ÖdevlerSosyal Bilgiler Ödevleri

Türkiye de turizm

TÜRKİYE’DE TURİZM
Uluslar arası turizm , Türkiye’nin uzun zamandır geliştirmeye çalıştığı ve döviz dengeleri için umut bağladığı fakat kitlesel ölçekte ancak yakın sayılabilecek zamanlarda tanıştığı bir olgudur. Gerçekten de , Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısı çok uzun yıllardır düşük bir düzeyde kalmıştı: 1950’de yalnızca 29 bin ziyaretçi çeken Türkiye , dünya turizminin büyük bit gelişme süreci içine girmesi ve Batı Avrupa ülkelerinden gelenlerin sayısının önemli miktarlara erişmesiyle 1990 yılında ilk kez 5 milyon ve artış eğilimini sürdürerek on yıl aradan sonra 2000’de de 10 milyon gibi önemli bir düzeye çıkardı. Bu başarılı gelişmede, doğal olarak , başka birçoklarının yanında, aşağıdaki faktörlerinde etkisi olmuştur:
-Türkiye, büyük çabalarla turizm yatırımları yapmış ve bunları ülkenin değişik kesimlerine yaymaya çalışmıştır; bu arada bazı kesimleri öncelikli turizm bölgesi olarak ayırarak turizm kolaylıklarının buralarda yoğunlaşmasını sağlamıştır.
– Türkiye uzun yıllardır dünya turist pazarlarında devlet ve özel sektörün birlikte çabalarıyla tanıtımını yapmaya çalışmıştır.
– Ancak , bu tanıtım, ülkede uzun dönemli bir istikrar sağlanmadan bir anlam taşıyamazdı. Gerçekten de , Türkiye’nin rejimle ilgili sorunları ve de terörün yoğun olduğu bu dönemlerde turist sayısına da yansıdığı gibi , yaşanan birçok olumsuzluklar bu istikrarın sağlanmasını engellemişti. Bu istikrar artık sağlanmıştır.
– Gelişmiş ülkelerdeki turizm anlayışında ve arayışında yaşanan önemli değişimler Türkiye’yi de olumlu etkilemiştir. Geleneksel güneş-kum-deniz tatillerinden sıkılan ve İspanya , Fransa ,İtalya gibi Akdeniz ülkelerindeki kıyı bozulmalarından etkilenen Batılı turistler , yine aynı koşullara sahip ama henüz daha bozulmamış kıyılar için Türkiye’ye yönelmişlerdir. Bu arada turizm içinde yeni akımlar olan macera turizmi , ekoturizm ,miras turizmi ve benzeri amaçlarla seyahat eden turistlerin de bir kısmı Türkiye’ye yönelmişlerdir.

TÜRKİYE’DE TURİZMİN GEÇMİŞİ On dokuzuncu yüzyıl ortalarında Avrupa’da başlayan modern anlamda turizm hareketi dünyanın diğer yerlerinde de etkisini göstermişti. Sanayi Devrimi’nin getirdiği refah artışına ulaşım kolaylıklarındaki gelişmeler ve bunların zaman mesafeyi kısaltması da eklenince , dünyayı gezmek-görmek ve eğlenmek arzusu daha geniş kitleler arasında yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu arzuyu giderecek seyahatler içinse organizasyon gerekiyordu ki bunu da Thomas Cook gerçekleştirmişti. Thomas Cook’un kıta Avrupa’sına başlattığı ilk gezinin Paris Sergisi’ne olması gibi , Osmanlı İmparatorluğu’na da ilk toplu ve örgütlü gezi ya da bir başka deyişle ilk modern turizm hareketi böyle bir sergiyle başladı: 1863’te “Sergi-i Umumi-i Osmani” adlı serginin açılışı dolayısıyla, başta Avusturya olmak üzere , çeşitli yerlerden turit grupları İstanbul’a gelmişti. Yaklaşık aynı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu’ndan da ilk turist grupları çeşitli düzenlemelerle yurt dışına gitmeye başlamıştı.
Osmanlı topraklarına bu olaydan önce de çeşitli küçük seyahatler yapılıyordu; ancak bunların miktarı konusunda bir tahminde bulunulamadığı gibi , günümüzdeki tatil yolculuklarıyla da benzerliği yoktu. İlk seyahatler arasında eski ve değerli eşyalar , madalyonlar vb. toplamak üzere gelenler, gezginler, diplomatlar, misyonerler, tarihçiler gibi farklı amaçlarla gelenlerin ziyaretleri bulunuyordu. Bunların yalnızca ülkede kalabildikleri yerler ile, zaten sınırlı olduğu için gelirken kullandıkları ulaşım araçları bilinmektedir (Gülersoy 1985). Daha sonra Batı’daki turizmle ilgili gelişmeler Osmanlı İmparatorluğu’na da yansımaya başladıysa da , ulaşım yollarının olmaması, seyahat koşullarının elverişsizliği, can güvenliğinin sağlanamaması gibi nedenler olayın çok küçük ölçekli kalmasına yol açıyordu.

Yabancılar yavaş yavaş gelmeye başlarken, bir dizi ihtiyaçlarını da birlikte getirdiler. Doğal olarak, bunların başında da konaklama kolaylıklarına olan talep geliyordu. Gezmek , bir yerden bir yere dinlenme-eğlenme amaçlı gitmek, sıradan bir Türk için tutulan bir alışkanlık olmadığından, oteller ülkemizde gelişememişti. Resmi işler için eyaletlere gönderilen devlet yetkilileri Bizans’tan miras kalan karmaşık bir “corvée” sisteminden yararlanarak yerel yöneticilerin sağladığı yerlerde ikamet ederlerdi. Büyük Pazar merkezlerine mallarını getiren tüccarlar kervansaray ya da hanlarda kalırlardı. O zamana kadar, Şark aleminin büyük kısmında olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında da yolculukta yatacak yer sorunu bedava kalınan ancak döşemesiz , konforsuz , olan kervansaraylarla çözülmüştü (Gülersoy 1985). Yerli ve yabancı ayrımı yapılmadan, insanlar yükleri ve hayvanları ile birlikte, 3 güne kadar bir süreyle buralarda misafir ediliyorlardı. Müşterileri genellikle tüccarlar olan hanlar ise dört köşe, büyük, genellikle taştan yapılmış ve geniş bir avlunun etrafında çeşitli malların korunduğu depolardan oluşmuşlardı ve üst katlarında kemerli geçitler boyunca mütevazı biçimde döşenmiş odalar yer alırlardı. İstanbul hanlarının çoğu değişik uluslar tarafından paylaşılmıştır. Aynı ulustan tüccarlar belirli hanlarda toplanıyorlardı. 1860’ların sonlarında Edirne’de açılan ilk kez otel olan “Auberge de l’Etoile” de geleneksel han yapısı üzerine inşa edilmiş; odalar çok döşenmiş ve otelde yemek servisi açılmıştı. Osmanlı topraklarına gezmeye gelen bazı Batılılar da ya ülkede yerleşmiş yurttaşlarına konuk olur ya da Ortodoks kilise ve manastırlarına başvururlardı. 1870’lere kadar gezginlerin kalacakları yerler bu türlerden oluşuyordu.
İstanbul’da, dış ilişkilerin artmasına paralel olarak, 1830’lardan itibaren küçük, evden bozma oteller görülmeye başlamıştı. Fakat bunların hiçbirisi 19. yy Batılı turisti için yeterli değildi. İstanbul’a yönelen turizmle ilgili talepleri karşılamaya en uygun kesim de, o sıralarda iş ve diplomasi faaliyetlerinin toplandığı Pera (Beyoğlu) idi. Pera’nın 19. yy’da 30 bin dolayındaki nüfusunun yarısı yabancıydı. Aslında , oteller yapılmadan önce de, bu kesimde, konaklama ihtiyacını karşılayacak 3-5 odalı pansiyonlar yabancılar tarafından işletiliyorlardı. 1841’de açılan Hotel d’Angletérre’den sonra gerçek anlamda ilk oteller de Pera’da ortaya çıktı. Modern anlamda turizm hareketleriyle Osmanlı İmparatorluğu’nun 1863’de tanışması ve 1870’lerde İstanbul’u Paris’e bağlayan “Şark Demiryolu’nun (Orient Express) açılışı, turist sayısının daha sonraki artışında etkili olmuştur. İstanbul’daki ilk otellerin yapımı bunu daha da teşvik etti. Orient Express müşterilerini ağırlamak üzere 1892’de Pera Palas Oteli’ni yaptırdı. Bu geçmiş dönem içinde turistler İstanbul’a ya vapurla ya da trenle geliyorlardı. Wagons-Lits şirketinin işlettiği ünlü Orient Express 20. yy başlarında Paris’ten İstanbul’a haftada üç kez, posta treni de iki kez kalkıyordu ve yolculuk süresi birincisiyle 68, ikincisi de 83 saat sürüyordu.
Wagon-List’nin 26 Temmuz 1924’de Haydarpaşa-Ankara arasında haftada 3 kez olarak başlattığı seferler , 20 Ekim 1924’de her gün yataklı seferlere dönüştürülmüş; 1926’da yemekli vagonlar Ankara’ya kadar uzatılmıştı; 1927 Ağustosu’nda da lüks Anadolu Ekspresi işlemeye başlamıştı. 1924-1932 arasında yataklı ve yemekli servisler ahşap vagonlarda gerçekleşmişti. 1932’de yataklı, 1935’de de yemekli vagonlar madeni hale geldi. Bu arada, 1926’da Ankara-İzmir; 1927’de Haydarpaşa-Trablusşam; 1930’da Haydarpaşa-Sivas; 1932’de Toros Ekspres’i ve 1935’de de Haydarpaşa-Elazığ arasında yataklı vagonlar sefere konulmuştu. 27 Mayıs 1962’de ise Orient Express son seferine çıktı. Orient Express’i yüz kişilik uçaklar öldürdü diye yazılar yazıldı.
Yabancılar kolayca vize alarak İstanbul’a gelebiliyorlar fakat ülke içinde dolaşmak için tezkere almak zorunlulukları bulunuyordu; ayrıca , yolculuğun her aşamasında bunu onaylatmaları gerekiyordu. İstanbul dışında yabancıların en çok görmek istedikleri yer ise Bursa idi. Tarihsel önemi yanında, aynı gün gidilip dönülebilecek şekilde erişilebilir olması, turistleri Bursa’ya çekiyordu. İstanbul-Mudanya arasında çalışan buharlı gemilerle turistler 4-5 saatlik bir yolculuk yapıyorlar; Mudanya’dan kalkan trenlerle de 1.5 saatte Bursa’ya varıyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemiyle birlikte yaşanan savaş yılları (Balkan ve Kurtuluş Savaşları) diğer ekonomik faaliyetler gibi turizmin de gelişmesini olumsuz etkilemişti. Ayrıca, savaşlar sırasında çok sayıda mültecinin İstanbul’da toplanması; 1917 Devrimi yüzünden 100 bini aşkın Rus göçmenin İstanbul’a gelmesiyle şehir adeta açık bir mülteci kampına dönüştü. Rus göçmenlerin çok büyük kısmı daha sonra başka ülkelere gitmişlerse de, Türkiye’de kalanların bir kısmı, genelde turizmin değilse de, İstanbul’daki rekreasyon alanlarının, özellikle eğlence yerleri ve lokantaların gelişmesinde önemli bir rol oynamışlardı –örneğin Florya plajı onlar sayesinde açılmıştı.
1934 yılında Türk Ofis adıyla kurulan bir büroyla devlet turizm faaliyetlerinin sorumluluğunu üstlendi ve 1957’den itibaren de sektör Bakanlık düzeyinde ele alınmaya başladı. Bununla birlikte, yakın zamanlara kadar Türkiye uluslar arası turizmde önemli bir yer edinemedi; konaklama kolaylıklarını da yine yakın zamanlara kadar genişletme olanağını bulamadı; Örneğin Pera Palas’dan sonra önemli büyüklükte ilk otel 1954’de yapılan Hilton Otel olmuş; ondan sonra da uzun süre bu sektörde bir gelişme gözlenmemişti. Osmanlı İmparatorluğu’nda ve sonra uzun zaman Türkiye Cumhuriyeti’nde otellerin niye gelişmediği sorusunun kabaca üç yanıtı vardır:
(1) Geniş bir yerel müşteri tabanı yoktu;
(2) İstanbul, Orta Doğu turizm merkezleri arasına girememişti;
(3) Yerel sermaye turizme ve dolayısıyla da otellere yönelmemişti – kârın düşüklüğü nedeniyle olan bu durum yakın zamanlara kadar da sürmüştür.

GÜNÜMÜZDE TURİZM
1950’de yalnızca 29 bin ziyaretçi çeken Türkiye, dünya turizminin büyük bir gelişme sürecine girmesi ve bunun ülkemize de yansımasıyla o zaman için hızlı sayılabilecek bir şekilde gelişme göstererek 1959’da turist sayısını 166 bine çıkarmış; 1960’da siyasal nedenlerle azalan bu sayı daha sonra yeniden bir artış süreci içine girerek 1965’te ilk kez yarım milyonu geçmişti. 1950’den sonraki 30 yıllık dönem içinde turist sayısı en yüksek değere (modal değer) ise 1973 yılında erişmişti. Bu, Türkiye’de turizmi geliştirme çabalarıyla orantılı bir gelişmeydi ve 1973’e kadar harcanan çabalar sonucu turist sayısı bir milyonu aşarken , daha sonraki – Türkiye’nin istikrarsızlıklarla dolu geçirdiği -11 yıl içinde de elde edilemeyecek bir miktara varmış oluyordu.
Türkiye’ye gelen ziyaretçi sayısının ülke yüzölçümü ve nüfusuna göre biraz önemli miktara varması, örneğin 2 milyonu geçmesi , ancak 1985 yılında gerçekleşmiştir. Bu bakımdan Türkiye kitlesel turizm olayıyla tanışmak için 1980’li yılların ortalarını beklemek zorunda kalmıştı. Gerçekten de 1988’de dünya turizminde görülen olumlu değişiklikler Türkiye’ye de yansımış ve gelen turist sayısı bir yıl içinde % 46.7’lik bir artışla ilk kez 4 milyonu aşmış, 1990’da da 5 milyonu geçmiştir.1992’den itibaren Batı Avrupa ülkelerinden gelenlerin sayısının yeniden artış eğilimi kazanmasıyla 1996’da 8 milyonu bulan turist sayısı 1997 yılında 9 milyonu aşarak 10 milyon sınırına yaklaştı. Yine “ayda 1 milyon turist”le ilk kez bu devrede, 1995 yılı Temmuz ayında tanıştı. 2001’de günübirlikçilerle birlikte 11,618.969 ile 12 milyona yaklaşan turist sayısı ve 8 milyar $’ı geçen turizm gelirleri, başka ülkeler için olduğu gibi, Türkiye içinde yaşamsal önem taşımaktadır. Türkiye’de milli gelir içinde turizmin payı 1963’te yalnızca %1 iken 2000’de % 4.0’e çıkmıştır; ayrıca istihdam açısından da turizm önemli bir sektördür. Türkiye ile ilgili olarak öne sürülen ve “İspanya deneyimi” olarak da anılan ve İspanya’nın turizm açısından büyük darbe yediği olayların burada da tekrarlamaması gerekir: Konaklama kolaylıklarının çok çabuk ve düşük kalitelerde yapılması , özellikle deniz kıyısı sayfiye yerleşmelerinde turizm sezonunda da inşaatların devam etmesinin yarattığı kötü çevresel koşullar, gürültü-patırdı, doğal güzelliklere özen gösterilmemesi, gittikçe artan deniz kirliliği, su ve elektrik kesintisi; kötü şehirsel yapılaşma ve geçmişin izlerinin adeta silinmeye çalışılmasıyla şehirlerin kimliklerinin kaybolması bunların başlıca ve yalnızca çevre ile bağlantılı olanlarıdır.
Gelen turist sayısı dışında , 1985’ten sonra gözlenen gelişmelerden biri de gelen ve Türkiye’den yurt dışına giden turist sayısında yıllardır gidenler lehine olan fazlalığın ilk kez tersine dönmüş olmasıdır. Artık Türkiye turizminde fazlalık gelen turist sayısı ve gelen turizm gelirlerinden yanadır. Bununla birlikte, yurt dışına gidenler sayısında da özellikle konut fonu gibi kısıtlamaların kalkmasıyla 2000’de büyük bir artış gözlenirken , 2001’de benzer bir uygulamanın yeniden getirilmesiyle ve buna ekonomik kriz , 11 Eylül olayları gibi başka faktörlerin de eklenmesiyle yeniden azalma gözlenmiştir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu