HADİSLERDE HZ. ALİ’NİN -A.S- FAZİLETİ]

Gelelim Hz. Ali’nin (a.s) faziletini ve bütün ümmetten üstünlüğünü açıklayan hadis-i şeriflere. Ancak biz burada bu hususu ifade eden Resulullah’ın (s.a.a) hadislerinin hepsine değinmeyeceğiz, onlardan sadece birkaçını zikretmekle yetineceğiz. Zira bu konudaki hadisler birkaç cildi kaplayacak kadar çoktur. Ancak burada beyan edeceğimiz hadisler, bütün İslâm ümmetince kabul edilen, hiçbir şekilde inkâr ve tevil edilemeyecek, bilâkis bütün Şiâ ve Ehlisünnet âlimlerinin, tüm İslâm mezhep ve fırkalarının hüccet bildiği nebevî hadislerdir.

Sekaleyn Hadisi

Bütün raviler ve bilhassa muteber Ehlisünnet kaynaklarından Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve hakeza Ah-med b. Hambel ve Malik b. Enes bu hadisi nakletmiş ve sahih olduğunu ifade etmişlerdir. Burada rivayet silsilesine değinmeden hadisin içeriğini zikretmeyi uygun görüyorum:

Resulullah şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin aranızda iki büyük, değerli ve muteber şey bırakıyorum ki, siz ümmet olarak o iki şeye sarılacak olursanız, benden sonra dalalete düşmezsiniz, onlardan birisi Allah Tebarek ve Tea-la’nın kullarına gönderdiği sağlam bir ip olan yüce Kur’ân ve diğeri de benim Ehlibeytim, itretimdir. Bu ikisi (Kur’ân ve Resulullah’ın Ehlibeyt’i) havuzda bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Aranızda bıraktığım iki değerli ve aziz şeyi nasıl gözettiğinize bakacağım.”

Yine bütün ümmet Resulullah’ın (s.a.a) bıraktığı iki değerli emanetten birisi olan itretinin sadece Emirü’l-Mü-minin Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunda ittifak et-miştir. Çünkü bu hadisi rivayet eden İbn-i Habban şöyle diyor: Ben bu hadis hakkında Mesruf’la birlikte gidip Zeyd b. Erkam’dan Resulullah’ın pak zevcelerinin de itretin kapsamına girip girmediğini sorduk. O, “Hayır, itretin içine girmez; (zira) birisi eşini boşadığı zaman zevcesinin, babasının itretine girdiğini görmüyor musunuz?” diye cevap verdi.

Bu hadis-i şerif Hz. Ali’nin (a.s) üstünlüğünü nasıl ispatlamaktadır. Evet, akıllı bir kişi önemli bir yolculuğa çıkarken kendisine ait olan şeylerin en önemlisini vasiyet ve emanet eder. Resulullah (s.a.a) da irtihal vaktinin -yaklaş-tığını- hissettiğinden olacak ki, Kur’ân-ı Kerim ve Ehlibeyti olan iki değerli ve önemli şeyi ümmetine emanet etmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur: Acaba Re-sulullah (s.a.a) bu işi kendi isteği üzere mi, yoksa Allah Teala’nın emriyle mi yapmıştır? Elbette Resulullah (s.a.a) kendi nefsinden bir şey söylemez, bilâkis Allah’ın emriyle yapmıştır bu işi. Acaba yüce Allah ve Resulü her şeyden daha üstün, aziz ve değerli olan bir şeyi mi emanet bıraktı, yoksa emanet bıraktığı şeyin pek fazla değer ve önemi yok muydu? Elbette Resulullah (s.a.a) çok üstün ve değerli bir şeyi emanet ve vasiyet etmiştir. Bu durumda ancak iki şey değer taşımaktadır ve o da ancak ve ancak Kur’ân-ı Kerim ve Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’dir. O hâlde bu ikisi Re-sulullah’tan (s.a.a) sonra ümmet arasında bırakılan şeylerin en değerlisi ve en üstünüdür.

Mezkur hadis, bu iki emanetin kıyamete kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarını açık bir şekilde ifade etmektedir. Yani Allah’ın kelâmının olduğu yerde Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyt ve itretinin itaati de olacak ve Ehlibeyt’in sevgisinin olmadığı yerde de hiç şüphesiz Allah’ın kelamının saygınlığı da olmayacaktır.

Örneğin, Emirü’l-Müminin Ali’ye (a.s) isyan eden ve kendisi gibi birçok azgınları etrafına toplayarak büyük fesatlar çıkaran Muaviye b. Ebu Süfyan, Sıffin’de mağlup duruma düşünce Kur’ân-ı Kerim’i mızrakların ucuna geçirerek Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) taraftarlarına göstermiş ve “Biz, sizleri Allah’ın kelâmı olan Kur’ân’a davet ediyoruz.” demiştir.

Zavallı sefiller Resulullah’ın (s.a.a) itretini terk etmekle Kur’ân’a sarılmanın -imkânsız denilecek kadar- çok zor olduğunu unutmuşlardır. Resulullah (s.a.a), “(Bu ikisi) kıyamete kadar birbirinden ayrılmazlar.” buyurmasına rağmen Sıffın’de Ali’ye, Hasan ve Hüseyin’e kılıç çektikleri hâlde Kur’ân-ı Kerim’e saygı duyduklarını iddia etmeleri gerçekten şaşılacak bir durumdur!

Bundan daha kötüsü Muaviye’nin o kadar cinayet, hıyanet, zulüm ve hatta defalarca, insanı dinden çıkaran şeyleri hiç çekinmeden işlemesini birtakım saçma mazeretler getirerek örtmeye çalışan ve onu hayırla anan din adamlarının davranışlarıdır. Evet, Muaviye kendi dünyasını kazanmak için o cinayetleri işledi; ama bu açık hakkı inkâr etmeye çalışan hocalara ne diyelim!

Gadir-i Hum Hadisi

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Ben kimin mevlâsıysam, Ali de onun Mevlâ-sıdır. Allah’ım! Onu seveni sev ve ona düşman olana düşman ol.”

Bu hadis-i şerifin sahih olduğunu bütün İslâm ümmeti, Şiâ ve Ehlisünnet âlimleri ikrar etmişlerdir.

Resulullah (s.a.a) Veda Haccı’ndan dönerken adir-i Hum denilen bi ryerdeasdfaşsdklfdkkdasdklskdGadir-i Hum denilen yerde konaklayarak hitap edeceği topluluğun sayısının çok fazla oluşu ve hem de o topluma emredeceği konunun çok önem taşımasından olacak ki, develerin mahfesinden kendisi için bir minber hazırlamalarını emretti; Resulullah (s.a.a), emri üzerine hazırlanan minbere çıkarak mezkur hadisi buyurdular. Bu hadisin açıklaması ise şöyledir:

“Ben kimin mevlâsı isem ve hakkında tasarrufta bulunmaya kendisinden daha evlâysam, Ali de onun mevlâ-sıdır ve hakkında tasarrufta bulunmaya kendisinden daha evlâdır. Allah’ım! Ali’yi seveni sen de sev ve onun velisi ol, Ali’nin düşmanına düşman ol.”

Bu hadisi, Gadir-i Hum’da Resulullah’tan (s.a.a ) işittiğine ikrar eden ashabın ileri gelenlerinin isimlerini burada zikretmeyi uygun görüyorum:

Huzeyme b. Sabit, Sehl b. Sad, Adiy b. Hatem, Akabe b. Amir, Ebu Eyyub-i Ensari, Ebu Ye’la Ensari, Ebu Haysem b. Teyhan, Abdullah b. Sabit, Nu’man b. Eclan-i Ensarî, Sabit b. Vediatu’l-Ensari, Ebu Fezzale el-Ensarî, Abdurrahman b. Abdurabb, Cüneyde b. Cenda, Zeyd b. Erkam, Zeyd b. Şerahil, Cabir b. Abdullah, Abdullah b. Abbas, Ebu Said-i Hudri, Ebuzer, Cübeyr b. Metam, Hu-zeyfe b. Yeman, Huzeyfe b. Useyd, Selman-i Farsi ve başkaları.

Allâme Esiruddin, “Usdu’l-Gabe” adlı kitapta, c.3, s. 307’de bu büyük sahabelerin mezkur hadisi aynen rivayet ettiklerini teyit etmektedir. Yine aynı kitapta, c.3. s.21; c.1, s.308; c.8, s.283; c.3, s.274’de bu konuyu doğrulamaktadır. Ayrıca Halebi’nin Siret kitabının 3. cildinde, Yenabiu’l-Mevedde’de, s.40’da ve es-Sevaiku’l-Muhrika’da da bu hadisi yukarıda ismi geçen sahabelerin rivayet ettikleri teyit edilmektedir. Bu hadis-i şerifi Sihah kitaplarının hepsi, özellikle Sahih-i Müslim, Nesaî, Tirmizî, İbn-i Mâce, Ah-med b. Hambel, Hâkim ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Bu hadis-i şerifi birazcık açıklayalım:

Acaba Resulullah (s.a.a) bu önemli işi kendi nefsinden mi, yoksa Allah Teala’nın emriyle mi yapmıştır. Resulullah (s.a.a), Allah’ın emri olmaksızın hiçbir işe girişmediğine göre bu işi de Allah’ın emriyle yapmıştır elbette. Acaba Allah Teala ve Resulü bu işi bir hikmet üzere mi yapmışlardır, yoksa bunun hiçbir hikmeti yok muydu? Allah’ın bütün hükümlerinin bir hikmet ve hedefe dayandığında şüphe yoktur, dolayısıyla bu iş de önemli bir hikmet üzere yapılmıştır. O hâlde bu işin hikmeti ne olabilir?

Bu hikmeti sadece Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) sevgi ve muhabbetiyle sınırlandırmak istersek, hiç de gerçekçi olmaz. Çünkü Allah tarafından Ali’yi (a.s) sevmenin farz olduğu Kur’ân-ı Kerim’de “De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir.” ayet-i şerifesiyle net bir şekilde ifade edilmiştir ve bu ayetin açıklamasıyla ilgili olarak Resulul-lah (s.a.a) birçok hadis irat etmiştir. İşte bu hadisler ışığında Ali’yi sevmenin farz oluşu herkesçe bilinmekteydi. Ancak bu hadis-i şerif sevgiden başka bir şey için de buyu-rulmuştur.

Evet hadisin akışından, Resulullah’ın, ümmeti üzerinde velâyeti olduğu her konuda Ali’nin de velâyeti olduğu anlaşılmaktadır. Zira Resulullah’ın (s.a.a) hadisin başında, “Acaba ben müminlere canlarına ve mallarına oranla kendilerinden daha üstün değil miyim?” ve hadisin sonunda da, “Ben kimin velisiysem, Ali de onun velisidir.” şeklindeki sözlerinden, Resulullah’ın (s.a.a) bu hadisten maksadının, kendisinin veli olduğu şahıslara Ali’nin de veli olduğunu açıklamaktan başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Bu hadis hakkında biraz da hilâfet olayını ele alırken bahsedeceğiz.

Menzilet Hadisi

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Ey Ali! Sen bana oranla, Harun’un Musa’ya olan mesabesindesin. Ancak benden sonra peygamber yoktur.”

Bu hadis-i şerif de bütün İslâm ümmeti tarafından ikrar ve kabul edilmiştir. Bütün raviler bu hadisi hiç tereddüt etmeden rivayet etmişlerdir. Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Tirmizî, Hâkim, Nesaî, İbn-i Mâce ve özellikle Şiî âlimler ve Sünnî fakihler kendi eserlerinde kaydetmiş ve sahih olduğunu ifade etmişlerdir.

Hadisin anlamı şudur:

“Ey Ali! Sen bana Harun’un Musa’ya olan mesabesindesin.” yani, senin benim yanımdaki makamın Harun’un Musa (a.s) yanındaki makamı gibidir.

Bu hadis-i şerifin Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) faziletini ispatlamadaki rolü apaçık bellidir; şüphe ve tevile gerek yoktur. Zira Hz. Musa’nın (alâ nebiyyina ve aleyhisse-lâm) ümmeti arasında fazilet ve üstünlükte hiç kimse Hz. Harun’la eşit düzeyde olmadığı gibi Resulullah’ın (s.a.a) ümmeti arasında da fazilette Ali’ye (a.s) eşit düzeyde olan bir başka şahıs düşünülemez. Nerede kaldı ki, fazilette Ali’den daha üstün olsun.

Tayr Hadisi

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:

“Allah’ım! Bu kuşun etini birlikte yememiz için sana ve bana en sevimli olan insanı gönder.” O anda Hz. Ali geldi ve o kuşun etini birlikte yediler.

Bu hadis, sahih olarak algılanmış ve sahih hadisler arasında nakledilmiştir. İslâm ümmetinin cümlesi bu hadisi doğrulamışlardır. Hadisin tam metni şöyledir: Bir gün bir kadın Resulullah’a (s.a.a) kızartılmış bir kuş hediye getirdi. Resulullah (s.a.a) kuşun etinden yemeden önce Allah’a şöyle duada bulundu: “Allah’ım! Bu kuşun etini birlikte yememiz için sana ve bana en sevimli olan insanı gönder.” O sırada Ali geldi ve o kuşun etini birlikte yediler.

İslâm uleması arasında, ister Sünnî olsun, ister Şiî, bu hadisi tam olarak kaydetmeyen hiç kimse yoktur.

Bu hadisin Ali’nin faziletini ispatladığında şüphe yoktur; çünkü bu apaçık bellidir; ancak maksadın belirginleşmesi için burada birkaç hususa değinmek zorundayız: Acaba Allah Teala, Resulü’nün duasını kabul etmiş midir? Elbette Allah Teala daima Resulü’nün duasını kabul ettiği gibi bu defa da onun isteğini reddetmemiştir. O hâlde Allah Teala kendine ve Resulü’ne en sevimli olan kişiyi kızartılmış kuşun etinden yemesi için Resulü’ne göndermiştir. Bu değerli kişi Ali b. Ebutalip idi.

Yine soruyorum: Acaba Allah Teala ve Resulü’nün bütün insanlardan kendilerine aziz ve sevgili bildiği şahıs bütün yaratıkların en üstünü müydü, yoksa ondan da üstün olanı var mıydı? Elbette efdali (en üstünü) bırakarak, bütün yaratıklar arasında faziletli olmayanı seçmek, ne Allah’ın hikmetine ve ne de Peygamberin şanına yakışır olmadığından Allah ve Resulü’nün yanında aziz ve sevimli olan kişinin yaratıkların en üstünü ve en değerlisi olması gerekir. O hâlde Ali (a.s) bütün varlıkların en üstünü, en değerlisi ve en faziletlisidir.

Muahat (Kardeşlik) Hadisi

Bu hadisi, İmam Ahmed b. Hambel, Zeyd b. Ebî Evfa-dan; Mişkat’ın yazarı, İbn-i Ömer’den; Tirmizi, İbn-i Ebi Evfa’dan; Abdullah b. Ahmed b. Hambel, Said b. Cübeyr-den; Ahmed kendi Müsned’inde Ebu Huzeyfe-i Yemanî-den; Muvaffak, Cabir b. Abdullah’tan; Hameveyni, İbn-i Abbas’tan; İkrime, İbn-i Abbas’tan, Zeyd b. Erkam’dan, Sa-id b. Müseyyib’den, Ebu Emame’den ve Cemi b. Umeyr-den nakletmiştirler. Bu hadis Ehlisünnet ve Şia uleması arasında “Muahat Hadisi” olarak tanınmış, kaydedilmiş ve doğrulanmıştır. Mişkatu’l-Envar kitabının yazarı ve diğerleri ve yine Şeyh Ekber Muhyiddin-i Arabî “Musamere” adlı kitabında bu hadisi onaylamıştır. Kısacası, Müslümanlardan hiç kimse bunda şüphe etmemiştir.

Hadisin anlamı şudur: Resulullah, ashabı birbirine kar-deş kıldığında Ali b. Ebutalip Resulullah’ın huzuruna gelerek şöyle dedi: “Ya Resulullah! Bütün ashabı birbirine kar-deş ettiniz, ama beni bir kimseyle kardeş etmediniz.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali, sen benim dünya ve ahirette kardeşimsin.”

Hadisin tam metni ise şudur: Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

“Ey Ali, sen benim dünya ve ahirette kardeşimsin, sen benim vasimsin, sen benim vaadimi gerçekleştirensin ve benim borcumu ödeyensin.”

Şimdi bu hadisin Hz. Ali’nin faziletini nasıl ispatladığından bahsedelim: Acaba Resulullah bu kardeşliği Allah’ın emriyle mi uygulamıştır, kendi isteğiyle mi? Tabi ki Allah’ın emri üzerine uygulamıştır; çünkü Resulullah’ın Allah’ın emri olmadan bir işe girişmiş olması düşünülemez. “O (konuştuğu şey) ancak vahiydir.” Acaba Allah Teala ve Resulü, ashabı birbirine kardeş ederken, Resulü için seçilen kimsenin ümmetin en üstünü olması gerekir mi, yoksa onun herkesten üstün olması gerekmez mi? Muhakkak Resulullah’ın kardeş edindiği kimse bütün varlıkların en üstünü ve en değerlisi olmalıdır. Çünkü Resulullah (s.a.a), ashabını birbirine kardeş ederken onların birbirine uyum ve eşitliğini de tam bir dikkatle gözetmiştir.

O hâlde, Ali (a.s) ümmetin en üstünüdür.

İlim Hadisi

Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

“Ben ilim şehriyim, Ali de kapısıdır.”

İslâm ümmeti arasında bu hadisi rivayet etmeyen bir ravi ve kabul etmeyen bir âlim düşünülemez. Çünkü bu hadis herkesçe bilinip inanılmaktadır. Bu hadisin Hz. Ali’nin faziletini ispatlamakta önemli bir yeri vardır. Resulullah, “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır.” buyuruyor. Bu sözden Resulullah’ın maksadı nedir? Şüphesiz, bir şehre girmek isteyen kimse o şehrin kapısından girmelidir, çünkü aksi durumda şeriat ve normale aykırı davranmış olur. Yine Müslümanlar din ve dünyaları için Resulullah’ın ilim ve hikmetine muhtaçtır. Bu hikmet şehrinin saadet anahtarı ve rahmet kapısı Ali b. Ebutalip’tir. O hâlde Resulullah’ın ilim ve hikmetinden yararlanmak isteyen bir kimse Ali’yi vasıta kılmalıdır. Çünkü, büyük ve ünlü bir şehre tanınan kapısından başka bir noktadan girmek zor olup, akıl ve hikmete aykırı olduğu gibi Emirü’l-Müminin Ali’yi vasıta kılmaksızın Resulullah’ın şeriat ve hikmetinden yararlanmak da akıl ve hikmetle bağdaşmamaktadır. Evet bu, akıl ve nakilin (hadis) ispatında tereddüt etmediği genel bir kuraldır.

O hâlde, Emirü’l-Müminin Ali, Müslümanların ihtiyaç duyduğu ilim ve hikmet mercii, marifet ve şeriat hükümlerini aldıkları kaynaktır ve bu da inkâr edilemez bir gerçektir.

Darbe Hadisi

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Ali’nin Hendek savaşındaki darbesi, kıyamet gününe kadar bütün insan ve cinlerin ibadetinden daha üstündür.”

Hadisin anlamı: Hendek savaşında Hz. Ali’nin ünlü Amr b. Abduved’e indirdiği darbe, insan ve cinlerden ibaret olan bütün sekaleynin kıyamet gününe kadar yapacakları ibadetten daha faziletli ve üstündür.”

Bu hadisten anlaşılan şudur: Kıyamet gününde bütün insan ve cinlerin iyi amelleri bir tarafta ve Ali b. Ebuta-lib’in de bütün amelinden ziyade, sadece Hendek savaşında Amr b. Abduved’e indirdiği bir darbesi diğer tarafta olduğu düşünülürse, Allah ve Resulü nezdinde Ali’nin darbesi bütün insan ve cinlerin amellerinden daha üstündür.

Bu hadis-i şerif üzerinde biraz düşünüldüğünde hiç şüphesiz onun sahih ve sağlam olduğuna yakin edilir. Bu konuyu biraz daha açalım:

Hendek savaşı Kur’ân-ı Kerimde “Ahzab Savaşı” diye geçmektedir. O gün bütün müşrik kabileler Kureyş kâfirleriyle birleşerek Resulullah ile savaşa gelmiş, o zamana göre çok büyük ve önemli bir ordu oluşturmuşlardı.

Resulullah, böyle bir güce karşı koymanın çok zor olduğunu görünce, Medine-i Münevvere’nin etrafına boydan boya hendek kazılmasını emrederek engel oluşturmuştu. Kâfir ordusunda birçok savaşçı ve meşhur pehlivan vardı; onların en cesuru, en güçlü ve ünlüsü ise Amr b. Abduved idi.

Amr b. Abduved, atıyla hendekten geçip İslâm ordusunun karşısına dikildi ve Resulullah’a hitap ederek kendisiyle savaşacak bir er istedi. O zaman Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalip, Resulullah’tan savaş için izin istedi. Resu-lullah sırf ashabı denemek için Ali’ye müsaade etmedi. Amr b. Abduved tekrar er isteyince, bütün ashap sessiz kaldı. İmam ikinci kez savaşmak için izin istedi. Ama bu defa da Resulullah ashabı sınamak için izin vermedi.

Müslümanların bu durumunu gören Amr b. Abduved, İslâm ordusuna karşı birçok tahkirle dolu recezler okudu. Bunun üzerine İmam tekrar savaş izni istedi. Bu defa Re-sulullah Ali’ye savaş için izin verdi. Resulullah’ın kılıcını kuşanıp, onun sarığını başına takarak o dehşet dolu meydana doğru ilerledi. Bu sırada Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Şimdi imanın tümü küfrün tümüyle karşı karşıya geldi.” Allah’ın aslanı Ali Murtaza Amr b. Abduved’i öldürmesi üzerine küfür mağlup, iman ise galip olunca Re-sulullah şöyle buyurdu: “Ali’nin Hendek savaşındaki darbesi, kıyamet gününe kadar bütün insanların ve cinlerin ibadetinden daha üstündür.”

Evet, gerçekten de Ali’nin canlar feda olası o meşhur darbesi olmasaydı, muhakkak Amr b. Abduved’in darbesiyle İslâm’ın bütün temelleri yıkılacak ve sekaleynin (insan ve cinlerin) ibadetinden de bir eser kalmayacaktı. İşte bunun içindir ki İslâm ümmetinin, İmam Ali’yi, İslâm dininin ikinci kurucusu olarak kabul etmeleri çok yerinde bir yaklaşımdır.

Fakat ne yazık ki, İslâm ümmeti arasında durum tersine dönmüştür. Bu da birçok kötü sonuçlar doğurmuştur… Acaba bu üzücü durumlara sebep olan nedir???

Şimdiye kadar aktardığımız hadislerin dışında yüzlerce sahih, muteber ve İslâm ulemasının doğru kabul ettiği hadisler de vardır ki, biz onlara değinmeyi gerekli görmedik. Çünkü, amacımız Hz. Ali’nin (a.s) üstünlüğünü ortaya koyan bütün ayet ve hadisleri sıralamak değildir. Aksine amacımız, sadece o yüce zatın bütün ümmetten üstün olduğunu ispatlamaktır. Eğer Ali b. Ebutalib’in derecesi ve üstünlüğü hakkında inen apaçık ayetleri, nakledilen sahih hadisleri, Müslümanların ittifak ettiği rivayetleri ve yine o yüce kişinin insanı hayrete düşüren kerametlerini ve açık mucizelerini bir araya toplayacak olursak, buna ne “Kamu-su’l-Lügat” ve ne de “Kamusu’l-A’lam” gibi hacimli ciltleri içeren ansiklopediler yeterli gelir. Hatta “Kamusu’l-Ulum =Bilimler Ansiklopedisi” genişliğinde daha fazla ciltlere varan bir eser yazmak zorunda kalırız. Bu durumda da o esere “Görkemli deniz mücevhere imrenerek bakar” adını vermeliyiz.

Burada önemli ve amacımıza uygun hususlara değinmeyi gerekli görüyorum. O hususlar şunlardan ibarettir:

Ehlisünnet’in değerli âlimlerinden olan meşhur yazar Ahmed b. Abdurabbih, İslâm âleminde meşhur ve yaygın olan Ikdu’l-Ferid adlı kitabının 2. cildinde, “İhticac-u Me’-mun Mea Ulema-i Bağdad Fi Tefzil-i Ali b. Ebitalip.” Yani, Abbasî halifesi Me’mun’un, Bağdat ulemasıyla, Ali b. Ebutalib’in ümmetin en üstünü oluşuyla ilgili tartışması bölümünde, Me’mun’un, Ali’nin üstünlüğüne dair istidlalini bütünüyle kaydedip nakletmektedir; ben de o istidlalden anlaşılanı tercüme ederek naklediyorum:

İbn-i Abdurabbih, zamanının ünlü âlim ve müçtehitlerinden olan İshak b. İbrahim b. İsmail b. Hammad b. Zeyd’den şöyle rivayet eder: Harun Reşid’in oğlu Me’-mun’un döneminde hilâfet kadısı ve hükmü geçerli olan müftüsü Yahya b. Eksem bir gün yanıma gelerek şöyle dedi: Halife Me’mun Bağdat ulemasından hüküm, mesele, soru ve istidlalde güçlü olan kırk kişiyi seçmemi istemiştir. Bu özelliklere sahip tanıdıkların varsa, söyle de isimlerini kaydedeyim.

İsmail b. Hammad şöyle diyor: Ben birkaç kişinin ismini verdim ve Yahya b. Eksem de büyük ulemadan olduğuna yakin ettiği kırk kişinin ismini yazdı. Ardından bir gün sonra şafak sökerken kendi evinde toplanmamızı istedi. Biz, kararlaştırılan zamanda onun evinde toplanarak sabah namazını orada kıldık. Bizim sorumuz üzerine Yahya şöyle dedi: “Halife, önemli bir mesele hakkında konuşmak için sizi davet etmiştir.”

Daha sonra bizi Me’mun’un sarayına götürdü. Me’mun-un huzuruna girince oturmamıza izin verdi. Me’mun, kıymetli cübbe ve aba giymiş, başına siyah sarık takmıştı. Biz oturduğumuzda abasını ve sarığını çıkardı; bize de aba ve sarığımızı çıkarıp rahat olmamızı emretti. Daha sonra rahat etmemizi sağlamak için bazı emirler verdi. Ardından Halife fıkıh ve ahkamla ilgili birkaç soru sordu, biz de uzmanlık alanımıza göre cevabını vermeye çalıştık. Ancak halife Me’mun bizi davet etmekten amacının bunların olmadığını, bilâkis çok daha önemli bir meseleyi ispatlamamız gerektiğini ifade ederek şöyle devam etti:

“Ben halife Me’mun, Allah’ın dinine inanarak Ali b. Ebutalib’i herkesten daha üstün ve hilâfete daha lâyık biliyorum ve sizin de düşünce ve görüşünüzü açıklayarak bunu kabul etmenizi istiyorum.”

İshak b. İbrahim, ben, “Herkesin konuyu bilmesi için Halife’nin, Emirü’l-Müminin Ali’nin fazilet ve üstünlüğü hususundaki delillerini sunması daha uygun olur.” dedim.

Halife Me’mun önerimi kabul ederek şöyle sordu:

– Ey İshak, fazilet neyle kanıtlanır; örneğin “Falan adam filancadan üstündür.” demek için gerekli olan nedir? Ey İshak; Resulullah (s.a.a), insanları İslâm dinine davet etmeye başladığı gün salih amellerden hangisi daha üstündü?”

İshak:

– İhlâsla şahadet getirip, herkesten önce Müslüman olmak her şeyden daha üstündür.

Me’mun:

– Doğru dedin. Bütün insanlardan önce Müslüman olan Ali b. Ebutalip değil midir?

– Evet; ama, Ali Müslüman olurken çocuktu, daha bulûğa ermemişti. Mükellef iken herkesten önce İslâm’ı kabul eden Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe’dir.

– Ey İshak, Ali b. Ebi Talip Allah’ın ilhamıyla mı İslâm getirdi, Resulullah’ın daveti üzere mi?

İshak, “Bu soru üzerine ben düşünceye daldım.” diyor.

Me’mun:

– Ey İshak, Ali’nin ilhamla Müslüman olduğunu söyleme sakın, çünkü vahiy ancak Resulullah’a gelir. Bu durumda ancak Ali’nin, Resulullah’ın daveti üzere Müslüman olduğunu söylemek zorundasın.

Ey İshak, Resulullah bir çocuğa Müslüman olmayı önermekle ona gücü yetmeyeceği bir şeyi önermiş olmaz mı?

İshak, “Ben yine düşünceye daldım.” diyor.

Me’mun: Allah Teala Kur’ân’da Peygambere hitaben, “De ki: Ben (hiç kimseyi) güç yetirilmeyecek şeyle yükümlü kılmam.”[1] buyurmaktadır. Öyleyse Ali b. Ebutalib mükellefiyet yaşına girdikten sonra İslâm’a girmiştir.

Ey İshak, ulema ve müçtehitleriniz, Ali’nin fazileti ve üstünlüğü hakkında naklettikleri rivayet kadar başka biri hakkında hadis nakletmişler midir?

– Ali b. Ebutalib’in üstünlük ve derecesi hakkında sahih olarak rivayet edilen hadisler başka biri hakkında nakledilmemiştir.

– Ebu Bekir’in üstünlüğü hakkında nakledilen rivayetlerin sayısı Ali hakkında nakledilen rivayetlere ulaşır mı?

– Ulaşmaz.

– Ömer ile Ebu Bekir’in her ikisinin faziletiyle ilgili nakledilen hadislerin sayısı Ali hakkında nakledilen hadislere ulaşır mı?

– Ulaşmaz.

– Ebu Bekir, Ömer ve Osman olmak üzere toplam her üçünün hakkında nakledilen hadislerin sayısı Ali hakkında rivayet edilen hadislere ulaşır mı?

– Ulaşmaz.

– Bütün ashabın ve ashab-ı tıs’a’nın (dokuz sahabînin) fazileti hakkında nakledilen hadislerin sayısı Ali hakkında rivayet edilen hadislere ulaşır mı?

– Ulaşmaz.

Bunun üzerine Me’mun dedi ki:

– Kur’ân okuyor musun?

– Okuyorum.

– Öyleyse “Dehr/İnsân Suresi”ni okusana.

İshak, “Ben Dehr Suresi’ni ‘Kendileri, ona karşı duy-dukları sevgiye rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirdiler. Biz size ancak Allah’ın rızası için yedirmekteyiz; sizden ne bir karşılık istiyoruz ve ne de bir teşekkür.’[2] ayetine kadar okudum.” diyor.

Me’mun:

– Bu kimin hakkında inmiştir?

– Ali b. Ebutalip hakkında inmiştir.

– “el-Mubeşşere bi’l-cenne (cennetle müjdelenen)” hadisini duymuş musun?

– Duymuşum.

– Bu hadiste şüphe eden kâfir olur mu?

– Hâşâ! Olmaz. Çünkü bu rivayet haber-i vahittir ve böyle rivayet hakkında şüpheye düşen kimse kâfir olmaz.

– Ey İshak, birisi, “İnsan” suresinin Kur’ân’dan olmadığını söylerse ne olur?

– Kâfir olur.

– Öyleyse ne diye şüpheli rivayetle ispatlanan bir fazileti Kur’ân’ın apaçık beyanıyla ispatlanan kesin bir üstünlüğe tercih ediyorsunuz?

İshak, “Biz bunun üzerine sustuk.” diyor.

Me’mun tekrar sordu: Ey İshak; Tayr hadisini biliyor musun?

İshak, “Biliyorum.” dedim ve Tayr Hadisi’ni naklettim.

Me’mun, “Bu hadis sahih midir?” diye sordu.

İshak, hepimiz, sahihtir dedik.

Me’mun:

– Ey İshak, Allah Teala, Resulü’nün duasını kabul mü etti, ret mi etti?

– Hâşâ! Kabul etti; reddetmedi.

– Öyleyse Allah Tebareke ve Teala, Resulullah’ın (s.a.a) duasını kabul ederek kendisi ve Resulü yanında en aziz olan kulunu gönderdi ona ve böylece kızartılmış hediye kuşu birlikte yediler.

– Evet.

– Ey İshak, Resulullah’ın duası üzerine gelip kuşun etinden yiyen kimdi?

– Gelip o kuşu Resulullah’la birlikte yiyen Ali idi.

– Ey İshak, Allah Teala ve Resulü, ümmet arasında en üstün olan kimseyi tanıyorlar mıydı, yoksa tanımıyorlar mıydı?

– Tanıyorlardı.

– Ey İshak, Allah ve Resulü, yaratıklar ve ümmet arasında en üstün olan kimseyi bildikleri hâlde üstün olmayanı mı sevdiler?

– En üstünü sevdiler.

– Ey İshak, öyleyse Ali b. Ebutalib, bütün yaratıkların en üstünüdür.

– Ali yaratıkların en üstünüdür… Ama, Ebu Bekir de fazilet sahibidir…

– Varsın olsun. Biz en üstünün kim olduğunu ispatlamak istiyoruz, fazilete sahip olan kimseyi değil. Ebu Bekr’in fazilet sahibi olduğunu söylemekle neyi kastediyorsun?

– Maksadım Kur’ân’daki şu ayettir: “İkisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.”[3]

– Ey İshak, birisiyle birlikte olmak insanın ondan fazilet elde etmesine sebep olmaz. Çünkü birlikte olan iki kişi birbirine zıt da olabilirler. Kur’ân’ın şu ayetini görmedin mi: “Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: Seni topraktan… yaratan (Allah)’ı inkâr mı ettin?”[4]

– Ey halife, bu ayetin ispatı çok zordur. Çünkü buyuruyor ki: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.”

–Ey İshak, ben senin hakka eğilimli ve bağnazlıktan uzak biri olduğunu sanıyordum; ama senin hala inat ve bağnazlığını sürdürdüğünü görüyorum. Ey İshak, Ebu Bekir’in hüzne kapılması Allah için miydi, yoksa kendisi için miydi? Allah Teala için olduğunu söylersen o hâlde neden Resulullah onu Allah için olan bir işten men ederek, “hüzne kapılma.” dedi. Yok eğer onun kendisi için hüzünlendiğini ileri sürecek olursan bu onun faziletini ispatlamaz.

– Kur’ân buyuruyor ki: “Böylece Allah huzur ve güvenlik duygusunu indirdi.”[5]

– Ey İshak, Allah Teala huzur ve güvenlik duygusunu Resulü’ne mi gönderdi Ebu Bekir’e mi?

– Güvenlik duygusunu Ebu Bekir’e değil Resulü’ne indirmiştir.

– Ey İshak, Allah Teala Kur’ân’da şöyle buyuruyor: “Sonra Allah Resulü ile müminlerin üzerine güven duygusu ve huzur indirdi.”[6] Allah Teala’nın Resulü ile birlikte üzerlerine huzur ve güven duygusu indirdikleri kimselerin kimler olduğunu biliyor musun?

– Ey halife, kimler olduğunu siz söyleyin.

– Evet, Huneyn Savaşı’nda Müslümanlar yenilgiye uğrayıp kaçtılar; ancak Resulullah ile Haşimoğulları’ndan yedi kişi kaldı. Peygamber’in amcası Abbas b. Abdulmut-talip Resulullah’ın devesinin dizginini tutmuştu. Beş kişi de Peygamber’in etrafını sarmıştı. Ali b. Ebutalip ise yalnız ve tek başına kâfirlere kılıç sallıyordu. Bunun üzere Allah Teala huzur ve güvenlik duygusunu Ali b. Ebutalib’e indirdi.

İshak, “Bu konu hepimize malum olduğu için Me’mu-n’u doğruladık.” diyor.

Me’mun yine şöyle sordu:

– Ey İshak, ihlâs üzere getirilen şahadetten sonra en faziletli amel nedir?

– İhlâsla getirilen şahadetten sonra en faziletli amel Allah yolunda cihat etmektir.

– Bu konuda ashap arasında Ali b. Ebutalib’e eşit olan herhangi biri olduğunu düşünebiliyor musun?

İshak, “Hangi savaşı ele alalım?” dedim.

Me’mum:

– Bedir, Uhud, Hüneyn, Handek ve Hayber… savaşlarından hangisini istersen üzerinde durabilir ve söz konusu edebiliriz.

İshak:

– Bedir Savaşı’nı ele alalım.

– Ey İshak, Bedir Savaşı’nda kâfirlerden kaçı öldürülmüştür?

– Kâfirlerden 62 kişi öldürülmüştür.

– Onlardan kaçını Ali b. Ebutalip öldürmüştür?

– 22 kişiyi Ali b. Ebutalip, geriye kalan 40’ını da diğer ashap öldürmüştür.

– Ey İshak, Hüneyn’i de ele alalım.

– Ele alalım.

– Ey İshak, Hüneyn Savaşı’nda Haşimoğulları’ndan yedi kişi dışında bütün ashap dağıldı. Tek başına kâfirlere kılıç sallayan yalnız Ali b. Ebutalip idi. Diğerleri neredeydi?

–O anda Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe Resulullah’la istişare etmekteydi…

– Ebu Bekir’in Resulullah’la istişare ettiği konuda Re-sulullah bağımsız ve müstağni miydi, yoksa Ebu Bekir’in görüşüne mi muhtaçtı?

– Resulullah’ın bütün işleri Allah’ın vahyi üzere gerçekleşmiştir ve bu konuda hiç kimseye muhtaç değildi.

– Ey İshak, Ebu Bekir veya başka bir sahabenin müdahale etmesine gerek kalmayan bir iş, öyle hassas bir anda kâfirlere kılıç sallamakla eşit tutulacak derecede önemli olabilir mi?

– Ey halife, o savaşa katılanlar için, ister bilfiil savaş-sınlar, ister savaşmasınlar sevap vardır.

– Ey İshak, Allah Teala’nın Kur’ân’da, “Allah… cihat edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır.”[7] buyurduğunu görmüyor musun?

İshak, “Ben bunun cevabını veremeyince, halife konuşmasına şöyle devam etti” diyor:

– Ey İshak, Muvalât Hadisi’ni biliyor musun?

İshak, “Biliyorum” dedim ve hadisi senet ve ravileriy-le naklettim.

Me’mun:

– Ey İshak, bu hadisten anlaşılıyor ki Ali b. Ebutalib’in üzerine kimsenin velâyeti farz olmadığı hâlde, Allah Teala ve Resulü, Ebu Bekir’in, Ömer b. Hattab’ın ve bütün Müslümanların üzerine Ali b. Ebutalib’in velâyetini farz kılmıştır. Ey İshak, o hâlde başkasında da var olan bu fazilet nasıl bir fazilettir?

İshak diyor ki: Biz buna da cevap veremeyip sessiz kalınca Me’mun yine dedi ki:

– Ey İshak, Menzilet Hadisi’ni duymuş musun?

– Evet, duymuşum.

– Harun’un Musa (a.s) ile bir ana ve babadan olduğunu biliyor musun?

– Biliyorum.

– Ali b. Ebutalib’le Resulullah’ın (s.a.a) bir ana ve babadan olmadıklarını da biliyor musun?

–Biliyorum.

– Harun’un Musa’ya (a.s) başka bir nispeti var mıdır?

– Harun Musa’nın halifesi ve vasisidir.

– Ali b. Ebutalib’in de Resulullah’a hilâfet ve vasilikten başka bir nispeti yoktur.

İshak diyor ki: Bağdat âlim ve müçtehitlerinden kırk kişi olarak bu apaçık gerçeği kabullenip, doğrulamaktan başka bir çare bulamadık ve hepimiz dilimiz ve kalbimizle bunu itiraf ettik. Bu anda Me’mun yüzünü gökyüzüne tutarak şöyle dedi:

“Allah’ım, sen şahit ol ki ben, Ali b. Ebutalib’in fazilet ve velâyetini ispatladım ve halkı bu yola davet ettim. Şüphesiz tek yol gösterici sensin.”

* * *

Ehlisünnet âlim ve fakihlerinin en seçkinlerinden olan Allâme İbn-i Abdurabbih, Ikdu’l-Ferid adlı kitabının üçüncü cildinin 37. sayfasında naklettiği Me’mun’un Bağdat ulemasıyla tartışması burada sona erdi. Ancak burada birkaç noktaya değinmeyi gerekli görüyorum:

Evvelâ, Halife Me’mun, Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) velâyet ve faziletlerini sağlam ve kesin delillerle ispatlamasına rağmen, kendi hilâfeti döneminde imamet makamının mirasçısı olan İmam Rıza’ya (a.s) çektirdiği elem ve ıstırap, çeşitli musibetler Müslümanların kalbini yakmış ve yakmaya devam edecektir. Evet, tarih böyle cinayet ve çirkinlikleri elektrik misali geçmişten gelecek nesle nakletmekte ve onları aydınlatmaktadır…

Evet; Me’mun’un, “Hidayet veren ancak Allah Teala-dır.” sözü bir gerçektir.

İkinci olarak, Allâme İbn-i Abdurabbih’in de rivayet ettiği gibi o toplantıda Me’mun’un huzurunda hazır olup bu ihticacı duyarak itiraf eden kırk âlim o zamanın müçtehitleri idiler. Şimdi şöyle bir soruyla karşılaşmaktayız: Acaba sıradan insanların bile halledebileceği böyle açık ve ilmî bir meseleyi, zamanında İslâm âleminin eşsiz büyük ve önemli bir şehrinin en bilgili ve fakihleri olan kırk âlim ve müçtehit, o meseleyi halletmede neden o kadar zorluğa düşmüş ve Me’mun’un istidlaline muhtaç kalmışlardır; oysa böyle bir meseleyi ispatlayıp bu konuda görüş belirtmek ulama ve müçtehitlerin vazifesiydi, Me’mun’un değil. Çün-kü ulema, asrın ilmî mercii, sultan ve halifeler ise zamanlarının kanunî ve örfî hâkimleriydi…

Ne yazık ki, önemli dinî meseleleri ispatlamaktan çekinmek sonucu, geriye içinden çıkılmaz birçok örümcek ağlarını andıran karmaşık olaylar yumağını miras bırakmışlardır. Mirasçıları henüz de bu yumak içinde çırpınmaktadırlar.

İşte bu yüzden birçok âlim, asırlarının halife ve sultanlarının yalakları olup hakimlerin arzu ve isteklerine uygun olarak hareket etmekten ve hatta o doğrultuda fetva vermekten çekinmemişlerdir. Bu sebeple masum İslâm ümmeti de günümüzde o cinayet ağaçlarının zehirli meyvelerini tatmaktadır.

Üçüncü olarak, meşhur “Akaidu’n-Nesefî” adlı kitapta, yazar, halifelerin isimlerini sırasıyla yazdıktan sonra şöyle diyor:

“Üstünlük konusunda da bu sıralama geçerlidir. Yani birinci halife ikinci halifeden, ikinci halife üçüncü halifeden, üçüncü halife de dördüncü halifeden daha üstündür.”

Kısaca şöyle demek istiyor: Allah ve Resulü katındaki makam, mevki, üstünlük ve yakınlık konusundaki sıralama da, halk arasında hilâfet konusunda gerçekleşen sıralamaya göredir. Bakın ne kadar da yersiz ve delilsiz bir hükümdür!

Buna göre, birinci halife Ebu Bekir ikinci halife Ömer b. Hattab’dan daha üstündür, ikinci halife de üçüncü halife Osman b. Affan’dan daha üstündür, Osman ise Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’den üstündür.

“Akaidu’n-Nesefî” diye adlandırılan bu kitabın yazarı, Ehlisünnet ulemasından Allâme Nesefî’dir. Bu kitap Ehlisünnet’te, özellikle Hanefi’ler içerisinde çok meşhur ve yaygındır. Ancak, ben Ehlisünnet’ten bir kişi olup Hanefilikte kadılık makamına sahibim ve bu kitabı birçok şerh ve açıklamayla okumuş ve defalarca dersini vermişimdir. Buna rağmen bu hükmü reddediyor ve buna itiraz ediyorum. Fakat saygıdeğer okuyucularımızdan ilk başta bana itiraz etmemelerini, “Bu, geçmiş ulemanın görüşlerine ters düşüyor” dememelerini rica ediyorum. Çünkü geçmiş ulemanın görüşleri kesin delillerle ispatlanmadıkça bizim için kesin bir hüküm teşkil etmez. Hâlbuki ben burada, “Üstünlük bu sıralama esasıncadır.” sözünün delilsiz bir hüküm olduğunu ve tercih edilecek bir yanı olmadığını ispatlayacağım.

Evet; “Nesefî”, halifelerde fazilet ve üstünlük hilâfet sırasına göredir” diyor.

Şimdi ben diyorum ki, böyle delilsiz bir hüküm vermek, körü körüne taklidin en aşağı derecesidir.

Elbette burada eleştiriyi geniş bir ölçüde ispatlamak için delil sunulması gerekiyor. Çünkü delili olmayan bir hükmü ispatlamaya çalışmak, evvela imkânsız ve ikincisi de tercih edilecek yönü olmayan bir şeyi diğerine tercih etmek olur, ki bunların her ikisi de doğru değildir.

Evet; İslâm hükümlerinin ispatında delil, aklî ve naklî olmak üzere iki kısımdır. Ancak İslâm hükümlerinin ispatında aklî delil müstakil olmayıp naklî delilin yardımına muhtaçtır. Ama İslâm’da, hükümlerin ispatında naklî delil tek başına yeterlidir.

Dolayısıyla bu bahsimizde makulat yoluyla, yani aklî delillerle Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) ümmetin en üstünü olduğunu ispatladık. Değerli okuyucularımız, biraz önce konuyla ilgili açıklamamıza bakabilirler. Resulullah’ın (s.a.a) ümmetinin ihtilâf etmediği, herkesin ittifakla kabul ettiği naklî deliller de iki kısımdır: Biri Kur’ân ayetleri, diğeri ise Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen sahih hadisler. Naklî delillerden sayılan kıyas, icma ve içtihada gelince, kıyasın hük-mü ispatlaması, icmanın gerçekleşip gerçekleşmediği ve içtihadın da şartları hakkında Resulullah’ın (s.a.a) ümmeti arasında farklı görüşler olduğu için burada onlardan bahsetmeyeceğiz.

Şimdi Kur’ân ayetlerine gelelim: Biz burada, Kur’ân’ın yüce ayetlerinden sadece ikisiyle yetineceğiz: Birinci ayet; Ali b. Ebutalip, tertemiz eşi Fatıma-ı Zehra ve onların iki evlâdı Hasan ve Hüseyin’den ibaret olan Resulullah’ın (s.a.a) yakınlarını sevmeyi ümmet üzerine farz kılan “Me-veddet Ayeti”dir:

“De ki: Ben, buna karşı yakınlarıma sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.”[8]

Diğeri ise yine bu beş kişiden ibaret olan Âl-i Aba ve Resulullah’ın Ehlibeyti’nin masum ve günahlardan arınmış olduğunu bildiren “Tathir Ayeti”dir.[9] Ali b. Ebutalip o beş kişiden birisi ve Resulullah’tan (s.a.a) sonra onların ikincisidir. Evet, Resulullah’ın (s.a.a) sahip olduğu fazilet ve masumluğa Ali de sahip olup bu konuda Resulullah’la (s.a.a) eşittir. Oysa masumluk ve günah işlemezlik, insanoğlunda daha yücesi düşünülmeyecek bir makam ve üstünlüktür.

Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen sahih hadislere gelince:

Naklî delillerin önemli bir bölümü Resulullah’ın hadisleridir. Biz, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in makam ve mevkisi ve herkesten üstünlüğü hususunda Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen ve sahih olduğu ittifakla kabul edilen hadislerin hepsini bu kitapta kaydetmedik. Sayıları çok olan bu hadislerden örnek olarak sadece birkaçını kaydettik. İslâm ümmetinin çoğunluğunu oluşturan Ehlisünnet, bütün Sihahlarında, özellikle “Sahih-i Buharî” ve “Sahih-i Müslim”de bu hadisleri nakletmişlerdir. Biz bu hadisleri naklederken Ali b. Ebutalib’in İslâm ümmetinin en faziletlisi ve en üstünü olduğunu ispatladık. Tartışma biliminde delilin delalet ettiği şeye aykırı olamayacağı da ispatlanmış bir konudur.

Ayrıca, iddiamızı geniş bir şekilde ispat etmek için “Allâme İbn-i Abdurabbih”in naklettiği rivayette “Me’mu-n’un Bağdat ulemasına ihticacı” adlı bölümde, halife Me’-mun’un kendi döneminin ulema ve müçtehitlerinin karşısında Ali b. Ebutalib’in herkesten üstün olduğunu ispatladığını gördük. Bilhassa Me’mun’un bu istidlali Ehlisünnet’in müçtehitlerinin döneminde, özellikle kendi asırlarının fetva merciileri olan “Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan Şeybanî, Refer, Şafiî, Ahmed b. Hambel” gibi ileri gelenlerin döneminde yapılmıştır.

Şimdi konumuza geçelim:

Evet, ben ilim ve sorgulama gücü olanlardan şunu soruyorum: “Allâme Nesefî hangi delile dayanarak böyle bir yargıda bulunmuştur. Çünkü delile dayalı olmayan bir iddia tahakküm ve dayatma olur. Hz. Ali’de olmayıp diğerlerinde olan, diğerlerini Ali’den üstün kılan hangi fazilet vardır. Biz böyle bir faziletin olmadığını söyleyerek iddiamızı aklî ve naklî delillerle ispatlıyoruz. O hâlde, halifelerin, hilâfet sırasına göre birbirlerinden üstün olduklarını söyleyen “Allâme Nesefî”nin bu sözü delilden yoksun, şahitsiz bir varsayım ve temelsiz bir zorbalıktır…

Konuyu biraz daha açalım:

Biz, falancanın âlim, filancanın halife ve üçüncü birisinin de padişah olduğunu görerek hükmederiz. Çünkü bunlar gözle görülebilen ve kulakla duyulabilen şeylerdir. Ancak “falanca, filancadan üstündür” diyebilmek, gerçekten zor ve makul olmayan bir şeydir.

Çünkü, “falanca filancadan üstündür” derken onun Allah Teala indinde makamının üstün olduğunu kastedersek, böyle bir hüküm sadece Allah ve Resulü’ne aittir; bu hüküm insanların vazifesinin üstündedir. Fakat o adamın üstün olduğunu Allah ve Resulü beyan edecek olursa, bu durumda biz de buna inanır, iman ederiz. Bu durumda yine hüküm Allah Teala’ya dayanır; biz ise sadece inanıp kabul etmekle yükümlüyüz.

Ancak üstünlükten maksadımız, ilk Müslüman olmak, Resulullah’ın (s.a.a) emriyle cihad etmek, herkesten bilgili olmak… cömert ve eli açık olmak, takvalı ve Resulullah’a (s.a.a) herkesten daha yakın olmak gibi üstünlük ölçülerinde diğerlerinden üstün olmaksa, bu durumda, bütün bu konularda Ali b. Ebitalib’in (a.s) herkesten önde, bütün İslâm ümmetinin salih amellerinden üstün amellere sahip olduğunu önceden de ispatladık.

Bu konuda, Ehlisünnet’iyle, Şia’sıyla herkesin sahih olarak ittifakla kabul ettiği Resulullah’ın (s.a.a) sadece “Dâbbe Hadisi” yani, “Hendek’te Ali’nin -Amr b. Abduve-d’e indirdiği- darbesi kıyamete kadar bütün insanların ve cinlerin ibadetinden üstündür.” hadisi yeter. Biz önceki konularda bu hadisin sıhhati ve konuya nasıl kanıt oluşturduğu yönünde gerekli olan açıklamaları yaptık.

Burada şu hususu belirtmemiz gerekir:

Bizim Ehlisünnet ulemamız, bu eserimizi okurken itiraz ederek diyeceklerdir ki: “Bakın! Ulema-i selefi eleştiriyor, akaid kitaplarını eleştirip Allâme ve müçtehitlerin sözlerini reddediyor. Görüyor musunuz? İşte bu, Rafizî olmuş; halifelerin fazilet ve üstünlüklerini inkâr etmektedir. Halifelerin üstünlüğünü kabul etmiyor.”

Evet, böyle sözleri çok söyleyecek ve özellikle diyecekler ki: “Biz böyle bir şeyi kabul etmeyiz. Çünkü ulema-i selef ve müçtehitler böyle bir şey demeden geçip gitmişlerdir. Ulema-i selef ne diyorsa, onlardan sonra gelenler de onu kabul etmelidir. Ulema-i selefin demediği bir söz kabul edilemez; çünkü içtihadın kapısı kapalıdır ve…”

Burada, yukarıdaki itirazları şöyle cevaplandırabiliriz:

1- Din ve mezhep kardeşlerimi yumuşaklık ve sükuta çağırarak taklit, taassup ve anlamsız asabiyetten uzak bir şekilde konuyu dikkatlice ve insafla ele alıp incelemeye davet ediyorum…

2- “Ulema-i selefe itiraz edilmiş, eleştirilmiştir.” derlerse, bunun cevabında şunu deriz: Ulema-i selefe itiraz edilip onların eleştiriye tabi tutulmaları geçmişi olmayan yeni bir şey değildir. Çünkü ulema-ı selefe onlardan sonra gelen âlimler itiraz edip eleştirmeseydiler, İslâm âleminde bu kadar çeşitli kitaplar yazılmazdı. Bu kadar kitabın yazılıp basılmasının sebebi ulema-ı selefin eleştiri ve itiraza tabi tutulmasıdır. Yazılan bütün kitapları göz önünde bulundurduğumuzda, onların, ya seleften nakledilen bir konunun açıklaması olduğunu ya da reddiye ve eleştiri olduğunu görürüz. Çünkü ulema-ı seleften sonraki âlimlerin kitap ve sözleri sırf selefi kabul etmek olsaydı, ilk yazılan kitap yeterli olur, ikinci kitabın yazılmasına gerek kalmazdı.

Ayrıca, Nesefî’nin bu sözüne karşı çıkan ilk kişi ben değilim; “Akaid-i Nesefîyye”ye şerh yazan Allâme Tafta-zanî de bu söze itiraz etmiş, onu eleştirmiştir. Bunun hususta “Şerh-i Nesefîyye”ye müracaat edebilirsiniz…

3- “Akaid kitabı eleştirilmiştir.” denilirse, buna şu cevabı verebiliriz: “Akide ve İtikat (inanç), Resulullah’ın Allah Teala’dan bize getirdiği ve İslâm dininde hiç kimsenin inkâr etmediği şeydir.” Fakat bizim eleştirdiğimiz bu konuda, Resulullah’ın (s.a.a), Allah tarafından bir şey getirmediğini defalarca anlatıp ispatladık. İtiraz ve eleştiriye tâbi tuttuğumuz şey “akaid”den değildir.

4- Yapılan itiraz ve eleştiriye “Rafizîlik” adı takılırsa, buna da cevap olarak şöyle diyorum: Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ne biraz meyledenleri ve özellikle Peygamberin Ehlibeyti’nin fazilet ve üstünlüğünden biraz bahsedenleri “Rafizîlik”le suçlamak, Ümmeyye ve Abbasoğulları’nın mey-dana getirdikleri ve bugüne kadar devam edip gelen cahilane bir bahanedir. Bu yersiz suçlama, tarihin en önde gelenlerinden ve seçkin ulamasından olan İmam Şafii’nin dediği gibi bir suç değil; aksine, tarihî bir şeref ve üstünlüktür. İmam Şafiî’den ettiğim rivayeti aynen aşağıda kaydediyorum:

Şerif Nuruddin Ali Semhudi, Cevahiru’l-Ikdeyn adlı kitabında şöyle rivayet ediyor (Rivayetin Arapça metnini kaydettikten sonra Şafii’nin beyitlerini de zikrediyor).[10]

Beyhaki, Rabi’ b. Süleym’den şöyle nakleder: İmam Şafiî’ye şöyle dedim: Bazıları Resulullah’ın Ehlibeyti’nin faziletini duymaya tahammül edemiyorlar. Birimizin Ehlibeyt’in fazilet ve üstünlüğünü anlattığını gördüğünde, “Bu, Rafizîdir” diyorlar.

Bunun üzerine İmam Şafiî şu beyitleri okudu:

İza fi meclisin zekerû Aliyyen

Ve sıbteyhi ve Fatımete’z-Zekiyye

Fe ecrâ be’zuhum zikren sivahu

Fe eygin ennehu selgegiyye

        

İza zekerû Aliyyen ev benîhi

Teşağele bi’r-rivayati’l-aliyye

Ve gale tecavezû ya gavmî an zâ

Fe haza min hadisi’r-Rafiziyye

 

Beri’tu ile’l-muheymini min unasin

Yerevene’r-rafza hubbe’l-Fatımiyye

Alâ Âli’r-Resûli salâtu Rabbî

Ve lânetuhu li-tilke’l-cahiliyye

Anınca bir toplulukta Ali’yi,

İki oğlu ve Fatıma-ı Zekiy’yi

Bazı kişiler de anar bir gayriyi

Bil ki o, yanlış düşüncedir

 

Ali ve evlâdı anılınca bir anda

Yüce sözler konuşulur her yanda

Biri de bağırarak der ki anında:

Rafizîlik kokusu var kelamında

 

Uzağım ben şu cahil halk kitlesinden

İtreti sevene Rafizî diyenden

Pak Ehlibeyt’e rahmet olsun Rabbimden

Bu cahillik de pay alsın lânetinden.

Hafız Cemaluddin Zerendî ise Şafiî’den şu beyitleri nakletmiştir:

Galû tereffezte, gutlu kellâ

Me’r-refzu dinî ve le’tikadî

Ve lakîn tevelleytu hayre imamin

Hayre imamin ve hayre hadi

İn kane hubbu’l-vasiyyi refza

Fe ene erfezu’l-ibadî

Dediler ki Rafizî oldun, dedim yok

Rafizîliğe benim inancım yok

En üstün imamı sevdim gönlüm tok

Bundan başka benim hiçbir suçum yok

Rafizîlik ise Ali’yi sevmek

Bilin Rafizîyim ben, herkesten çok.

Yine İmam Fahr-i Razî, İmam Meznî’den, İmam Şafiî’nin, Ehlibeyt hakkında şu beyitleri söylediğini nakleder:

Ve ma zâle kitmanîke hatta keennenî

Bi reddi’s-sâilîne le-a’cemu

Ve ektumu vuddî mea safai meveddetî

Li neslime an gevli’l-vuşatı ve eslemu

Sürekli gizliyorsun benden; sanki ben

Bu soruların cevabını veremem

Dedikodudan kurtulmayı dilerken

Gizlerim sevgimi ben, candan severken.

Yine Ehlisünnet ulemasından Beyhaki, Sahl b. Muhammed’den ve Abdulbirr, Süleyman b. Kuteybe’den naklen İmam Şafii’nin birçok kasidesini rivayet etmişlerdir.

Evet; bu suçlama, sırf cahilane bir inat ve taassuptan kaynaklanmaktadır. Çünkü halifelerin mertebesinden yukarı olan bir fazileti onlara isnat etmeyen bir Müslüman’a “Rafizîdir” denilmekte ve “bidatçi” sayılmaktadır. Hâlbuki bu zavallı esasen sabit olan bir fazileti “rafz” ve reddetmemiş, herkesi kendi makam ve mertebesinde kabul etmiştir.

Ancak “Muaviye” yetmiş yıl Ali b. Ebutalib’e -hâşâ- lânet ve küfür etmiş, ettirmiş; Resulullah’ın (s.a.a) min-berinde, binlerce sahabenin huzurunda Resulullah’ın (s.a.a) vasisine lânet ederek yüce arşı titretmiş, Resulullah’ın (s.a.a) iki torunu Hasan ve Hüseyin’e dedelerinin türbesinde küfretmiş, onun bu çirkin sözlerini duyan Ümmü’l-Mü-minin Ümmü Seleme, eyvahlar olsun diyerek ağlar hâlde dışarı çıkmış, buna rağmen o âlemin nefretine uğrayasıca Muaviye’ye “Rafizî” demeyip “Emirü’l-Müminin” diye arkasında cemaat namazı kılmışlar, o melunu rahmetle anmışlar, tarih kitaplarında ümmete böyle cinayetkâr bir miras bırakmışlardır! Evet, Ali’nin faziletini ikrar etmek rafizîlik olmayıp, başka birisinde olmayan bir üstünlüğü kabul etmek rafizîliktir. Ne yazık ki bu, bir taassuptur; Muaviye ve Mervan’ın emel ve arzularıyla gerçekleşen ci-nayetkâr bir harekettir.

Şimdi konumuza dönelim:

5- “Halifelerin üstünlük ve faziletlerini kabul etmiyor.” derlerse buna da cevap olarak derim ki: Ben halifelerin Allah ve Resulü yanında sabit olan faziletlerini inkâr etmi-yorum. İslâm ümmetinden hiç kimse böyle bir şeyi inkâr etmez. Fakat Allah ve Resulü yanında sabit olmayan bir fazileti inkâr etmenin de bir sakıncası yoktur. Çünkü gerçekte olmayan bir şeyi var kabul etmek yersiz bir hareket olup bunu yapmak kusurdan başka bir şey değildir.

6- Halifelerin efdal olmalarını kabul etmediğim söylenirse buna da cevap olarak şöyle derim: Halifelerin efdali-yetini inkâr eden ilk kişi ben değilim. Çünkü herkesten önce bu efdaliyeti halifelerin kendileri kabul etmemişlerdir. Bu alanda Ehlisünnet ulaması şöyle rivayet eder: Birinci halife “Ebu Bekir b. Ebî Kuhafe” halife olduktan birkaç gün sonra minbere çıkarak şöyle dedi:

“Beni halifelikten muaf görün, beni halifelikten muaf görün! Ali aranızda olduğu sürece ben sizin en üstününüz değilim, sizin en üstününüz Ali’dir.”

Yine “Gadir-i Hum”da, ikinci halife Ömer b. Hattap “Muvalât Hadisi”ni duyunca, “Mübarek olsun, mübarek ol-sun ey Ali! Bugün benim ve bütün mümin erkek ve kadınların velisi oldun.” dedi.

Bu konuda Ehlisünnet kitaplarında yüzlerce hadisle karşılaşmak mümkündür; insaflı olup hakkı kabul etmemiz gerekir.

7- “Ulema-i selefin dediği her şeyi, onlardan sonra gelen âlimler azaltıp çoğaltmadan kabul etmelidir.” deseler, bunu da şöyle cevaplarız:

Böyle bir söz doğru değildir. Ulema-i selefin dediği her şeyi onlardan sonra gelen ulemanın azaltıp çoğaltmadan kabul etmeleri zorunlu olsaydı o hâlde neden Ehlisünnet’in ileri gelenlerinden olan “Ebu Hanife”den sonra fetva makamına geçen Ebu Yusuf, hocası Ebu Hanife’nin verdiği fetvaların yarısını kabul etmemiştir ve yine Ebu Yusuf’tan birkaç gün sonra fetva veren Muhammed b. Hasan Şeybanî, Ebu Yusuf’un fetvalarından bir çoğunu reddetmiştir. Hakeza, Ebu Hanife’den elli yıl sonra gelen Ebu Abdullah Şafiî, Ebu Hanife’nin verdiği hükümlerin birçoğunu reddetmiştir. Meselâ, Ebu Hanife’nin kabul ettiği kıyası, ondan az bir zaman sonra gelen “Abdullah b. Şafiî ve Ahmed b. Hambel” gibi müçtehitler reddetmişlerdir. Çünkü açık nasla ispat olmayan, zan ve içtihatla verilen hükümleri ret veya kabul etmek için ikinci müçtehidin zann-ı galibine müracaat edilir.

8- “İçtihat kapısı kapanmıştır.” diyecekler. Buna cevabımız ise şudur: Birincisi, bu söz içtihat değil; alışkanlığa dayalı, delilsiz ve ispatsız bir hükmü delille çürütmektir. Çünkü biz müçtehitlik değil, mukallitlik vazifesini yerine getirmek gücüne bile sahip değiliz.

İkincisi, “İçtihat kapısı kapanmıştır.” sözü delil ve bur-handan son derece uzaktır. Şimdi burada bu önemli meselenin üzerinde duralım:

Birincisi, bu mesele o kadar önemli, ciddi ve geniş bir konudur ki, bunun bütün mahiyetini açıklamak bizim ilmî gücümüzü ve fennî gözlemlerimizi aşar. Buna rağmen yine de İslâm hükümleri ve dini bilimler çerçevesi içinde düşüncemizi beyan etmeyi gerekli görerek şöyle deriz:

a- Şüphesiz İslâm’ın hükümlerinden birini ispatlamak için, hiç kimsenin reddedemeyeceği delil ve burhan getirilmelidir; biz bunu defalarca vurguladık.

b- Açıktır ki, İslâm hükümlerini ispatlamak için “aklî” ve “naklî” olmak üzere iki delilden yararlanılabilir. Fakat daha önce de dediğimiz gibi aklî delil, hükmün ispatında müstakil değildir (naklî delile ihtiyaç vardır).

Burada, bu konuyu aklî tecrübelerimizle biraz inceleyelim:

Acaba sadr-ı İslâm’da içtihat gerekli miydi? Eğer gerekli değildiyse, öyleyse neden Müslümanlar içtihadı gerekli bilerek içtihada girişmişlerdir. Demek ki, içtihat o zaman da gerekli ve zarurî bir şeydi. O hâlde neden birkaç yüz yıl sonra artık içtihada gerek duyulmadı ve hatta imkânsız sayıldı? Bu ikinci kararın delili ve dayanağı nedir? Sadr-ı İslâm’da içtihat döneminin kapandığı ve artık içtihada gerek kalmadığı söylenirse, buna şöyle cevap verebiliriz: İslâm hükümleri Resulullah’ın (s.a.a) döneminde, “Bugün size dininizi tamamladım.” ayetiyle tamamlanmış ve sadr-ı İslâm’da içtihatla tamamlanmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Öyleyse içtihat, İslâm hükümlerinin tamamlanması için değil, başka bir şey için gereklidir. O da şundan ibarettir: “Zamanın değişmesiyle zan ve içtihada dayalı hükümler de değişebilir.”

Evet, kırk veya elli yıllık bir zamanın değişmesiyle, zan ve içtihada dayalı hükümlerin değişmesi de mümkün olduğuna göre, binlerce yılın değişmesiyle zan ve içtihatla ispatlanan hükümlerin değişmesi neden mümkün olmasın? Hâlbuki bu da tabiî bir şeydir… Fakat biz makulatla uğraşmayı fazla gerekli görmüyoruz; zaten vazifemiz de de-ğildir.

Gelelim naklî delillere:

Naklî delillere başlamadan önce, okuyucularımızın, İslâm dininde içtihadın gerekli ve zarurî bir konu olduğunu bilmeleri, içtihat kapısının kapandığı sözünün delilsiz bir iddia olduğuna kanaat getirmeleri için Ehlisünnet’in en muteber kitabı olan “Dairetu’l-Mearif” kitabının içtihat alanındaki görüşünü burada kaydediyorum. Bakınız 22 citlik “Dairetu’l-Mearif”in yazarı “Muhammed Vecdi”, bu eserinin üçüncü cildinde ne diyor:

“Toplumun yeni duyduğu ihtiyaçların gerektirdiği kadarıyla, hükümler içtihatla ispatlanır. Hükümleri içtihat edebilecek müçtehitlere her asırda ihtiyaç vardır. İslâm’ın birinci asrından üçüncü asrına kadar müçtehitler içtihat ediyor, İslâm’ın ilk öğretileriyle yeni çıkan olayları birleştirmede görüşlerinin birbirine ters düşmesinden hiç çekinmi-yorlardı. Ancak toplumsal gevşekliklerin meydana geldiği ve İslâm’ın esrarını anlayamadıkları sonraki dönemlerde, kusurlarının üzerini örtmek için içtihat kapısının kapandığını bahane ederek mazeret getirdiler. Oysa Kur’ân’ın net ifadesine ve sahih hadislere göre içtihat kapısı kıyamete kadar açıktır…”

Buradan açıkça anlaşıldığı üzere, içtihat, Kur’ân-ı Kerim ve Resulullah’ın (s.a.a) sahih hadisleriyle ispat olmuş, İslâm dininin ileri gelenleri bunu sürekli uygulamışlardır. Hicretten üç yüz yıl sonra zalim hükümetlere uyan dünya-perest ulema ve fakihler, kendilerinde İslâm hükümlerinde içtihat etme liyakati göremeyince, zamanlarının sultanları, halifeleri, zalim yöneticilerin isteklerinin aksine bir işe girişmeleri, onların yanında makamlarının düşmesine, dünyevî zararlarına, dirhem ve dinarlarının azalmasına sebep olacağından, “İçtihat kapısı bağlanmıştır.” gibi zalimane bir söz uydurdular.

Onlardan sonra gelen Müslümanlar da, akla ve nakle dayalı olmayan “İçtihat kapısı kapanmıştır.” sözünü şer’î bir söz kabul edip susmuş ve buna karşı ses çıkarmamışlardır. Oysa mütevatir ve en sahih rivayetlerle, “İçtihat kapısı kapalıdır.” bidatini halifelerin çıkardığı ispatlanmıştır. Çünkü Ümmeyyeoğulları’nın zulmünden daha yeni kurtulan zavallı İslâm ümmeti, bu kez de Harunlar, Me’mun’lar, Mütevekkiller ve bunlar gibi birçok zalim Abbasî halifelerin ağır bidat yükü altında ezilmiş kalmışlardı. Ümeyye-oğulları’nın yıkılışını gören Abbasîler, elbette İslâm ümmetinin “merkeze”, yani Fatımaoğulları’na eğilimlerini de görüyorlardı. İşte bu sebeple İslâm ümmetinin hakkı söyleyen dillerini kesmek için böyle söylemişlerdir.

Bu nedenle bütün Ehlisünnet uleması ya inzivaya çekilmiş ya da takiyye ederek bu tehlikelerden kurtulmuşlardır… Ehlisünnet ulemasından birçokları da büyük tehlikelere düşmüşlerdir. Meselâ, “Malik b. Enes”, Medine’de, “Hasan-ı Müsenna”nın evlâtlarından olan Muhammed b. İbrahim’in kıyamında rolü olduğu için halife Mensur tarafından hapsedilip dövülmüştür. Ebu Hanife de Enbar şehrinde halife Mensur tarafından zindana atılmış, “Rabi” ismindeki kapıcısı tarafından öldürülmüştür. “Ahmed b. Ham-bel” de Mu’tasım b. Harun tarafından zindana atılarak dövülmüştür.

Bununla birlikte Ehlisünnet ulemasından birçokları kendilerini o zalimlerin kucaklarına atmış, onların isteklerine tabi olmuş, işlerini onların zalimane arzularıyla yönetmekten çekinmemişlerdir. Ehlisünnet ulemasından birçokları, yazdıkları kitap ve eserlerinde Resulullah’ın (s.a.a) vasileri ve ilimlerinin mirasçıları olan Ehlibeyt İmamlarından (hepsine selâm olsun) hatta bir tek rivayet bile nakletmemişlerdir. İşte bu dünyaperest ulema dünya hayatı için böyle uydurma hükümlere, zamanlarının zalim ve zorba halifelerine itaat etmişler, ilmin gerçek mirasçıları olan Ehlibeyt imamlarından uzak durmuşlar, gittikçe daha da bir bağnazlığa batmış, asırlar boyu sürekli tefrika ve nifaklarla daha sağlam bir tefrika kaynağı olmuşlardır ve zavallı İslâm ümmeti halâ onların bu kötülükleri içinde çırpınmaktadır…

Takiyye, sadece can ve malı korumada değil, din hükümlerini korumak için de tek bir şer’î kanundur.

Biz, içtihadın kapısının açık olduğunu naklî delille ispatladık ve şimdilik ayetin buyurduğu, “Bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun.” sözüyle yetiniyoruz. Yani, Müslümanlar, dinî vazifelerini idrak etmekten aciz olduklarında bir ilim ehline, bir bilene müracaat etmekle mükelleftirler. Bu genel bir hüküm olup, kıyamete kadar bütün Müslümanları kapsamaktadır. Nasıl olur, sadr-ı İslâm’da bir Müslüman karşılaştığı dini bir meseleyi bir âlime müracaat ederek öğrenmekle yükümlü olurken, ondan uzun zamanlar sonra başka bir Müslüman’ın karşılaştığı aynı meseleyi, şartları haiz olan bir âlime müracaat ederek öğrenmesi yasaklanabilir?! Biz bu müracaata engel olan sebebin ne olduğunu soruyoruz.

Madem ki içtihadın gerekliliği Kur’ân’ın nassı ve muteber hadislerle sabittir ve madem ki bütün Müslümanlar bunu kabul ediyorlar, öyleyse üç yüz yıl geçtikten sonra Allah’ın bu emri hangi nassa dayanılarak yasaklandı? Halifeler ve padişahların din hükümlerinde tasallut hakkı var mıdır?!

Müslümanlar anlayamadıkları, idrak edemedikleri bir meseleyi bir âlime ve bir bilene götürmelidirler dedik. Müslümanlar, o âlimin de kendi döneminin en bilgini ve bütün ilmî şartları haiz olduğuna yakin etmelidirler. İşte böyle birine “müçtehit” denilir ve böyle birisi İslâm hükümlerinde fetva verir.

Fakat daha önce de içtihat meselesini halletme gücüne sahip olmadığımızı, bunun çok önemli ve ciddi bir mesele olduğunu, Müslümanların bu meseleyi bir an evvel halletmeye çalışmaları gerektiğini söyledik.

Bu meseleyi ciddi ve derin bir şekilde incelemek isteyenler, “Allâme Dehlevî”nin “Ikdu’l-Ciyd Fi Ahkâmi’l-İçtihadi ve’t-Taklid” adlı eserine ve yine “Allâme Şah-velî”nin “el-İnsaf Fi’l-İçtihadi ve’l-Hilâf” adlı eserine müracaat edebilirler.

Biz bu konuyu ele alırken, sadece Ehlisünnet ulemasının eserlerine müracaatı yeterli gördük. Şimdi konumuza dönelim: Bu bahiste bizim hedef ve amacımız, “Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) bütün ümmetinden üstün ve herkesten efdal olduğunu ispatlamaktı. İşte bu hedefle tartışma adabına yakışır şekilde gerçekleri açıklamaya çalıştık.

Birincisi, iddiamızı aklî delillerle ispatladık ve İslâm dininde yegane müstakil delil olan naklî delillere müracaat ettik ve bu delillerden de en önemlisi olan, bütün Müslümanların ittifak ettiği ve hiç kimsenin ihtilâfına imkân bırakmayan Kur’ân-ı Kerim ve Resulullah’ın (s.a.a) sahih hadisleriyle yetindik. Kur’ân-ı Kerim’den sadece iki ayete değinerek Resulullah’ın (s.a.a) hadislerinden de herkes için kesin delil olan hadisi naklettik. Bu alanda yüzlerce sahih hadis varsa da biz, “arife bir ayet yeter” sözüne dayanarak sadece onlardan birkaçını nakletmekle yetindik.

Şimdi iddiamızı kesin delillerle ispatladıktan sonra Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in bütün İslâm ümmetinden efdal olduğuna hükmederek Resulullah’ın (s.a.a) ümmetinin arasında çok önemli ve ciddi bir ihtilâfı ihtiva eden “hilâfet” meselesine değinip kendi ilmî gücümüz ve aklî tecrübelerimizle bu konuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Fakat bu alanda yine bize itiraz ederek şöyle diyecekler:

Birincisi, sadr-ı İslâm’da olan hilâfet döneminden günümüze kadar bin seneden fazla bir zaman geçmekte, bu zaman sürecinde birçok büyük âlimler gelip geçmiş, bu meseleyi dakik bir şekilde incelemişlerdir. Ve bu da iki şıkkın dışında değildir: Ya gerçeği bulmuşlardır ya da hata etmişlerdir. Araştırma ve incelemelerinde gerçeğe ulaşmışlarsa, bu meseleyi tekrarlamaya gerek yoktur. Eğer araştırmalarında gerçeğe ulaşamamışlarsa, bu durumda da asırlar boyu, ulemanın ileri gelenlerinden on binlercesinin üzerinde bunca uğraşmasına rağmen gerçeğe ulaşamadığı böyle büyük bir meselenin, böylesine küçük bir kitapta hallolması imkânsızdır.

Bu eleştiriye cevap olarak şöyle deriz: Geçen uzun asırlar boyu, o kadar bahis ve araştırmalara rağmen bu meseleyi halledememişler ve daha doğrusu bunu halletmek istememişlerdir. Çünkü bir meseleyi doğru dürüst düşünmek ve mahiyetini anlamak için önce bağnazlıkları ve düşmanlıkları bir kenara bırakıp kendimizi arındırmamız gerekir. Buna ise Ehlisünnet uleması birçok nedenlerden dolayı bir türlü muvaffak olamamıştır. Çünkü bu mesele İslâm ümmetinin en köklü ve en derin ihtilâf kaynağıdır. İslâm ümmetinin önemli kişileri bu meselede birbirinden kopmuş ve temel olarak iki gruba ayrılmışlardır: Biri, hilâfeti bu haliyle kayıtsız olarak kabul eden Sünnîler, diğeri ise bunun aksini iddia eden Şiîler. İşte bu nedenle her iki fırkanın padişah ve sultanları İslâm ümmetinin birbirine yaklaşmasını, birleşmesini engellemek için birçok sebepler edinmişlerdir. Örneğin:

Ümeyyeoğulları’nın hükümeti döneminde hiç kimsenin açıkça hilâfet meselesini söz konusu edip hak iddiasında bulunmaya cüret edemeyişi tarihin en göze çarpan olaylarındandır. Bunun aksini iddia edenlere, o dönemin zalim yöneticilerinden olan “Muaviye”yi, “Ziyad”ı ve “Haccac b. Yusuf-i Sakafi”yi gösteririm. O dönemde Muaviye, “Ebu Turab” (Hz. Ali)’ın fazileti hususunda bir rivayet nakledeni şiddetle cezalandıracağını, onun aleyhine istediği kadar iftiralar edenleri büyük bir mükafatla ödüllendireceğini sürekli vurgulamaktaydı. O hâlde bu şartlar altında “hilâfet meselesinde haklı olan kimdir?” diyen birinin ciddi bir şekilde araştırmaya girişmeye cüret edeceğini iddia etmek gerçek dışı basit bir söz olur.

“Ziyad” ve “Haccac” da gözler önündedir. Bu cinayet-kâr hâkimler, birinin içinde Hz. Ali’ye (a.s) karşı az bir sevgi olduğunu hissetselerdi, o zavallıyı şiddetli bir şekilde cezalandırırlardı. İşte bu nedenle o zamanlarda İslâm ümmetinden binlercesi bu suçlamalarla idam edilmişlerdir. Açıktır ki, o dönemlerde birinin Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in ve evlâtlarının taraftarı olduğu zannı, büyük bir suç sayılmaktaydı.

Evet, o zamanın ortamı hakkında bilgi sahibi olanlar, elbette kesin olarak bizim bu iddiamızı kabul edeceklerdir. Birkaç satırda canlı örneklerle sizleri o dönemin yönetimi ve siyasî ortamıyla daha yakından tanıştırayım:

İlk olarak, hilâfetin başlangıcından örnek verelim: Ebu Bekir’e biat etmeyen Haşimoğulları’nın Ali b. Ebutalib’in evinde toplanmaları ve onlara biat etmelerini teklif edenlerin o hazretin evine hücum etmeleri, Zübeyr b. Avam’ın elinden kılıcının alınarak taşa vurulması, bu alandaki tehditleri, hücum ve savunmaları ve yürek yakıcı birçok acı olayları elbette biliyoruz. Eğer bunlardan haberiniz yoksa, İbn-i Haldun’un “İmamet ve Hilâfet” bahsine, İbn-i Abdu-rabbih’in “Ikdu’l-Ferid”inin “Hilâfet” bölümüne, İbn-i E-bi’l-Hadid’in “Şerh-u Nehci’l-Belâğa”sına, Dineverî’nin “el-İmametu ve’s-Siyaset”ine, “Dairetu’l-Mearif”in üçüncü cildinde “Hilâfet” meselesine, Cahiz’in “el-Beyan ve’t-Teb-yin”ine, Ebu’l-Ferec-i İsfahanî’nin “el-Ağani” adlı iki ciltlik kitabına ve geçmiş âlimlerin diğer birçok önemli eserlerine müracaat edebilirsiniz. Bu kaynaklara müracaat ettiğinizde sözlerimin ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz.

Şunu da belirteyim ki, burada sadece Ehlisünnet ulemasının eserlerini tanık tutup “İsna Aşeriye” olan Şia ulemasının sözlerinden sarf-ı nazar ettim. Ayrıca, Cemel Savaşı’na sebep olan desiseleri, hileleri, ihanetleri ve haksızlıkları iddiamızın ispatı için doğru şahitler olduklarını kaydederek bu konuyu bırakıp Ümeyyeoğulları’nın dönemini ele alıyoruz.

Sıffin Savaşı gözler önündedir; bununla ilgili açıklamayı kendi yerine bırakıp burada sadece yürek yakıcı birkaç noktaya değinmekle yetineceğiz:

Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in acı şehadetinden sonra Muaviye’nin bütün İslâm âlemini sultası altına alması, hatta kendisini “emirülmüminin” ve “halife” diye adlandırması herkesçe bilinen bir husustur. Minberlerde Emi-rü’l-Müminin Ali’ye -hâşâ- lânet ettiğini ve onun bu küfre düşürecek sözünü duymayan bir sahabenin bulunduğunu zannetmiyorum. Buna rağmen o ashaptan bir kişinin bile bu çirkin amele itiraz ettiğini İslâm kaynaklarında görmedik. O hâlde o dönemde ne cüretle hilâfetin kimin hak-kı olduğunu ispat edebilirlerdi?! Tabi ki bu imkânsız bir şeydi.

Bir gün Muaviye, İmam Hasanı Müçteba’yı mescide davet ederek İmam Hasan’ın dilinden kendisinin hilâfete lâyık olduğunu cemaate duyurmak istedi. Fakat İmam Hasanı Müçteba’nın sürekli doğru konuşan dilinden, böylesine gerçeğe aykırı bir sözün çıkmayacağı kesindi. Bu nedenle İmam Hasan’ın Peygamber’in Ehlibeyti’ne ve Ehlibeyt İmamlarına yakışan sözünün, isteklerine aykırı olduğunu gören Muaviye, İmam Hasan’a hakaret ederek onu minberden aşağı çekti, bu esnada mescidin sütunu mübarek başını yaraladı.

Sonunda Muaviye özel tabibi “İbn-i Asal”ın hazırladığı zehirle onu şehit etti…

“Hücr b. Adiy” ve “Amr b. Hamık el-Huzaî”yi beş arkadaşıyla birlikte İmam Ali’nin taraftarlarından oldukları için diri diri toprağa gömdü. Şimdi böyle bir ortamda kim hak ve hakikatten bahsedebilir?!

Ümmeyyeoğulları’nın diğer dönemlerinde de durum farklı değildi. Meşhur şair Ferazdak, Ehlibeyt hakkında okuduğu bir şiir nedeniyle vatanından sürüldü.

Ehlibeyt’in has ashabından olan meşhur “Kanber”, zalim Haccac’ın elinde gaddarca şehit edildi ve daha binlerce hakikat taraftarı işkencelerle şehit edildiler.

Burada, dönemin durumunun iyice anlaşılması için bir örnekle o zamanda yaşayan ulemanın ne hâlde olduğunu gözler önüne sermek istiyorum:

Meşhur ulemadan olan “Şa’bî” der ki: Zalim Haccac, beni yanına çağırdı. Ben korkudan yanına gitmek zorunda kaldım. Haccac beni görür görmez katı kalpli bir cellat çağırttı. Cellat içeri girince Haccac bana dedi ki:

“Ey Şa’bî, Hasan’la Hüseyin’in Resulullah’ın torunları olduğunu duydum! Bunu Kur’ân ayetleriyle ispatlamazsan bu cellat seni burada işkence ederek öldürecektir.”

Ben artık öldürüleceğimi kesinlikle bilmeme rağmen korkmadan, “Evet.” dedim; “Ben bunu Kur’ân ayetleriyle ispatlayabilirim.”

Haccac, “Fakat Mubahale Ayeti’nden başka bir ayetle ispatlaman gerekir.” dedi.

Ben, “Evet, başka bir ayetle ispatlayabilirim.” dedim ve şu ayeti okudum: “Ve ona (İbrahim’e) İshak’ı ve Ya-kub’u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh’u ve onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Zekeriyya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da (hidayete eriştirdik.) Onların hepsi salihlerdendi.”[11]

Sonra, “Nuh’la İsa arasında kaç göbek var?” dedim.

Haccac, “Sayılmayacak kadar çok!” dedi.

Bunun üzerine, “O hâlde Resulullah’la Hasan ve Hüseyin arasında kaç göbek var?” dedim.

Haccac, ne demek istediğimi anladığından, “Kur’ân’da sanki böyle bir ayeti hiç görmemişim.” dedi.

Haccac, istediği hususta delil sunmama rağmen yine beni ölümle tehdit ediyordu. Bu yüzden ben Maveraun-nehreyn’e kaçtım. Haccac orada da benim tutuklanmamı ve idam edilmemi emretti. Fakat ben saklanarak canımı kurtardım.

Evet; örnekten maksadım, o dönemde yaşanan durumu ve hilâfete kimin daha lâyık olduğu konusunda hiç kimsenin araştırma yapmaya cüret edemediğini gözler önüne sermektir.

Biraz da Abbasîler’in döneminden bahsedelim:

Bu dönem, ulema ve müçtehitlerin birinci dönemi olduğu için bu dönemde hak ve hakikatlerin ortaya çıkması gerekiyordu. Ama ne yazık ki bu dönem, İslâm ümmeti için uğursuz ve en cani dönem oldu. Ehlibeyt İmamları teker teker zehirle şehit edildi… Alioğulları’na karşı düşmanlık besleyenlere ne kadar bağışta bulunulduysa, hak ve hakikat taraftarları da bir o kadar ezildi… Ulemadan birçoğunun tehdit edilip öldürüldüğünü de daha önce hatırlatmıştık.

Bu meseleleri zikrederken Ehlibeyt İmamlarının Abbasîler döneminde ne kadar zulme maruz kaldıklarını yeri geldikçe kaydedeceğiz. Şimdi yine asıl konumuza dönelim:

Ulema-i selefin hilâfet konusunu araştırırken hata ettiklerini ve gerçeğe ulaşamadıklarını söyledik. Bu iddiamızı ispatlamak için fazla önemli deliller getirmeye de gerek görmüyoruz. Çünkü sadr-ı İslâm’dan bugün tam on üç asır geçmesine rağmen bu mesele İslâm ümmeti arasında gizletilmeyecek derecede birçok tefrika ve ihtilâf kaynağı olmuştur. İnsafla siz söyleyin, acaba Hz. Muhammed’in (s.a.a) ümmetinde, hilâfet ve imamet konusu dışında ihtilâf ve tefrikaya sebep olan bir şey var mıdır? Elbette bugüne kadar İslâmî vahdete ağır darbe indiren ve ne yazık ki indirmeye devam eden tek sebep, hilâfet meselesidir.

Daha önce de açıkladık ki, “Üzerinden bin yılı aşkın bir zaman geçen meseleyi irdelemenin ne gereği var?” diye eleştiride bulunacaklar.

Bu eleştiriye cevap olarak tekrar diyoruz ki: Bu mesele ümmet arasında daima kanamakta olan korkunç ve derin bir yara açmıştır. Bilindiği üzere, bir yara tedavi edilmez ve üzeri örtülemeye çalışılırsa, gittikçe iltihabı çoğalır ve iyileşmez bir hâl alır kendine. İşte bu nedenle iyileşmesi istenilen her yaranın, kendine has teknik bir ameliyatla üzerinin açılmasına çalışılmalıdır. Evet, üzeri devamlı kapalı olan yaranın tedaviden mahrum olacağı gibi derin bir yara mesabesinde olan ve İslâmî vahdeti engelleyen imamet meselesi de araştırmacılar tarafından bağnazlıktan uzak bir ortamda masaya yatırılmazsa, iyileşmeden olduğu hâlde kalacak ve İslâm’ın temel ve sağlamlığının kilit noktası olan ittihat ve birliğe engel olacaktır.

İşte bu nedenle biz, Ehlisünnet’in meşhur kaynaklarından yararlanıp istidlalde bulunarak ilk önce bu meseleyi teşrih ve muhakeme etmeye karar verdik; bu alanda Allah Teala’dan bize yardımcı olmasını niyaz ederiz.

Emirü’l-Müminin ALİ’nin İMAMET VE HİLÂFETİ

Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib, Müslümanların ittifakıyla imam ve halifedir; bu konuda ihtilâf yoktur. İhtilâf, onun Resulullah’tan hemen sonra ilk halife mi, yoksa dördüncü halife mi olduğu hususundadır.

Şurası açıktır ki Ehlisünnet İmam Ali’yi dördüncü halife, Şia ise onu Resulullah’ın ilk mutlak halifesi bilir. Burada Ehlisünnet’in iddiasının ne kadar delilden yoksun olduğunun biraz anlaşılması için önce bu konuda Ehlisünnetin geçmiş ulemasından birkaçının görüşünü nakledip üzerinde biraz durduktan sonra bu hususta teşrih ve muhakeme etmeye çalışacağız.

Şimdi Ehlisünnet’in üstün şahsiyetlerinden ve önderlerinden olup halk arasında, hatta Avrupa’da bile meşhur olan Hüccet’ül-İslâm Gazalî’nin görüşünü açıklayıp değerlendireceğiz. Şunu da belirtelim ki Gazalî’nin ilmî gücü takdire şayan olup âlimane şahsiyeti hakkında övgüden başka söyleyeceğimiz bir şey yoktur. Fakat yine bu eleştirilerimizde de Gazalî’yi kendimize örnek alıyoruz. Gazalî “İhyau’l-Ulûm” adlı eserinin “ilim”le ilgili bölümünde şöyle diyor:

“Resulullah’ın (s.a.a) buyruğunu başımız ve gözümüz üstünde kabul ederiz. Fakat sahabenin sözlerini delillere uygun olduğu takdirde kabul ederiz; aksi takdirde reddederiz. Tâbiînin, geçmiş ulema ve yazarların sözlerine gelince, onlar da bizim gibi insanlardır; körü körüne delilsiz olarak onları taklit etmeyiz.”

Bakın! Ne de güzel demiş Gazalî! Biz de Gazalî’nin bu sözüne uyup Gazalî’nin, kendisinden öncekilerin delilsiz sözlerini “onlar da bizim gibi insanlardır” gerekçesiyle kabul etmediği gibi biz de Gazalî’ye ilim ve üstünlüğünüzü itiraf ettiğimiz hâlde delilden yoksun olan iddianızı kabul etmiyor ve bunu irdelemeye tâbi tutuyoruz deriz. Elbette bu hususta Gazalî’nin ruhu bizden incinmez. Çünkü, “Kendin öğüt almadan diğerlerine öğüt verme.” demiştir.

Gazalî yirmi ciltten oluşan “İhyau’l-Ulûm” adlı eserinin ikinci faslının dördüncü bölümünde şöyle der:

“Hilâfet makamının sahibi, birinci olarak Ebu Bekir, ikinci Ömer, sonra Osman ve sonra da Ali raziyallahu anhum’dur. Hilâfet icma yoluyla sabittir. Bu alanda bir nas olsaydı, ashap nassa uyardı.”

Biz, bu sözün delilden yoksun bir iddia olduğu görüşündeyiz. Çünkü nas olduğu hâlde ümmet çoğu zaman ona uymamıştır. Ümmetin nassa uymayışı da iki sebepten kaynaklanabilir: Birincisi bu nassın, Benî Saide Sakifesi’nde toplanıp hilâfet davası güdenlere ulaşmamış olmasıdır; çünkü Benî Saide Sakifesi’nde toplanan sahabe sayı bakımından azdı ve meseleden habersizlerdi. Elbette sayıları sekiz ila on arasında sınırlı olan bir grubun kararına “ashabın icması” denilip bununla da nassın var olmadığı söy-lenemez. Şüphesiz Benî Saide Sekifesi’nde toplanan o kadar ashap arasında muhacirlerden sadece üç kişi, ensardan ise “Sa’d b. Ubade”nin etrafında toplanan birkaç kişi vardı; ayrıca bu icmayı oluşturanların hepsi hak ve hakikat zıddı şahıslardı. Çünkü:

Birincisi: Resulullah’ın mübarek naşı defnedilmeden yerde bırakılarak ashabın mezkur şekilde konu üzerinde icma etmesi İslâm’a ters düşmektedir.

İkincisi: Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’nin ileri gelenlerinden bir tek kişi bile o icmada yoktu, olmazdı da zaten.

Üçüncüsü: Bu icma, Sa’d b. Ubade’nin eliyle gizli bir şekilde düzenlendiği gibi, sonraları da o icmaya katılan ve hilâfet iddiasında bulunan kimseler de bunu gizlemeye çalışmışlardır.

Dördüncüsü: Biatten birkaç gün sonra Ali b. Ebutalip mescide giderek hakkını istediğinde, mezkur icmada bulunan muhacir ve ensardan bazıları, “Ey Ebe’l-Hasan, biatten önce sözlerini duymuş olsaydık, senden başkasına biat et-mezdik.” dediler.

Bundan anlaşılıyor ki, orada Ali (a.s), Resulullah’ın nassını bütün ashaba bildirmiş ve Resulullah’tan bu nassı duyan sahabeler de onu rivayet etmişlerdir. Bu nedenle her ne kadar Birinci Halife hilâfeti kabul etmesinden dolayı pişmanlığını dile getirmişse de etrafındakileri ikna edememiştir.

Beşincisi: Benî Saide Sakifesi’nde toplanıldığı gün, Ebu Bekir b. Kuhafe, Ömer b. Hattap ve Ebu Ubeyde-i Cerrah’a “Elinizi uzatın, size biat edeyim.” demiştir. Bu asla doğru bir şey değildi; çünkü icma sadece üç kişinin hakkı değil, ümmetin hakkıydı. Hâlbuki orada muhacirlerden sadece Ebu Bekir, Ömer, Ebu Ubeyde ve Uveym’den başkasının olmadığı İslâm kaynaklarında yer almıştır. Bu konu özellikle İbn-i Haldun kitabının 1. cildinin 77. sayfasında, Ikdu’l-Ferid’in 3. cildinin 33. sayfasında, Dairetu’l-Ma-arif’in 4. cildinin 70. sayfasında ve sayıları çok olan diğer kaynaklarda yer almıştır. Bu durumda bütün ashap icma etmeliydi ve İslâm dininin en büyük ve en önemli meselesi olan bu meselede derin ve etraflı bir şekilde müzakere etmeliydiler. Böylece birincisi, bu konuda nassın olup olmadığı açıklığa kavuşur; ikincisi, gerçek icma olması durumunda ümmetin bütün fertleri olmasaydı en azından ashabın ileri gelenleri orada olurlardı.

Bu nasıl bir icmaydı ki hilâfet meselesinin odak noktası olan Ali b. Ebutalip, Resulullah’ın amcası Abbas b. Ab-dulmuttalip ve Haşimoğulları’ndan hatta bir kişi bile orada yoktu. Yedi kişiyle gerçekleşen bu icmayla İslâm’ın en büyük ilkesi olan imamet konusu değil, hatta normal bir sözleşme bile imzalanamaz.

Ümmetin nassa uymayışının ikinci sebebi, ashaptan orada bulunanların nassı duymalarına rağmen ona uymayışıdır. O dönemlerde bu durum inkâr edilmez bir husustu. Buna şöyle bir örnek gösterebiliriz:

Üçüncü Halife’den sonra, başta Talha ve Zübeyr olmak üzere ashabın çoğu kendi rıza ve isteğiyle Ali b. Ebutalib’e biat etti. Ancak Talha ve Zübeyr arzularına ulaşamayınca bir bahaneyle Mekke-i Mükerreme’ye yerleştiler. Orada kendileri gibi maksatlı bir kadını da fesat çıkarmaya davet ederek, kalması gerektiği masumiyet evinden dışarı çıkarıp Basra’ya götürdüler. O zaman Basra valisi olan “Osman b. Hüneyf” Talha ve Zübeyr’in karşısına dikilip onların Ali b. Ebutalib’e biat ettiklerini hatırlatması üzerine “Biz Ali b. Ebutalib’e zorla biat ettik, şimdi ise ondan uzak duruyoruz.” dediler.

Bu nedenle Basra ahalisinden bir sahabenin Medine-i Münevvere’ye giderek Talha ile Zübeyr’in nasıl biat ettiklerini araştırması kararlaştırıldı. O adam Medine’ye girerek cuma günü namazda olan bütün sahabîlerin huzurunda ayağa kalkarak şöyle dedi: “Ey Resulullah’ın ashabı! Tal-ha’yla Zübeyr, ümmet arasında fitne çıkarıp biz Ali’ye zorla biat ettik, diyorlar. Şimdi söyleyin bakalım, Talha ve Zübeyr’in biatleri baskı üzerine mi gerçekleşti; yoksa onlar kendi rıza ve istekleriyle biat ettiler?”

Şüphesiz Talha’yla Zübeyr’in biatlerine bütün ashap şahit olmuştu. Dolayısıyla birincisi, hakka şahitlik etmek, ikinci de İslâm ümmetinin arasını bulmak ve ıslah etmek için oradaki herkesin, “Talha ve Zübeyr kendi rıza ve istekleriyle biat ettiler.” demesi gerekirdi. Ancak hiç kimse bu hakkı söylemedi ve sahabeler bunun karşısında sessiz kalmayı tercih etiler… Bunun üzerine “Usame b. Zeyd” yalan yere şahadette bulunarak “Talha ve Zübeyr baskı üzerine biat ettiler.” dedi!… Şimdi dikkat edin:

Buradan anlaşılıyor ki, gün gibi açık olan Talha ve Zübeyr’in kendi rızalarıyla biat ettiklerini itiraf etmekten çekinen ashap, “imamet” hakkındaki nassı da itiraf etmekten çekinebilir.

Burada okuyucularımıza şunu hatırlatmam gerekir ki, biz ashaba asla hakaret etmiyor ve onlar karşı nefret duymuyoruz, haklarına saygı duyuyoruz. Fakat bununla birlikte muhakeme ve araştırmalarımızda hak ve hakikati beyan etmekten çekinmeyeceğiz. Evet, biz icma iddiasında bulunanların bu iddialarının delilsiz bir iddia olduğunu görüp bunu eleştiriyoruz ve bu eleştirilerimizi de yukarıdaki kesin konularla ispatlayarak şöyle diyoruz:

Ehlisünnet ulemasından olan meşhur İbn-i Abdurab-bih, “İkdu’l-Ferid” adlı eserinin 3. cildinin 77. sayfasında şunları yazar:

“Ali b. Ebutalip, Abbas b. Abdulmuttalip ve Zübeyr b. Avam, Ebu Bekir’e biatten sakınarak Ali’nin evinde toplandılar. Ömer b. Hattab da Ali’nin evine gitti. Olumlu bir cevap almayınca yanındakilere, ‘ateş getirin.’ dedi.”

“Bunun üzerine Fatıma, ‘Ey Ömer! Benim evimi mi yakacaksın?’ dedi.”

Bu feci olaydan anlaşılıyor ki, Ali b. Ebutalip, Resu-lullah’ın amcası Abbas b. Abdulmuttalib ve Zübeyr b. Avam Ebubekr’e biat etmeyip Ali’nin evinde toplanmışlar, bu nedenle de Ömer b. Hattap Ebu Bekir’le birlikte Ali’nin evine doğru hareket edip Ali’yle evindeki topluluğu biate davet etmişler, fakat Ali’yle evinde toplananlar bunu kabul etmemişlerdir. Bunun üzerine Ömer yanındakilere, “Ateş getirin…” demiştir. O sırada Resulullah’ın (s.a.a) kızı, “Ey Ömer! Benim evimi mi yakacaksın?” demiştir.

Ehlisünnet ulemasından olan “Muhammed Vecdî” 12 ciltten oluşan “Dairetu’l-Maarif”inin 3. cildinde hilâfet konusunda şunları yazar:

“Ali b. Ebutalib’le bir gurup, Ebu Bekir’e biatten sakınınca, Ömer, aralarında Useyd b. Huzeyr ve Selme b. Esir’in de bulunduğu bir grupla gidip onu biate davet etti. Ali taraftarlarından olan Zübeyr kılıcını çekerek Ömer’le beraberindekilere saldırdı. Ömer, adamlarına Zübeyr’i tutmalarını emretti. Selme, Zübeyr’e saldırarak kılıcını elinden aldı ve Ali’yi biat etmesi için Ebu Bekir’in yanına götürdüler. Ali, hakkını isteyince Ebu Bekir, ‘Seni biate zorlamam.’ dedi. Fakat Ömer, ‘Ey Ali, biat etmedikçe kurtulamazsın.’ dedi. Bunun üzerine Ali, ‘Ey Ömer! Yarısı senin olan bir işe girişiyorsun. Yarın sana bırakması için bugün hilâfeti Ebu Bekir’de sağlamlaştırıyorsun.’ dedi. Ali, Fatıma’yı bir ata bindirerek ashabın evlerine götürüp hakkını istedi…”

Ey okuyucumuz! Biraz düşün! Böyle bir ortamda, öyle bir saldırı ve karşılamada icma iddiasında bulunup ispatlamak nasıl mümkün olabilir!???

Eğer ümmet icma etmiştiyse o hâlde bu saldırı da neyin nesi oluyordu? Bu hareketlerin anlamı nedir? Acaba Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyn ve Abbas b. Abdulmuttalip o ümmetten değiller miydi? Birisi Fatıma’nın iddiasına “batıldır” diyebilir mi? Acaba Fatıma’nın sözü ve iddiası Re-sulullah’ın (s.a.a) sözü ve iddiası değil midir?…

Bilindiği gibi Ebu Bekir, Ali’nin delilini reddetmeyerek, “Seni biate zorlayamam.” diyor ve hatta hilâfeti kabul ettiği için pişman olduğunu belirtiyor. Bütün Ehlisünnet yazarları Ebu Bekir’in, “Ey Ebe’l-Hasan! Eğer bilseydim bunu kabul etmezdim.” dediğini kaydederler. Ama bu arada Ömer b. Hattap neden kendi başına kalkıp Ali’nin evine gitti? Acaba Ömer halife miydi veya halifenin askerlerinin komutanı mıydı? Bunu anlayamadık biz! Ne yazık ki bu olay, tarih sayfalarından silinmeyecek ve halledilmeyecek siyah bir lekedir.

Biraz da İkinci Halife’nin seçim ve tayini üzerinde duralım:

Bilindiği gibi, İkinci Halife, Birinci Halife’nin vasiyeti üzere halife olmuştur. Halk, her ne kadar o esas üzere Ömer b. Hattab’a biat etmişse, yine de bu seçim değil, tayin ve atamadır. Tayin ise icmadan uzaktır. Şimdi burada birkaç soruyla karşılaşmaktayız:

Birincisi, acaba İslâm dininde halifenin tayini gerekli midir? Eğer gerekliyse acaba Resulullah (s.a.a) bu gereği yerine getirdi mi? Ve eğer yerine getirdiyse Resulullah’ın (s.a.a) tayin ettiği halife kimdir? Ve eğer Resulullah (s.a.a) kendinden sonraki halifeyi tayin etmemişse, Ebu Bekir’in kendinden sonraki halifeyi tayin etmeye kalkışması bidat olmaz mı?

Yani, Ebu Bekir’in kendisinden sonraki halifeyi tayin etmesinin kabul edilir bir yönü yoktur. Çünkü eğer halife tayini ve seçimi, icmayla gerçekleşmesi gereken bir hak ise, bir halifenin o hakkı sınırlandırmaya ve ümmeti kendi haklarından mahrum etmeye hakkı yoktur. Halife tayini, önceki halifenin yetkileri dahilindeyse, bu durumda Müslümanların ve özellikle ashabın, Muaviye b. Ebu Süfyan tarafından oğlu Yezid’in veliaht ve kendinden sonraki halife tayin edilişini kabul etmeyişleri anlamsız olur. Çünkü her iki tayin de aynı şekilde gerçekleşmiştir!

Biraz da Üçüncü Halife’yi seçen şûradan bahsedelim:

Devamlı, hilâfet ve imamet meselesinde nassın olmadığını iddia edenlerin, halife seçimini Müslümanların kesin hakkı bilmeleri gerektiğini söylüyoruz. Fakat her ne kadar da hilâfetin ilk anlarından itibaren bu isim sözde varsa da hiçbir seçimde bunun sonuç ve etkisini görmek mümkün olmamıştır. Birinci ve ikinci Halife’nin hilâfete geçişinde gerçek icmayı görmediğimizi buraya kadar yaptığımız mu-hakemelerde ispatladık. Ancak burada sadece Üçüncü Halife’nin döneminde yapılan şûrada da icma olmadığını söylemek istiyoruz.

İkinci Halife Ömer b. Hattab’ın on yıllık hilâfeti döneminde sergilediği adalet ve hizmeti tahsin ve takdir etmekle birlikte, burada birkaç konuyu teşrih ve muhakeme etmeden geçmeyeceğiz:

Birincisi: İkinci Halife Ömer, halife seçimini altı kişilik sahabeden oluşan bir şûraya bırakmıştır. Ömer’in bu uygulaması ne nas, ne veliaht tayini ve ne de icmadır. Çünkü belli bir kişiyi açıkça halife tayin etmediği bellidir, belli birini kendisine veliaht etmediği de ortadadır. İcma ise bütün Müslümanların hakkı olduğundan halife tayinini altı kişilik bir şûraya bırakmak da câiz olmadığı gibi icma da değildir.

İkincisi: Ömer altı kişilik şûranın seçiminde hangi delile dayanırsa dayansın yine birçok eleştiriyle karşılaşacaktır. Çünkü o altı kişinin sahabe olduğu göz önünde bulundurulsa, onlardan başka binlerce sahabenin de olduğu açıktır.

Onların “Bedirli” sahabeler olmaları göz önünde bulundurulacak olursa, yine onlardan başka birçok Bedir Ashabı olduğu ortadadır. Onların fazileti hakkında rivayetlerin bulunduğu söylenecek olursa, yalnız Ammar b. Yasir hakkında Resulullah’ın (s.a.a), “Ammar nereye dönerse, hak da onunla birlikte döner.” buyruğu, şûradakilerin her biri hakkında değil, tümünün hakkında bile rivayet edilmemiştir.

Ayıca, Halife Ömer, şûradaki altı kişinin üzerine, “Ab-durrahman b. Avf”ı seçiyor. Bu da nedensiz tercih sayıldığından dolayı kabul edilemez.

Üçüncüsü: Muhammed b. Seleme’ye altı gün içinde halife tayin edilmezse, bunların hepsini öldürmesini söylüyor…

Şimdi ben diyorum ki bu, son derece uygunsuz ve gerçek dışı bir şeydi. Çünkü Müslümanların icması sadece bu altı kişiye tabi olmamıştır. Müslümanlar açık bir dille haklarını isteseler veya nassın varlığına inanıp şûrayı reddetselerdi, ister istemez halife tayini de birkaç gün gecikebilir, Muhammed b. Seleme yardımcılarıyla, şûradaki altı kişiyi öldürebilirdi. O hâlde bunun sorumlusu kim olurdu?

Dördüncüsü: Halife Ömer, şûradakilerin hepsini birer kusurla suçladıktan sonra yine hilâfeti, suçladığı o adamlara bıraktı.

Beşincisi: İkinci Halife kendi oğlu Abdullah’a şûrada çekimser kalmasını emrederken Resulullah’ın (s.a.a) torunu Hasan Müçteba’yı tamamen unuttu. Oysa İmam Hasan Müçteba’nın o dönemde Abdullah’tan daha fazla ilgilenme hakkına sahipti.

Altıncısı: İkinci Halife, Resulullah’ın (s.a.a) amcası Abbas b. Abdulmuttalib’i bu şûraya dahil etmedi; oysa Ab-bas b. Abdulmuttalip bu meseleye beş kişiden daha lâyıktı.

Yedincisi: İkinci Halife şûraya atadığı altı kişinin isimlerini birer birer zikrettikten sonra bunlardan hiçbirinin halife olmaya lâyık olmadığını, Ali’ye gelince de, “Bu adam -Ali b. Ebutalib- hırslı olmasaydı, hilâfete lâyık ve yeterliydi.” diyor. Yani, şûradaki Talha, Zübeyr, Osman, Abdurrahman ve Sa’d’ın hilâfete lâyık olmadığını, sadece Ali b. Ebutalib’in hilâfete lâyık ve yeterli olduğunu, hilâfete hırslı olmasaydı hilâfeti kendisine bırakacağını ifade ediyor.

Burada değindiğim yedinci noktayı, Ehlisünnet ulemasından ve Bağdad’ın en üstün bilgilerinden İbn-i Ebi’l-Ha-did, Şerh-u Nehc’il-Belâğa’sında geniş bir şekilde açıklamıştır. Şimdi buradan kalem sahiplerinin yazmaktan çekindikleri birçok nokta ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlisi ve en acısı şudur:

İkinci Halife bu sözüyle Ali b. Ebutalib’in hilâfete herkesten daha lâyık olduğunu itiraf etmesine rağmen Ali’yi hilâfetten men ediyor. İkinci Halife Müslümanların işlerinin istikametini ve İslâm dininin saadetini isteseydi, kendisinin de itiraf ettiği gibi hilâfet işlerini idare edebilecek yeterli birini hilâfete tayin eder, böylece kıyamet gününe kadar ümmet arasındaki nifak, tefrika ve karışıklığın İslâm ümmetini ezmesine müsaade etmezdi. Acaba İslâm âlemindeki bu kadar ihtilâf ve tefrikanın imamet meselesinden başka bir nedeni var mıdır? Elbetteki tek neden bu meseledir.

Evet, böyle bir şûrayı akıl ve nakille uyuşmadığı için gerçeklere aykırı buluyoruz.

Şimdi Gazalî’nin sözünü mütalaa edelim. Gazalî, “Eğer nas olsaydı, ümmet muhalefet etmezdi” diyor. Biz ise belirttik ki, nas olmasına rağmen ashap ya duymadıklarından veya duymalarına rağmen buna uymak istemediklerinden onu terk etmiş olabilir. Bunları yerinde ispatladık. Fakat şimdi bu konuda nassın olduğunu iddia ediyor ve bunu muhakememizde önemli rükün olan aklî ve naklî delille ispatlayacağız. İlk önce kısaca aklî delillerimizi, daha sonra naklî delilerimizi zikredeceğiz.

Evet, imamet konusunda nas vardır; çünkü aklın desteklediği gibi Resulullah (s.a.a) İslâm dinini yaymak amacıyla ne kadar çalışmış, çaba harcamışsa, bu yüce dini koruyup savunma konusunda da bir o kadar çaba göstermiştir. Zaten böyle olması da gerekirdi. Çünkü apaçık Muhammedî din, ahiret saadetini sağladığı gibi, dünya hayatını da temin etmektedir. Dolayısıyla kıyamete kadar bu önemli İslâmî binayı ecnebilerin saldırılarından korumak için onu, dinî işlerini yürütebilecek ve sdin hükümlerini bilen bir kişinin sorumluluğuna bırakması gerekir.

Şüphesiz, Resulullah (s.a.a) kendisinin ahiret yurduna göçeceğini biliyor ve irtihal edeceği zamanı bekliyordu. Böyle bir durumda yüce İslâm dininin himaye edilmesini herkesten çok isteyen Resulullah’ın (s.a.a), önemli din ve dünya işlerini bu önemli makama lâyık olan birisine bırakması, akıl ve hissin gerekli gördüğü bir konudur. Çünkü aksi durumda İslâm ümmeti arasında ihtilâf çıkması ve Muhammedi (s.a.a) tek dinin ihtilâf ve çekişmelerle parçalanması aklî tecrübelerle bilinen ve onaylanan bir konudur. Bu durum da peygamber ve elçilerin gönderilişi Allah’ın hikmetine ters düşmektedir. Bu nedenle Resulullah’ın (s.a.a) kendinden sonra belli bir kişiyi vasi tayin etmesi gerekiyordu.

Şimdi aklî delili kısaca zikrettikten sonra naklî delillerin ispatına geçelim:

Bu alanda da birkaç naklî delille yetineceğiz. Birincisi, Kur’ân’da ismi geçen yüce peygamberlerin (a.s), her birinin kendisinden sonra dini işleri yürütmesi için bir “vasi” tayin ettiğini görmekteyiz. Buna dayanarak “Resulullah’ın (s.a.a) da onlar gibi ‘Onların hidayetine uy.’ emrine uyarak bir kişiyi kendisinden sonra vasi tayin etmesi gerekiyordu.” diyoruz.

İkincisi, genellikle herkesin kabul ettiği, özellikle de en muteber kitaplarımız olan ve içeriklerinin doğruluğunda kimsenin şüphe etmediği, “Sahih-i Buharî” ve “Sahih-i Müslim”de kaydedilen hadisler, Resulullah’ın (s.a.a) bir kişiyi vasi tayin ettiğini ve onun da Ali b. Ebutalib’ten başkası olmadığını ortaya koymaktadırlar. Çünkü:

Birincisi, Resulullah’ın (s.a.a), Gadir-i Hum’da kırk bin sahabenin karşısında, “Ben kimin mevlâsıysam, Ali de onun mevlâsıdır.” buyurmuştur. Elbette bu hadisin Arapça’sında geçen “veli” kelimesinden maksat “veliyy-i emir” yani emir sahibidir. Çünkü eğer “veli” kelimesi burada sadece muhabbet ve sevgi anlamında kullanılmış olsaydı bu kadar öneme ve o kadar topluluğa gerek olmazdı. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.a) Ali b. Ebutalib’in muhabbet ve sevgisini birkaç yerde ümmete bildirmiş, ama bunun için o kadar olağan üstü bir özen göstermemişti. Meselâ Resulul-lah (s.a.a) buyurmuştur ki: “Ali’yi sevmek güzeldir.”, “Ali’yi seven beni sevmiş olur” ve “Müminlerin sayfasının başında Ali sevgisi vardır” vs. O hâlde burada “veli” kelimesinden maksat sadece onun emir sahibi ve vasi oluşudur.

İkincisi, Menzilet hadisi Resulullah’ın (s.a.a), Ali’yi kendine halife ettiğini ispatlamaktadır. Çünkü Harun’un, Musa’ya (her ikisine selâm olsun) göre konumu sadece ümmet ve kavmi arasında vasilik ve halifeliktir.

Üçüncüsü: “Hasif’un Naal” hadisi, Hz. Ali b. Ebutali-b’in Resulullah’ın (s.a.a) vasisi olduğunu ispatlamada apaçık bir delildir. Çünkü bu hadiste Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Benim Kur’ân’ın tenzilinde çaba harcadığım gi-bi birisi de Kur’ân’ın tevilinde çaba harcayacaktır; o adam hasifu’n-naal olan=ayakkabısını yamayan- kimsedir.” Ayak-kabısını yamayan da Ali b. Ebutalib’den başkası değildi.

Şüphesiz, Kur’ân’ın gerçek anlamını ümmete tebliğ et-mede çaba harcayan kimse, emir sahibi ve Resulullah’ın (s.a.a) yerine geçen kimsedir.

Dördüncüsü: İmam Hasan Müçteba, “Dedem Resulul-lah (s.a.a) şöyle buyurdu.” der: “Ey Ali! Sen bendensin, ben de sendenim; sen benden sonra bütün müminlerin velisisin.”

Bu hadis, Resulullah’tan (s.a.a) sonra Ali b. Ebutalib’in bütün müminlerin velisi olduğunu gösterir. Çünkü eğer burada “veli” kelimesinden sevgi ve muhabbet kastedilmiş olsaydı, artık, “benden sonra” demeye gerek yoktu; çünkü muhabbet ve sevgi ister Resulullah’ın (s.a.a) hayatı döneminde ve ister ondan sonra olsun gerekliydi.

Beşincisi: İmam Ahmed b. Hambel, kendi “Müsned”-inde Abdullah b. Hantab’den şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Benî Velia topluluğu! Ya yok olup ortadan kalkarsınız ya da sizin üzerinize kendim gibi olan, emrime uyan, hak üzerine savaşıp esir eden birini görevlendiririm.” Sonra Ali’ye baktı ve Ali’nin elinden tutarak, “O kişi budur.” buyurdu.

Bu hadis apaçık bir şekilde, Ali b. Ebutalib’in ümmetin işlerini idare etmesi için Resulullah (s.a.a) tarafından görevlendirildiğini ifade etmekte ve imamet konusuyla ilgili apaçık bir nastır.

Altıncısı: Ali’nin Beraat Suresi’ni tebliğ etmesi de, yine onun ümmetin veliyy-i emri olduğunu açık bir şekilde göstermektedir; çünkü ilk önce bu surenin tebliği Birinci Halife’ye verilerek Mekke-i Mükerreme’ye gönderilmiş, fakat daha sonra vahiy inerek “Beraat (Tevbe) Suresi’nin” Ali b. Ebutalib’e verilmesi emredilmiş ve böylece hükümlerin tebliğinin Ali b. Ebutalib’e has olduğu bildirilmiştir.

Allah’ın hükümlerini tebliğ etmek, “Peygamber”e veya “vasi” ve “veli” kıldığı kişiye has olduğu, Allah Teala tarafından bildirilmiş ve Resulullah’ın (s.a.a) da vasisi Ali b. Ebu Talib olduğu için sureyi alıp kendisinin okumasını “Ali”ye emretmiştir.

Yedincisi: Tüm savaşlarda Ali’nin emir olup, hiç kimsenin emir kulu olmaması, ilk üç halifenin de tüm savaşlarda emir kulu olup hiç kimseye emir olmayışları da açık bir şekilde “Ali b. Ebu Talib”in Allah’ın hükümlerinin e-miri ve diğer üç halifenin ise emir kulu olduklarını göstermektedir. Fakat biz burada kısaca geçerek, “arife bir ayet yeter” gerçeğini göz önünde bulundurup naklî ve aklî delillerin tümünü zikretmeye gerek görmedik.

Evet, Gazalî diyor ki:

“Ehlisünnet, ashabın tümünün tezkiyesine ve övüldüğüne inanmaktadır.”

Biz Gazalî’nin bu sözüne cevap olarak şöyle diyoruz: Ne yazık ki Hüccetü’l-İslâm Gazalî bu önemli hükmü verirken “tezkiye” ve “tüm” sözcüklerinin içerdikleri anlamlara bir az olsun dikkat etmemiştir. Çünkü o zaman “sahabe” denilen kişilerin sayısı yüz binlere ulaşıyordu. “Tüm” sözcüğünün anlamıyla “sahabe” sözcüğünün anlamını birleştirecek olursak, bu durumda tüm sahabe denilen kişilere, tezkiyenin mefhumu olan ismet ve masumiyet niteliğini isnat etmemiz gerekiyor. Çünkü Gazalî, “tezkiye”den, kusur ve günahtan temiz ve münezzeh olmayı kastetmiştir; kusur ve günahlardan temiz olmak ise masumiyetten başka bir şey değildir. Masumiyet ise yalnız yüce peygamberlere ve Ehlibeyt İmamlarından ibaret olan birkaç özel kişiye has bir makamdır. Oysa Gazalî, “Sahabenin tümünü masum bilmek gerekir.” diyor… Oysa ilk sahabelerden ve muhacirlerden olan “Huveytib”, Resulullah’ın (s.a.a) Mekke’nin fethi için hareket edeceğini müşriklere bildirmişti.

Yine yüzlerce sahabe, Müslüman olduktan sonra münafık ve mürtet olmuştur ve “Sa’lebe” gibileri İslâm hükümlerine uymaktan sakınmışlardır. “Horkus b. Zuheyr”, Bedir ashabından olmasına rağmen Nehrevan’da Haricîlerin reisi olmuştur ve yine Nehrevan’da birkaç bin sahabe Haricîler gurubuna katılarak, Gazalî’nin de ikrar ettiği gibi İslâm dininden çıkmışlardır.

Muaviye b. Ebu Süfyan, Amr b. As’ın, sahabeden olmalarına rağmen asi olduklarını tüm Ehlisünnet uleması belirtmiştir. Muaviye, taraftarları ve yardımcılarının, Müslümanların imamına karşı asî olup İmam Ali’ye minberlerde sürekli küfür ve lânet ettikleri tüm İslâm tarihlerinde kaydedilmiştir ve bu da nassa aykırı olduğu için küfürdür.

Biz burada ashaptan birçoklarının işledikleri kusurları teker teker sayacak olursak, kitabımızın amacından sapmış oluruz. Sadr-ı İslâm’dan başlayıp Cemel, Nehrevan ve Sıffin facialarını ve ashabın bu facialardaki rollerini hatırlatacak olursak, hakikatin sizin için açıklığa kavuşacağından eminiz.

Biz Gazalî’nin düşüncesine uyacak olursak, bu durumda bir grup sapmış şeytanların masum olduklarına inanmamız gerekecektir; bu ise hem aptallık ve hem de kusurdur. Oysa din ve muhakeme sahipleri, böyle bir aptallık ve kusurdan münezzehtirler.

Ama bu kitabın âciz yazarı bendeniz, Ehlisünnet’ten olduğum için var gücümle bu iftirayı “Ehlisünnet”ten defetmeliyim. Çünkü “Ehlisünnet” demek, Resulullah’ın (s.a.a) sünnet ve gidişatına uymaksa, biz, “tezkiye” olmadıklarını iddia ettiğimiz kişilerin yoldan çıktıklarını hem iddia ve hem de ispat etmekteyiz. Resulullah’ın (s.a.a) sabit gidişatı da, ister sahabe olsun, ister olmasın, bu tür insanların amel ve gidişatıyla bağdaşmamaktadır. Tasavvuf ehlinin önderi ve değerli piri olan “Hafız Şirazî” ne güzel diyor:

“Ali’nin dostu olmayan kâfirdir,

İster dönemin zahidi olsun, ister tarikat şeyhi.”

Fakat Resulullah’ın (s.a.a) sabit yoluna uyanlar, ister Ehlisünnet olsun, ister olmasın, o sahabîye (Hz. Ali’ye) saygı duyup karşısında tazim etmektedir ve etmelidir de. Gazalî, “Sahabenin tümüne saygı göstermek gerekir.” diyor.

Ben diyorum ki: Gazalî’nin delilden yoksun bu iddiasının cevabını “İrşad-ı Hamzevî” adlı eserimde geniş bir şekilde ve delillerle vermişizdir ve burada tekrar kaydetmeye gerek yoktur.

Gazalî diyor ki:

“Sahabenin tezkiye (günahtan arınmış) olmadığını söylemeye ancak Rafizî olan cür’et edebilir.”

Ben buna cevap olarak şöyle diyorum: Ne yazık ki, bu söz Gazalî’nin ilmî makamına hiç yakışmamaktadır. “Rafizî” kelimesini, ancak muhakeme edip delil getirmekten âciz olanlar, kendilerini savunmak için cahilane ve avamane bir şekilde kullanırlar; bu ise Gazalî’ye ya-kışmaz.

Evet biz, sahabenin, kim olursa olsun, Allah ve Resulü’nün yanındaki faziletini ümmetten hiç kimsenin inkâr etmediğini defalarca ispatladık; fakat biri hakkında ispatlanmayan bir fazilet ve değeri reddetmek de Rafizîlik olamaz.

Biz okuyucularımıza, Gazalî’nin, “İhyau’l-Ulûm” adlı meşhur kitabında kaydettiği bu sözlerden vazgeçerek daha sonraları yazmış olduğu “Sırru’lÂlemîn” adlı kitabında bun-ların aksini iddia ve ispat ettiğini müjdeliyoruz. Okuyu-cularımıza, bu konuda “Sırru’l-Âlemîn” kitabının “el-Me-kalatu’l-Hamse Fi’l-Hilâfe” bölümünü okumalarını tavsiye ediyoruz. Gazalî’ye karşı getirdiğimiz delilleri yeterli bilip konuyu burada noktalıyoruz.

Leave a Reply