İslami Davet

Aşura Kültürü ve Mahiyeti Bölüm- 2


HÛLÂSA:

İşte; bu bölümün, hatta yazının tümünde belirtilmiş bulunan, hayatı yani, fıtrat-ı insanîyeyi teşkil eden, iman-cihad ve şehadet.. diye özetlenen, din-akıl-can-mal ve nesil emniyetinin güvencesi ve garantisi olan, bâhis konusu tüm veriler-olgular-oluşumlar-vasıflar ve özellikler.. bütün boyutlarıyla Aşura Kültürü’nü temsil ve teşkil etmektedir. Ki, bu; doğrudan doğruya Kur’an kültürünün bizzat kendisi demektir…

“Kur’an kültürünün, canlı temsilcilerinde ve külli vârislerinde mutlak ve kâmil anlamda tecelli etmesi, mütenasib şartlarda, yani uygun zemin ve zamanlarda (Sünnetullah gereği) fitrî-tabiî olarak mütesâviyen ve tedricen siyasî ve içtimaî hayatta yankılanıp-tecessüm etmesi., gibi, İlâhî esrarı hâiz bulunan Aşura Kültürü; Peygamberan-ı İ’zam’ın ve Eimme-i Ma’sume’nin nuranî hayatlarında ve ruhlarında müşahhaslaşmış bulunmaktadır…

Diğer bir ta’bir ve ta’rif ile, Aşura Kültürü; Kur’an kültürünün (ta’bir caiz ise) aşirlenmesi-kodlanması.. adım-adım ve bölüm-bölüm uygulanması.. zaman-zemin ve muhatab faktörlerinin ayarlanması.. sevk-i İlâhî ile (fıtrî ve tabiî olarak) bunların siyasî ve içtimaî hayata uyarlanması.. İçtimaî Sünnetullah’ın tüm gereklerinin nazara alınması ve ona paralel bir stratejinin ve seyir çizgisinin ta’kip edilmesi.. (Örneğin; ‘beş vakit namazın’, nasıl?.. kim?.. ne zaman?.. veya nerede?.. kılınmasının isabetli tespitinin yapılması.. kezâ; zekatın, kime?.. kim tarafından?.. ne zaman?.. nasıl?.. ve ne kadar?.. verilmesinin doğru ve isabetli ta’yininin yapılması.. ve hakezâ!.. Bu prensiplerin ve kaidelerin Kur’an kültürünün tümüne uyarlanıp-uygulanması, bilhassa siyasî-içtimaî.. boyutlu olanlarında, bunların daha da bir hassasiyet ile göz önüne alınması, mesela; kıyamın-cihadın, “hangi boyutunun?.. hangi ölçüde?.. ne zaman?.. kime karşı?.. kiminle?.. ve nasıl?..” olacağının Kur’anî ve vahyî tespitinin, Sünnetullah’a ve marziyat-ı İlâhîyye’ye uygun şekilde yapılması ve uygulamaya konması…) gibi, İlâhî disipline ve prensiplere müstenid İlâhî ve Kur’anî bir mekteptir. Ki; nebevî mekteb, ya da Ehl-iBeyt mektebi olarak da tesmiye edilmektedir…

Binaenaleyh, Kur’an kültürünün ve mektebinin canlı timsâli olan enbiyanın ve Eimme-i Ma’sumenin, kendi mekân ve zamanlarında uyguladıkları muhtelif (hatta, zahiren mütenakız imiş gibi görülen) ve ayrı ayrı tecellileri-tezâhürleri bulunan stratejileri, toplumsal-siyasal tavır ve tutumları, tamamen hakk-ı mahz olarak aynı mektebe istinad etmektedir…

Örneğin; Resul-ü Ekrem (sav) Efendimiz, (faraza) Hz. Nuh’un yerinde ve durumunda bulunsaydı, yani öyle bir toplumsal-siyasal şartlarla karşı karşıya bulunsaydı, aynen onun gibi hareket etme zorunda kalacaktı. Kezâ, Hz. İbrahim, Hz. Mûsa veya Hz. İsa (aleyhimüsselam) zamanlarında resul olarak ve onların yerinde-durumunda bulunsaydı, yine onların yaptığı gibi yapacak, onların uyguladıkları stratejileri ve tavırları uygulayacak, zerre kadar onun dışına çıkmayacak-çıkamayacaktı!…

Tabiatıyla, o yüce peygamberler ve diğerleri de (Allah’ın salat-ü selamı hepsinin üzerine olsun!), Resul-ü Ekrem (sav) Efendimizin zamanında, O’nun (as) yerinde ve durumunda bulunmuş olsalardı, o Yüce Resul’ün (as) yaptıklarının aynısını yapacak, zerre miskal onun uygulamalarının dışına çıkmayacaklar, daha doğrusu çıkamayacaklardı. Zira; Hakim-i Mutlak olan Allah-u Teala (cc)’nın vahyî çizgisi ve İlâhî mektebi (toplumsal ve kültürel sünnetullah olarak) bunu muktazi kılmaktadır…

Aynı durum, Eimme-i Ma’sume (as) için de aynen sözkonusudur. Yani, Hz. Ali (as), Hz. Hüseyn’in zamanında ve onun durumunda ve karşı karşıya olduğu şartlarla karşılaşmış bulunsaydı, o da, aynen onun gibi yapacak, mübarek kanını Kerbela çöllerinde İlâhî şehadet ile akıtacak, bundan başka birşey yapmayacaktı, yapamayacaktı. Zira; İslamî tebliği ve mesajı, kitlelere ve gelecek çağlara ulaştırabilmenin tek yolu, o gün için ancak o idi!… Başka bir yol ise ancak inhiraf olurdu!… Kezâ;.. Hz. Hasan, İmam Bakır, İmam Cafer, İmam Rıza., vs. Eimme (as) için de aynı hüküm geçerlidir. Onlardan herhangi biri de İmam Hüseyn’in (as) yerinde-durumunda bulunsaydı, o günkü şartlarla karşılaşmış olsaydı, İmam Hüseyn’in yaptığından başka hiçbir şey yapmayacak, Kerbela’nın Aşurasında Kur’an Kültürünün şehadet mektebinin sembolü olacak, zamanlarına ve tüm çağlara, sıçrayan mübarek kanlarıyla Kur’anî mesajı -şerefle-iftiharla- sunacaktı…

İmam Hüseyn (as) dahi, diğer imamların zamanlarında bulunmuş olsaydı, O da, aynen onların yaptıklarını yapacak, Aşura Kültürü’nün siyasal ve sosyal boyutlarını, âlem-i ukul, kulub, ervah ve ma’na.. üzerinde yoğunlaştıracak, İslamî şehadet’in (dışa dönük olmayan) aklî-kalbî-ruhî-ilmî-irfanî ve manev.. boyutlarının tecellileriyle iktifa edecek, bu iktifası; ihraz etmekte bulunduğu İlâhî ve Kur’anî misyonun hedefe ulaşması hususunda yeterli olacaktı… (Bunu, günümüzdeki İslam İnkılabı’na ve İmam Humeynî (ra)’ye kadar uzatıp-uygulayabiliriz…);…

Hatta, enbiya (as)’dan herhangi biri, örneğin; Resul-ü Ekrem (sav) dahi, Eimmelerin, mesela; İmam Hüseyn’in (as) yerinde-durumunda ve pozisyonunda bulunmuş olsaydı, aynı toplum ile ve aynı şartlarla, karşılaşmış bulunsaydı, Hz. Hüseyn’in yaptıklarının aynısını yapar, tavırlarının aynısını gösterirdi. Zira; o şartlarda ve öyle bir pozisyonda Hz. Hüseyn’in yaptığı, hakkın ta kendisi idi ve (hak olarak) tek alternatifti… ve hâkezâ.. bunu, sair enbiyaya ve Eimmeye (bilâ-istisna) teşmil edebiliriz…

Şu halde; kemale ermiş olan Din-i İslam’ı temsil eden Kur’an-ı Kerim, aynı değerde ve ağırlıkta olan ve kendi benzeri-emsâli durumunda bulunan, özetle canlı Kur’an özelliği taşıyan İlâhî şahsiyetlerin eliyle-kanalıyla ve aracılığıyla, İlâhî misyonunu ve fonksiyonunu kâmil anlamda oynayabilir. Ki, bu İlâhî şahsiyetlerin başında, tabiatıyla mazhar-ı vahy-i İlâhî ve rahmet en-lil’âlemin olan Hatem’ül-Enbiya ve Resul-ü Ekrem (sav) Efendimiz gelmekte; onu da İlâhî nass’larla Eimme-i Hüda, mutahhar, sahib-i velayet, Şecere-i Tayyibe ve Mübareke, al-i aba ve al-i Muhammed, sekaleyn (Kur’an’la aynı değerde ve ağırlıkta ve aynı oranda hak üzere olan..) diye nitelendirilen Ehl-i Beyt-i Nebi (as), bahusus nukeba-yı Resul olan Eimme-i Ma’sume (oniki imam) ta’kib etmektedir…

Aksi takdirde, yani, Din-i İslam’ın ve onun ifadesi-esası ve terennümü olan Kur’an-ı Kerim’in, kâmil ve masum şahsiyetlerin dışında kalan zevatın eli ve aracılığı ile ifade ve beyanı, tatbik ve icrâsı durumunda (muhtelif boyutta) sapmalar ve inhiraflar baş gösterecek, kemale ermiş bulunan Yüce İslam’da ve Kur’an-ı Kerim’de, (haşa) (anlayış-kavrayış ve uygulama noktalarında) nakiseler görülecek, bu da, tabiatıyla insanlık için tek ve son kurtuluş umudu olan İslam ve Kur’an-ı Kerim hakkında (cahil insan toplumu nezdinde) değişik çapta şaibeler ve şüpheler hûsüle getirecektir…

Resul-ü Ekrem (sav)’in irtihâlinden itibaren (tedricen) başlayan, yani Ehl-i Beyt-i Resul‘ün en büyük temsilcisi olan İmam Ali’nin (as) Kur’anî velayet hukukunun ref edilmesiyle oluşan ve gittikçe kesafet kesbeden bu İslamî ve Kur’anî inhiraf; hak ile batılın iltibasını doğurmuş, bu da, İmam Hüseyn’in (as) şahsında sembolleşen; Aşura Kültürü‘nün, çok boyutlu kıyamî-cihad eylemiyle neşv-ü nemâ bulan; (maddî ve manevî tüm) âlemlere ve çağlara şâmil İlâhî tecellileri bulunan İslam ve insanlık tarihinin nadide-muhteşem Kerbela şehadeti ile sonuçlanmıştır… Kur’an’ın ve İslam’ın tahrifata uğramakta olduğunun İlâhî ve nebevî bir mesajı ve belgesi olan bu Hüseynî kıyam ve şehadet, uyumuş ve ölüm uykusuna yatmış olan İslam ümmetinin büyük kesimini uyandırmış, teyakkuza, hatta harekete sevk etmiş, bu da; hain ellerin, Yüce Kur’an’ın elfazına ve aziz İslam’ın ahkâmına dokunmasını önlemiş, mel’unâne ve hâbisâne cüretlerini kırmış, böylece; herşeyi sebepler kanuna merbut kılan Allah-u Teala (cc), halis ve sadık kulu olan Hüseyn’in (as) mübarek şehadet kelimelerini-sözlerini (yani, kan damlacıklarını) “Kur’an-ı Kerim’in korunmasına..” sebep ve vesile kılmıştır…

Demek ki; kâmil olan İslam, tahir-tayyib olan Kur’an-ı Kerim, aynı oranda kâmil ve temiz önderlerin elleriyle ta’lim-tedris edilir ve tatbik alanına konulursa, gerçek İlâhî ve nebevî özelliklerini korumuş olur, aksi halde; dûmura ve inhirafa (değişik boyutta) uğratılmış olurlar. İslam’ın ve Kur’an kültürünün özünün korunmasının tek yolu, ancak budur! Ümmetin geçmiş tarihi ve günümüz dünyasındaki vâkıâlar, mezkûr şer’î ve aklî kaziyelerin, canlı ve müşahhas belgeleridir…

Hatta, kâmil-tahir ve masum ellerde, kendi yapısında ve zatında özü ve İlâhî özelliğini kâmilen koruyabilen İslam; tatbik edildiği toplumda aynı kemalde bir mazhar ve ma’kes bulamayınca, pratikte kemalini izhâr etme imkânından mahrum kalır, ayinelerde çarpık ve nâkıs olarak (haşa!.. ama, maalesef) müşâhede edilmiş olur… Onun için inzal cihetiyle kemale ermiş ve tamamlanmış olan Din-i İslam, icrâ cihetiyle (kamilen değil) tedricen uygulama imkanı bulmuş, muhatapları olan kişi ve toplumların kabiliyeti-seviyesi-istidadı ve kapasitesi ile mütenâsib ve ona paralel bir uygulamaya (ancak) kavuşmuştur…

Resul-ü Ekrem (sav)’in mübarek hayatlarında nüzulen tamamlanan ve kemale eren Yüce İslam‘ın, (ferdî-içtimaî-siyasî.. vs.. tüm boyutlarıyla) amelen ve fiilen kemale ermesinin İnkılab-ı Mehdi (as) ile olacağı, zira, Risalet-i Muhammediyye‘nin cihan­şümul hakimiyetinin (kemiyet ve keyfiyet olarak) o zamanda gerçekleşeceği, evvelinlerin eksik bıraktıklarını aherinlerin tamamlayacağı.., Yüce Resul’ün (as) ve Eimme‘nin, O’nun inkılabı ile müftehir bulunduğu.. pek çok İlâhî nasslarla kesin-kes anlaşılmaktadır…

Toplumsal tahavvül ve tağayyürün tedricen vukuu, Sünnetullah‘ın gereği olduğu, tarihen de bunun böylece sürüp-geldiği, devr-i saadette dahi aynı teâmülün görüldüğü izahtan varestedir… Evet; Resul-ü Ekrem (sav) dahi, geçmiş peygamberlerin (as) karşılaştığı bir kısım (dahilî) sıkıntılarla karşılaşmış, en güzide diye iştihar bulmuş bazı eshabın (bile) olgun olmayan muâmelelerine ma’ruz kalmıştır. Bunun pek çok örneklerini, değil içtimaî ve siyasî konularda, ferdî konularda bile müşâhede etmekteyiz…

Örneğin; Resul-ü Ekrem (sav), Ehl-i Beyt‘ini, bâhusus İmam Ali’yi sürekli olarak tavsiye ettiği, O’nun hak ve hukukunun korunmasının imanî bir gereklilik olduğunu söylediği, idarî-siyasî-ilmî-askerî ve ahlâkî yönden.. İslam’ın ve nübüvvetin tek gözdesi olduğunu belirttiği.. halde; eshabın önemli bir kesimi tarafından, bunların asla kale bile alınmadığı tevatüren bilinmektedir…

Kezâ..; Hz. Aişe’nin Ben-i Müsta’lik (diğer adıyla, Ben-i Müreysi) Gazvesi sonrası uygun olmayan bir gafleti neticesinde vücûd bulan meşhur ifk olayı dolayısıyla, önce; Yüce Resul’ün hanedanına yönelik yalan-iftira kampanyaları.., onun akim kalmasından sonra da Ehl-i Beyt‘e ve Hz. Ali’ye yönelik yıpratma kampanyaları, sürekli toplumsal-kalbî bir marazın tezahüründen başka bir şey olmadığı açıktır…

Hudeybiye sulhu dolayısıyla, bir kısım ashabın, Resul-ü Ekrem’in (sav) kalb-i mübareklerini rencide edici söz ve tavırları, Hz. Ömer’in; “Sen, Allah’ın hak peygamberi değil misin?…” şeklinde, ısrarla Yüce Resul’ü (as) siğaya çekişi., ve bunu;.. “…Ey filan! Bu zat Allah’ın hak peygamberi değil midir?…” şeklinde uzun uzun sözlerle-istifhamlarla sürdürmesi, kâmil olan Yüce İslam’ın, henüz ruhen ve kalben kâmil olmayan bir toplumla karşı karşıya bulunduğunun çok net ve açık belgesidir…

Uhud, Mûte, Huneyn ve sair savaşlarda ve Usâme ordusunun teşkilinde, Yüce Resul’ün karşılaştığı itirazlar ve yalnız bırakılmalar ile ganimet taksiminde ma’ruz kaldığı pek çok kaba muameleler, sathî-toplumsal bir teslim oluşun bile, henüz kemale ulaşmadığının isbatıdır…

Hele, Yüce Resul’ün (as) terk-i dünya ve irtihal-ı ahiret edeceği zaman meydana gelen ve Kırtas olayı olarak kaynaklara geçen, Hazret-i Ömer’in başını çektiği bir topluluk tarafından îkâ edilen, olgun olmayan muâmeleler-itirazlar, tâ.. Resul-ü Ekrem (sav)’in; “..Bana yazı yazılacak bir şey (kağıt) getirin ki, size (bazı şeyler ve tavsiyeler) yazayım da, benden sonra ‘dalalete’ düşmeyesiniz!..” talebini (Hz. Ali’nin istihlafı yeniden ve yazıyla pekiştirilebilir telaşesiyle…) reddetmeye, hatta işin boyutu.. (el’iyazubillah..) “..O, hastalıktan dolayı sayıklıyor da ne dediğini bilmiyor!.. Hem, elimizde Kur*an varken, başka yazıya ne gerek var?…” gibi iddia ve ithamlara kadar ulaşmıştır. Ki; Resul-ü Ekrem (sav) dahi; “..Yanımdan kalkıp-gidiniz! Hiçbir peygamberin yanında böyle konuşmak yakışmaz!..” diyerek kendilerini (son demlerinde), mübarek huzurlarından kovma zorunda kalmışlardır…

Halbuki, “Kur’an bize yeter! Resulullah’ın tavsiyelerine ihtiyaç yok!” diyenler şu ayet-i kerimelerin açık beyanlarına bile muttali olmamışlardır:

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, O’na, sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa, şuuruna varmadan, amelleriniz ‘habt’ olup (boşa) gider. Şüphesiz, Peygamberin yanında seslerini ‘alçak’ tutmakta olanlar, işte onlar (var ya!); Allah, onların kalplerini ‘takva’ için imtihan etmiştir. Onlar için (sonsuz) bir mağfiret ve bir ecir vardır! Şüphesiz, hücrelerin ardından sana bağıranların çokları aklı ermeyenlerdir!” (Hucurat: 2-4);…

Basit bir İslamî âdâb konusunda dahi kemale ermemiş bir kısım zevatın, tabiatıyla siyasî-içtimaî vb.., daha önemli ve şümullü konularda kemale ermiş olmaları mümkün değildir…

Ve yine;.. Ahirete irtihal edeceklerini kesin bilen Resul-ü Ekrem (sav), tertip ettiği Usame ordusuna, İmam Ali’ye karşı (gizli) rekabet içerisinde bulunan ma’lum zevatın tamamını katmış, böylece; irtihalini müteakip vâki olacak hilafet boşluğunu, İmam Ali’nin (rakipsiz olarak ve kolaylıkla) doldurmasını amaçlamıştır. Lakin, durumun farkında olan mezkûr zevat, işi ağırdan almaya, Resul-ü Ekrem’in (sav), teslim-i ruh etmesini intizar etmeye başlamış; Yüce Resul-ü Ekrem (sav) mükerrer ısrarlarına rağmen, planladıkları programlarından (ki, Hz. Ömer tarafından bu; ‘hilafetin Ben-i Haşime, yani Hz. Ali’ye kaptırılmaması..’ diye itiraf edilmiştir..) asla şaşmamışlardır…

Onun için de, Resul-ü Ekrem (sav)’in irtihalini müteakip, hemen hilafeti ele geçirme faaliyetleri başlatılmış, bu amaçla Ben-i Saide sakifesinde akd edilen küçük çaplı (özel) bir toplantı ile, tüm çağları ve nesilleri alâkadar eden çok önemli-umumî ve şümullü bir İslamî ve Kur’anî mesele ve müessese olan Velayet-i Amme ve Hilafet-i İslamîyye, azamî bir hız ve süratle (akıllara durgunluk verecek, selim kalpleri ve vicdanları da rencide edecek tarzda) bir oldu-bittiye getirilmiştir. Resul-ü Ekrem (sav)’in bir ömür boyu tavsiye ettiği ve Velayet-i Amme hukuklarını ve yetkilerini belirttiği Ehl-i Beyt (as) mensupları ve tüm Ben-i Haşim habersiz olduğu.. (değil istişare dışı..) bilgi dışı bırakıldığı halde!…

Resul-ü Ekrem (sav)’in firakı acısıyla yanan, o Yüce Resul’ün mübarek teçhiz, tekfin, ğasl ve tedfin hizmetleriyle meşgul bulunan ve Resul-ü Ekrem (sav)’in aşk-u muhabbetiyle ve hasretiyle tutuşmaktan başka, kalp ve akıllarında hiçbir şey bulunmayan Ehl-i Beyt-i Resul (as) ile gerçek sahabeliklerini bil­fiil isbatlamış olan halis-sadık ve vefakâr yakın çevrelerine ve Ben-i Haşim‘e karşı reva görülen bu tarz-ı muamelenin, İslamî kemalat ve fazilet olarak nitelendirilemeyeceği açıktır…

Aşura Kültürü ve Mahiyeti Bölüm- 2 Konusuna Ait Etiketler

Yukarı Çık