İslami Davet

Aşura Kültürü ve Mahiyeti Bölüm- 3

Bahusus, insanlığın vesile-i necatı ve hidayeti olan Resul-ü Ekrem (sav)’in fanî dünyadan ebedî firakı ve irtihali karşısında lakayd ve bigâne kalınması., buna ilaveten, umuma açık ve alenî olmayan oturumlar-toplantılar tertip edilerek, hilafet tartışmalarına kalkışılması ve onu ele geçirme çalışmalarının yapılması; hiçbir aklî ve şer’î gerekçesi bulunmayan indî ve sun’î te’villerle, o kadar önemli ve mesuliyeti büyük bir meselenin geçiştirilmeye çalışılması.. elbette; (ferdî, içtimaî, siyasî, hukukî vb. alanlarda) İslamî kemalat-fazilet-ihlas-sadakat-adalet ve vefakârlıkla izah edilmeyecektir… Ve hâkezâ!…

İşte;.. Resul-ü Ekrem (sav)’e karşı bu tür kemale zıt tavır ve muameleler reva görülürse, tabiatıyla aynısı, hatta daha da fazlası, İmam Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e (as) karşı da reva görülecektir. Ki; bunun ilk adımı Ben-i Saide sakifesinde akd edilen biat ile; İmam Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in (as) (güçlü nasslarla sabit olan) Veraset-i Nübüvvet, Velayet-i Amme ve Hilafet-i Kâmile hak ve selahiyetlerinin ve İlâhî misyonlarının akamete uğratılması olmuştur…

Böylece; iki ağır emanet birbirinden koparılmış, okunan Kur’an, hafif ve nakıs ellerde (güya) iktidar olurken, Canlı Kur’an olan ağır ve kâmil eller (zincire vurularak) muhalefete itilmiştir… Ruh ile bedenin, fikir ile fiilin, iman ile amelin, teori ile pratiğin birbirinden ayrılmasını-koparılmasını tedaî ettiren ve serapa tezatları-tenakuzları çağrıştıran bu menfî ve muzlim ameliye, İslam’ın ve ümmetin (tedrici) inhiraf ve inkıtaını, sükût ve izmihlalini intaç etmiştir…

Bu hazin uygulama ile kalbinden vurulmuşa dönen Ehl-i Beyt (as), inzivaya çekilmek zorunda kalmış, ruhundan cüdâ olmanın ızdırabıyla ve hasretiyle mehcur durumda bırakılmıştır. Kur’an-ı Kerim dahi, ancak kendisi ile fıtrî ve İlâhî misyonunu-fonksiyonunu kâmilen ifâ ve icra edebileceği, pâk-tahir ve tayyip bedeni olan Ehl-i Beyt’ten (as) (hilafet ve velayet cihetiyle..) koparılmış bulunmanın hüznüyle, kezâ mehcûr durumda bırakılmış, böylece; Ehl-i Beyt (as) ile Kur’an-ı Kerim (iki denk ağırlık, iki nuranî-tahir değer ve emanet olarak) birbirini arar ve birbiri üzerinde hassasiyetle titrer-ürperir ve pervaz eder duruma gelmiştir…

Okunan Kur’an ile canlı Kur’an’ın bu mukabil pervazlarının engellenmesi, buluşmalarının önlenmesi Yüce Nebîyy-i Ekrem (sav)’in Rabb-i Rahimine şekvacı olmasına sebep olmuştur. Ki;

“Ve Peygamber: ‘Ey Rabbim! Gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı mehcur olarak bıraktı!..’ dedi.” (Furkan: 30) Ayet-i kerimesi bu hazin vakıayı ve realiteyi-sarahaten-natık bulunmaktadır…

Kur’an-ı Kerim’in bu ruhî ve manevî mehcuriyeti ve nuzulen kemale ermiş bulunan Din-i İslam’ın ruhen-kalben ve fiilen tenkisi ve (yanlış anlam yükleme ve uygulama cihetiyle) tahrifi, hilafetin ilk dönemlerinde, her ne kadar bariz şekilde müşahede edilmemişse de, zamanın geçmesi ve sürenin uzaması nispetinde elle tutulur ve gözle görülür bir duruma gelmiştir…

Resul-ü Ekrem (sav) Efendimizin nuranî izlerinin-hatıralarının henüz canlılığını ve tazeliğini koruması, İmam Ali’nin (as) bil-fıil murakebe etkinliğinin bulunması, halis-sadık-fedakâr ve muttaki gerçek sahabelerin kesreti ve İslam’ın hıfz-u müdafaası, ihya ve ikamesi için can-siperâne çalışması, dış saldırı ihtimallerinin ve riddet olaylarının zuhûru ve belirmesinden dolayı müslümanların müteyakkız bulunmaları ve yönetime çok yönlü destek olmaları… gibi saikler ve faktörler, inkıta-ı velayetten ve verasetten mütevellid ruhî-halbî ve manevî âlemde nüksetmiş bulunan İslamî inhirafın bil-fıil zuhûrunu geçici olarak önlemiş, bu da; hilafetin ilk dönemlerinin istikamet ve kemal üzerine bulunduğu zehabını uyandırmıştır…

Evet;.. konuya ferdî fazilet ve ehliyet açısından ziyâde, kıyamete kadar devam edecek olan, Îslamî yönetimin kendisine tevdi edileceği ve uhdesine bırakılacağı İlâhî hat-mekteb-usul ve müessese.. nokta-i nazarından bakılmalı;.. İlâhî-nebevî velayet ve veraset zincirinin ve halkasının kimlik tespiti yapılmalıdır… Yani, Îslamî hilafet ve velayetin; bugün filanın.. yarın falanın.. derken, öbür gün de Yezidlerin-Mervanların-Velidlerin ve Deccalların yed-i insafına terkedilmesini doğuracak bir gedik aslâ bulunmamalıdır…

İşte; meselenin nirengi noktası budur!… Kiminle, hangi şahsiyetle, hangi sınıf ve nesil ile bu İlâhî emanet, kıyamete kadar.. Kur’an-ı Kerim ile ve mütekâmil Din-i Hakk’la (İslam’la) birlikte beraberce rah-ı hak ve istikamet üzere emin şekilde devam edip-gidecek, tâ.. mutlak sahibi olan Allah-u Teala’ya (ta’bir caiz ise) teslim edilecektir?… Falan-filan zevat, hatta nesil (örneğin, sahabe nesli) geçici ve sınırlıdır; (faraza..) ne kadar da ehil olsalar, kıyamete kadar.. bir sınıra ve ihataya asla sahip değillerdir. (Sair tutarsızlık ve çıkmazları bahis konusu etmek dahi zâid olacaktır…)…

O halde, çözüm nedir? Ve nasıldır?… Peygamber-i zî-şân Efendimiz’in konuyla ilgili musırrâne tavsiyelerine ihtiyaç duymayanlar, kulak tıkayanlar, işte hem kendileri tıkanmış, hem de Yüce İslam’ı (farkında olmasalar da, olsalar da..) tıkamışlar, İslamî yönetimin ve hilafetin ıssız ve engin denizlerde, kaptansız-rotasız ve pusulasız başı-boş seyreden, çetelerin-eşkiyaların ve çapulcuların ele geçirme yarışına giriştikleri antika bir gemi durumuna gelmesinin âmili olmuşlardır…

Halbuki; dinlerini öğrendikleri ve vasıtasıyla hidayeti buldukları Resul-ü Ekrem (sav)’den, İslamî velayet-veraset ve hilafetin kimin veya kimlerin uhdesinde ve selahiyeti altında bulunduğu… sorulup-öğrenilseydi, yahut konuyla alâkalı emir ve tavsiyelerine kulak verilseydi, indî-hissî ve nefsanî duygularla hareket edilmeseydi, Yüce İslam’ın ve bîçâre ümmetin bugünkü hazin ve acı durumu asla söz konusu olmayacak, kendileri de Allah-u Teala’ya (cc), Yüce Resul’e (as) ve Suleha’ya karşı, mevcut pozisyonlarından daha ileride ve daha mümtaz bir konumda olacaklardı…

Fakat, heyhat ki;.. Resul-ü Ekrem (sav), “Benden sonra size iki ağır emanet bırakıyorum. Bunların biri Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim, diğeri de benim ‘İtretim’ ve Ehl-i Beyt’imdir. Bunlara yapıştığınız müddetçe asla sapmayacaksınız! Bunlar kıyamete kadar birbirinden asla ayrılmayacaklardır!…” dediği ve bunu da sürekli olarak dile getirdiği ve daha bunun benzeri nice hadis-i şeriflerle konuyu takviye ettiği halde, muhataplarına etki edememiş, Ehl-i Beyt’in (as) kıyamete kadar vâki olacak olan velayetini bir türlü kabul ettirememiştir…

İlâhî vahiy kültürünün beyanı olan Kur’an-ı Kerim’in canlı emsali olan Ehl-i Beyt (as) öncüleri, İlâhî bir ayine ve nuranî bir kalıp gibi.. Yüce Kur’an-ı Kerim ile özdeş bir şekilde nazar-ı itibara alındığı takdirde, kıyamete kadar İslamî velayet-siyaset ve hilafet müessesesi, İlâhî çizgisinde karar kılmış olacak, Kur’anî ve Nebevî istikametinde ilel-ebed yürüyecek, en küçük bir sapmaya, inhirafa ma’ruz kalmayacak olan Din-i İslam, tüm insanlık için mutlak kurtuluş rolünü ve fonksiyonunu oynamış olacak, insanlık âleminde, bâhusus İslam ümmeti arasında hiçbir batıl tezahüre ve ideolojiye şahid olunmayacak, dolayısıyla ihtiyar yerküremiz bağıstan-ı cinâna, gül ve gülistana dönecekti… Ve’s-selam!…

Evet;.. Allah-u Teala’nın (cc) kavlî ipi olan Kur’an-ı Kerim’in îlâhî ta’limi ve öğretileri, Ehl-i Beyt-i Resul’ün canlı ayinesi ve mücessem kalıpları kanalı ve vasıtasıyla kıyamete kadar insanlığa hidayet nurları yansıtmaya devam edecektir. O ayinede ve kalıpta vücûda getirilecek herhangi bir kırık-çizik ve çatlaklık doğrudan doğruya Kur’an’ın toplum hayatına yansıyan İlâhî öğretilerine ve sabit normlarına etki edecek, o ayine ve kalıptaki temessül ve tecessüm zaafıyeti ve nakisesi nispetinde bir inhiraf ve inkisar görülecek, o ölçüde de insanlık hayatı nur-u Kur’an’dan ve İslam’dan mahrum kalacaktır…

Kezâ;.. Ehl-i Beyt-i Resul, Kur’an-ı Kerim’in mücessem timsâlidir. Binaenaleyh; Allah-u Teala’nın İlâhî kelamının emsâli olan ve Kur’an’la paralellik arzeden mücessem bir Hablullah‘dır. İkisi birarada ve yek yücut olurlarsa İlâhî fonksiyonlarını icra edebilirler. Zira, muhatapları, taallûkatları hayat-ı insanîyyedir. Hayat-ı insanîyye ise maddî ve manevî, ruhî ve cismanî unsurlardan vücut bulmuştur. Müşahhas ve mücessem cephesini Ehl-i Beyt; manevî ve mücerred cephesini de Kur’an-ı Kerim temsil etmek suretiyle, hayat-ı insanîyye gerçek İslam’ın nuruyla münevver ve hidayetiyle kurtuluşa ermiş olur. Ki; bunların herhangi birinde hâsıl olacak en küçük bir aksama dahi, bu ulvî ve İlâhî neticeyi akamete uğratacak, hayat-ı insanîyyede muhtelif boyutlu buhranlar ve çıkmazlar husûle getirecektir…

İşte Hz. Ali’ye (as) hilafetin verilmemesi ile, insanlık âlemine Kur’anî nuru yansıtan İlâhî ayinenin siyasî, içtimai…vb. tecelli gözeleri (Velayet-i Amme.. cihetiyle) karartılmış, hayat-ı insanîyye münharif bir İslamî öğreti ve yönetim biçimiyle karşı karşıya getirilmiştir… İmam Ali şahsî-özel (gayri resmî) çaba ve gayretleriyle, bahis konusu olan inhirafî etkiyi asgarî düzeye indirmeye çalışmış, ilk iki halifenin yönetimi döneminde, buna kısmen ve geçici olarak büyük ölçüde muvaffak olmuştur…

Fakat; bu dönemde bürokrasi dediğimiz kadroların, önemli bölge valiliklerinin, askerî komutanlıkların, zekât âmilî gibi.. önemli vazifelerin, büyük çoğunlukla, Ehl-i Beyt (as) ve Ben-i Haşim muhâlifi eşhâs ile doldurulması, hatta münafık ve fasıklıklarıyla ün yapmış kişilerin dahi bunların arasında bulunması, daha evvel bahis konusu edilmiş temel sapmalara ilâve edilince, İslam’ın istikbali için (hem keyfiyet, hem de kemiyet olarak) büyük tehlikelerin (kahredici) habercisi olmuştur. Ki, bu kadrolar; siyasî-içtimaî-askerî ve malî.. birer güç kaynağı ve merkezi hâline gelmiş, Hz. Osman’ın çok özel imtiyazları ile, bu güçleri zirveye ulaşmıştır… (Hz. Ali ve Ehl-i Beyt (as) ise, Ben-i Haşim ile beraber, bu mezkür güçlerden, hatta kendi özel miras haklarından bile mahrûm bırakılmış, zarurî erzak alımı için, ünlü Zülfikarını satmak zorunda kalmıştır…).

Böyle menfî bir atmosfer ile idrak edilen Hz. Osman dönemi, başta Ben-i Ümeyye olarak Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in (as) muhalifi, hatta bir kısım azılı düşmanları olan eşhâsın çok büyük etkinliğe ulaştığı, doğrudan doğruya hilafete yön verici ve hilafet adına bir sürü zulüm icrâ edici bir güce ve pozisyona kavuştuğu müşâhede edilmektedir…

Şeriat-ı İslamîyyenin zahir ahkâmının (yüzeysel de olsa) uygulanma imkânının bulunduğu bir durumda, bunların zâhirlerinden giriş yaparak, İslam toplumunu (münferid de olsa) irşad etme ve Kur’anî-Nebevî öğretilerle eğitme, böylece; mümkün nisbette Öz Muhammedi İslam‘ı (toplum bazında) korumaya ve yaymaya çalışan, bu kapının açık bulunması halinde de fiilî kıyama ve cihada gerek olmadığı kanaatini taşıyan İmam Ali (as) ve etbâı, Hz. Osman’ın katli dolayısıyla çok yönlü ve boyutlu (müsbet-menfi) tavır ve muamelelere ma’ruz kalmış, ısrarlı teklif ve baskılar sonucu, İslamî inhirafı önlemek; ve İlâhî özelliğine ve kimliğine yeniden İslam’ı ircâ etmek amacıyla üstlendiği hilafet görevi ile birlikte, bütün ömrü boyunca devam edecek olan bir bağiler-asiler ve dallinler savaşıyla karşı karşıya gelmiştir… (Ki; bunun temelinde Ben-i Saide sakifesinde icrâ edilen, gayr-ı şer’î ve gayr-i hukukî biat olayı vardır. Çünkü, bir kez hakkı verilmeyen İmam Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in (as) elbette ikinci ve üçüncü.. kez de hakkı verilmeyecek, bu konuda herkes, kendisinin veya kabilesinin hak sahibi olduğunu iddia etme cür’etini gösterecektir. Hele, kendini güçlü hissederse!.. Muaviye’nin ve Yezid’in.. istinâd ettiği mantık da, işte bu olmuştur!…)

İslam’ın ruhundan-özünden inhiraf ameliyeleri; Muaviye’nin son döneminden itibaren zahirî ahkâmından da inhiraf etme çizgisine ulaşmış, Yezid’in şahsiyetiyle birlikte, alenî riddet-nifak ve İslam’ın tağyiri.. sinyalleri gelmeye başlamış; İslamî toplumdaki gaflet- cehalet- gabavet- ye’s-fütur- atalet-havf- cebanet- zillet- meskenet- dalkavukluk-çıkarcılık-nemelazımcıhk ve dünyaperestlîk.. mümkün olan azamî sınırını ve son noktasını bulmuştur…

İşte, bu son merhale; Kur’an kültürünün planlı-disiplinli bir tarzda, zaman-mekân-muhatab-istidad-kapasite-tenasüb-ihlas-takva-şuur ve samimiyet, gibi unsurların-faktörlerin nazar-ı itibara alınarak, ferd ve toplumun, akıl-kalb-ruh-semf-basar-basiret-his ve manevîyat âlemlerine, nev-miktar-hazım ve ihtiyaç.. tesbitiyle birlikte, telkin-tebliğ-talim-tedris ve tatbik edilmesi, böylece; ferd ve toplumun, tüm unsurlarıyla ve boyutlarıyla Kur’an kültürüne adaptasyonunun sağlanması..; hiç olmazsa, teyakkuza ve duyarlılığa intikal ettirilmesi.. Ve; hakkın hak!, batılın da mutlak batıl oluşunun, mümkünse bil-fiil, değilse bil-iltizam ve bil-kuvve (kavlen, hâlen-aklen ve kalben..) tescil edilmesi-ettirilmesi..; bunun için, tüm İslamî unsur-vasıf-ahlâk ve özelliklerin (sıdk- sadakat-ilim- irfan- cesaret- şecaat- vefakârlık- fedakârlık- azim- cehd-gayret-sabr-u sebat- izzet- vakar- tevazu- ciddiyet- merhamet.. vb. nin) aşkla- şevkle seferber edilmesi.. anlamında olan Aşura Kültürü’nün, Kıyam-ı Hüseynî ve Şehadet-i Kerbela diye sembolize edilen, İslamî kıyam-cihad ve şehadetin çok yönlü ve çok şümullü olan boyutlarından, cismanî ve bedenî (canlı ve müşahhas) boyutlarının izhar ve icrâ edilmesi.. merhalesi olarak, Tarih-i İslamîyye ve insanîyyenin seyir çizgisi içerisinde kendine düşen eşsiz yerini ve mevkiîni almış bulunmaktadır…

Aşura kültürü’nün bütün boyutlarını ve tecellilerini Hatem’ül-Enbiya’dan (sav), Emir’el-Mü’minin’den (as) ve Hasan’el-Mücteba’dan (as), tevarüsen, tamamen ahz etmiş bulunan İmam Hüseyn (as); nifakî, adiyâne bir perde ile, (İslam’a ve ümmete tahakküm etmekte olan..) çağm mutlak Fir’avn’ı Yezid-i Mel’un’un Hilafet-i İslamîyye’yi gasp ve işgal etmesi üzerine, kıyamın fiilî olanına başvurmaktan başka bir yolun bulunmadığına karar vermiş, bunun için de;.. “.. Al!ah-u Teala’nın insanlar için ‘kıyam’m mahalli ve merkezi kıldığı ‘Beyt-i Haram’ (olan) ‘Kâ’be’nin…” bulunduğu (Bkz. Maide: 97) ve Emin Belde olan (Bkz. Bakara: 125, 126; Al-i İmran: 97; Kasas: 57; Ankebût: 67;..);..! Mekke-i Miikerreme’ye doğru (aile efradı ile birlikte) yönelmiştir…

Artık, Yezid-i Mel’un’un habis memurlarının terör merkezi haline gelmiş olan Medine-i Nebî’den (Yesrib’den) çıkarken, Hz. Mûsa’nın (as), Fir’avn’ın terör korkusundan dolayı terk etmek zorunda kaldığı ülkesinden çıkarken okuduğu; “Böylece; oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: ‘Ey Rabbim! Beni, zalimler topluluğundan kurtar!’ dedi.” (Kasas: 21) Ayet-i kerimesini okumuş; Mekke’ye girerken de, yine Hz. Mûsa’nın (sığınmak zorunda kaldığı) Medyen’e girerken okuduğu; “Medyen’e doğru yöneldiğinde de: ‘Umarım, Rabbim beni doğru bir yola yöneltip iletir!’ dedi.” (Kasas: 22) Ayet-i kerimesini okumuş, böylece; başlattığı bu İlâhî kıyam ve hareketin, Hz. Mûsa’nın (as), Fir’avn’a. karşı yapmış bulunduğu tarihî mücadelenin benzeri, hatta aynısı olduğunu vurgulayarak ilan etmiş bulunmaktadır…

Fakat, heyhat ki;.. Resul-ü Ekrem (sav)’in fedakâr evladı olan Hüseyn (as), vasıl olduğu Mekke-i Mükerreme’nin ve Mescid-i Haram’ın, kıyam özelliğinden soyutlanmış.., korkakların-kaçakların ve makam-perestlerin (çoğunlukla) karargâhı durumuna gelmiş-getirilmiş bulunduğuna şahid olmuş… Kader-i İlâhi’nin seyir çizgisini ve ezelî cilvesinin tecellisini ve nasıl sonuçlanacağını beklemeye başlamıştır…

Nihayet, Küfe’den gelen ve onbinlerce biat etmiş kişileri temsil eden muhtelif heyetlerin ısrarlı daveti üzerine, kıyamı başlatma amacıyla Küfe’ye hareket etmeye karar veren Hz. Hüseyn (as), neticenin takdirini Allah-u Teala’ya (cc) havale ederek, verdiği kararı uygulamaya başlamış, çok mahdûd sayıdaki etbâı ve aile efradı ile beraber Kerbela güzergâhıyla Küfe’ye müteveccihen Mübarek Mekke’den ayrılmıştır…

Yukarı Çık