Yazarın Önsözü

İslâmî Vahdet

İslâmî vahdet, İslâm’ın zuhurundan beri Müslümanların kalbini kendisine cezbeden çekici bir kelimedir. Vahdet ve ittihattan bahsetmeyen ve dört yüz milyonluk bir dünyanın düşünsel birliğine gönül vermeyen bir Müslüman bulamazsınız.

Biz burada İslâmî vahdetten, siyasî vahdeti değil, düşünce ve hedef birliğini kastediyoruz.

İslâm âleminin fikir ve pratik bakımdan birleşmesini tüm Müslümanların arzuladığını söyledik. Öyleyse bizim de bunu savunmamız gerekir. Ama ne yazık ki, bu vahdetin temelini atmak isteyenler, İslâm âlemini batı dünyasıyla mukayese edenler ve bununla uğraşanlar, ihtilâfın kökeninden gaflet etmektedirler.

Herkesçe bilindiği üzere, batılıların kamuoyuna, siyasî durum hakim olduğu hâlde Müslümanların üzerine sadece din ve mezhep düşünceleri hâkimdir. Örneğin: Bir Fransız Katoliği, siyasî düşüncesiyle uyum içinde olduğu düşüncesiyle Protestan bir İngiliz’i sever; fakat dindaşı olan bir Avusturyalıyı hiç sevmez. Çünkü her ne kadar aralarında din birliği varsa da siyasî düşüncelerinde ihtilâf vardır. Yine Berlinli bir Alman, Protestan dindaşı olan Londralı bir İngiliz’i düşman saydığı hâlde, siyasî açıdan, Katolik bir Viyanalıya dost gözüyle bakar. Çünkü Avrupa’da düşüncelere hakim olan siyasettir; din ise hiçbir etkinliğe sahip değildir. Fakat İslâm âlemi böyle değildir; ne siyaset ve ne de ırk İslâm düşüncesine hâkim olmamıştır. Müslümanların üzerinde gerçek hüküm süren olgu, din ve mezheptir. Örneğin, Kafkasya sınırında yaşayan Müslüman bir Kürt, aralarında mezhebî ihtilâf olan Kürdistanlı bir Kürt ile uzlaşamaz; fakat kendisiyle aynı mezhepten olan bir Tebrizliyi sever. Yine İsfahanlı bir Fars, aralarında mezhebî birlik olmadığı için kendisiyle aynı ırktan olan Kabilli bir Fars’ı tanımaz; fakat buna rağmen mezheptaşı olan Azerbaycanlı bir Türkü sever. Bu nedenle İslâm âleminde hüküm süren din ve mezheptir; ırk ve siyasetin rolü ise yok denecek kadar azdır.

Öyleyse İslâm âleminin vahdet ve birliğini arzulayanlar, elbette ki din ve mezhep açısından işe girişmelidirler.

Şimdi biz İslâm âleminin ihtilâf konusunu nerede aramalı ve bulmalıyız? Evet, biz diyoruz ki İslâm dininin esasında bir ihtilâf yoktur. Sadece tarihsel yapısında baş gösteren önemli bir ihtilâf İslâm âlemini parçalayıp vahdetinin temelini kemirmektedir.

Biz yegane ihtilâfın, Âl-i Muhammed tarihi ve Resu-lullah’ın Ehlibeyti’nin haklarında olduğu inancındayız. Biz-ce asıl ihtilâf bu dairede olduğu gibi ümmetin vahdeti de bu dairede olmalıdır; çünkü her uzuv düştüğü yerden bağlanmalı ve her ip koptuğu yerden düğümlenmelidir.

İşte bu nedenle “Teşrih ve Muhakeme” isimli kitabımızı yazmaya koyulduk ve ihtilâf konularını açıklayıp muhakeme ederek hak ve hakikatin nerede olduğunu ispatlayıp ortaya koyduk. Bizce bu kitabımız, İslâm ümmetinin fikir ve düşünce birliği için yegane merkezdir. Fakat hakkı ifa etmek hususunda ne kadar isabetli olduğumuzu saygıdeğer okuyucularımızın insaf ve iman güçlerine bırakıyoruz.

 

Zengezorlu Kadı Behlül Behcet

Leave a Reply