Trump yönetiminin İran’a yönelik savaşla küresel caydırıcılığı yeniden tesis etme hedefi, beklenen sonucu vermedi. Askeri gücün siyasi kazanıma dönüşememesi, ABD’nin uluslararası itibarı, caydırıcılığı ve küresel liderliği üzerine yeni tartışmaları beraberinde getirdi.
Donald Trump, İran’a karşı savaşı ABD’nin gücünü göstermek, caydırıcılığı yeniden tesis etmek ve Washington’un uluslararası arenadaki heybetini geri kazandırmak amacıyla başlattı. Ancak bu çatışmanın sonunda ortaya çıkan sonuçlar, Beyaz Saray’ın başlangıçtaki hedeflerinden önemli ölçüde farklı oldu. Batılı birçok analist, bu savaşın yalnızca ABD’nin stratejik konumunu güçlendiremediğini değil, aynı zamanda askeri güç ile siyasi hedeflere ulaşabilme kapasitesi arasındaki uçurumu da gözler önüne serdiğini düşünüyor.
Fransız Le Monde gazetesi de yayımladığı analizde, Trump’ın İran’a karşı sergilediği güç gösterisinin ABD’nin konumunu güçlendirmekten ziyade ülkenin uluslararası itibarını zayıflattığını vurguladı.
Uluslararası siyasette güç, yalnızca en büyük orduya veya en gelişmiş askeri teçhizata sahip olmakla sınırlı değildir. Büyük bir gücün itibarı, askeri kapasitesini siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için kullanabildiği ölçüde oluşur. Bir ülke, geniş askeri güce sahip olmasına rağmen karşı tarafı kendi taleplerini kabul etmeye zorlayamazsa, yalnızca bir kazanım elde edememekle kalmaz, aynı zamanda caydırıcılık itibarının bir bölümünü de kaybeder.
Son savaşta ABD, geniş askeri kapasitesini ve bazı müttefiklerinin desteğini kullanarak İran’ı bölgede yeni güvenlik ve siyasi şartları kabul etmeye zorlamaya çalıştı. Beyaz Saray’ın beklentisi, askeri baskının Tahran’ın hesaplarını değiştirmesi ve Washington’un siyasi iradesinin kabul ettirilmesini sağlamasıydı. Ancak gelişmeler bunun gerçekleşmediğini gösterdi. İran yalnızca karar alma mekanizmasını korumakla kalmadı, aynı zamanda karşılıklarını sürdürerek ve iç bütünlüğünü muhafaza ederek ABD’nin stratejik hedeflerinin gerçekleşmesini engelledi.
Gerçekte savaşın sonunda duran yalnızca askeri operasyonlar değildi; aynı zamanda ABD’nin gücünü yeniden inşa etmeyi amaçlayan proje de sona ermiş oldu. Çatışmaların ilan edilen hedeflere ulaşılamadan durması, birçok uluslararası gözlemciyi şu soruyla karşı karşıya bıraktı: Sert güç kullanımı, ABD’nin siyasi iradesini dayatmak için hâlâ etkili bir araç olabilir mi?
Bu savaşın en önemli sonuçlarından biri, ABD’nin caydırıcılık itibarının zarar görmesi oldu. Caydırıcılık ancak karşı taraf, güç kullanımının kendisini geri adım atmaya zorlayacağına inanıyorsa anlam kazanır. Ancak bir ülke askeri baskıya direnebilir ve karşı tarafın taleplerini kabul etmeden krizden çıkabilirse, diğer aktörlerde de ABD’nin askeri gücünün mutlaka siyasi iradesini dayatabileceği yönündeki algı zayıflar.
Bu durum, ABD’nin müttefiklerinin de gelişmelere daha kaygılı yaklaşmasına neden oldu. Washington’un müttefikleri güvenliklerini her zaman ABD’nin taahhütlerinin güvenilirliği üzerine inşa etmiştir. Ancak dünyanın en büyük askeri gücü kapsamlı bir askeri harekâtın ardından ilan ettiği hedeflere ulaşamazsa, ABD’nin güvenlik garantilerinin etkinliği konusunda soru işaretleri oluşması kaçınılmazdır. Bu durum uzun vadede müttefiklerin davranışlarını da etkileyebilir ve onları güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmeye yöneltebilir.
Öte yandan ABD’nin rakipleri de bu savaşı dikkatle takip etti. Çin ve Rusya gibi güçler açısından bu çatışma yalnızca bölgesel bir kriz değil, aynı zamanda yeni güvenlik ortamında ABD gücünün etkinliğini ölçen bir sınav niteliği taşıyordu. Askeri güç ile siyasi sonuçlar arasındaki fark ortaya çıktığında, diğer aktörlere de ABD baskısına direnmenin maliyetinin geçmişe göre daha düşük olabileceği mesajı verilmiş oldu.
Bir diğer önemli nokta ise bu savaşın uluslararası düzenin değişmekte olduğunu bir kez daha göstermesidir. Soğuk Savaş sonrasında ABD, askeri üstünlüğünü birçok kez siyasi gelişmeleri şekillendirmek için kullanabildi. Ancak Afganistan, Irak ve şimdi de İran’a karşı savaş deneyimi, askeri üstünlüğün artık tek başına stratejik başarıyı garanti etmediğini göstermektedir. Günümüz uluslararası ortamı geçmişe kıyasla daha karmaşık hale gelmiş, bölgesel aktörler de büyük güçlere karşı koyabilecek daha çeşitli kapasitelere sahip olmuştur.
İran savaşı ayrıca uluslararası ilişkilerde güç kavramının değiştiğini de ortaya koydu. Günümüzde güç yalnızca uçak gemilerinin, savaş uçaklarının veya füzelerin sayısıyla ölçülmemektedir. Krizleri yönetebilme, iç bütünlüğü koruyabilme, etkili ittifaklar kurabilme ve askeri kazanımları siyasi sonuçlara dönüştürebilme kapasitesi, ülkelerin başarısında çok daha belirleyici bir rol oynamaktadır. Böyle bir ortamda, siyasi hedeflere ulaşmadan yalnızca askeri güç gösterisi yapmak, hatta ters sonuçlar doğurabilir.
Trump yönetimi için bu savaş, “güç yoluyla barış” politikasının yeniden dönüşünün bir simgesi olacaktı. Ancak gelişmeler, krizi sona erdirmeye yönelik açık bir siyasi strateji olmaksızın güç kullanımının yalnızca caydırıcılığı güçlendirmediğini, aynı zamanda ABD’nin uluslararası itibarını da zedelediğini gösterdi. Nitekim ilan edilen hedeflerle fiili sonuçlar arasındaki fark büyüdükçe, bunun itibar maliyeti de artacaktır.
Stratejik açıdan bakıldığında, bu savaşın en önemli dersi, sert gücün ancak gerçekçi bir siyasi stratejinin hizmetinde olduğunda etkili olacağıdır. Aksi takdirde, en büyük askeri operasyonlar bile büyük bir gücün konumunu sağlamlaştırmak yerine, onun sınırlarının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Pek çok analist, İran savaşının dünyaya tam da bu mesajı verdiğini; yani ABD’nin askeri üstünlüğünü kalıcı siyasi kazanımlara dönüştürme kapasitesinin zayıfladığını gösterdiğini savunmaktadır.
Sonuç olarak, bu savaşın en önemli etkisi belki de savaş meydanında değil, uluslararası algılar alanında ortaya çıktı. İtibar, büyük güçlerin en önemli sermayesidir ve onu yeniden inşa etmek, askeri kapasiteyi yeniden inşa etmekten çok daha zordur. Uluslararası aktörler arasında hâkim kanaat, ABD’nin artık yalnızca askeri gücüne dayanarak istediği stratejik sonuçları elde edemeyeceği yönünde oluşursa, bunun sonuçları savaşın kendisinden çok daha derin olabilir.
Bu çerçevede, İran’a karşı yürütülen savaş uluslararası düzenin dönüşümündeki önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendirilebilir. Bu gelişme, günümüz dünyasında askeri üstünlüğün tek başına hegemonyayı garanti etmediğini ve siyasi itibarın her zamankinden daha fazla, sert gücü kalıcı ve güvenilir siyasi sonuçlara dönüştürebilme kapasitesine bağlı olduğunu ortaya koymuştur.
