SON YAZILAR
Anasayfa / TEFSİRLER / FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ / Haşr Suresi’nin 1-10.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

Haşr Suresi’nin 1-10.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

1- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ı tesbih etmektedir. O üstündür, hikmet sahibidir.

İşte sure evrende sürekli olarak meydana gelen bu gerçekle başlıyor. Göklerde ve yerde olan herşeyin Allah’ı kutsaması bütün bir evrenin O’na yönelerek O’nu yüceltip noksan sıfatlardan tenzih etmesi ile başlıyor. Sure ehl-i kitaptan olan kafirlerin Allah tarafından yurtlarından çıkarılmalarını ve bu yurtlarının Allah’ı övgülerle takdis eden, güzel isimleri ile yücelten müminlere bağışlandığını anlatıyor. “O’nun her şeye gücü yeter ve işleri eşsizdir.” Yani Allah güçlüdür. Dostlarına yardım edebildiği gibi düşmanlarını da ezip geçebilecek kudrettedir. Takdirinde ve planlamasında mahirdir.

Ardından bu surenin iniş sebebini oluşturan olayın anlatılmasına geçiliyor:

2- Kitap ehlinden inkar edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O`dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlarda kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Allah onlara ummadıkları yerden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle ,yıkıyorlardı. Ey akıl sahipleri ibret alın.

3- Eğer Allah onlara sürgün yazmamış olsaydı, mutlaka onlara dünyada azap ederdi. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır.

4- Bunun sebebi şudur Onlar Allah’a ve Peygamberine karşı geldiler; kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki Allah’ın azabı çetindir.

Bu ayetlerden anlıyoruz ki ehl-i kitabın kafir olanlarını ahiretteki mahşerin örneği olan ilk toplanmada yurtlarından çıkaran Allah’tır. Aslında herşeyi yapan Allah’tır. Yalnız ayetlerin ifade biçimi, bu gerçeği gayet somut bir biçimde ve doğrudan ortaya koyuyor. İnsan bu yurtlarından çıkarma eylemini bizzat yüce Allah’ın kudretini insan eylemi ile perdelemeden gerçekleştirdiğini hissediyor! Toparlanarak yurtlarından çıkarılanları süren O’dur. Artık onlar bir daha çıkarıldıkları yurda dönemeyeceklerdir.

Ayetin sonraki bölümünde yüce Allah’ın onları çıkarmadaki ve sürmedeki doğrudan müdahalesi vurgulanıyor:

“Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı: ‘

Siz de onların çıkışlarını beklemiyordunuz. Onlar da teslim olmayı hiç düşünmüyorlardı. Yani onlar kaleleriyle örülmüş güçlü ve sağlam bir sığınak içinde bulunuyorlardı. Öyle ki siz, onların bu şekilde dışarı çıkacaklarını hiç beklemiyordunuz. Onlar da bu sığınaklarına o kadar güvenmişlerdi ki, kalelerin engel olamayacağı Allah’ın gücünü unutmuşlardı:

“Allah, onları beklemedikleri bir şekilde kıskıvrak yakalayıverdi. Yüreklerine de korku saldı: ‘

Onları kendi içlerinden yakaladı! Kalelerinin içinden değil, onların kalplerini yakalâdı. Oraya korku düşürdü. Onlar da bundan sonra kendi elleri ile kalelerini açtılar. Onlara, kendilerine dahi sahip olmadıklarını, kalplerini dahi yönlendiremediklerini kendi iradeleriyle ve çabalarıyla, Allah’ın iradesine karşı gelemeyeceklerini gösterdi. Bu durumda evlerini ve kalelerini korumaları da beklenemezdi. Onlar daha önce herşeyi hesaplayıp planlamışlardı. Tek hesapta olmayan, saldırının bizzat kendi içlerinden gelmesi idi. Onlar, Allah’ın kendilerini kıskıvrak yakaladığı bu yönü hiç hesaba katmamışlardı. İşte bu şekilde Allah bir şeyi dilediğinde ona bildiği ve dilediği biçimde müdahale eder, onu istediği biçimde yakalar. Herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten O’dur çünkü.

Öyle ise artık herhangi bir sebebe ve herhangi bir aracıya gerek yoktur. O’nun için işlerin ille de insanların bildiği veya anladığı şekilde meydana gelmesi zorunlu değildir. O’nun için sebep sürekli hazır, araç her zaman ortadadır. Sebebi de, sonucu da yaratan O’dur. Aracı da, amacı da O yaratmaktadır. Hiçbir sebep ve hiçbir sonuç O’na kayıt oluşturamaz. Hiçbir amaç ve hiçbir araç O’na zorluk çıkaramaz. Çünkü O üstün güç sahibi, üstün maharet sahibidir.

Kitap ehlinin kâfir olanları kalelerine sığınmışlardı ama yüce Allah onlara hiç beklemedikleri bir yönden ulaşmış ve kalplerine korku salmıştı. Evlerine ve barınaklarına sığınmışlardı. Fakat Allah onları kendi evlerine ve kalelerine musallat etmiş, onlar bu evleri ve kaleleri kendi elleri ile tahrib etmiş ve müminlerin onları sürgün etmesine zemin hazırlamışlardı:

“Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıkıyorlardı: ‘

İşte bununla kafir olân ehl-i kitabın başına gelenlerin hikayesi tamamlanmış oluyor, hem de böyle etkili bir tablo içinde, canlı bir anlatım içinde. Yüce Allah onlara kalelerinin ötesinden gelip kendi eylemleri ile onları düşürüyor, sonra biraz daha ileri giderek bu kalelerini kendi elleriyle ve müminlerin elleri ile tahrib ettiriyor.

Tam bu sırada bu tablonun etkisi ve bu hareketin tesiri üzerine ilk yorum cümlesi geliyor:

“Ey akıl sahipleri ibret alın: ‘

Bu tam yerinde ve zamanında gelen bir sesleniştir. Burada kalpler öğüt almaya hazır, ders almak için açık bulunmaktadır.

Bunu takip eden ayet Allah’ın iradesinin onları cezalandırma noktasında herhangi bir şekilde açık bırakmadığını, ahirette onları bekleyen cezaya ek olarak onları dünyada da cezalandıracağını anlatıyor:

“Eğer Allah onlara sürgün yazmamış olsaydı, mutlaka onlara dünyada azap ederdi, ahirette de onlar için ateş azabı vardır.”

Öyle ise onların Allah’ın cezasına uğramaları kaçınılmaz bir durumdur. Bu ceza ya bu şekilde veya başka bir şekilde mutlaka gerçekleşecekti. Eğer yüce Allah onların yurtlarından sürülmelerini tercih etmeseydi, onları başka bir şekilde cezalandırırdı. Tabi bu ceza kıyamette kendilerini bekleyen cehennem azabından ayrı bir cezaydı. Yani onlar Allah’ın bir tür azabına çarpılmayı hak etmiş kimselerdi!

“Çünkü onlar Allah’a ve peygamberine karşı geldiler. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki Allah’ın azabı çetindir.”

Bu ayet-i kerimede geçen “meşakka” kavramı onların Allah’ın tarafı dışında başka bir tarafı tutmaları, O’nun dışında başka birilerine dayanmaları demektir. Yüce Allah ayetin baş tarafında onların azaba layık oluşlarının sebebini açıklarken kendisinden yana olmayı, Peygamberinden yana olmakla aynı tutmuştur. Ayetin sonunda ise sadece Allah’tan yana olmamayı belirtmekle yetinmiştir. Zira Allah’tan yana olmamak, O’nun elçisinden yana olmamayı da içine alır. Şimdi karşı çıkanlar. yüce Allah’ın huzurunda karşı tarafta dikilsinler! Bu gerçekten çok çirkin, çok hayasızca bir tutumdur. Yaratılmışların kendi yaratıcılarına karşı diklenmeleri, O’na kafa tutmalarıdır. Bu aynı zamanda korkunç bir tutumdur. Bu güçsüz zayıf yaratıkların kendilerini Allah’ın öfkesi ve cezası ile karşı karşıya getirmeleri anlamına gelir. Allah’ın cezası ise çok çetindir.

İşte bu şekilde Allah’a karşı gelenlerin akibetleri somut bir şekilde kalplere yerleşmektedir. Nerede ve ne zaman olursa olsun durum değişmez. Ehl-i kitaptan olan bu kafirlerin akibetleri ve onların hak ettikleri bu azap ile herkese bir mesaj gönderilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in, Beni Nadir yahudilerini “Ehl-i kitabın kafirleri” diye tanıtması ve bunu surenin değişik yerlerinde tekrar etmesi dikkat çeken bir noktadır. Çünkü onlar Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- en güzel biçimde ortaya koyduğu Allah’ın dinini inkar ettiler. Halbuki yahudiler bu gerçeği daha önce bekliyor ve ona umut bağlıyorlardı. Ayrıca bu dönemde onlara kafir denilmesi, kimliklerinin ortaya konması ve toplumsal açıdan cezalandırılmaları anlamına da geliyordu. Öte yandan müslümanların onlara karşı bilinçlenmelerini, ruhi yönden bir aydınlığa kavuşmalarını, onlara karşı uygulanan ceza konusunda içlerinin rahatlamaları, onların elleriyle yahudilerin uğradıkları ceza ve azap konularında rahatsız olmamaları için gerekli bir açıklamaydı. Demek ki onların kafir olduğu gerçeğinin burada sözkonusu edilmesi bilinçli ve amaçlı bir açıklamadır!

Ardından kâfirlere, Allah’a ve Resulüne karşı gelenlere karşı uyguladıkları cezalar, hurmalıklarının kesilmesi ve yakılması veya kendi hallerine bırakılması ve Allah’ın bu konudaki hükmünün açıklanması için müminlerin yaptıklarının doğru olduğuna onları inandırıyor. Nitekim bu konuda bazı müslümanların şüpheleri bulunuyordu:

5- Hurma ağaçlarından herhangi bir şeyi kesmeniz veya kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah’ın izniyledir. Bu izin yoldan çıkan fasıkları rezil etmek içindir.

Ayet-i kerimede geçen “liyne” kavramı hurma ağacının iyisi veya o zaman Araplarca bilinen iyi bir cins hurma ağacı idi. Müslümanlar bu sırada yahudilerin bazı hurma ağaçlarını kesmiş, bazılarını ise kendi haline bırakmışlardı. Yahudiler hem kesilen ağaçlar, hem de bırakılan ağaçlar için paniğe kapılmışlardı. Halbuki müslümanlar bu olaydan önce de sonra da bu tür yakıp yıkmalardan men edilmiş bulunuyorlardı. Dolayısıyla bu yeni hüküm özel bir açıklama gerektiriyordu ki müminlerin kalbi rahat olsun. işte bu nedenle onların hem kestiklerinin hem de kesmediklerinin Allah’ın iznine bağlı olduğu bu şekilde açıklanmıştı. Demek ki bu durumda olayı yönlendiren O’ydu. Kendi eliyle olaya müdahale ediyor, dilediğini yapıyor, planladığını uyguluyordu. Bu konuda meydana gelen herşey O’nun izniyle oluyordu. Bu hareketle O, dininden sapmış olanları aşağılamayı amaçlamıştı. Hurma ağaçlarının kesilmesi onları bu olay karşısında hayıflanmaları biçiminde aşağılıyordu. Kesilmeyenlerin ise ateşe verilmesine üzülmeleri onları başka bir şekilde aşağılıyordu. Her iki eylemin arkasında ve ötesinde Allah’ın iradesi vardı şüphesiz.

İşte bu şekilde müminlerin birtakım endişeler taşıyan kalpleri huzura kavuşuyor. Bu konuda içlerinde taşıdıkları şüpheler gideriliyor dileyenin ve yapanın Allah olduğu konusunda kalpleri tatmin oluyordu. Çünkü Allah dilediğini yapandı. Onlar ise yönlendirdiği olaylarda elde edilen malların nasıl dağıtılacağı ortaya konuyor:

6- Allah’ın onların mallarında Peygamberine verdiği ganimetler için siz at ve deveye binip onları sürmüş değilsiniz Fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah herşeye kadirdir.

7- Allah’ın fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, yalnızca zenginler arasında dolaşan bir ayrıcalık olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi ya-sakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.

Bu şekilde savaşılmadan elde edilen malların hükmünü açıklayan bu ayetler aynı zamanda o zamanki müslüman topluluğun durumunu da ortaya koymaktadır. Ayrıca asırlar boyunca müslüman ümmetin karakteri haline gelen yapıyı birbirine bağlayan, birbiriyle kenetlenmiş hale getiren başlıca özellikleri de ortaya koyuyor. Öyle ki bu ümmette bir nesil diğerinden, bir kavim diğerinden ve bir fert diğerinden asla ayrı değildir. Yeryüzünün dört bir bucağına dağılmış olan ve ardarda gelen tüm nesiller aralarındaki bu uzun mesafeye rağmen temel özellikleriyle bir bütünlük arz ederler. Bu gerçekten çok büyük ve çok geniş çaplı bir gerçektir. Bu konu üzerinde uzun uzadıya durulmalı ve derin biçimde düşünülmelidir.

“Allah’ın onların mallarında Peygamberine verdiği ganimetler için siz at ve deveye binip sürmüş değilsiniz. Fakat Allah Peygamberini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah herşeye kadirdir.”

Ayet-i kerimede geçen “iycaf” kavramı koşmak, koşturmak, “rikap” ise develer demektir.

Ayet-i kerime Nadiroğullarının arkalarında bırakıp gittikleri bu ganimetler için müslümanların at koşturmadıklarını ve oraya develer sürmediklerini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu malların hükmü yüce Allah’ın beşte dördünü Allah yolunda savaşanlara, beşte birini ise Allah’a, Resulüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara bıraktığı ganimetlerin hükmü gibi değildir. Bedir savaşında elde edilen ganimetler konusunda yüce Allah böyle hükmetmişti. Ama burada savaşılmadan elde edilen ganimetlerin hükmü başka idi. Bunların tümü, Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindi. Fakat Hz. Peygamber bütün bunların hakkını yerlerine ulaştırma konusunda yetki sahibi idi. Bu her iki ayette sözü edilen yakınlar Hz. Peygamberin sadaka almaları helal olmayan ve dolayısıyla zekatta payları bulunmayan yakınları idi. Peygamber miras bırakamayacağı için yakınlarının O’nun malından bir payı da yoktu. Bunların arasında hiçbir geliri olmayan fakirler de bulunuyordu. (Bu konuda fıkhi bir ihtilaf vardır. Bu ganimetten pay sahibi olan fakirler sadece Peygamberin akrabaları mıdır yoksa tüm fakirler midir? Tercih edilen görüşe göre tüm fakirlerdir)

Bu ve benzeri savaşılmadan elde edilen ganimetlerden de onlara bir pay ayırmıştır. Geri kalan gruplar da, dağıtılacak yerlerde zaten bellidir. Hz. Peygamber bu konularda yetki sahibidir.

İşte savaşılmadan elde edilen malların hükmü budur. Ayetler bunu açıklamaktadır. Fakat sadece bu hükmü ve en yakın sebebini belirtmekle yetinilmemektedir. Önemli bir gerçeğe daha kalpler açılmaktadır: “Fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar.” Bu Allah’ın belirlediği kaderdir. Onlar da bu kaderin bir cilvesidir. Onları dilediği kimselere musallat eder: “Allah herşeye kadirdir.” Böylece Peygamberlerin işi Allah’ın doğrudan gerçekleşen kaderi ile bütünleşiyor. Dönmekte olan kader çarkında onların yerleri belirleniyor. Bu peygamberlerin insan olmakla beraber özel bir şekilde Allah’ın iradesine ve dilemesine bağlı oldukları ortaya çıkıyor. Allah’ın izni ve dilemesi ile yeryüzünde Allah’ın belirlediği kaderin gerçekleşmesinde onların önemli bir rolü olduğunu ortaya koyuyor. Yani peygamberler kendi canlarının istediği şekilde hareket etmez, kendi çıkarlarına göre alacaklarını veya bırakacaklarını ayarlamazlar. Savaşlarını veya barışlarını, dostluklarını veya düşmanlıklarını kendi çıkarlarına göre düzenlemezler. Tüm yaptıklarında Allah’ın yeryüzünde belirlediği kaderin bir yönünü gerçekleştirmek için ayarlarlar. Kendileri, uygulamaları ve hareketleri ile ilgili ne varsa hep O’nun çizgisine uyarlar. Bütün bunların ötesinde iş yapan ve yönlendiren Allah’tır. O’nun herşeye gücü yeter.

“Allah’ın feth edilen ülkeler halkının mallarından Peygamberine verdiği ganimetler Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar yalnızca zenginler arasında dolaşan bir ayrıcalık olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”

Bu ayet az önce açıkladığımız hükmü ortaya koyuyor. Ardından bu şekildeki paylaşımın nedenini açıklıyor. Bu arada islam toplumunun sosyal ve ekonomik düzeninin ilkelerinden temel bir ilkeyi dile getiriyor: “Böylece o mallar, yalnızca zenginler arasında dolaşan bir ayrıcalık olmaz.” Bunun yanında yine islam toplumunun anayasasında yer alan köklü bir ilkeyi şöyle dile getiriyor: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” Bu iki ilke her ne kadar savaşılmadan elde edilen ganimetler ve onların dağıtılmasıyla ilgili olarak belirlenmiş olsalar da bunların hükmü sözkonusu olayı çok aşmakta, islamın sosyal düzeninin temel ilkelerinde yönlendirici etkiye sahip olmaktadır.

Birinci ilke ekonomik düzenin ilkesidir. İslam ekonomik düzeninin önemli ve kapsamlı ilkelerinden birini belirlemektedir. İslam düzeninde bireysel mülkiyet, kabul edilen bir olgudur. Yalnız, bu olgu burada sözkonusu edilen ilkeyle sınırlıdır. Yani malların zenginler arasında dolaşan, fakirler arasında hiçbir yararı olmayan bir ayrıcalığa dönüşmemesi ilkesiyle malın sadece zenginler arasında dolaşmasına yolaçacak her düzenleme islamın ekonomik doktrinine aykırıdır. Ayrıca sosyal yapının temel hedefleriyle de çelişir. İslam toplumunda bütün ilişkilerin ve uygulamaların böyle bir konuma meydan vermeyecek veya böyle bir seçkinliğin sürüp gitmesine göz yummayacak bir biçimde düzenlenmesi zorunludur.

İslam bizzat pratik uygulamasında düzenini bu temel ilkenin esası üzerine kurmuştur. Buna bağlı olarak zekatı farz kılmıştır. Para türü malların sermayesinde senede yüzde iki buçuk, diğer ürünlerde ise yüzde on veya yüzde beş oranında bir zekat miktarı belirlemiştir. Hayvanlarda da buna denk bir oranda zekat miktarını tesbit etmiştir. Yeraltı zenginlik kaynaklarında ise paraya uygulanan oranı tesbit etmiştir. Zekat için belirlenen bu oranlar önemli bir yekün tutmaktadır. Ganimetin beşte dördünü zengin olsun fakir olsun savaşanlara ayırırken savaşılmadan elde edilen ganimetlerin tümünü fakirlere ayırmıştır. Toprağın işletilmesinde ise tercih ettiği düzenleme muzaraadır. (Bu konuda fıkhi açıdan görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte tercih edilebilecek görüş, bizim belirttiğimiz görüştü) Yani tarla sahibi ile onu ekip biçenin elde edilen üründe ortak olmasıdır. Ayrıca islam, zenginlerin fazla olan mallarını alıp fakirlere verme yetkisini devlet başkanına vermiştir. Devletin hazinesi açık verdiğinde bu açığı zenginlerin mallarıyla kapatma hakkını da ona vermiştir. İslam stokçuluğu yasaklamış, faizi kaldırmıştır. Zaten bu ikisi malın sadece zenginler arasında dolaşıp durmasına yol açan başlıca faktörlerdir.

Özetle islam, ekonomik sisteminin tümünü bu kapsamlı ilkeyi gerçekleştirecek bir biçimde belirlemiştir. Bu ilke diğer sınırlamaların yanında bireysel mülkiyet hakkının üzerine konan köklü bir sınırlama sayılmaktadır.

Buradan anlaşılıyor ki İslam düzeni ferdi mülkiyeti onaylayan bir düzendir. Fakat islamın bu yapısı kapitalist düzenle bağdaştırılamaz ve kapitalist düzen islam ekonomik düzeninden kaynaklanmış değildir. Faiz olmadan, stokçuluk olmadan kapitalist bir düzen kurulamaz. İslam düzeni ise herşeyden haberi olan ve herşeyi en güzel şekilde düzenleyen, Allah tarafından belirlenen kendine has bir düzendir. Kendi başına ortaya çıkmış kendi başına gelişmiştir ve bugüne kadar kendi başına ayakta kalmıştır. İslam nizamı her yönüyle dengeli orjinal bir nizamdır. Bu düzende haklar ve görevler dengelidir. Bütün evrenin uyumu gibi bir ahenge sahiptir. Bu yapısı evrenin yaratıcısından geldiği günden beri böyledir. Evren ise bütünüyle ölçülü ve dengelidir.

İkinci ilke yasayı ve hukuku bir tek kaynaktan alma ilkesidir. “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” Bu ilke aynı zamanda islam anayasa düzenini de ortaya koymaktadır. İslamda hukukun egemenliği bu yasanın Kur’an veya sünnet olarak Hz. Peygamber’den gelmesinden kaynaklanır. Bütün bir ümmet ve onunla birlikte ümmetin önderi Hz. Peygamber’in getirdiği hiçbir şeye aykırı düşemez. Peygamberin getirdiğine aykırı bir şeyi kanunlaştırdığında bu yasamanın hiçbir gücü olmaz. Çünkü bu yasa, gücünü kendisinden aldığı temel dayanağını yitirmiş olur. Bu görüş insanlar tarafından ortaya konan bütün görüşlere aykırı düşmektedir. Ümmeti her tür otoritenin kaynağı kabul eden düşünceye de karşı çıkmaktadır. Çünkü bu düşünce ümmetin kendisi için dilediği yasayı çıkarabileceğini ve onun çıkardığı her yasanın gücün kaynağı olduğunu iddia etmektedir. Halbuki islamda her tür otoritenin kaynağı Hz. Peygamberin insanlığa getirdiği Allah’ın yasasıdır. Ümmet bu yasaya dayanır. Onu korur ve uygulamaya koyar. İmam ise bu konuda ümmetin temsilcisidir. İşte ümmetin gücü ve hakları bununla sınırlıdır. Ümmet herhangi bir yasamada Hz. Peygamberin getirdiği bir hükme aykırı düşemez.

Ümmetin karşılaştığı bir konuda Hz. Peygamberin kesin belirlediği bir hüküm yoksa bu durumda ümmet Hz. Peygamberin getirdiği ilkelerle çelişmeyecek hükümler belirler. Böyle bir uygulama islamın temel düşüncesiyle çelişmez. Onun bir parçası kabul edilir. Buna göre herhangi bir yasamada temel dayanak Hz. Peygamberin getirdiği ilkelerdir. Eğer o konuda kesin bir hüküm varsa mesele çözülmüştür. Eğer o konuda kesin bir hüküm varsa mesele çözülmüştür. Eğer açık bir hüküm yoksa o zamanda bu sistemin herhangi bir ilkesiyle çelişmeyen hükümler belirlenecektir. İşte ümmetin gücü ve onun temsilcisi olan devlet başkanının gücü bu sınırlar çerçevesindedir. Bu özellikleri ile islam orjinal bir düzendir. İnsanlar tarafından ortaya konan beşeri düzenlerin hiçbiri bu konuda islamla bütünleşmemekte ve ona benzememektedir. İslam nizamında insanlar için belirlenecek yasa ve yasama bütün evrene hükmeden temel yasayla ilişki içindedir. Allah’ın belirlemiş olduğu evren yasasıyla insanlara hükmeden kanun arasında bir ahenk, bir uyum vardır. Çünkü her iki yasanın kaynağı da Allah’tır. Bu düzende insanlara ilişkin yasalar evrenin yasasıyla çelişmez. Bu düzende insan mutsuz olmaz, ezilmez. Bütün çabaları bir çırpıda boşa gitmez.

Ayet-i kerime bu iki ilkeyi müminlerin kalbinde temel kaynağına bağlamaktadır. Bu kaynak hiç şüphesiz Allah’tır. Bu nedenle onları takvaya çağırmakta ve Allah’ın azabından onları sakındırmaktadır. “Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.” İşte hiçbir şekilde etkisiz hale getirilemeyecek, kaçamak ve kurtuluş yolu bulunmayacak en büyük teminat budur. Müminler yüce Allah’ın her tür sır ve gizlilikten, her çeşit eylemden haberi olduğunu kesin bilmektedirler. Dönüşün ve nihai kaynağın o olduğunu kavramaktadırlar. Ayrıca O’nun çetin cezası olduğunu da öğrenmiş bulunmaktadırlar. Malın kendi aralarında dolaşıp duran bir ayrıcalık haline dönüşmemesi ile yükümlü olduklarını Hz. Peygamberin kendilerine getirdiği, herşeye gönül rahatlığıyla ve kesin itaatla yükümlü olduklarını O’nun yasakladığı her şeyden gevşeklik ve tembelliğe fırsat vermeden sakınmaları gerektiğini bilmektedirler. Çünkü onların önünde çetin bir gün bulunmaktadır.

Savaşılmadan elde edilen bu ganimet -Nadiroğullarından elde edilen ganimet Ensardan iki kişi hariç tutulduğunda sadece Muhacirler arasında dağıtılmıştı. Bu hüküm sadece bu ganimet türüne has bir hükümdü. “Mallar yalnızca zenginler arasında dolaşan bir ayrıcalık olmasın.” ilkesinin gerçekleştirilmesi için. Genel hüküm ise bu ganimet türünün Muhacir, Ensar ve bu nesillerden sonra gelen tüm fakir insanlara dağıtılmasıdır. Surenin akışı içinde sonra gelen ayetlerin içeriği de bunu göstermektedir.

Hüküm böyle olmakla beraber Kur’an-ı Kerim hükümleri, kuru ve soyut bir şekilde ortaya koymaz. Bu hükümlerini canlı varlıkların karşılıklı iletişimini sağlayabilecek hareketli bir ortamda ortaya koyar. Bu nedenle sözkonusu her üç kesimi gerçekçi ve canlı sıfatlarıyla ortaya koymakta, onların karakterlerini ve gerçek durumlarını tasvir etmekte, sonra hükmünü aktif bir biçimde bu canlılarla sağlıklı bir iletişim kurarak belirlemektedir:

8- Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından çıkmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.

Bu gerçekçi bir tablodur. Muhacirlerin en önemli özelliklerini ve niteliklerini ortaya koymaktadır. Bunlar yurtlarından ve her türlü olanaklardan mahrum edilen insanlardır. Mekke’de uğradıkları eziyetler, işkenceler, yakınları ve çevreleri tarafından dışlanmalar, onların yurtlarını ve mallarını terk etmelerine yol açmıştır. Tek günahları ise “Rabbimiz Allah’tır.” demeleridir. Bunlar yurtlarını ve mallarını terk edip çıkarken “Allah’ın lütfunu, ihsanını ve rızasını” amaçlamışlardır. Allah’ın lütfuna ve rızasına güvenip dayanmışlardır. O’ndan başka sığınakları yoktur onların. O’nun koruması dışında başka sığınakları da yoktur. Toplum içinde itilmiş, dışlanmış bir avuç azınlık olmalarına rağmen “Allah’a ve Peygamberine yardıma koşuyorlar.” En dar günde ve en sıkıntılı anlarda kalpleri ve kılıçları ile islamın imdadına koşuyorlar. “İşte gerçek inanmışlar onlardır.” İman sözünü dilleriyle söyleyip, eylemleriyle bunu doğrulayanlar Allah’a karşı samimiyetlerini ortaya koyarak O’nu seçenler Peygambere yönelik samimiyetlerini ispat ederek O’na uyanlar da onlardır. Hakka karşı da samimi olanlar yine onlardır. Yeryüzünde dolaşıp insanların gözleriyle görebileceği hakkın en göz alıcı temsilcileri işte onlar!

9- Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, göç eden yoksul kardeşlerini öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir.

İşte bu da Ensarı temel karekteri ve özellikleriyle ortaya koyan gerçekçi ve apaydınlık bir tablodur. Bu nitelikleriyle eşsizleşen ve göklere yükselen bu topluluk eğer bizzat yaşamamış olsaydı, insanlar O’nu derin hayal gücünün ürettiği uçup giden hayaller, kanatlanmış ütopyalar ve idealler dünyasındaki güzel örnekler sanırlardı.

“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler.”

Yani hicret yurdunu Peygamber şehrini. Bu şehre Muhacirlerden önce Ensar yerleşmiş bulunuyordu. Aynı zamanda orada imanı da yerleştirmişlerdi. Sanki iman onların evi ve yurdu olmuştu. Bu gerçekten derin anlamları taşıyan bir ifadedir ve Ensarın iman konumunu tasvir edebilecek en güzel ifadedir. Çünkü iman onların yurdu, onların konuğu ve kalplerinin içinde yaşadığı vatan haline gelmişti. Ruhları orada rahata kavuşuyordu. Hep onun üzerine atılıyorlar ve onunla huzura kavuşuyorlardı. Tıpkı bir insanın kendisini güven içinde evine atıp orada rahat ve huzura kavuşması gibi.

“Kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar: ‘

İnsanlık tarihi bugüne kadar Ensarın Muhacirleri karşıladığı gibi sosyal bir olaya şahit olmamıştır. Bu kadar zengin bir gönülle, bu kadar bol ve cömertçe yardımlarla ve bu kadar gönülden paylaşmalarla hiçbir topluluk bir topluluğu karşılamamıştır. Hiçbir topluluk bir başka topluluğu bu kadar bağrına basmamış ve onun tüm yükünü üstlenmemiştir. Tarihin kayıtlarında görüyoruz ki; her hicret eden adam mutlaka kura ile bir Ensarın evine yerleşmiştir. Zira bir göçmeni barındırmak isteyenlerin sayısı göç edenlerin sayısından her zaman fazla olmuştur!

“Onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar.”

Yani Muhacirlerin kavuştukları makamlar, bazı durumlarda elde ettikleri imkanlar burada sözü edilen ganimet gibi sırf onlara ayrılan mallar konusunda içlerinde hiçbir kaygı ve endişe taşımazlar. Onlara ilişkin hiçbir endişeleri yoktur. Ayet-i kerime “onlara karşı hiçbir kıskançlık ve dargınlık hissetmezler” demiyor. “Hiçbir şey hissetmezler.” diyor. Bu da onların gönüllerinin tertemiz olduğunu kalplerinin arı duru olduğunu ifade ediyor. Yani onların içlerinde kötülük namına hiçbir ize rastlayamazsınız demek istiyor.

“Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi göç eden yoksul kardeşlerini kendilerine tercih ederler.”

Kişinin ihtiyacına rağmen başkasını kendisine tercih etmesi üstün bir erdemliliktir. Ensar bu konuda insanlığın eşine rastlamadığı bir dereceye ulaşmıştır. Onlar her defasında ve her durumda insanların geçmişte ve günümüzde alışageldikleri sınırları harika bir şekilde aşmışlardır.

“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” İşte insanı bütün iyiliklerden alıkoyan bu cimriliktir. İnsanın içindeki bu bencilliktir. Zira iyilik herhangi bir şekilde fedakarlıktır, cömertliktir. Malda özveri duygularda ve heyecanlarda özveri, çabada özveri ve gerektiğinde hayatını ortaya koymakla gerçekleşecek özveridir. Sürekli almayı düşünen, hiçbir zaman vermeyi düşünmeyen cimri bir insanın iyilik yapması mümkün değildir. İşte içindeki bencilliğini yenen bir insan, kendisini iyilikten alıkoyan her engeli aşmış demektir. Artık o cömertçe, bol bol vererek iyiliğe özgürce ulaşabilir. İşte gerçek anlamı ile kurtuluş da budur.

10- Onlardan sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”

Bu tertemiz, bilinçli ve huzurlu topluluğun üçüncü tablosudur. Bu sıfatlar tabilerin en önemli ve en belirgin özellikleridir. Aynı zamanda her yerde ve her zamanda yaşayan müslüman ümmetin en temel özelliklerini ön plana çıkarmaktadır.

Muhacirlerden ve Ensardan sonra gelen bu neslin en belirgin özelliği Rabbine yönelip günahlarının bağışlanmasını dilemesidir. Sadece kendisi için değil, kendisinden önce iman etmiş bulunan öncüler için de bağışlanmayı talep etmektir. İman eden herkese karşı kalbinde hiçbir kin kalmayacak kadar tertemiz bir kalp istemektir. Zira iman bağı onları inanmış herkese bağlamaktadır. Bu nesil Allah’ın merhametinin ve rahmetinin de bilincindedir. Allah’ın rahmetini ve şefkatini duasına bir dayanak yapmaktadır: “Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.”

Bu özellikleri taşıyan sözkonusu nesil, bu ayetin Medine’de indiği sırada henüz ortalıkta yoktu. Sadece onlar Allah’ın sınırsız ilminde yer ve zaman sınırlarının ötesine uzanan kuşatıcı ilimde var olan gerçek aleminde mevcut bulunuyorlardı.

Bu ayetlerin ışığında müslüman ümmetin yapısı ve bu varlık alemindeki aydınlık tablosu da ortaya çıkmaktadır. Bu ümmetin başını sonuna sonunu başına bağlayan sağlam, güçlü ve kopmaz bağlar ortaya çıkmaktadır. Onların ne türden karşılıklı bir sevgi, gönül beraberliği, yardımlaşma ve dayanışma içinde oldukları gün yüzüne çıkmaktadır. Yer, zaman, ülke ve ırk engellerini aşarak, aralarındaki köklü yakınlık bağının oluşturduğu bilinç somutlaşmaktadır. İşte bu bilinç kalplerde eşsiz bir dinamizm oluşturmakta, uzun asırlar boyunca duyguları harekete geçirmektedir. Bu nedenle mümin insan uzun asırlardan sonra tıpkı sağ olan kardeşini aradığı gibi veya daha da fazla bir duyarlılıkla inanmış kardeşini anıyor. Onunla övünüyor, sevgi ve saygıyla onu yad ediyor. Öncekiler, sonrakileri hesaba katıyor. Sonrakiler de öncekilerin izlerinde gidiyor. Aralarındaki onca uzun zamana ve ülkelerinin farklılığına rağmen tek bir saf halinde tek bir ordu olarak, Allah’ın sancağı altında yürüyorlar. Yüce ufuklara doğru ilerliyorlar. Tek olan, şefkat ve merhamet sahibi olan Rabblerine yönelmiş gidiyorlar.

Bu hayranlık uyandırdığı gibi görünen bir gerçeği ortaya koyan bir tablodur. Temiz bir kalbin, iyi bir yüreğin düşünebileceği en üstün, en değerli insanlık örneğidir. Marksizmin kaynak kitabı olan “Kapital” de Komünizmin insanlara müjdelemeye çalıştığı nefret uyandıran kin ve tiksindiren yıkım tablosu ile karşılaştırıldığında güzelliği, üstünlüğü ve aydınlığı daha net biçimde ortaya çıkabilecek bir tablodur. Komünizm insanların gönüllerini tahrib eden vicdanlarını kemiren bir anlayışa sahiptir. Bütün sınıflara, insanlığın tüm geçmiş nesillerine, çirkin sınıfsal kin ve düşmanlık anlayışına boyun eğmeyen bugünkü tüm uluslara, hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun imana ve müminlere karşı derin bir kin beslemektedir.

Bunlar hiçbir özelliği ve hiçbir yönü birbirini tutmayan, hiçbir dokunuşu ve hiçbir teması birbirine paralel düşmeyen apayrı iki tablodur. Bu tabloların biri insanlığın en yüce mertebesine çıkarıyor. Diğeri en aşağı derecesine indiriyor. Bir tablo nesilleri yer, zaman, ülke, vatan, ırk ve soy bağlarının farklılığına rağmen tanışmaya, sevişmeye, birbirine bağlanmaya, yardımlaşmaya ve dayanışmaya, Allah’a giden yolda buluşmaya çağırıyor.

Gönülleri pislikten arındırıyor. Kalpleri kinden temizliyor. Diğer tablo insanları birbirini boğazlayan düşmanlar haline getiriyor. Kin, kıskançlık, düşmanlık, aldatma, hile ve kaypaklık gibi ilişkilerle onları birbirine düşürüyor. İsterse onlar aynı yerde namaza durmuş olsunlar. Namaz bir tuzaktan öte bir şey değildir. Dinin tamamı kapitalistin emekçilere karşı kurduğu bir tuzaktan başka bir şey değildir!

“Onlardan sonra gelenler derler ki: `Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz, sen çok şefkatli ve çok merhametlisin: ‘

İşte iman kavramı budur. İnanmış insanın duası da budur. Bu gerçekten onurlu, şerefli bir kervandır. Ve bu dua da gerçekten onurlu bir duadır.

Surenin akışı içinde. bu apaydınlık tablo ortaya konduktan, nurdan çerçevesi içinde ufuklara kaldırıldıktan sonra tekrar surenin hakkında indiği olaya dönüyor. Bu olayla ilgisi olan ve bu meseleye karışmış bulunan başka bir kesimin, münafık güruhunun tablosunu çizmeye geçiyor:

Cevapla