1957 baskısı): 2/347) Sözler (1957 baskısı): 2/358- ) Hak Dini Kur’an Dili: 8/5612-5613 10) Lem’alar (1957 baskısı): sh.3011) Rum (30): 1-512) Konunun geniş izahı ve mezkur ayetlerin tef­sirleri için bakınız: Hak Dini kur’an Dili: 6/3794-3803; İbn-i Kesir (Tere): 12/6325-6336; (Arapça): 6/304-312; Kadı Beyzâvî-Hazin-Nesefî İbni Abbas (Mec-mâ’ut-tefâsir): 5/31-35; Keşşaf: 3/466-467; Ed-Dür-rü’l-Mensur: 5/150-152; Fî Zılal’il-Kur’an (Arapça): 5/2753-52758; (Tercüme): 11/400-404; İlaahir…13) Feth suresinin konuyla alakalı tefsiri için, bakınız; Hak Dini Kur’an Dili: 6/4401-4443; Kadı Beyzâvî-Hazin-Nesefî İbn’u Abbas (Mecmâu’t-tefsa-ir-Çağrı Yay.): 6/3-36; İbn-i Kesir (Tere): 13/7317-7391; Arapça-Kahraman Yay.) 7/397-344; Ed-Dürr’ül-Mensûr: (Kum-1404 baskısı): 6/67-83; Keşşaf (Beyrut baskısı): 4/331-348; Fî Zilal’il-kur’ân (Arapça): 6/3305-3333; Tercüme: 13/415-473; İlaa-hir…14) Hak Dini Kur’an Dili: 7/4653-4654; İbn-i Kesir (Tere.) 14/76×4-7605; (Arapça): 7/459-457; Mecmâ’ut-tefasir (Beyzâvî-Hazin-Nesefî İbni Ab-bas): 6/130-131; Buharı (Arapça): Kitab’ul-Cihâd: 89; Tecrid-i Sarih: 8/334; 11/192-193; Keşşaf: 4/440; Ed-Dürr’ül-Mensûr: 6/136-137; FîZılal (Arapça): 6/4335-4336; (Tercüme): 14/184-186 ; …15) Bakınız; Hak Dini Kur’an Dili: 4/2369-2370; İbni Kesir (Tere): 7/3244 vd.; Mecmâ’ut-tefasir (Beyzâvî-Hazin-Nesefî İbni Abbas): 3/11-12; Ed-Dürr’ul-Mensur: 3/164-169; Keşşaf: 2/199-200; Fî-Zılâl’il Kur’an (Arapça): 3/1482-1483; Tercüme: 6/483-500 ilh…16) Bakınız: Ed-Dürr’ul-Mensur: 6/406-408; Mecmâ’ut-tefasir (Beyzâvî-Hazin-Nesefî İbni Ab­bas): 6/588-597; İbn-i Kesir (Tere): 15/8727-8732; (Arapça): 8/529 vd.; Keşşaf: 4/810-813; Fî Zılâl’il-Kur’an (Arapça): 6/3944-3998; Tercüme: 16/415- 422; El-Mizan Fi Tefsir’il-Kur’ari (llame, Seyyid Muhammed Hüseyin Et-Tabatabai): 20/376-383; Hak Dini Kur’an Dili: 9/6233-6253;…17) İbn-i Kesir (Tere): 11/5957 vd.; (Arapça); 6/83 vd.; Kadı Beyzâvî-Hâzin-Nesefî-İ. Abbas (Mecmâ’ut-tefasir): 4/412-vd.; Ed-Dürrul-Mensûr: 5/55; Keşşaf: 3/251-252; Fî Zilal’il-Kur’an (Arapça): 4/2528-2530; (Tercüme): 10/459-462;…18) Hak Dini Kur’an Dili: 1/476; Keşşaf (İmam Ze-mahşerî): 1/180.19) Bakınız: Hak Dini Kur’an Dili: 6/3802; Tarih-i Hulefâ (İmam-ı Suyutî- Eser Neşriyat, tıbkı basım): 454; Keşf’uz-Zûnun: 143; Kısas-ı Enbiya: 2/346;…20) ‘El-Mebâhis’den naklen, Tefsir usûlü: sh.143. :258. :68 : 23-25. 38; Mü’min (40) 49; İbrahim (14):: 36-37. 6; Kasas (28):21) Lem’alar (Bediuzzaman Said-i Nursî, 1957 baskısı): sh.25-3022) Lem’alar: sh.30-3323) Şualar (Bediuzzaman Said-i Nursî, 1959 baskısı): sh.203-20424) Hak Dini Kur’an Dili: 6/3803; Ayrıca bakınız; Asr-ı Saadet: 3/48-61;…25) R. Beyan: 3/5’den naklen; Dinî ve İlmî İncele­meler (S. Yüksel): sh.128;…26) Şualar: sh.450.27) El-Fecr (89): 7; Tefsiri için bakınız: Hak Dini Kur’an Dili: 8/5802-vd.; İbni Kesir (Tere): 15/8448-8451; (Arapça): 8/416-418; Dürr’ül-Mensûr: 6/347;…28) Bakara: (2)29) Enbiya (21)30) Naziât (79)31) Kasas (28)32) Bakara (2) Mümin (40): 2533) Al-i İmran (3): 137fEn’am (6): 11; Nahl (16) 36; Nemi (27): 69; Kasas (28) 39-42; Ankebut (29) 33-40; Mü’min (40}<4-6, 45-46, 82-85; Naziât (79 25;Fecr(89):6-14;ilaahir...34) Numune olarak bakınız; Bakara (2): 51-53; İbrahim (14): 5-7; Şuara (26): 57-59, 63, 65, 117-119,170; Kasas (28): 5-6, 43; Mü'min (40): 51; ilh...35) Şuara (26): 22736) Kasas (28): 537) Al-i İmran (3): 13738) En'am(6):1139) Nahl (16): 3640) Nemi (27): 6941) İsra (17): 77; Ahzab (33): 62; Fatır (35): 43; Feth (48): 23;...42) Sahih-i Müslim (Tere): 2/21; (Arapça): K. İman/232; Tirmizi (Tere): 4-385-386; (Arapça): K. iman/13; Tac (Tere): 5/601; İbni Mace (Tere): 10/204; (Arapça): K. Fiten/15; Darimî: Kitab'ür-Ri-kak/42; Ahmed İbn-i Hanbel: 1/184, 398; 2/177, 222, 389; 4/73 Cami'üs-Sağîr (Tere): 2/164; (Arapça): 2/16043) Maide (5): 54; Muhammed (47): 38 44)Cum'a(62):2-345) Buharî (Zübde): Sah. 842; Tecrid-i Sarih: 11/201; Sahih-i Müslim (Tere): 476-477; (Arapça): 2/1972-1973; Tirmizi (Tere): 5/371-372,412; İbn-i Kesîr (Tere): 13/7313; (Arapça): 8/142; Ed-Dürr'ül-Mensûr: 6/215; Keşşaf: 4/530; Tefsiri A'zim (Mec-ma'ut-Tefâsir): 6/257-258; Fî- Zilal'il-Kur'an (Arap­ça): 6/3566; (Tere): 14/470-476; ilaahir...46) Mektubat (1958 baskısı): 44347) Geniş bilgi için, bakınız; Lisan'ul-Arab (İbn-i Manzur, Edeb'il Havza neşriyatı-Kum, 1405 baskısı): 15/126-128; Mu'cem'ul-Vesît: 660; El- Müfredat (Er-Rağıb el-Esbehânî, Kahraman yay.): 541; El-Müncîd (L. Ma'lûf-Tahran baskısı): 552; Hak Dini Kur'an Dili: 8/5770-5772; ibni Kesir (Tere): 15/8434; (Arapça): 8/406; Beyzâvi-Hazin-Nesefî-I. Abbas (Mecmâ'ut-tefasir): 6/497; Dürr'ül-Mensûr: 6/342; El-Mizan: 20/272-27348) Fî-Zilal'il-Kur'an (Tere): 16/198; (Arapça): 6/3902.49) Hak Dini Kur'an Dili: 8/5793-5794; Daha geniş bilgi için bakınız: Lisânu'l-Arab: 8/183-185; 5/273-278; El-Müfredat: 386,804; El-Müncîd: 395,885-886; El-Mu'cemu'l-Vesit: 489,1020;...50) Fî Zilal'il-Kur'an (Tere): 16/198-199; (Arapça): 6/3902-290351) Hak Dini Kur'an Dili: 8/5791; İbni Kesir (Tere): 15/8444-vd.; (Arapça): 8/412-vd.; Fî Zilal'il-Kur'an (Tere): 16/198-vd.; (Arapça): 6/3902-vd.; El-Mizan: 20/278-279; Ed-Dürrü'l-Mensûr: 6/344-vd.; Keşşaf: 4/746; Beyzâvî-Hazîn-Nesefî-İbni Abbas (Mecmâ'ut-Tefâsir): 6/502-vd.;... Muhtelif lugavî-ıstılahî anlam­ları için bakınız: Lisânu'l-Arab: 5/45-48; El-Müfredat: 561-562; El-Müncid: 569-570; El-Müncemi'l-Vesit: 681;...52) Bakınız; 33 nolu dipnot.53) İbnü'l-Esir (Tercüme): 2/65; İbn-i Hişam (Terc-üm): 1/353; El-Bidaye: 3/42;...54) Sözler: 1/26755) Bakınız: Maide (5): 54; Muhammed (47):38; Cum'a(62):2-356) Bakınız: 42 nolu dipnot57) Al-i İmran (3): 173.58)Ahzab (33): 22-23. 59)Fecr(89):21-30

Asrın Kurâni Fecr’i : İnkîlab Güneşi Doğarken… Konusuna Ait Etiketler

Yukarı Çık