RESULULLAH’IN (s.a.a) VASİSİ

ALİYYü’l-MURTAZA

(Allah’ın selâmı ona ve tüm evlâtlarına olsun)

Yüce Allah, insanlık âlemini yarattığı andan itibaren insanoğlunu hak ve hidayet yoluna davet etmek için devamlı ve defalarca aynı beşerin kendi nesli ve evlâtlarından, birçok davetçi ve hidayetçi görevlendirmiş ve sayılarında sadece tahmin yürütülen büyük peygamberler ve değerli resuller göndermiştir ve bunların hepsi kendi zamanlarında âlemlerin Rabbinin emrine göre ilâhî buyruğu kendi ümmetlerine tebliğ ve talim etmişlerdir. Bu yüce peygamberlerin (a.s) bazıları bazılarına oranla daha üstün, daha değerli ve bazıları da ululazm makamına sahip idiler. Ancak hepsinin ikrar ve teslimi üzerine, onların en üstünü ve kerametlisi peygamberlerin hatemi olan Muhammed Mustafa’dır (s.a.a). Buna bütün Müslümanların yakini olduğu gibi Resulullah’ın (s.a.a) ümmeti arasında da Resu-lullah’tan (s.a.a) sonra Ali b. Ebutalib’in de, ümmetin en üstünü ve kerametlisi olduğuna herkesin yakini olmalı ve buna ikrar etmelidir.

Evet, bu bir iddiadır; hem de şer’î ve dinî bir iddiadır, yani İslâmî hükümlerle ilintilidir. İslâmî bir hükmü iddia ve ispat etmek için, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği genel kanun ve kurallar vazedilmiştir. Hem iddiada bulunan ve hem de aleyhine iddiada bulunulan şahıslar bu kanunlara uymak zorundadırlar. Bu kanunlar umumî ve değişmez olmaları hasebiyle İslâmî mezheplerin ileri gelenleri genel olarak bunlara itiraz etmeksizin gelip geçmişlerdir. Acaba o ilke ve kanunlar nelerdir?

İslâm hükümlerinden herhangi birisini iddia eden kimse, bu iddiasını delille ispatlamak zorundadır. Elbette ki, delilsiz dava ispatlanamaz. İslâmî hükümlerde kabul edilen iki delil vardır ve onlar akıl ve nakilden ibarettirler. Ancak bu ikisi arasındaki tek fark şudur ki, naklî delil olmazsa, İslâmî hükümlerden hiçbirisi ispatlanamaz. Naklî delille ispatlanan bir hükmün ispatında, naklî delilin aklî delille uyum sağlamasına pek fazla gerek yoktur.

İmam Ali’nin (a.s) bütün İslâm ümmetinden üstün ve önde olduğunu iddia ederken, görüş alış verişi ve sorgulama kanununa göre hem aklî ve hem de naklî deliller getirmek zorundayız.

Şimdilik kısa olarak aklî delillere değinerek biraz da naklî deliller üzerinde duracağız.

Kâinatın ilk önce varlık ve yokluk olmak üzere iki isimle anıldığına akıl da şahadet ediyor. Elbette akıl, varlığın üstünlüğüne şahittir, yokluğun değil. Varlık canlı ve cansız olmak üzere iki bölüme ayrılmaktadır. Yine akıl, canlı varlığın üstünlük ve rüchanlığına hükmetmektedir. Canlı varlık da hassas ve gayr-i hassas olmak üzere ikiye ayrılır, ancak hassasın daha üstün olduğuna akıl tanıktır. Hassas da akl-eden ve akledemeyen olmak üzere ikiye ayrılır ve elbette akıl eden daha üstündür. Akleden de bilgili ve bilgisiz diye ikiye ayrılmaktadır ve elbette akıl, bilgilinin daha üstün olduğuna hükmetmede tereddüt etmez. Bununla birlikte akıl kendiliğinden gerçekleşen tecrübe ve kanaatlere dayanarak Peygamberden sonra ilimde ümmet arasında Hz. Ali’nin (a.s) eşsiz olduğuna hükmetmektedir. Böylece ümmetin en üstünü Emirü’l-Müminin Hz. Ali’dir. Fazilet sebeplerinden biri ilimdir ve o da Ali’de (a.s) mevcuttur.

İnsana fazilet getiren diğer sebeplere de bir göz atalım. Zira fazilet, sebep ve belirtileriyle var olduğuna hükmedilen bir sıfattır. Bu sebep ve belirtilere sahip olan kimsenin faziletli ve üstün olduğuna hükmedilir. Aksi takdirde, faziletin tek başına bir varlığı söz konusu olmaz. Faziletin sebep ve belirtilerinden biri de bağış ve ihsandır. Akıl bağışın zulümden iyi olduğuna tanıklık eder. Fazilet sebeplerinden bir diğeri de cesaret ve kahramanlıktır. Genel menfaati olan bir özelliğin iyi olduğuna akıl tanıklık eder. Dolayısıyla akıl kendi tecrübe ve müşahedelerine dayanarak Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) ümmet arasında eşi ve benzeri olmayan bir şekilde herkesten çok bağışta bulunduğunu ve daha cesaretlisi olduğunu ispatlamaktadır. Bu durumda şüphesiz Hz. Ali’nin (a.s) herkesten daha üstün ve faziletli olduğuna hükmeder. Aklî delil olarak bu kadarıyla yetiniyoruz.

Şimdi naklî delillere gelelim. Naklî delillerin en önemlisi ümmetin genelinin kayıtsız şartsız kabul etmek zorunda olduğu Kur’ân-ı Kerim’dir. Daha sonra da rivayet silsilesiyle Resulullah’tan (s.a.a) nakledildiğinde halkın şüphe edemeyeceği sahih hadis-i şeriflerdir.

Resulullah’tan (s.a.a) nakledildiğinde tereddüt ve şüphe edilmeyen hadislerin, şer’î bir hükmü ispatlamada Kur’-ân-ı Kerim derecesinde olduğunu bütün ümmet-i Muhammed kabul etmektedir. Ancak şu noktaya dikkat edilmelidir ki, nakledilen hadis-i şeriflerin sahih olup olmamalarında birçok görüş farklılıkları vardır. Bu konuda yüzlerce önemli eserler ve binlerce ciltleri ihtiva eden kitaplar yazıldığı hâlde yine birçok sahte ve uydurulmuş sözlerin hadis adına ortaya atılıp ne gibi acı fitnelere yol açtığı apaçık bellidir.

Hadis rivayet etmek konusunda Ehlisünnet ile Şia âlimleri arasında hiçbir fark yok denecek kadar azdır. Zira her iki fırka da ravinin adil olması gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Ancak, Ehlisünnet âlimlerine göre, ashabın hepsi adil olup rivayetleri sahihtir. Ama Şia âlimleri, ashabın bazısının adil olmadığına inanarak, onların rivayetlerini muteber bilmemektedirler.

Evet, iki fırka arasındaki bu fark küçük olmasına rağmen çok önemlidir. Zira Resulullah’ın (s.a.a) hadisleri biz ümmete ashap vasıtasıyla ulaşmıştır. Ashabın adil olması bir rivayetin en önemli şartıdır.

Bu eserin hakir yazarı bendeniz, Ehlisünnet âlimlerinden olmama rağmen ashaptan birçoklarının kesinlikle adil olmadığı kanaatindeyim. Elbette, sadece ashaptan olmak adil olmayı gerektirmez. Örnek olarak aşağıdaki noktalara dikkat ediniz:

Ehlisünnet âlimleri, sahabeden olan Muğire b. Şu’be-nin rivayetini kabul ederek onun adaletini tasdik etmişlerdir. Ancak şunu bilmek gerekir ki, adaletin, zihnimizin dışında bir mahiyeti yoktur. Ancak birçok belirti ve emarelerle onun var veya yok olduğuna hükmedilmektedir.

Elbette, İslâm’ın sabit hükümlerine muhalif olan kimsenin, kim olursa olsun adil olmadığına hükmedilir. Ehlisünnet âlimlerinin şahitlerin cerh ve tadili konusundaki görüşleri hiç kimseye gizli değildir.

Muğire’nin Adalet veya Fıskını İspatlayan Deliller

Muğire b. Şu’be’nin, ikinci halife döneminde Basra valisi olduğunu bütün tarihçiler bilmektedirler. Amiroğulları kabilesinden Ümm-ü Cemil adındaki bir dul kadınla zina etmişti ve bunu dört sahabî gözleriyle görmüşlerdi. O dört kişi şunlardı: Eba Bekre, Nafi, Şibl ve Ziyad. İlk üçü, tamamıyla bu konuya şehadet ettiler, ancak Ziyad’ın verdiği ifadenin muğlak olması nedeniyle recm hükmü verilmedi.

Bu örnekten Muğire’nin zinaya mürtekip olduğu ve halifenin huzurunda, meselenin recmine hükmedilme derecesine vardığı anlaşılmaktadır. Bu olaya, bütün tarih kitaplarında, özellikle Fetretü’l-İslâm ve İbn-i Ebi’l-Hadid’in kitabında rastlanmaktadır. Böyle büyük günahlara mürtekip olan bir kimsenin şahadetinin kabul olunmadığı gibi, rivayet ettiği hadislerin de muteber olmayacağına inanmak gerekir.

Herkesin bildiği gibi, Muğire Kufe valisi iken minberde Emirü’l-Müminin Ali’ye (a.s) haşa lânet ederdi; hatta Fetretü’l-İslâm kitabının yazarı, Şafiî fakihlerin ileri gelenlerinden olan İbn-i Ebi’l-Hadid’den şöyle nakleder:

Muğire b. Şu’be, camide büyük sahabî Said b. Zeyd’in huzurunda Emirü’l-Müminin Ali’ye (a.s) ve o hazretin değerli evlâtlarına haşa lânet etmiş, çirkin sözler söylemiş ve bunun üzerine Said b. Zeyd ağlayarak camiden dışarı çıkmıştır.

Bu cinayeti Ebu-l Ferec-i İsfahani, Ağani de kitabında, yine İbn-i Ebi’l-Hadid, Nehcü’l-Belâğa şerhinde, rivayet silsilesiyle ispatlamıştır. Ayrıca Fetretü’l-İslâm kitabının sahibi, Hücr b. Adiy’nin şahadetini zikrederken aşağıdaki hususu şöyle beyan etmektedir:

Kufe valisi olan Muğire b. Şu’be, Muaviye’nin emriyle devamlı minberde İmam Ali’ye (a.s) ve o hazretin evlâtlarına lânet okurdu. Bir gün yine bu çirkin hareketini tekrarlarken Hücr b. Adiy yerinden kalkarak taşla Muğire’nin başını yaralamıştır. Bu olay Hücr’un, Muaviye tarafından zulüm ve gaddarca şehit edilmesine sebep oldu.

Bu olaylardan Muğire’nin Hz. Ali’ye (a.s) sebbettiği anlaşılmaktadır. Oysa Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Her kim Ali’ye sebbederse, bana sebbetmiştir ve bana sebbeden de Allah’a sebbetmiş olur.”

Binaenaleyh, Şihabuddin Alusî, kendi tefsirinde, “Ali b. Ebutalib’e hayatında ve ölümünden sonra sebbetmeye cesaret eden, kâfir olur.” demiştir.

Yine Allâme Dimyerî, Hayatu’l-Heyevan adlı kitabında, Hace Kunduzî ise Yenabiu’l-Mevedde adlı kitabında bunu ispatlamışlardır. Kısacası, Muğire b. Şu’be bu suçunda küfr derecesine varmıştır. Bu durumda, hadis rivayet etme liyakatine sahip değildir ve onun rivayeti sahih kabul edilemez…

Ebu Hüreyre ed-Dusî

Ebu Hüreyre, Resulullah’ın (s.a.a) ashabından olup Hayber’in fethedildiği sene iman ederek Müslüman olmuştur. Bir işi olmadığından devamlı Resulullah’ın (s.a.a) yanındaydı. Dolayısıyla, Resul-i Ekrem (s.a.a), Ebu Hüreyre-nin bütün sırlarını bildiğinden ona hitaben, “Ey Eba Hü-reyre! Muhabbetinin artması için bizi ziyarete geç gel (çabuk çabuk gelme).” diye buyurmuştur.

Buradan, Ebu Hüreyre’nin Peygamber’e (s.a.a) karşı muhabbetsiz olduğu anlaşılmaktadır. Bundan maksadım bu hususu ispatlamak değildir. Evet, ashap içerisinde en çok Ebu Hüreyre rivayet etmiştir ve Ehlisünnet’e göre onun rivayetleri muteberdir…

Ancak, ben Ehlisünnet âlimlerine intisap edilen bir kişi olarak Ebu Hüreyre’nin mürtekip olduğu bazı suçların onun adaletiyle uyum sağlamadığı kanaatindeyim. Burada birkaç noktaya değinmek zorundayım:

Sahih senetlerle Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“İlk olarak ümmetimi Ümeyyeoğulları’ndan bir kişi bozacaktır.”

Ebu Hüreyre bu bozukluğu Muaviye’de bulduğu hâlde daima o zalimin tarafında olup Hz. Ali’nin haklarını bilmesine rağmen yine de ondan yüz çevirmiştir. Zulüm ile adaletin bir arada toplanmayacağı apaçık bellidir. O hâlde Ebu Hüreyre adaletli bir kimse olamaz.

Başka Bir Delil

Muaviye, Yezid için biat alırken Hicaz, özellikle Medine-i Münevvere’de yaşayan sahabeler bu hıyanet ve cinayete itiraz ederek biat etmekten çekinip hakkı ihya etmeye çalışmışlardır. Muaviye, Medine halkını korkutmak amacıyla meşhur cani Busr b. Artad’ı Medine’ye gönderdi. Busr da Resulullah’ın (s.a.a) ashabından yedi yüz kişiyi öldürerek üç yüzü aşkın Müslüman kadını esir edip yüz, el, ayak ve göğüslerini açtırarak çarşıda cariye diye sattırdı.

Bu faciayı büyük Ehlisünnet âlimlerinden Ebu’l-Ferec b. Cevzî, “Ağanî” adlı kitabında, İbn-i Abdurabbih, “Ik-du’l-Ferid” adlı kitabında ve Cahiz “el-Beyan ve’t-Tebyin” adlı kitabında naklettikleri gibi, diğer İslâm tarihi kitaplarında da yazılmıştır. İbn-i Haldun, Fetretü’l-İslâm, İbn-i Hullekan, Tarih-i Taberî, İbn-i Ebi’l-Hadid, Allâme Aynî ve Allâme Dimyerî de bu acı olaya şahadet etmişlerdir.

Yukarıdaki tarihlerin hepsi Ebu Hüreyre’nin, Busr b. Artâd’ın yaptığı zulümlere ortak olduğunu ispat etmektedir. Busr b. Artâd, Medine’de işini bitirdikten sonra Ebu Hüreyre’yi Medine’de kendi yerine oturtarak Muaviye’nin emriyle Yemen veya Mekke-i Mükerreme’ye hareket etmiştir.

Gördüğünüz gibi Ebu Hüreyre, sahabeden olmasına rağmen Resulullah’ın (s.a.a.) yerine Muaviye ve Busr b. Artâd’ın yanında yer alarak Medine halkını korkutmuştur. Hâlbuki Resulullah (s.a.a) kendi hadisinde, “Medine halkını korkutan kimseyi Allah korkutsun, Allah ona lânet etsin. Medine halkını korkutanın hiçbir ameli kabul olunmaz.” buyurmuştur.

Ebu Hüreyre, Busr b. Artâd’ın yanında yer almasıyla Medine halkını korkutanlara yardım etmiş ve yaptıkları zulümlere ortak olmuştur. Böylece Ebu Hüreyre’nin adil ve rivayetinin sahih olmadığını ispatlamış oluyorum.

Ebu Hüreyre der ki:

“Ali’nin arkasında namaz kılmak daha üstündür, ancak Muaviye’nin sofrası daha yağlıdır.”

Görüldüğü gibi Ebu Hüreyre, Ali’nin (a.s) hak üzere ve Muaviye’nin de yağlı sofrasıyla birlikte batıl üzere olduğunu itiraf etmesine rağmen yine de batıl tarafını seçmiştir. Böyle hareketler de onun adaletiyle çelişmektedir.

Yukarıdakilerden maksadımız şudur: Genel olarak sa-habî olmak bir kimsenin rivayetinin kabul edilmesinin ölçüsü olamaz. Bilâkis, birçok kimseler vardır ki, sahabî oldukları hâlde hak ve hakikatle bağdaşmayan birtakım cinayetler işlemişlerdir.

Leave a Reply