Genel

İmam Humeynî(ra)’nin Şahsiyetinde Aşura Kültürü’nün Tecelli Boyutları

III. BÖLÜM

İMAM HUMEYNÎ (RA)’NİN ŞAHSİYETİNDE AŞURA KÜLTÜRÜ’NÜN TECELLİ BOYUTLARI

Konunun vüzûha kavuşması ve gerektiği şekilde anlaşılabilmesi için iki temel hususun ve unsurun (gerek ayrı ayrı, gerekse birbirleriyle olan ilişkilerinin) iyice kavranıp bilinmesi gerekir. Ki, bunların biri; ‘İmam Humeynî (ra)’nin Şahsiyeti..’, diğeri ise; ‘Aşura Kültürü’nün Mana ve Mahiyeti’… Biri; Esma-i İlâhîyyenin tecelliyâtını ve ayinedârlığını, yani hakikat-ı insaniyyeyi.. ta’bir-i aherle; misal-i musağğar-ı kâinatı ve zî-ruh, zî-şuur ve zî-hayat olan Kur’an-ı Mücessemi… yani nur-u nübüvvetin ve Hakikat-ı Muhammediyye’nin (as) küllî-umumî ve mükemmel veraset-i İlâhîyyesini temsil etmekte., diğeri ise; mezkür şıkkın İlâhî ruhu ve kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in, zaman-mekân-muhatab..! faktörlerine göre ve liyakat-ehliyet-istidad-ihtiyac-kabiliyet-derecât-meratib-kemiyei-keyfiyet-güç ve istitaat.. gibi hal-vaziyet ve unsurların nazar-ı itibara alınarak (sevk-i İlâhî ile) aşirlenmesi-kodlanması-tehziblenmesi ve sistematik bir tarz ve düzenle siyasî, içtimaî., (ve tüm boyutlarıyla) hayata uygulanıp, İlâhî hikmete ve marziyâta mutabık bir şekilde (isabet ile) pratize ve disipline edilmesi., böylece; İslam’ın İlâhî ve nebevî özünün korunup-canlanmasının ve yaygınlaşmasının sağlanması.. İlâhî mantığını-usulünü ve felsefesini tebeyyün ve terennüm etmektedir… (ki; genel olarak yazının tamamında, özel olarak da ikinci bölümde bu son şıkka -kısaca nakıs da olsa- temas ve işaret edilmiş, mana ve mahiyeti -özetle- açıklanmaya çalışılmıştır…)…[1];…

Birinci şıkka, yani İmam Humeynî (ra)’nin Şahsiyetinin (işareten) izahına geçmeden önce, bir kısım hakaikin kısaca beyanına, yani; konu ile ilgili kısa bir mukaddimeye ihtiyaç vardır.Şöyle ki:

Evvelâ, mal’um ola ki; eşref-i mahlukât, ahsen-i takvim, halifet’ül-arz, ve en mükerrem varlık olan insanın; a-) Manevî-Ruhî.. b-) Maddî ve Beşerî., cephesi ve şahsiyeti bulunmaktadır. Fıtrat-ı İlâhîyyeye, yani iman ve ubudiyete olan alâkası ve merbutiyeti nispetinde bir ulvîyet kazanmakta, ta.. A’lâ-yı İlliyyine’e kadar çıkmaktadır. İlâhî fıtrata, yani iman ve ubudiyete olan zıtlığı ve uzaklığı nispetinde de bir süfliyyet ve habaset kesbetmekte, ta.. Esfel’is-Safilin’e kadar (sonsuza dek) düşmektedir…

Ebed’ul-âbâd’a , Âlem-i nur ve bekâya müstaid ve müteveccih olarak yaratılmış bulunan insanın, fenaya ve dünyaya yansıyan bir kısım cüz’î ve mahdûd eczalannın-uzuvlarının, duygu-etki-istidat ve fonksiyonlarının tahlilleri dahi, bilim adamlarını fevkalâde hayretlere düşürmüş, insanın bu yönüyle dahi esrar-engiz ve muazzam bir varlık olduğu teslim edilmiştir…[2] Alel-ade bir insanın fenaya, nazır ve müteveccih olan cephesi ve şahsiyetinin, bilhassa çok kompleksli ve fonksiyonlu özelliklerinin gerçek anlamı-esrarı ve mahiyeti meçhul ile mestur olursa; âlem-i ğayb ve şehadet, âlem-i mülk ve melekût ile, hatta doğrudan doğruya Zat-ı Vacib’ül-Vücud (cc) ile irtibat halinde bulunan ve Tecelli-i Esma-i îlâhîyye’nin tüm özelliklerine ve İlâhî fonksiyonlarına mazhar bulunan yüce ve kâmil insanların İlâhî ve nuranî şahsiyetlerinin gerçek mahiyetinin-derecesinin-mana ve esrarının ta’rif ve tavsifinin mümkün olamayacağı, daha da öncelikle teslim edilecektir…

Sâniyen; büyük ve mükemmel insanların ulvî dereceleri, yüce şahsiyetlerinin mahiyeti ve keyfiyetlerinin azâmeti, ancak başka büyük ve yüce şahsiyetler tarafından (gerçek anlamıyla) takdir ve teslim edilebilir. Bu takdir-teslim, ta’rif ve tavsif; bu yüce şahsın ve zatın büyüklüğü ve yüceliği oranında bir gerçeklik ve isabetlilik arzeder… Aksi takdirde, isabet ihtimali gittikçe azalır; gerçeklik zanniliğe ve gittikçe de vehme hatta kizbe kadar ulaşır…

Örneğin; Hz. İbrahim’in, Mûsa’nın ve İsa’nın.. (aleyhimüsselam) İlâhî ve ulvî makamlarını, şahsiyetlerinin yücelik derecesini ve mahiyetini, mahlukât içersinde en iyi ve en mükemmel şekilde bilen-tanıyan ve ona göre de ta’rif ve tavsif edebilecek zat, hiç şüphesiz Resul-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’dir. Diğer büyük peygamberler ve önderler de ondan sonra gelir… Resul-ü Ekrem (s.a.v.)’in İlâhî ve yüce makamını, nuranî şahsiyetindeki İlâhî tecellilerin derecesini-mahiyetini ve keyfiyetini de, tabiatıyla insanlar, kendi manevî yücelikleri nispetinde, takdir-ta’yin-ta’rif ve tavsif edebilme durumlarıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Bunu, asr-ı saadetten günümüze kadar gelen İslam büyüklerinin söz-tavır-fıil ve hareketlerinde bil-fıil müşahede edebiliriz… Mesela; Hz. Ali (as) ve emsâli zevat, Yüce Resul’ün (as) nuranî huzurunda kemal-i edeb, hürmet ve muhabbet ile durur, mübarek işaretlerinden feyizler edinmeye çalışırken, diğer bir kısım zevat ise; itirazları, sert tavırları-fiilleri ve akıl vermeye kalkışacak kadar yanlışlıkları ile o Resul-ü Zî-Şan’ın (as) mübarek kalb-i nuranî ve nazeninlerini (sürekli olarak) rencide etmiş, böylece bu iki akımdan biri; kemalatın, diğeri ise; gabavetin timsâli haline gelmiştir.

Bu tavzihâttan iki mantıkî sonuç elde etmiş oluyoruz: a-) Bir zatın yüceliğini, ondan daha yüce olan bir zat ile, yani onun tanıtması ve tavsifatı ile öğrenebiliriz. Örneğin; Allah-u Teala’nın (cc) beyanı ve şehadeti ile Resul-ü Ekrem (sav)’in, mahlukatın en yücesi ve âlemler için rahmet olduğunu, kezâ diğer resullerin (as) de yüceliklerini öğrenmiş bulunuyoruz. Ve yine; Resul-ü Ekrem’den (as) de, kendinden sonra İmam Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in. (as) en üstün imamlar-veliler olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Bu kural; dereceleri düşük olanların, daha büyük zevatın derecelerini belirtme ve ta’yin etme, yani; “Şu, şundan daha üstündür!” deme yetkilerinin bulunmadığını, böyle bir durumun söz konusu olmasında ise, kuru bir vehmin; kasıtlı halde de, bariz bir kizbin söz konusu olduğunu-olacağını tescil etmiş bulunmaktadır. Zira; dışında ve uzağında bulunulan makam ve derecelerin, üstünlük mukayeselerinin yapılamayacağı, her akl-ı selimin kabul etmek zorunda bulunduğu kat’i ve riyazî hakikatlerdendir…[3]

b-) Bir şahsın kemalinin büyüklüğü, kendinden daha yüce bir zata olan hürmet-muhabbet ve itaati oranındadır. Örneğin; Allah-u Teala’ya (cc) karşı gösterilen yakinî iman, takva ve amel-i sâlih.. hâmil bulunulan huşu-huzu-aşk-muhabbet ve taat..ın derecâtı ve merâtibi oranında, kişi kemale ve yüceliğe ermiş olur. Kezâ;.. Resul-ü Ekrem (sav)’e gerek vicâhen, gerekse ğıyâben gösterilen hürmet-muhabbet-itaat ve bağlılık, yüce sünnetine, Ehl-i Beyt’ine, emanetine ve tavsiyelerine karşı gösterilen sadakat-vefakârlık-kadirşinaslık-ihlas ve samimiyet’., oranına göre ve onlara paralel bir şekilde kemal-i imana, ermiş, aksi halde ise tam zıddına sukût etmiş olur… (Bu kıstaslar ölçü alınarak, geçmişin ve günümüzün İslam büyüklerinin-öncülerinin, yahut Öyle görünenlerin kemal dereceleri böylece, tezahür etmiş olur…)…

Sâlisen: üst derecede olan zat, alt derecede olan zatın srfat-şahsiyet, kabiliyet-liyakat, ehliyet ve istidadının boyutlarını-sınırlarını ta’yin ve tespit edebilir. Allah-u Teala (cc) için, bu ilim ve ta’yin mutlak-küllî ve umumîdir. Allah-u Teala (cc)’nın dışındaki yüce şahsiyetler için ise mukayyed, nisbî-kısmî ve cüz’îdir. Örneğin; Resul-ü Ekrem (sav), kendi eshabının kabiliyet-istidad ve liyakat derecelerini tek tek bilir; dışarı yansıyan kadarıyla (söz ve fiilleriyle) ihlas-samimiyet ve ciddiyetlerinin sınırını ta’yin ve tespit eder; kalbde ve düşüncede kalan, söz-fiil ve tavırlarla dışa yansımayan kısmını ve cihetini dahi, ancak Allah-u Teala (cc)’nın vahyi ve bildirmesi ile (o ölçüde ve o nispette) bilebilir. Ki; manevî-ruhî ve uhrevî derecelerin bilinmesi de bunun mazmunu dahilindedir…

Alt seviyedeki bir zat ise, üst derecedeki bir zatın bulunduğu pozisyonun sınırını çizemeyeceği gibi, o yüce zatın ulvî-nuranî şahsiyetinin İlâhî boyutlarını ve tecellilerini, ehliyet-kabiliyet ve istidadının derecelerini de (kâmilen ve gerektiği şekilde) tespit-ta’yin-ta’rif ve tavsif edemez. Ancak; fiiliyâta dökülen ve müşahhas hale gelen, yani dışa yansıyan kadarını idrak ve ihata edebilir, bununla istidlal ederek, görünmeyen (manevî-ruhî ve mestur kalan) özelliklerin dereceleri hususunda zanda (içtihadda) bulunabilir. Tabiî ki, daha üst derecedeki zatın kendisine vereceği ma’lumatın da, o nispette bir gerçekliğe ve isabetliliğe sahip olacağı izahtan varestedir…

Örneğin; hiç kimse (peygamber de olsa) Allah-u Teala (cc)’nın sıfat ve isimlerine ve fıillerine-sözlerine sınır ta’yin edemez. Hatta, Kelamullah olan Kur’an-ı Kerim’in yüce anlamını tahdid edemez. İhata ve boyutlarını, ancak Allah-u Teala (cc)’nın ta’limi-tebyini ve tespitine havale etmekle iktifa eder… Resul-ü Ekrem (sav)’in zat, sıfat, söz ve fiillerinin yüce makamatını-derecâtını, yüce şahsiyetinin tecelliyâtını ve mahiyetini ta’yin-tahdid ve tavsif etmek, “şu kadar., bu kadar..” deyip bir had ve sınır belirlemek, hiçbir mahlukat için tecviz edilemez. Zira, kişi; ancak kendinin madununda bulunan zevatın evsafını (istidlalen) idrak ve ihata edebilir, ona göre de içtihadı (zannî) bir had ve sınır koyabilir. Çünkü, onun mâfevkine (aklî-fikrî-kalbî-ruhî..) eli kavuşmaz, ancak, kendi evsaf ve fezailinden ziyade olduğunu fıkh-u fehm edebilir. Ki, bu da; (ihatasının sınırı dışında olmakla ve ne kadar?., nereye kadar?., sualine müşahhas ve makdur bir cevap verememekle..) bil-fiil ve bil-müşahede, sınırsızlığı vâkıâ haline getirmektedir… Kendi aklî-fikrî muhayyilesinde çizeceği sınır ise, gerçek değil, indî ve zannî, hatta hayalî olacaktır…

Mesela, hayatında deniz görmemiş bir kişinin aklî-fikrî muhayyilesinde müşahhas olarak (sınırı konmuş) bir deniz, ya küçük bir göl, yahut da harita üzerinde görülenin büyütülmüş bir denizcik hayaleti şeklinde tezahür edecek, müşahede edemediği ve muttali olamadığı bir denize (örneğin, büyük okyanusa) belirgin bir sınır koyamayacak, dolayısıyla bu deniz, kendisi için (somut ve ihata etme planında), adeta sınırsız-, hükmünde olacaktır…(Küçük bir deniz görmüş olanın, büyük okyanus ile ilgili vereceği müşahhas ve belirgin hüküm de, mezkür şekilde değerlendirilmek durumuyla karşı karşıyadır…)

Rabian; bir şeyin gerçek mahiyyetini ve keyfiyetini (mükemmel bir surette), ancak onu halk-ibda-inşa ve vaz’ eden bilir. Onu yaşayan, onun içerisinde bulunan ise, başkalarından daha iyi ve daha mükemmel bir tarzda o şeyin mana ve mahiyetini, etkinliğini-derecesini ve keyfiyetini idrak ve ihata edebilir; künhüne ve hakikatına erebilir… Binaenaleyh; enbiya -evliya – urefa ve sulehanın ilahî şahsiyetlerinin derecelerini, ruhî-kalbî ve manevî halet ve tecellilerinin gerçek mahiyetini, keyfiyetini, manalarını-hakikatlarını ve esrarlarını o makam-halet ve tecelliyâtın dışında veya mâdûnunda bulunan eşhasın gerçek anlamıyla idrak ve ihata etmeleri ve herhangi bir sınır ve nokta belirlemeleri mümkün değildir… Ancak; söz-fiil-hal ve tavır olarak âlem-i şehadete ve zuhûra akseden mücessem cilveleri-tezahürleri-belirtileri-alâmetleri ve nişaneleri esas alınarak, aklî-fikrî-zihnî ve hissî istidlal ve istinbat yollarıyla temiz kalblere ve ruhlara nazarî ve şuhûdî kapılar ve pencereler açılabilir. Ki, bunun da (yine de) zann-ı galib (içtihad) olacağı açıktır. Bu zannın güçlü ve zayıf oluşu ise, tabiatıyla istidlalde ve istinbatta bulunan eşhasın manevî (ilmî-irfanî-aklî-kalbî ve ruhî..) kudreti-nüfuzu yahut zaafıyeti ile mütenasibdir ve o nisbette bir seyir çizgisi takib edecektir…

Bu şıkta bahis konusu edilmiş olan kaziyeyi somutlaştıracak olursak, örneğin; yakıcılığı kesin olan ateşin bu özelliğinin gerçek anlamını-mahiyetini ve keyfiyetini tabiatıyla onu yaratan Zatri Zül’Celal, en iyi ve en mükemmel bir şekilde bilir. Bizzat, ateş’in yakıcılığını idrak etmiş, tatmış ve onun acısını-ızdırabını yaşamış olan kişi dahi, diğer insanlara kıyasla ateşin yakıcı etkisini-mahiyetini-keyfıyetini ve verdiği acı-sızı derecesini, daha iyi ve mükemmel bir şekilde ve daha gerçekçi bir tarzda bilir ve ona göre de isabetli ta’rifat ve tavsifatta bulunabilir… (Yalnız, bu bilgisi ve haleti de, kendi pozisyonuyla ve idrak’ettiği ateşin derecesiyle sınırlıdır. Daha şiddetli-cehennemî ateşlerin ta’rifi ve tavsifi hususunda mihenk ve kıstas olamaz; olsa olsa, bir kıyas-ı vahidi olabilir!…)

Hâmisen; zaman faktörünün, gerek müsbet ve gerekse menfî noktadaki bir şeyin (ister insan, isterse fikir ve akımlar olsun) gerçek anlamıyla ve tam mahiyetiyle kâmilen tanınmasında önemli rolü ve etkisi vardır. Aynı zaman ve çağda (birarada) yaşayan insanların -ekseriyetle- idrak edemediği ve gerçek mahiyetine ve keyfiyetine muttali olamadığı, durumunu-pozisyonunu-şümulünü-derecesini ve etkinliğini (tam anlamıyla-gereği gibi) kavrayamadığı nice zevat ve eşhas, nice efkâr ve harekât zaman geçtikçe ve asırlar ilerledikçe tevazzuh etmeye ve anlaşılmaya başlamış, gittikçe bu fehm-ü idrak ve irfan-u âşinâ., kemale ulaşmıştır…

Mesala; Hz. Nuh’un, İbrahim’in, Mûsa’nın, İsa’nın ve sair enbiyanın (Allah-u Teala (cc)’nın sonsuz salat-u selamları hepsinin üzerlerine olsun) yüce değerleri, kendi zamanlarında (istisnaları dışında, mü’minler tarafından dahi) gerçek anlamıyla anlaşılamamış, layık-ı vechiyle takdir edilememiş, hatta çoğu kez itirazlarla ve istiskallerle karşı karşıya kalmışlardır. Ancak, geçen zamanlar-asırlar ve çağlar, o yüce şahsiyetlerin İlâhî kimliğini-ulvîliğini ve nuranîliğini vüzûha kavuşturmuş, muasırı olan insanlar (ekseriyet itibariyle) nesl-i âti tarafından sitem ve veyl yağmurlarına tutulmuştur…

Hatem’ün-Nebîyyin ve Rahmet’el-lil’Âlemin olan Resul-ü Ekrem (sav) Efendimiz için dahi, aynı durum ve tarz-ı muamele söz konusu olmuş, mübarek hayatlarında (bir kısım önde gelen arkadaşları ve bazı zevceleri dahil) İslam ümmetinin önemli bir kesimi tarafından, pek çok kez itirazlara-vefasızlıklara ve kadir­bilmezliklere ma’ruz kalmış, gereği gibi takdir edilememenin-tanımamanın ve bedevilerle bir arada bulunmanın, dolayısıyla da sert tavır ve muamelelere muhatap olmanın derdiyle-çilesiyle ve acısıyla yaşamıştır. Ki, büyük şahsiyetler için en büyük dert-keder-bela ve ızdırap da budur!…[4]

Aynı durum; başta İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyn (aleyhimüsselam) olarak bütün Ehl-i Beyt-i Resul (as) öncüleri ve mensupları, hatta tüm evliya ve suleha için dahi söz konusu olmuş, büyük ölçüde muasırlarının (muhtelif boyutlu) hakaret-tecavüz-zulüm ve cinayetlerine ma’ruz kalmışlardır. Bizzat kendileri, muasırları olan bir kısım (sözde) müslümanların pervasızlıklarından – kabalıklarından -vefasızlıklarından, zulüm -saldırı – eza – cefa – hiyanet ve cinayetlerinden musırrâne müşteki olmuş, onlardan kurtulmak için Yüce Mevla (cc)’ya tazarru ve niyazda bulunmuşlardır. Ki, bunların beyanı ve tâdâtı, ciltlerle ifade edilecek derecede mufassal kitapları istiâb edeceği, izahtan varestedir…

Fakat, yakinen bilinen çok garip ve acaip tarihî gerçekler; o yüce şahsiyetlerin fenadan bekâya intikalleri ve ahirete irtihal etmeleri üzerinden çok kısa bir süre geçmesiyle birlikte, büyük bir nedamet döneminin başladığını, hatta bir kısım önemli İslamî şahsiyetlerin kendilerinin münafık olma ihtimallerini dahi sorguladıklarını, İlâhî fıtratın kalbî ve ruhî derinliklerinden kopup gelen müteselsil eyvahların-vaveylaların -vahasretalarınvafirkataların ve heyhat-heyhat.’.ların (sonsuz elim bir hüzün-keder-matem ve fığan nağmeleri halinde..) küre-i arzı lerzedâr ede ede semalara yükseldiğini göstermiştir…

Aynı şekilde zaman faktörünün, Kur’an-ı Kerim’in İlâhî esrarının ve şümullü anlamının ve tecellisinin tezahür etmesi üzerinde önemli bir etkinliğinin bulunduğu görülmüş, zaman-ı gabavet ve bedeviyette muzmer ve mestur kalan nice hakaiki, ilerleyen asırlara paralel olarak tedricen tavazzuh etmiş ve kemalinin zirvesine doğru tırmanmaya başlamıştır…

Aziz İslam’ın devlet ve hükümet olarak hükümranlığının gerektiği ölçüde değeri bilinmemiş, laubalilik ve şımarıklık süreci, giderek  gurur-kibir-gaflet-cehalet-dalalet-ihanet-fısk-nifak-zulüm ve riddet süreçleriyle (tedricî olarak) neticelenmiştir. Bu da, çağımızın -ma’lum- zillet ve esaret faciasının müseccel damgası ve alâmet-i farikası olmuştur… Ki, bu facialardan kurtulup İlâhî nizama ve nura (İslam’a) yeniden ulaşmanın, milyonluk kurbanları gerektireceği, artık yakinen anlaşılmıştır… (Tabiî ki bu, İslam’a vefasızlığın ve onu mazlum bırakmanın İlâhî tokatı ve faturası olmakla beraber, Yüce Rabbimizden, bunu İlâhî şehadet kevseriyle temizleyip mağfiret ve rahmet nuruna tahvil eylemesini niyaz eyleriz, inşaallah…)…

Kezâ.. Ehl-i Beyt-i Resulullah (as)’ın eşi ender, yüce vârisi ve mümessili ve medar-ı iftiharı olan İmam Humeynî (ra)’nin ulvî-nuranî değeri, her ne kadar kadirşinas ve vefakâr-kahraman İran halkı ve öncüleri tarafından büyük ölçüde bilinip takdir edilmişse de, içtimaî sünnetullah gereği, yine de layık olduğu kıvama ulaşamamış; Yüce İmam’in, Resul-ü Ekrem’den ve Eimme-i Ma’sume’den maada, ondört asırlık bir zaman diliminin en yüce ve en azametli bir İslam mücahidi-hidayet imamı ve evliyalar sultanı., olduğu vakıası (çoğunlukla) kavranamamıştır. Bununla beraber, kahraman İran halkı; (hiç mübalağasız) Hz. Âdem’den günümüze kadar gelen İslam tarihinin, Yüce İslam’a, Kur’an-ı Kerim’e ve Aziz Resule-Eimme’ye ve İlâhî değerlere., bağlılıkta en sadık, en vefakâr, en halis, en fedakâr ve en cefakâr bir millet-i mukaddesesi olduğunu bil-fıil ispatlamıştır[5].

Bununla beraber, yine de asırlar geçtikçe Yüce İmam (ra)’ın İlâhî makamı-derecesi ve azâmeti daha iyi ve daha çok anlaşılacak, tâ., sonsuzluğa kadar ulaşmış olacaktır… Aynı şekilde, muhteşem İslam İnkılabı’nın da eşsiz ve sınırsız değeri ve İlâhî azâmeti ve yüceliği, gelecek çağlarda (günümüze kıyasla) daha net ve şümullü bir şekilde takdir edilecek, nesl-i ati. Yüce İnkılab’ın ve onun müessisi olan İmam’in ve Hizbullahî ümmetin huzur-u manevîyesinde kemal-i hürmet ve muhabbetle eğilecek; melaike-i kiram, enbiya-i izam ve ervah-ı tayyibe ise, bu vesileyle Nebîyy-i Ekrem (sav)’e sonsuz tebriklerini sunacak, Aziz İmam’dan ve muhteşem İnkılab’dan dolayı, böylece; Resul-ü Ekrem (sav)’i kutlamış olacaklardın. İnşaallah.,.

İşte;., beş kategoride serdetmeye çalıştığımız mezkür kaide-esas ve kaziyelerdeki hakikatler ile; yazının tamamında, bilhassa ikinci bölümde (kısmî ve nakıs da olsa) somutlaşan ve Kur’an kültürünün disipline ve pratize edilmiş tarzda hayata uyarlanmasını (adaptasyonunu) ifade eden Aşura Kültürü’nün, birlikte ele alınarak memzûcu ve tatbiki neticesinde “Canlı Kur’an’ı-Yürüyen-Düşünen ve Konuşan Kur’an-ı ve Temiz Ehl-i Beyt’in direkt mümessilliği ile beraber Nübüvvet-i Muhammediye (sav)’nin küllî ve umumî verasetini bütün azâmet ve kemalâtıyla temsil   eden   İmam   Humeynî   (ra)’nin   tezahür   edecek İlâhî şahsiyetinin (gereği gibi ve layık olduğu vechiyle) şerh ve izahının, ta’rif ve tavsifinin (mümteni derecesinde) zor ve müşkil olacağı, ayrıca sahifelerin dahi bunu istiab edemeyeceği izahtan varestedir… Binaenaleyh; konuyu, bölümün, hatta tüm yazının bütünlüğü içerisinde ele almaya, böylece (çok kısa tahlil ve genel işaretlerle yetinip) teferruata dalmadan somut ve pratik neticeye varmaya çalışacağız, inşaallah…


[1] Bu itibarla; gerek Aşura Kültürü ‘nün ve gerekse İmam Humeynî (ra)’nin İlâhî şahsiyetinin mânâ ve mahiyetlerinin tamamen ve tüm boyutlarıyla ihata ve ifade edilebilmesi takat-ı beşerin fevkinde olacağı izahtan varestedir…. Zira, o İlâhî mana ve mahiyet; İlâhî kelimat-mu’cizat-ayat ve canlı –mücessem Kur’an’ı temsil ve ihtiva etmektedir. Ki, bunun da; sonsuz bir keyfiyet arzettiği Kur’an-ı Kerim ile sabittir. Örneğin;

“De ki: Rabbimin kelimatı(nı yazmak için), deniz mürekkep olsa ve yardım için bir mislini dahi getirsek, Rabbimin ‘kelimatı’ tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi.” [Kehf(18): 109];…

“Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -O’nun ardından yedi daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın ‘kelimatı’ (yazmakla) tükenmez. Hiç şüphesiz Allah; Aziz’dir, Hakim’dir.” [Lokman(31): 27];…

“Ğaybın anahtarları, O’nun yanındadır. O’ndan başka, hiç kimse onu (ğaybı) bilmez! Karada ve denizde olanların tümünü, O bilir. O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir habbe -yaş ve kuru hariç olmamak üzere- hepsi (ve herşey) bir ‘Kitab-ı Mübin’dedir!” [En’am(6): 59]; İlh…

[2] Normal-basit bir insan, bu derece müthiş-muhteşem bir mahiyet arzedince; Canlı Kur’an ve Mazhar-ı Tecelli-i İlâhî olan kâmil bir insanın, ne derece bir esrarı-envarı ve sonsuz bir mana ve mahiyeti tazammun edeceği hususu, her akl-ı selimin kabulden tereddüt edemeyeceği aklî ve şer’î bir kaziyedir.

[3] Binaenaleyh; Fırka-i Naciyenin, böylece Ehl-i Beyt-i Resul (as) ve onların (as) ta’kipçilerinin olduğu tebellür ve tebeyyün etmiş bulunuyor. Zira; Kitap ile Sünnetin mutlak ve hak temsilcilerinin kıyamete kadar… sadece ve sadece Ehl-i Beyt-i Resulüllah (sav) olduğu ve onlara (Ehl-i Beyt’e) uyanların kurtulmuş (Fırka-i Naciye) olacakları, bizzat Resul-ü Ekrem (sav) tarafından beyan ve ifade edilmiş; bu nebevî haber, bizlere tevatür yoluyla ulaşmıştır…

“Size iki ağırlık bırakıyorum; bunlara sarılırsanız, asla sapmazsınız. Bunlar, havzımın başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden asla ayrılmayacaklardır. Bunların biri; Allah’ın kitabı olan ‘Kur’an-ı Kerim’., diğeri ise; benim üretim olan ‘Ehl-i Beyt’imdir… ” mealindeki hadis-i şerif ile “‘Ehl-i Beyt’im, Nuh’un gemisine benzer; O’na binen kurtulur, binmeyen boğulur!…” gibi nice hadis-i şerifler, bu İlâhî hakikati, (yani, Fırka-i Naciye’nin Ehl-i Beyt’e tabi olanlar olduğunu) açıkça izah ve isbat etmiş bulunmakta; Kur’an-ı Kerim dahi, pek-çok ayetleriyle bunu te’yid ve te’kid etmektedir… (Ki; bunların bir kısmını, daha önceki bölümlerde, yeri geldikçe zikretmiştik…)

Resulüllah (sav)’ın selahiyetleri dahilinde olan mezkûr Fırka-i Naciye’yi ta’yini ve Kur’an-ı Kerim’in sarih ifade ve tebriesi, (ki; bunun Ehl-i Beyt ve ona uyanlar olduğu kesindir) vâkıâsına rağmen, bir kısım selahiyetsiz zevatın ve ekolün, konuyu (Fırka-i Naciye’nin mahiyetini ve kimliğini) ters ve yanlış mecralara ve sun’i tesmiyelere kaydırması, köklü bir inhirafa uğratması, hüzün verici olmuş ve Ehl-i Beyt-i Resul’ün (as) rehberliği ve kılavuzluğu tarihî karanlıklara gömülmüştür… Bu tarihî karanlık; Aşura Kültürü’nün küllî ihyası ve Kur’an-ı Kerim’in ihkâkı ve ibkâsı misyonunu taşıyan İslam İnkılabı ile yıkılmış; Ehl-i Beyt’in İlâhî kurtarıcılık dönemi yeniden başlamıştır… (Elhamdü lillahi haza min fadli RabbL.)

[4] “Bela’nın en şiddetlisi enbiyaya gelir; sonra., sonra… ” diye devam eden hadis-i şerif, büyük ölçüde bu tür belaları da muhtevi bulunmaktadır. Zira; görevlerinin şümulü gereği, bu hususta ilk ve en fazla muhatab olma durumunda olanların enbiya ve sonra da diğer Yüce Zevat oldukları-olacakları ehlinin ma’lumudur… (Mezkûr hadis-i şerif için, bakınız; Tirmizî/K. Zühd: 57; Darımi/K. Rikak: 67; İbn-i Mâce/K. Fiten: 23; (Terc): 10/249; Müsned-i Ahmed/1/172, 174, 180, 185; 6/369; İlh…)

[5] ‘Ümmet-i Hizbullah’, ‘Aherinler’, ‘mutlu olan ğaribler’, ‘din süreyya yıldızında da olsa, yeryüzüne indirecek olan yiğitler…‘, ‘yeryüzünün halifeleri-vârisleri olan önderler-sâlihler ve mustaz’aflar’ olan kahraman İran halkının bu kudsî özellikleri yer yer İmam Humeynî (ra) tarafından bizzat dile getirilmiştir. Örneğin; Sahife-i Nur: 21/180-181; Vasiyetname (terc): 37-38; îlh…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu