Sömürgecilik, Batılı güçlerin dünyanın büyük bir bölümünde uyguladığı siyasi ve ekonomik bir hegemonyadan ibaret değildi. Aynı zamanda, sömürgeleştirilmiş halkların tarihini çarpıtmayı, onları kandırmayı ve onlara sapkın bilgi ve değer kalıpları dayatmayı amaçlayan derin bir kültürel ve ideolojik komploydu.
ABD elçisi Thomas Barrack, Lübnan halkının kolektif bilincini istismar ederek, bazen onlara Suriye’nin yeni geçici cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın (eski HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Culani) “şaşırtıcı” örneğini örnek almaları çağrısında bulunarak, bazen de Hizbullah’ın 1970’lerde İsrail işgal güçlerini çiçeklerle karşıladığı yalanını açıkça söyleyerek bunu yapıyor.
El-Cedid TV’ye verdiği bir röportajda bu tür asılsız iddialarda bulunmuştu. Röportajcı onu düzeltince, Hizbullah’ın 1970’lerde herkesin bildiği olaylar sonucunda ortaya çıktığını söylemişti: O dönemde İsrail’in güneylilere yönelik günlük saldırıları ve Lübnan işlerine açıkça müdahale eden Amerikan güçleri.
Barrack’ın yalanı hakkında yorum yapan gazeteci Pierre Abi Saab, X gazetesinde şöyle yazdı: “Trump’ın kültürü ve Trump yönetiminin kültürü bu: egemenlik, kibir ve sömürgeci barbarlık kültürü; cehalet, cehalet, küstahlık ve mutlak özgüvenle dolu, tüm kural ve normları küçümseyen, uluslararası meşruiyet ve uluslararası hukuku reddeden bir kültür. Hepsi aynı entelektüel gruptan geliyor!”
Gazeteci Hassan İllaik ise şunları yazdı: “Aptal [Morgan Ortagus] yerine daha da aptal biri geçti.”
Deneyimli bir bilge ile kaçamak bir adam karşılaştırılırken sıklıkla “ikisi arasında dünya kadar fark vardır” denir. Washington’ın diplomatları ile Tahran’ın diplomatları, örneğin Batı Asya halklarının onurunu onurlu bir şekilde şehit olana kadar bir ülkeden diğerine seyahat eden merhum Emir Hüseyin Abdullahiyan karşılaştırıldığında da durum aynıdır.
Washington’un meşhur diplomatları gibi, her biri bir diğerinden daha sinsi oldukları için burada anmaya yer olmayan, Thomas Barrack gibi kumar, mali ve ahlaki skandallarla dolu sicili olanlara gelince, onlar bize şeref ve haysiyetten bahsetmek için geliyorlar.
Gözlemciler, Barrack’ın görevden ayrılmasının ardından Lübnan’daki durumun nasıl bir seyir izleyebileceği konusunda endişelerini dile getirdiler; özellikle de Barrack’ın, Lübnan’ın Hizbullah’ın silahsızlanmasını gerektiren maddeye uymaması halinde Washington’ın “arabuluculuktan” elini çekeceği tehdidi göz önüne alındığında. Bu durum, Lübnan’ın iyi hesaplanmış tutumunun bir cezası olarak uluslararası alanda ve Arap dünyasında izole edilmesine yol açabilir.
ABD elçisi, “Benim rolüm, tarafları olumlu yönde etkileyecek siyasi arabuluculuktur” ifadesini yineledi.
İronik olan şu ki, Barrack hiçbir zaman bir “arabulucu” olmadı, aksine İsrail’in sözcüsü oldu; kendisi de şöyle demişti: “Biz Lübnan’da barışı sağlamaya yardımcı olmak için bulunuyoruz, ancak bir takvim var ve zaman daralıyor.”
Öte yandan, yaklaşık 20 İsrail askerinden oluşan düşman piyade gücü, Çarşamba günü şafak vakti, sınır kasabası Abbasiye civarından Mari ovasındaki Rihana Bari bölgesine doğru ilerledi, birçok evi aradı ve çok sayıda Lübnanlı ve Suriyeli işçiyi sorguladı.
Meclis Başkanı Nebih Berri, bir buçuk saatten fazla süren konuşmasında Barrack’a, 27 Kasım’dan bu yana İsrail tarafından öldürülen Lübnan vatandaşlarına ilişkin ayrıntılı rakamlar sunarak, Suriye’de yaşananları hatırlattı.
Berri, durum böyle devam ettiği sürece, özellikle on binlerce Lübnanlının devam eden saldırılar sonucu yerinden edilmiş durumda olması ve güneylilerin yıkılan köylerine geri dönüp yeniden inşa etmelerinin engellenmesi nedeniyle, herhangi birinin Direniş’in silahsızlandırılması konusunu gündeme getirmesinin zor olacağını vurguladı.
Barrack ayrıca Suriye’de olup bitenleri incelemek üzere Dürzi lider Velid Canbolat ile de bir araya geldi ve eş-Şara’nın yalnızca 25.000 askeri olduğunu ve Lübnan’ı tehdit edemeyeceğini iddia etti. Axios’a göre Barrack, Güney Suriye ile ilgili “acil güvenlik mutabakatları” oluşturmak üzere Perşembe günü Paris’te bir İsrail-Suriye görüşmesi düzenledi.
