Hilâfet Sırası

Emirü’l-Müminin Ali (a.s), birçok kavga ve hadiselerden sonra ashabın istek ve temennilerini kabul edip hilâfete geçti… Fakat insan, Emirü’l-Müminin’in hilâfet ve imamet meselesini hatırlayınca zaman ve şartların müminlerin emirine karşı gelmek ve nifak çıkarmak üzere birbirleriyle sözleştiklerini sanır. Bunun açık delillerinden birisi şudur:

Hz. Ali’nin hilâfeti kabul etmesini rica ve temenni eden Talha ve Zübeyr, biri Basra ve diğeri de Kufe emirliğine ulaşmayı umuyorlardı. Fakat bu iki müttefik, arzularının kabul olmayacağını hissedince, o hazrete karşı muhalefeti kalplerinde nifaka dönüştürerek bir bahane ile Medine-i Münevvere’den uzaklaşıp Mekke-i Mükerreme’ye gittiler. Orada kendilerinden daha fazla Ali’ye kin güden bir kadını da kendi girişim ve cinayetlerine ortak kılarak ilk kez İslâm âlemine tefrika tohumları ektiler.

Cemel Musibeti

İnsanlık girişimlerinin hangi türüne bakacak olursak, bu girişimlerin birkaç iç ve dış etkenden kaynaklandığını görürüz. Haset, insan ahlakının en dehşetlisi olduğu gibi, kadın kısmının bu çirkin ahlaka daha çok bulaştıkları da ahlak hocaları nezdinde sabittir. Şüphesiz, bir kadın kendi kızının kocası olan damadını ne kadar hararetle severse, oğlunun eşi olan kadına da bir o kadar soğuk davranır ve sevmez!

Fatıma-ı Zehra’nın, Aişe’nin üvey evlâdı olduğunu bildiğimiz gibi, gözlerini sulta kurmak hırsı bürüyen bir üvey annenin de ona hangi gözle bakacağını biliyoruz…

Burada Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve Sünen-i Tirmizî’den birkaç örnek verelim:

Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’de, Aişe’nin şöyle dediği geçer:

“Hiçbir kadını Hatice gibi kıskanmadım.”

Yine Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’de Aişe’den şöyle rivayet edilir:

“Resulullah’ın kadınlarından hiç kimseyi Hatice gibi kıskanmadım; ben onu görmedim; fakat Resu-lullah onu çok anardı; bunun üzerine ben de ona, ‘Sanki dünyada Hatice’den başka kimse yok!’ dedim.”

Bu rivayeti, Buharî ve Müslim’de okumak mümkündür. Sihah-i Sitte’den olan Tirmizî, Aişe’nin kız kardeşinin oğlu olan Urve b. Zübeyr’den şöyle nakleder:

“Aişe dedi ki: Resulullah sürekli evden çıkınca Hatice’yi hayır dua ile anardı; onun için kıskanarak, ‘Hatice yaşlı bir kadındı; Allah Teala onun yerine sana daha hayırlısını vermiştir.’ dedim. Bunun üzerine Resulullah öfkelenerek, ‘Allah Teala, bana Hatice’nin yerine ondan haya hayırlısını vermemiştir…’ buyurdu.”

Cem’u’l-Fevaid adlı kitapta, Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’den ve el-İsabe’de İmam Nesaî’den rivayet edilen hadisleri de burada getirecek olsaydım, durum daha bir açıklık kazanırdı; fakat amacımızın dışına çıkmış olurduk. (Arife bir ayet yeter.)

Amacımız, Aişe ile Emirü’l-Müminin Ali’nin arasında geçen olayların nedenlerinden birinin açıklığa kavuşması için kadınlarda olan kıskançlığı göstermektir. Birinci neden budur. İkinci ve daha şiddetli olan etken ise dış etken dediğimiz şeydir. Evet, Aişe’yi bu yersiz davranışlara sürükleyen etken, kafasında sürekli riyaset sevdası esen kız kardeşinin oğlu Abdullah b. Zübeyr idi. İşte bu nedenle Abdullah, sürekli teyzesini kendi icraatlarına alet edip bir hilâfet kurmak çabasındaydı; hatta Aişe, Hav’eb beldesinin köpeklerinin seslerini duyunca pişman olup girişimlerinden vazgeçmek istediğinde, Abdullah, ısrar ve icbarla teyzesini azminden döndürdü; hatta teyzesine, “Sen geri dönecek olursan, ben kendimi öldürürüm.” dedi ve yalan yeminlerle o beldenin isminin Hav’eb olmadığını söyledi. Abdullah, babası Zübeyr’e de karşı durup onun önünde cemaat imamı olarak namaza duruyordu.

Evet, Talha ve Zübeyr, Aişe, Mervan ve Velid b. Ut-be’nin eşliğinde nifak bayrağını taşıyarak Basra civarında İmam’a karşı durdular. Emirü’l-Müminin Ali (a.s), nasihatlerinin bir yararı olmadığını görünce, hücceti tamamladıktan ve onları son kez uyardıktan sonra azgınları cezalandırmak zorunda kaldı ve sonunda fesada sebep olanlar ektiklerini biçtiler. Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin (a.s) taraftarlarınca öldürüldü ve Cemel hatunu (Aişe) ise bin bir pişmanlıkla çıkmış olduğu ve “Evlerinizde oturun.” ayeti gereğince yırttığı ismet perdesi olan evine gönderildi. Bu elim olayı kısaca açıklayacağız.

Fakat burada şu noktayı açıklamam gerekiyor: Bizim Ehlisünnet âlimlerimiz, kendi eserlerinde “Cemel Savaşı”na neden olanlardan öyle saygı ve övgüyle bahsetmişlerdir ki, Cemel Savaşı’na cüret etmeleri onların hayatlarında bir zillet ve delalet teşkil etmediği ve hatta bu kişilerin işledikleri cinayet ve ihanetten sorumlu bile olmadıkları sanılmaktadır.

Fakat biz diyoruz ki, sahabe olmak ne insanın bir hatasını mazeretli kılar ve ne bir ihanet ve cinayeti amel defterinden siler. Aksine, sahabeler, nübüvvet nuruna daha yakın oldukları için kendi hataları hususunda diğerlerinden daha fazla sorumlu tutulurlar. Biz bu konuya kitabımızın baş tarafında değinirken bu hususta birçok örnekler de ver-miştik.

Şüphesiz, Aişe ve Talha, Osman’ın öldürülmesinde en çok faaliyet gösteren ve halkı Halife’ye karşı kışkırtan ve ayaklandıran kişilerdi. Halk Osman’ı öldürünce Mekke’de bulunan Aişe sevinerek Mediye’ye doğru yola koyuldu. Yolda Ali’nin halife olduğunu duyunca, tekrar Mekke’ye döndü ve Ye’la b. Menba, Abdullah b. Amir ve Sa’d b. As gibi Resulullah zamanında meşhur olmayan birtakım kötü niyetli kişiler etrafına toplandı. Böyle bir topluluk tarafından yapılacak olan herhangi bir hareketin büyük bir hata ve cinayet olacağı açıktır. Elbette, eğer Cemel Savaşı olmasaydı, belki Sıffin ve Nehrivan Savaşı da olmayacaktı. İşte bu nedenledir ki İslâm dininde ilk fitne çıkarmak, İslâm ittihadını bozarak Müslümanların itaat etmeleri gereken imamına karşı çıkıp savaşmak, Müslümanlar arasında fitne çıkararak binlerce Müslüman’ın idam edilmesine ve öldürülmesine sebebiyet vermek, kim olursa olsun, tarihin affedemeyeceği bir suçtur ve bu cinayetlerin failleri İslâm ümmeti tarafından sürekli lânetlenecektirler…

Bize, “Bunlara sebebiyet verenler tövbe etmişlerdir!” diyeceklerdir. Biz diyoruz ki, Allah etse de tövbe etmiş olsalar. Tövbe, kıyametle ilgili bir meseledir, o bizi ilgilen-dirmez. Fakat biz bir hareketin hak veya batıl olduğunu veya o harekete girişenlerin tarihte cezalarının ne olduğunu göstermekteyiz.

Yine bize, Cemel Savaşı’nı meydana getirenlerin sahabenin ileri gelenlerinden olup cihatlara katıldıklarından dolayı, Kur’ân-ı Kerim’de hayır dua ve rızayla anıldıklarını söyleyeceklerdir.

Ama biz diyoruz ki, Nehrevan Savaşı’nı meydana getiren Horkus b. Züheyr ve izleyicileri de aynı mertebe ve derecededirler. Hem sahabenin ileri gelenlerinden, hem de Bedir ve Rıdvan biati ashabından olmalarına rağmen niçin lâneti hakketmişlerdir? Biz, Nehrevan’la Cemel ve Cemel-le de Sıffin Savaşı arasında o kadar fark olmadığına ve her üçüne de sebebiyet verenlerin sorumlu olduklarına, nefret ve lâneti hak ettiklerine inanıyoruz. Şimdi, Cemel Savaşı’nın ikinci sayfası olan Sıffin Savaşı’na geçelim:

Sıffin Musibeti

Biz Emirü’l-Müminin Ali’nin Sıffin Savaşı’ndaki bütün girişimlerini ve bu savaşın bütün yönlerini anlatmayacağız; burada amacımız, bu savaşa sebebiyet veren ve neden olanların ne kadar azgın ve isyancı olduklarını, Emirü’l-Mü-minin Ali’nin hak girişimlerinin önüne ne kadar engel çıkardıklarını teşrih ve muhakeme etmektir.

Biz yine Gazalî ile söze başlıyoruz. Gazalî, İhyau’l-Ulûm’da diyor ki:

“Muaviye, imamet ve hilâfet için kavga etmemiştir; Muaviye’nin yaptıkları içtihada dayanmaktadır; müçtehit ise isabetlidir.”

Ne yazık ki, sıradan bir avama bile apaçık olan bu olaylar, Gazalî gibi bir âlime gizli kalmış veya Gazalî bunu kasıtlı olarak gizlemiştir. Muaviye hilâfet ve imamet için kavga etmiyor idiyse ne istiyordu peki?? Eğer Osman’ın kanını istiyorduysa, bu hak onu ilgilendirmezdi; çünkü Os-man’ın evlât ve oğulları vardı. Babalarının hakkı için Osman’ın oğullarının, zamanın imamı ve Müslümanların halifesi olan Ali b. Ebutalib’e müracaat etmeleri gerekirdi. Mu-aviye, Amr-ı As ve diğerlerinin İslâm ümmetini aldatarak ve tahrik ederek Müslümanların halifesine karşı ayaklandırmaya, boş yere yüz binlerce Müslüman’ın kanının dökülmesine ve İslâm’da birçok bidatlerin çıkmasına sebep olmaya hakkı yoktu.

Gazalî diyor ki: “Muaviye’nin bütün girişimleri içtihada dayanmaktadır.”

Ben diyorum ki: Resulullah bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ey Ammar! Seni azgın bir grup öldürecektir.” Bu hadisi duyan Muaviye, zavallı iki Şamlıya iki kese altın verdi, onlar Ammar’ı şehit edip başını Muaviye’ye götürdüler; Muaviye de buna sevindi! Acaba Gazalî bunu da mı içtihat sayacaktır?! Eyvahlar olsun!

Ayrıca Gazalî’nin kendisi de biliyor ki, Muaviye bütün dostlarına ve valilerine mektup yazarak Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’e haşa küfretmelerini emretmiş, hatta Medine’ye gidince Resulullah’ın ravzasında minbere çıkıp Ali b. Ebutalib’e ve evlâdına sebbetmiştir. Bunu bütün tarihçiler kaydetmişlerdir; acaba bu da mı içtihattır?!

Gazalî, “Sahabenin faziletini lekelemek Rafizîliktir.” diyor. Acaba Ali b. Ebutalip sahabe değil miydi? O hâlde, Gazalî neden ona lânet ve sebbeden Muaviye’ye Rafizî de-miyor da, üstelik ona müçtehitlik vasfını veriyor. Biz, “Ga-zalî hükmünde hata etmiştir.” diyoruz.

Yine Muaviye, Sıffin savaşına gelirken halkı denemek ve halkın Kur’ân-ı Kerim’e mi, yoksa Muaviye’ye mi uyacaklarını anlamak için çok çirkin bir hileye baş vurup Çarşamba günü cuma namazı kıldı ve bir itirazla karşılaşmayınca da Şam halkına güvenerek savaşa azmetti. Böyle içtihat mı olur?!

Dördüncüsü, İmam Hasan Müçteba ile savaşı bırakıp sulh edince, sulhun birinci şartı gereği kendisinden sonra o hazretin veliahtliğini kabul etmişti. Fakat fıtrî habisliğinin gereğince, İmam’ı bu veliahtlikten alıkoymak için eşi “Cu’de binti Eş’as”ın eliyle zehirleyerek Resulullah’ın ciğer paresini bin bir felaket ve yürek yakıcı dertle şehit etmiş ve bedbaht Cu’de’ye bu amelinden dolayı vaadettiği altınları vermiştir. Yine İmam’ı zehirlediği takdirde Cu’de’yi oğlu Yezid’e alacağını da vadetmiş, fakat Yezid, babası Muaviye’den daha insaflı davranarak Cu’de’yi reddetmiştir. Şimdi burada, küfür derecesinde olan bu cinayetleri işleyen bir cinayetkârı bağışlanmış ve günahsız saymak, cinayet ve ihanetlerini içtihat diye örtbas etmek insaf mıdır?

Kısacası biz diyoruz ki: Eğer Hüccetü’l-İslâm Gazalî, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in hilâfet ve imametini kabul ediyorsa, bu durumda, Muaviye’nin o hazrete kayıtsız-şartsız biat etmesini gerekli görmesi, aksi durumda, Muaviye’nin azgın ve serkeş birisi olduğunu itiraf etmesi gerekir. Ali’nin hak hilâfetiyle Muaviye’nin isyan hareketini eşit görüp mukayese etmek Gazalî gibilere yakışmaz.

Evet, konumuza dönelim. Muaviye, Amr-ı As’ın hile ve desiseleriyle Şam ve civarındaki halkı toplayarak Sıffin adındaki yerde Emirü’l-Müminin Ali’nin karşısına çıktı. Emirü’l-Müminin Ali (a.s) Cemel Savaşı’nda olduğu gibi Sıffin’de de bu dehşetli hastalığı ve yıkıcı belayı defetmek, ümmetin birliğine ve İslâm’ın yapısına sızan bu felaketi ortadan kaldırmak amacıyla her ne kadar çaba harcadıysa da Muaviye’nin zatî kötülüğünden dolayı bir faydası olmadı; sonunda yüz gün süren savaş başladı. (Bendeniz, bu faciayla ilgili “Yüz Gün” adlı önemli bir kitap yazdım, fakat basmaya muvaffak olamadım.)

Bu savaşta meşhur “Veysel Karanî” ve “Ammar Yasir” gibi kişiler şehit oldukları gibi, Ali’nin (a.s) diğer birçok özel ashabı ve taraftarları da birer birer şehid oldular. Yine Hz. Ali’nin (a.s) meşhur taraftarı ve ordusunun kumandanı olan “Malik b. Eşter” ve “Muhammed b. Ebu Bekir’in şahadetleri de bu savaşın üzücü ve kötü sonuçlarındandır. Buna rağmen, Muaviye tamamıyla mağlup olduğu hâlde Amr b. As’ın yaptığı desise ve hile sayesinde kendini toparladı ve bu konuda iki hakemin hükmüne müracaat edildi. Fakat Emirü’l-Müminin Ali (a.s) bu hükme rıza göstermek zorunda bırakıldı. Çünkü Emirü’l-Müminin Ali (a.s) iki hakemin vereceği hükmü biliyordu. Fakat bir taraftan Amr b. As’ın hilesi, diğer taraftan da orduda baş gösteren tereddüt ve cemaatta ortaya çıkan görüş farklılıkları Emirü’l-Müminin Ali’yi daha zor bir durumda bırakmıştı; düşmanın saldırısından ziyade dostun gevşeklik ve uyuşukluğu önem taşımaktaydı.

Evet, hakemeynin hükmünden aksi sonuç alındı ve Emirü’l-Müminin Ali (a.s) tekrar savaş ve saldırıya hazırlanırken kendi taraftarlarından bir grup hak ve hakikate sırt dönerek hak yoldan çıktı. (Bu önemli olayı ben, “Yüz Gün” adlı eserimde genişçe açıklamış bulunmaktayım).

Nehrevan Savaşı

Haricîler, “Horkus b. Zuheyr” adlı Haricînin önderliğinde Nehrevan adlı yerde toplandılar. Bu duruma üzülen Hz. Ali, birçok zorluklar içerisinde düşmanı bırakıp dostlara hakkettikleri cezayı vermeye mecbur oldu. Büyük gücünün etkisiyle azgın grup tümüyle bozguna uğradı. Ne yazık ki İslâm âleminin en önemli ve en güçlü unsuru olan İmam Ali tüm girişimlerinde birçok engellerle karşılaşmıştır. Din ve dünyanın ve özellikle müminlerin kesin menfaatleri için yapılan girişimler tam bir sonuç vermedi. İşte bu nedenle İslâm âlemi şimdiye kadar o olayların acısını çekmektedir. Yazık, yüzlerce yazık!!!

Şehadet ve Felâket

Evet, bu azgın grubun cezalandırılması ve ortadan kaldırılması İmam Ali’nin (a.s) şehadetine ve İslâm ümmetinin de büyük bir felakete uğramasına neden oldu. Kufe’de, “Kutame” adlı Haricî bir kadının hilelerine aldanmış olan “Abdurrahman b. Mulcem” adlı bir sefil o yüce imamı ve İslâm dininin direğini ortadan kaldırmaya karar verip zehirli bir kılıçla bir sabah namazında o hazretin başına vurup yaraladı. İkinci gün o hazret şehit oldu; fakat bu şahadetle İslâm âlemi çok büyük bir buhrana ve acı bir felakete düştü.

Biz, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib’in (a.s) makam ve mevkisi hakkındaki sabit delilleri daha önce zikredip o hazretin Resulullah’ın (s.a.a) mutlak vasisi, -müminlerin- hak velisi olduğunu, imamet ve hilâfete herkesten daha lâyık olduğunu yerinde beyan ve ispat ettik. Burada da sadece iki kelimeyle düşüncemizi beyan etmek istiyoruz:

Ali b. Ebutalip, Resulullah’tan (s.a.a) sonra İslâm’ın en büyük sahibi ve Resulullah’ın (s.a.a) ümmetinin velisidir.

Emirü’l-Müminin Ali, şehit olduğu zaman altmış üç yaşındaydı. Hz. Ali (a.s), Fatıma-ı Zehra hayatta olduğu sürece başka bir kadınla evlenmedi. Resulullah’ın (s.a.a) ciğer paresi Fatıma-ı Zehra’dan Hasan, Hüseyin ve Muhsin isminde üç değerli erkek çocuk, Zeyneb ve Ümmü Külsüm isminde de iki saygın kız çocuğu olmuştur. Emirü’l-Mü-minin Ali (a.s), Fatıma-ı Zehra’dan sonra birkaç kadınla evlenmiştir; bunlardan biri, âlemdeki kadınların efendisi Fatıma-ı Zehra’nın vasiyeti üzere evlenmiş olduğu Resu-lullah’ın (s.a.a) kızı olan Zeyneb’in kızı “Emame”dir. Diğer biri, “Esma bint-i Umeys” ve birisi Abbas hazretlerinin annesi “Ümmü Eymen”dir. Başka biri de Muhammed Hane-fiyye’nin annesi olan Benî Hanife’den bir kadındır. Alemdeki kadınların efendisi Fatıma-ı Zehra dışındaki eşlerinden olan evlâtlarının en meşhurları, Kerbela sancaktarı Hz. Abbas’la Sıffin bayraktarı Muhammed Hanefiyye’dir.

Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib, İslâm ümmetinin ba-bası makamındadır; çünkü Resulullah (s.a.a), “Ey Ali! Ben ve sen bu ümmetin iki babasıyız” buyurmuştur. Evet, Ali b. Ebutalib, ümmetin babası olduğu gibi İslâm ümmetinin ihtiyaç duyduğu bütün aklî ve naklî ilimlerin de âlimidir. Allâme İbn-i Ebi’l-Hadid’in de dediği gibi, İslâm âleminde yaygın olan bütün ilimleri bir bir inceleyecek olursak hepsini Hz. Ali’nin bu hâle getirdiği açıklık kazanır. Örneğin tefsir ilmi, fıkıh ilmi ve usul-u ahkâm İmam Ali’den rivayet olduğu gibi nahiv, sarf ve yine aruz, kafiye, cebir, geometri bilimleri de o hazretten kaynaklanmıştır. Hz. Ali’nin (a.s) mükemmel belâgatına, “Nehcü’l-Belâğa”sı tanık olduğu gibi, şiir bilimlerine de “Divan-ı Arifane”si şahittir.

Emirü’l-Müminin Ali, bütün insanlar arasında yalnız kendisine ve On İki İmam’a has olan bir ilme sahipti ki o da “cifr” ilmidir. Biz bu ilim hakkında, tasavvuf tarikatının üstadı olan Şeyh Muhyiddin b. Arabî’nin “ed-Dürrü’l-Mek-nûn” adlı kitabının ve yine Şeyh Kemaluddin Şafiî’nin, bu ilmin On İki İmam’a özgü ve İmam Mehdi’ye (a.s) kadar imamet mirası olduğunu beyan eden “ed-Dürrü’l-Munaz-zam” adlı kitabının içeriğinden biraz bahsedecek olursak, birkaç ciltlik kitaba gerek duyulur.

İmam Ali’nin ilminin derinliğine şahit olarak onun, “Eğer Fatiha Suresi’nin tefsirinden yük edinmek istersem, yetmiş deve yükü yük edinirim.” ve yine “Beni kaybetmeden benden sorun.” buyrukları yeter. Şurası açıktır ki, Re-sulullah’ın (s.a.a) dünyadan göçmesinden sonra toplumsal ve siyasal hayat, Emirü’l-Müminin Ali’nin yüce görüş ve düşüncesine uygun olup o kadar engel ve problemlerle kar-şılaşmasaydı, İslâm ümmeti kesinlikle saadet ve refahın zirvesinde olurdu.

Ne yazık ki Bedir’de sahabenin tümünün fedakârlığının yarısını gösteren, Uhud’da sahabenin tümünün dağıldığı bir anda yalnız başına müşrikleri dağıtıp geri dönmek zorunda bırakan, Hendek’te bütün ashap “Amr b. Abdu-ved”den korkup telaşa kapılırken Haydar’a yakışır müthiş bir darbeyle o tehlikeyi defeden, Hayber’de Müslümanlar ümitsizliğe kapılınca Allah’ın bir aslanı gibi ortaya çıkıp Hayber kapısını fetheden ve sayılmayacak kadar daha nice cihatlarla İslâm dinine hayat ve canlılık kazandıran böyle yüce bir kişinin yirmi beş yıl kadar inzivaya çekilmek zorunda kalıp hareket etmemesi doğru mudur?

İmam Ali şöyle buyurmuştur:

“Kureyş, Resulullah’a (s.a.a) güttüğü kini o hazretten sonra daha şiddetli bir şekilde bana kustular ve benden sonra da daha şiddetli bir şekilde evlâtlarıma kusacaklarını biliyorum. Kureyş’in kâfirlerinden bana ne! Geçmişte benden kâfirlere bir şey ulaştıysa Allah ve Resul’ünün (s.a.a) emriyle olmuştur. Müslüman iseler (söyleyin); acaba Allah ve Resulü’nün emrine itaat etmenin mükâfatı bu mudur?”

İlim ehli, Emirü’l-Müminin Ali’nin, receb ayının ilk on gününde, Fil Yılı’ndan otuz sene sonra cuma günü dünyaya geldiğinde ittifak etmiştir.

Leave a Reply