Vasiyetnamede Geçen Özel İsim, Şahıs ve Kurumlarla İlgili Açıklama
Vasiyetnamede Geçen Özel İsim, Şahıs ve Kurumlarla İlgili Açıklama
[1]- HAMD ANCAK ALLAH TEALÂ’YA MAHSUSTUR
Her söze Allah’ın adıyla başlamak din büyüklerinin ötedenberi süregelmiş sünnet ve prensiplerinden biridir. Müslüman yazar ve konuşmacılar yazı veya konuşmalarının başlangıcında, konuya girmeden önce Allah Tealâ’nın ismini zikredip O’nun “Rahman” ve “Rahim” sıfatlarını dile getirdikten sonra hz. Muhammed -saa- ve onun soyuna salât ve selam gönderir ve konuya uygun bir terim veya ibareyle başlarlar.
Burada da imam -ra- sekaleyn hadisini beyan ettikten sonra uygun bir duayla konuya girmektedir.
[2]- SEKALEYN
“İki sıkl” anlamına gelir. “Sıkl” terimi Kur’an-ı Kerim tefsirleri ve hadis-i şerif şerhlerinde “Ağır bir miras”, “Büyük bir şey”, Ağır ve kıymetli bir şey”, “Nefis ve paha biçilmez bir emanet”.., vb. gibi çeşitli anlamlarda geçer. Sekaleyn hadisinde geçen bu iki değerli ve paha biçilmez emanetten maksad Kur’an-ı Kerim ve Resulullah’ın -saa- mutahhar ıtratı Ehl-i Beyt’tir.
[3]- İRFAN
Bu kelimenin lügat anlamı “tanıma”, “Hak Tealâ’yı anlama” ve “tanrıbilim”dir. Ancak, ilâhi bilimler dalında irfan, ilmi ve kültürel bir sistem olarak “Teorik İrfan” ve “pratik İrfan” şeklinde ikiye ayrılır. Teorik irfanın inceleme alanı Allah Tealâ’yı, kâinat ve insanı tanıyıştan ibarettir. Pratik irfan ise insanın Allah Tealâ’ya, kâinata ve bizzat kendisine karşı vazife ve ilişkilerini inceler.
[4]- MÜLK -MADDİ ALEM-
Felsefenin önemli konularından biri de “varlık âlemleri”ni tanımadır. Felsefe, varlığın çeşitli âlemleri olduğunu ispatlamıştır. Bu Alemler arasında beş duyu organıyla algılanabilen tabiat âlemine “mülk” denilir.
[5]- MELEKÛT-İ A’LÂL
Filozof ve düşünürler, tabiat alemi – mülk – ile Alem’il Vehiyt -Allah Tealâ- arasında yer alan bir alemin zaruri varlığından sözetmişlerdir. Madde, zaman ve mekan gibi kavramlardan tamamen mücerred olan bu alem mutlak olarak “melekût alemi” adıyla isimlendirilir. İslâmî nasslarca da teyid olunan hukemâ -hikmet ehli- ve urefâ -irfan ehli- melekût âleminin iki mertebesi olduğunu söylemişlerdir: Yukarı mertebe, aşağı mertebe… Yukarı mertebeye “Melekût’i A’lâ” denilmiş ve bu âlemin, insan akımın doğduğu Alem olduğu söylenmiştir. Aşağı mertebe “Süfli Melekût” olarak adlandırılmış ve bunun misâl -hayal- alemi olduğu belirtilmiştir.
[6]- LÂHUT
Lâhut, beş duyu organıyla algılanamayan, ancak akli delil ve burhanlarla ispat olunabilen Allah Tealâ’nın zât-ı mukaddesidir. Zât-i İlâhi, bütün kâmil sıfatları kendisinde toplamış bir bütün olduğundan Ona “En Kâmil Âlem” denilmiştir.
[7]- SIKL-I EKBER
Sekaleyn hadisiyle müfessirler ve muhaddislerin -hadis bilginleri- açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla Sıkl-ı Ekber, Kur’an-ı Kerim’dir.
[8]- SIKL-I KEBİR
Sekaleyn’in anlamlarının açıklandığı kaynaklara göre Sıkl-ı Kebir, Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve âlihi vesellem’in pâk ıtratı olan mutahhar Ehl-i Beyt -s- imamlarıdır.
[9]- TAAĞUTİLER
“Taağut”u izleyenler, onun gibi olanlar anlamına gelir. Taağut kelimesi Kur’an’ın muhtelif ayetlerinde sekiz kez geçer. İslâm öncesi cahiliye döneminde Kureyş kabilesinin taptığı putlardan birinin adıdır. Bu ad şeytana da ıtlak olunmuş ve şeytanın bir adının da Taağut olduğu söylenmiştir. Çoğu müfessirlere göre insanoğlunu iyilikten alıkoyarak zillet ve sapmaya götüren her şeye, her put veya insana” taağut” denilir. Taağutun lügat manası “iyilik ve yüce değerlere karşı isyan ve tuğyana girişen” demektir.
[10]- HAVZ
Lügat anlamı, içinde su biriktirilen ve yer sathında yapılan havuz ve gölettir. Dini maarifte havz kelimesi genellikle “Kevser”le birlikte kullanılır ve “Kevser Havuzu” şeklinde geçer. Rivayetlere göre Kevser Havuzu cennette veya mahşerde bulunan bir nehrin adıdır. İmanı’a -ra- göre “Havz” kesretin vahdetle birleşeceği makam olarak tabir edilen uhrevi bir hakikattir. Yani çeşitli akarsuların bir havuza dökülerek birleşip bir bütün olmaları gibi ahiret aleminde de Kur’an’la Itrat-ı Resulullah -saa- birleşip bir bütün olacaktır.
[11]- KESRETİN VAHDETLE BİRLEŞTİĞİ MAKAM
Felsefede “kesret”, varlıkların hiyerarşik bütünü, maddi ve gayri maddi, türlü yaratılmışlar silsilesidir. “Vahdet”se Kâinatta var olan herşeyin kendisinden kaynaklanmış olduğu, Allah Tealâ’nın zâtıdır. Binaenaleyh kesretin vahdetle birleştiği makam, kesretin üzeri ve vahdetin altında bulunan ve yaradılışın başlangıcında vahdetten kesretin vücut bulup ortaya çıkmasına, mahşerde de kesretin tekrar vahdete dönüp onunla birleşmesine vesile olan uhrevi bir makam ve mertebedir.
[12]- SEKALEYN HADİSİ
“Sekaleyn hadisi”, çok sayıda ravi tarafından bizzat hz. Resul-i Ekrem’den -saa- nakledilen ve Ehl-i Sünnet müslümanlarının şaşılacak derece çok sayıda kaynak kitaplarında geçmekte olan en yaygın hadislerden biridir. Bu ve benzeri hadislerden birkaç önemli sonuca varılmaktadır; şöyle ki:
a- Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar halkın arasında bâki kalacağından, Peygamber-i Ekrem’in -saa- ıtratı da kıyamete kadar bâki kalacaktır. Yani yeryüzü, var oldukça, hiçbir zaman gerçek rehber ve imamsız kalmayacaktır.
b- İslâm peygamberi -saa- bu iki büyük emanetle müslümanların dini ve ilmi ihtiyaçlarının tamamını temin emiş, bilim ve bilgi mercii olarak onlara Ehl-i Beyt’ini göstermiştir.
c- Hiçbir müslüman, kendisini onların irşad ve hidayetinden dışlama hakkına sahip değildir.
d- Halkın dini ihtiyaçları ve onlara gerekli olan bütün bilim ve bilgiler Ehl-i Beyt’te mevcuttur.
e- İnsanlar Ehl-i Beyt’e itaat eder ve onları hüccet kabul edip izlerinden giderlerse asla yollarını yitirmeyecek ve sapmayacaklardır.
[13]- KUTUB-İ SITTE (SAHÎHAN VE SÜNEN)
“Sahihan”ın lügat anlamı doğrular ve sahihler’dir, doğru anlamına gelen “sahih”in çoğuludur. “Sitte” ise Arapça’da altı rakamıdır. Kutub-i Sitte, Ehl-i Sünnet ulemâsınca ahkâm, akâid, tefsir ve sadr-ı İslâm tarihinin bir bölümüyle ilgili meseleler konusunda başvurulacak ana kaynaklar olarak bütün hadis kitapları arasından seçilmiş bulunan altı kitaptır. Ehl-i Sünnet ulemasınca sahih kabul edilen sözkonusu altı kitap şunlardan ibarettir:
A- Sahih-i Buhârî: Muhammed bin İsmail Buharî (doğ: h.k. 196, mil. 812; ve vefat: h.k. 256, mil. 869) tarafından yazılmıştır.
B- Sahih-i Müslim: Kişîrı adıyla tanınan Nişaburlu Müslim b. Haccac (doğ: h.k. 206, mil. 821; ve vefat: h.k. 262, mil. 876) tarafından yazılmıştır.
C- Sünen-i İbn-i Mâce: Muhammed b. Yezid b. Mâce (doğ-vefat: h.k. 273, mil, 886) tarafından yazılmıştır.
D- Sünen-i Ebu Davud: Ebu Davud Sicistâni Süleyman b. Davud (doğ-vefat: h.k. 275, mil. 888) tarafından yazılmıştır.
E- Sünen-i Tirmizi: Tirmizi Muhammed b. İsa b. Sûre (doğ-vefat: h.k. 279, mil. 892) tarafından yazılmıştır.
F- Sünen-i Nesâ: Ahmed b. Şuayb Nesâi (doğ-vefat: h.k. 303, mil. 915) tarafından yazılmıştır.
[14]- EHL-İ SÜNNET
Hz. Resul-ü Ekrem’in -saa- rıhletinden sonra onun gerçek vasisinin kim olacağı, İslâm ümmetinin rehberlik ve liderliğini kimin üstlenmesi gerektiği konusundaki maslahatlar, müslümanların iki gruba ayrılmasına neden oldu: Hilafetin hz. Ali -s- ve onun soyundan gelen Itrat-ı Resulullah’ın mes’uliyetinde olması gerektiğine inanan Ehl-i Beyt-i Resulullah izleyicileri ve bu görüşün dışında herhangi bir görüşe inananlar. Birinci gruba “Şiâ”, ikinci gruba “ehl-i sünnet” denildi. Ehl-i Sünnet, fıkhi açıdan Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii olmak üzere dört kola ayrılmıştır.
[15]- HADİS
Lügatte yeni, taze, haber, söz ve duyulmamış yeni söz anlamlarına gelir. Dini, maarifte hz. Resul-ü Ekrem -saa- ve Mutahhar İmamlardan -s- nakledilen haber ve rivayetlere denilir.
[16]- HZ. ALİ -S-
Şia’nın birinci imamı hz. Ali -s- milâdi 600’de dünyaya geldi. Annesi Fâtıma, babası, hz. Resulullah’ın -saa- amcası olan Ebu Tâlib’dir. Altı yaşından itibaren hz. peygamberin evinde ve onun özel ihtimam ve eğitimiyle büyüdü. Erkekler arasında ilk müslüman ve Resulullah’a -saa-yardımcı olmayı kabul eden ilk kişidir. Hz. Resul-ü Ekrem -saa- davetin ilk evresinde, Allah Tealâ’nın emrine uyarak İslâma davet maksadıyla yakınlarını biraraya topladığında onlara “Aranızdan binim dinime ilk inanacak olan, benden sonra benim vasim ve vekilim olacaktır “buyurarak bu cümleyi üç kez tekrarladılar. Her üçünde de sadece hz. Ali -s- ayağa kalkarak ona iman getirdiğini söylemiştir. Hicret gecesi, Kureyşlilerin ölüm komplosu ve terör plânına rağmen hz. Resulullah’ın -saa- yatağında yatmış ve ona sadakat derecesini ispatlamıştır. Peygamber-i Ekrem -saa- kendilerine kardeş olarak Ali’yi -s- seçmiş ve Veda Hacc’ından dönerken Kadir-i Gumm denilen yerde müslümanları toplayarak kendilerinden sonra hz. Ali’nin -s- ümmetin velisi, imamı ve lideri olduğunu açıklamışlardır. Yalnızlık günlerinde Resulullah’ın -saa-dert ortağı ve sırdaşı, sıkıntı ve tehlike anlarında onun yardımcısıydı. Hz. Ali -s- Peygamber-i Ekrem’in -saa- rıhletinden sonra birtakım sebeplerden dolayı 25 yıl kadar bir süre boyunca devleti idare ve rehberlikten uzak kaldı. Bütün bu süre zarfında – devlet ve ümmeti -sapmalardan koruyan bir denetimci ve nâzır durumundaydı. Üçüncü halifenin öldürülmesi üzerine sahabe ve halktan bir grup kendisine biat ederek onu halifeliğe seçtiler. İmamın hilafet süresi yaklaşık 4 yıl 9 ay sürdü. hz. Ali -s- Peygamber-i Ekrem’den -saa- sonra ortaya çıkmış olan değişiklikleri onun hayatta bulunduğu dönemdeki asıl haline döndürdü. Menfaatleri tehlikeye düşen muhalif unsurlar dört bir yandan ayaklanarak üçüncü halifenin kan davasına girişme bahanesiyle kanlı iç saaaşlara yolaçtılar. hz. Ali’nin -s- hilafeti boyunca bu ayaklanma ve iç saaaşlar devam edip durdu. Nihayet, İslâm peygamberinden sonra tarihin biricik siması olan bu yüce insanı namaz mihrabında şehid ettiler. Hz. Ali’nin -s- kişiliği konusunda hakkıyla konuşmak, onu gereğince ifade edebilmek gayet zordur. Hayatı boyunca bir lâhza olsun din-i ilâhi yolunda feragât ve fedailikte bulunmaktan vazgeçmedi. Onun samanlı topraktan yapılma mütevazi evinde; tarihin akışında derin izler bırakan, devranın karanlık mı karanlık bir çağında insanlığın parlak meşalesini yiğitçe omuzlayarak gerçeği arayanlara öncü kesilen hz. Hasan -s-, Hüseyin -s- ve Zeyneb -s- gibi evlatlar yetişti.
[17]- İSİMLERİN ÖĞRETİLDİĞİ ADEM EVLADI (Velide-i İlm-ul Esına) Bu tabirin Arapça orijinalinde geçen “velide” kelimesi çocuk, “ilm-ul esma” ise ancak insanoğlunun öğrenebileceği bir ilim ve marifet çeşidi demektir. Bu anlamda “Velide-i ilm-ul esma” isimler ilminin evladı demektir ki bununla insan kastedilmektedir. Allah Tealâ, yeryüzünde kendisinin halifesi olmaya lâyık olması için ilm-ul esmâyı insana öğretti. Allah Tealâ hz. Adem’e -s- “esma”yı – isimler – öğretmemiş olsaydı, Adem -s- yeryüzünde Allah’ın halifesi olma liyakatini kazanamazdı.
[18]- MASUMLAR
Masum; lügatte “günahtan korununmuş”, “hayatı boyunca hiç günah işlememiş kimse “anlamına gelir. Dini ibarelerde peygamberler ve ismet imamlara mahsus vasıflardan biri olarak kullanılır. İsmet, insana güvenin en azami haddini sağlayan “günah ve hatadan masun bulunma” demektir.
[19]- MUHAMMEDÎ TAM KEŞİF
Kur’an’ın bütün hakikatlerinin hz. Muhammed’in -saa- nezdinde âşikar olması demektir. Bu anlamda Muhammedi tam keşif, Kur’an’ın nazil olma merhaleleri arasında hz. Resulullah’ın -saa- pâk kalbine nâzil olduğu merhâledir. Kur’an hakikatlerini anlamanın bu mertebesi aklî idrâk değil, “müşahede” meselesidir. Ancak bu, gözle müşahede değil, “gaybî müşahede” olduğundan Kur’an-ı Kerim”in hakikatini tam olarak ancak ve ancak hz. Peygamber-i Ekrem -saa- anlar; hz. Muhammed’in -saa- özel tam keşfi ve tamamen müşahede edebilme olayı, onun sadece kendisine mahsus bir gerçektir.
[20]- MUHAMMED RIZA PEHLEVİ
Pehlevi hanedanının son hükümdarı olan Muhammed Rıza Pehlevi 1919 Ekim’inde dünyaya geldi. Babası Rıza Han, bir ihtilalle saltanatı ele geçirdikten sonra Muhammed Rıza’yı veliahd olarak tayin ettiğini açıkladı ve ilk öğrenimini tamamlayan oğlunu tahsilini sürdürmek üzere İsviçre’ye, oradan döndükten sonra da askeri okula gönderdi. 1941’de babasını tahttan uzaklaştırarak sürgüne yollayan müttefikler, Rıza şah’ın yerine onu saltanata geçirmeyi uygun buldular. Muhammed Rıza Şah’ın saltanat devresini genel bir değerlendirmeyle iki safhada mütalâa edebilmek mümkündür. Birinci dönem, Muhammed Rıza’nın, henüz babasının gücüne kavuşamamış olduğu 1941-1955’li yıllara rastlar. İkinci dönem ise onun yaklaşık 23 yıl boyunca müstebit ve tam anlamıyla başına buyruk zalim bir padişah olarak İran’da iktidarı elinde bulundurduğu 1955-1978 yıllarıdır ki bu dönemin – 1978 – sonunda tahttan ebediyen devrildi. Toplam 37 yıl süren iktidarının durumuyla ilgili kısa paragraflar elinizdeki vasiyetnamenin bir bölümünde geçmektedir.
[21]- KRAL FAHD
Halihazırda Suudi Arabistan kralıdır. Suudi hanedanının süper güçlere, bilhassa dünya emperyalizminin başını çeken Amerika’ya ne derece bağlı ve bağımlı olduğunu; bâtıl vahabilik mezhebini yayma yolunda bu hanedanın oynadığı rolü; dünya mazlumlarına, özellikle Ehl-i Beyt şiasına karşı ötedenberi beslediği husumet ve düşmanlığı, Filistin halkının kahramanca direnişi karşısında sergilediği münafıkça tavrı; İran ve diğer ülkelerden Beytullah’ı ziyarete gelen hacıları nasıl hunharca katlettiği, yabancıların ayak basmasının kesinlikle haram olduğu ilâhi emin beldenin emniyet ve hürmetini nasıl çiğnediği, İslâm için mücadele veren müslüman araplara ülke içi ve yarımada dışında nasıl kalleşçe engel olup onları çökertmeye çalıştığı, müslümanların servetini nasıl har vurup harman saaurduğu… vb. gibi bu hanedanın işlemiş ve işlemekte olduğu daha binlerce zulüm konusunda bilgi sahibi olmak isteyenler bu konuda yazılmış bulunan kitaplara müracaat edebilirler.
[22]- VAHHABİLİK
Bu bâtıl mezhep, müslümanların bünyesine İngiliz sömürüsünün yerleştirdiği bir ur olup hicri kameri 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başlarına rastlayan bir devrede Muhammed bin Abdulvehhab Neydi vesilesiyle peydahlandı. Vahhabilere göre Sünni ve şii müslümanlar müşrik ve kâfir olup putperest sınıfına girerler. Yine onlara göre hz. Resulullah -saa- ve mutahhar imamların -s- mezarlarına saygı gösterip onları ziyaret etmek bid’at ve bir nevi putperestliktir. Vahhabiler, müslümanların servetini harcayarak ilhâdî kültürlerin yoğun propagandasını yapmakta ve süper güçlerin yıkıcı entrikalarını uygulama yolunda onlara uşaklıkta bulunmaktadırlar.
[23]- NEHC’UL BELAĞA
Bir konuyu bütün yönleriyle kavrayarak hiçbir yanlış ve eksik anlayışa yer bırakmayan, yapmacıktan uzak, düzgün anlatma sanatı demek olan “belagatin yolu yordamı” anlamındaki “Nebc’ul Belâğa” mü’minlerin emin hz. Ali’nin -s- konuşma ve yazılarının Şerif Razıyy Muhammed bin’el Hüseyin (vefat: h.k. 406, mil. 1016) tarafından derlenip hazırlanmış olan metnine verilen isimdir. Büyük İslâm Alimleri Nehc’ul Belağa’yı “Kur’an’ın kardeşi” olarak vasıflandırırlar. Bu kitap Allah Tealâ, kainat ve insan konularını inceler, Kur’an-ı Kerim ve hz. Resul-i Ekrem’in -saa- mübarek kelamları dışında, bu kitaptakinden daha fasih ve belagatli bir söz söylenmiş veya ibraz edilmiş değildir. Genelde ilmi, edebi, dini, sosyal, ahlâki ve siyasi meseleleri ele alır. Nehc’ul Belağa üzerine bugüne değin yazılmış olan 101’i aşkın şerh ve açıklama, bu, muzzam eserin ilim, araştırma ve inceleme elli nezdindeki ehemmiyet ve önemini ortaya koymaktadır.
[24]- HZ. MEHDİ ALEYHİSSELAM
Hasan Askeri’nin oğlu Hz. Mehdi –accelellahu fereceh/Allah zuhurunu yakın eylesin- Şia’nın 12. imamıdır. İmamet dönemi, henüz beş yaşındayken başladı. Allah Tealâ’nın takdiri ve yaşadığı çağın icabı gereği hz. Mehdi -af- gaybete çekilmiş -gizlenmiş- tir. Gaybet dönemi ikiye ayrılır: 1- Küçük Gaybet (Gaybet-i Suğrâ): Bu gizlenme dönemi 69 yıl sürmüştür. imam -s. bu dönem boyunca dört sefiri aracılığıyla ve dolaylı olarak halkla irtibat kurdu. 2- Büyük Gaybet (Gaybet-i Kübra): Küçük gaybetten sonra gaybet-i kübrâ dönemi başladı. Bu, halâ yaşamakta olduğumuz dönemdir ki hakkın bâtıla galebe çalacağı zuhur vaktine kadar da sürecektir. İslâmî düşünceye göre hz. Mehdi’nin -af- çok yönlü ve cihanşümul mücadelesi ve zuhuru, hakk ehlinin bâtıl ehline karşı vereceği mücadelelerin en son halkasıdır. Yani tarih boyunca hakk ehlinin mücadelesi sürecek ve ortam, gün geçtikçe hakkın zaferi için daha bir müsait duruma gelecek ve neticede hz. Mehdi’nin -af- kıyamı bu mücadeleleri nihai bir sonuca ulaştırıp insanlık semasında adalet ve hakk güneşinin doğmasını sağlayacaktır. O gün insanoğlunun fikri, mânevi ve sosyal açıdan bûluğa ereceği dönemdir.
[25]- MÂSUM İMAMLAR
İslâmî nasslara göre İslâm imamları, mukaddes ve mâsum önderler, hz. Resul-ü Ekrem’den -saa- sonra 12 kişi olup mübarek isimleri sırayla şunlardır:
1 – Ali bin Ebu Talib: İmam Ali -s
2- Hasan b. Ali: İmam Hasan -s
3- Hüseyin b. Ali: İmam Hüseyin -s
4- Ali b. Hüseyin: İmam Seccad -s
5- Muhammed b. Ali: İmam Muhammed Bakır -s
6- Ca’fer b. Muhammed: İmam Cafer Sadık -s
7- Musa b. Ca’fer: İmam Musa Kazım -s
8- Ali b. Musa: İmam Rıza -s
9- Muhammed b. Ali: İmam Muhammed Takiyy -s
10- Ali b. Muhammed: İmam Ali Nakiy -s-
11 – Hasan b. Ali: İmam Hasan Askeri -s-
12 – Hüccet b. Hasan: İmam Mehdi -af-
[26]- KUR’AN-I SAÎD
Saîdin lügat anlamı “yukarıya yükselen, yücelen” dir.
Kur’an-ı Saîd, gökten yere nazil olup inen Kur’an-ı Kerim karşılığında yerden göğe yücelip ağan Kur’an manasındadır; mâsumlar ve imamların -s- dualarına denilir.
[27]- ŞABANİYYE MUNACAATI
Bu münacaat, muhteva zenginliği ve muhtelif derin manaları ihtiva etmesi hasebiyle hz. Ali -s- ve oğulları ve bütün mâsum imamlar tarafından şaban ayında defalarca okunurdu. İmam Humeyni’nin -ra- bereketli ömrü boyunca okunmasını defalarca önemle vurgulamış olduğu bu münacaatın ehemmiyetini arzetmek için “bütün imamların okuduğu ve bu yolla Allah Tealâ’ya münacaatta bulunduğu” tabirinin pek az dua için kullanılmış olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.
[28]- HÜSEYİN BİN ALİ -S-
Adalet ve takva yiğidi hz. Ali -s- ve Müslüman kadının sembolü hz. Fatıma’nın -s- oğlu olan Aşura kahramanı ve insanlık tarihinin en büyük kahramanlık destanının şanlı mimari hz. Hüseyin -s- hicretin 4. yılında dünyaya gözlerini açtı ve Ali -s- gibi bir baba, Fatıma -s- gibi bir ana ve iki cihan serveri hz. Resul-ü Ekrem -saa- gibi bir büyübabanın eğitim ve terbiyesiyle büyüdü. İmam Hasan’ın -s- hicri 50 yılında şehid edilmesinin ardından dönemin halifesi Muaviye, Ehl-i Beyt -s- taraftarı Müslümanlara uyguladığı baskıları artırarak emrindeki vilayet valilerine şiilerin adını beytulmal defterlerinden silmeleri ve Resulullah Ehl-i Beyt’ine -s- muhabbet ve sempati besleyen herkesin derhal tutuklatılarak şehid edilmesi yolunda ferman gönderdi. Muaviye’nin ölümünden sonra onun yerine geçen oğlu Yezid de babasının izinden giderek benzeri bir fermanla, hz. Hüseyin’den de -s- biat alınmasını, biate razı olmaması halinde şehid edilmesini emretti.
Ne var ki imam, Yezid’e; bu alçaklık, zillet ve rezalet numunesine boyun eğmeyerek kılıcına el atıp tarihin o ölümsüz destanını yaratarak karanlıkların bağrına kıyamete dek sönmeyecek bir aydınlık mührü vurma gayesiyle muazzam Aşura hareketini başlattı. Hz. Hüseyin -s bütün varlığını, ailesi ve en yakın dostlarını hak yolunda feda ederek hakikat yolu yolcularının tamamına örnek ve rehber oldu. Hz. Hüseyin’in -s- hamasi kişiliği hakkında pek çok kitap yazılmış, onu tanımlama ve anlatabilme gayesiyle pek çok şeyler söylenmiştir. Onun şecaat, cesaret ve yiğitliği; ilmi, hilmi ve sabrı, zulme karşı ve adaletten yana; mütevazı, alçakgönüllü, şefkatli, merhametli ve sevgi dolu kişiliği sadece dostlarını değil, düşmanlarını bile hayran bırakmış; onu tanıyan herkesin bu emsalsiz insan önünde saygıyla eğilmesine sebeb olmuştur.
[29]- ARAFAT DUASI
Arafat, Ziyhicce’nin 9. günü hacıların durakladığı Mekke yolundaki bir yerin – dağ – adıdır, Arafat duası hz. Hüseyn’e -s- ait bir dua olup hem hz. Hüseyin, hem imam Seccad aleyhisselamlar tarafından Ziyhicce’nin 9. günü Arefe’de okunurdu. Bu dua, hür doğup hür yaşayanların baştacı ve şüheda kervanının şanlı öncüsü hz. Hüseyin b. Ali -s-nin yegane sevgili ve yegane mâbudu Hak Tealâ’ya aşıkane yakarışının bir ifadesidir. Mâsumların diğer duaları gibi Arafat duası da son derece derin ve yüce manalar taşır.
[30]- MUHAMMED -SAA- SOYUNUN ZEBUR’U
“Zebur”, büyük peygamberlerden biri olan hz. Davud’a -as- nazil olup pek çok hikmet ve ilimleri içeren semavi kitaptır. Sahife-i Seccadiye, son derece önemli mevzular içermesi, muhteva zenginliği ve taşıdığı yüce ve derin anlamlar itibariyle Ehl-i Beyt -s- maarifine aşina olanlar arasında “Al-i Muhammed’in Zebur’u”, “Ehl-i Beyt’in İncil’i” ve “Kur’an’ın Bacısı “gibi isimlerle tanınır.
[31]- SAHİFE-İ SECCADİYE
Devletin zalim yöneticiler elinde olması ve devrin tam bir hafakan niteliğine bürünmesi cihetiyle Şia Müslümanlarının dördüncü imamı hz. Seccad’ın -s- hidayet ve irşadları dua şeklinde göze çarpar. Toplam ellidört dua ihtiva eden Sahife-i Seccadiye, Şia tarihi boyunca Hak Yol’un arayıcıları ve sadık bilim adamlarının ilham kaynağı olmuş ve ötedenberi muazzam bir eğitim menbaı olarak faydalanılmış bulunan bir ansiklopedi mesabesindedir.
[32]- ZEHRA-I MERZİYYE
Büyük İslâm peygamberi hz. Resul-ü Ekrem’in -saa- biricik kızı, Şia’nın ilk imamı adalet ve takva yiğidi hz. Ali’nin -s- eşi ve Şia’nın ikinci ve üçüncü imamları Hasan -s- ve Hüseyin -s- hazretlerinin sevgili anneleri hz. Fatıma-ı Zehra selamullah aleyha, Fahr-i kainat hz. Resulullah’ın -saa- bi’setlerirıin beşinci senesinde Mekke-i Mükerreme’de dünyaya geldi. Büyük İslâm kadını ve Müslüman kadının en mükemmel sembolü hz. Fatıma’nın -s- hasletlerinin, özellik ve vasıflarının beyanını bu naçiz bahse sığdırabilmek mümkün değildir. Babasına beslediği fevkalâde sevgi ve ilgi cihetiyle halk kendisine “Ümmü Ebiha” (babasının annesi) lakabını vermişti.
Hz. Fatıma -s- hayatlarının en zorlu ve en hadiseli günlerinde bile hz. Resul-ü Ekrem -saa- ve hz. Ali’nin -s- yanından ayrılmamış ve bu iki eşsiz insanı zor günlerinde bir an olsun yalnız bırakmamıştı. Hz. Resulullah’ın -saa- rıhletlerinden sonra uğradığı pek çok zorluk, çektiği onca dert ve acı neticesinde, henüz hayatının baharında denilecek kadar çok genç bir yaşta dünyaya gözlerini yumarak beka alemine göçtü.
[33]- SAHİFE-İ FATİMİYYE
Sahife kelimesi sözlükte “kitap” ve “mektup” anlamları taşır. Fatımiyye ise hz. Fatıma’ya -s- ait gerçekler ve ona ait söz ve konuşmalar demektir. Buradan, Sahife-i Fatımiyye’nin, hz. Resul-ü Ekrem’in -saa- sevgili kızları ve Şia’nın ilk imamı hz. Ali’nin -s- sadık eşi hz. Fatıma’ya -s- ait bir kitap olduğu anlaşılır. Bu kitabın gelecekte dünyada vuku bulacak hadiseleri kapsadığı ve mutahhar imamlar -s- tarafından saklanıp korunduğu ve rivayetlere göre hacim itibariyle Kur’an’ın üç misli olduğu söylenir.
[34]- BÂKIR’EL ULÛM
Bakır “yaran”, “yarıp açan” demektir. Bütün ilimlerin künhüne vardığı için Şia’nın beşinci imamı hz. Muhammed Bâkır’a -s- “ilimleri yarıp açan “anlamında” Bâkır’el Ulûm” lakabını vermişlerdir. Bu imamın yaşadığı çağda Emevilerle Abbasiler arasındaki ihtilaflar ve Kerbela’da Ehl-i Beyt’e reva görülen büyük facia sonucu Resulullah’ın -saa- pak ıtratının gözler önüne serilen mazlumiyeti, Hakk aşığı bütün Müslümanların, bilhassa Şia Müslümanlarının Medine’ye akın ederek imam Bâkır’ın -s- huzurunda İslâmî bilimleri tahsil etmelerine ve neticede din-i mübin-i İslâm’ın maarif ve hakikatlerinin neşri yolunda müsait bir zeminenin hazırlanmasına yol açtı. Ehl-i Beyt imamlarından hiçbiri için o güne değin böyle bir ortam müyesser olmamıştı.
[35]- CA’FERİ MEZHEBİ
Ca’feri mezhebi, Şia’nın 6. imamı hz. imam Ca’fer Sâdık -s-’a intisab olunan mezheb demektir. Şia mezhebinin hz. imam Ca’fer b. Muhammed Sadık’a -s- intisabının nedeni onun diğer imamlardan daha çok yaşayabilmiş olması, dolaysıyla da din-i mübin-i İslâm’ın neşri yolunda daha fazla faaliyet imkanına kavuşmuş bulunmasıdır. Bilhassa Emevi hanedanıyla Abbasi hanedanı arasında hilafeti paylaşamama nedeniyle doğan ihtilaf ve anlaşmazlıklar sonucu hilafet mekanizmasında başgösteren gevşeklik; Müslümanları ilmen ve manen doyurma ve dini tedris ve tebliğyolunda imama altın bir fırsat kazandırmış; böylece mü’min ve ihlaslı Müslümanlar yetiştirme, dini bilimlerin tedris olunduğu nıuazzam medreseler kurma imkanı bulmuştur ki, imamın, İslâmî hakikatlerin neşr ve yayılması yolunda elde ettiği mauazzam muvaffakiyet ve “Gâl’el Sadık” (hadisin hz. imam Cafer Sadık’tan -s- nakledildiğini anlatan “Sadık dedi ki…” anlamındadır -çev- ibaresinin hadis ilminin sloganı durumuna gelmiş olması, onun bu yılmak bilmeyen faaliyet ve çabalarının ürünüdür.
[36]- FIKIH
“Fıkıh” -fıkh- kelimesi, “tam ve dakik anlayış, yani fetanetle -zihni konsantre- merak ve zekice bir uyanıklıkla elde edilen anlayış” demektir. Fıkıh bilimi dinin ferdi ve içtimai hayatta ihtiyaç duyulan ameli programlar ve ahkâmıyla ilgilenir. Bu bilimden maksat, Allah Tealâ’nın hükümlerini öğrenip anlamak ve onlara amel etmektir. İslâm ahkâmını anlama yolunda fıkhın başvurduğu kaynaklar şunlardan ibarettir: Kur’an, hz. Resul-ü Ekrem’in -saa- ve mâsumların -s- sünnetleri, icma (fakihlerin ittifakla kabul ettiği ve doğruluğunda hiç şüphe kalmamış bulunan fikir) ve akıl.
[37]- ZEYNEB MİSALİ
İslâm’ın şecaatli kadını hz. Fâtıma Zehra’nın -s- hz. imam Hasan -s- ve imam Hüseyin aleyhuma selamdan sonra üçüncü evladı hz. Zeyneb-i Kübrâ’dır. Hicretin 6. yılında dünyaya geldi. Çağların en kutlu ve en mübarek ailesinde hz. Resul-ü Ekrem -saa-, hz. Ali -s- ve hz. Fâtıma -s-nın terbiyesiyle, iki ağabeyinin yanında büyüdü ve Kerbelâ faciasını yaşayıncaya dek oldukça uzun ve Çetin bir yol katetti. Kanlı Kerbelâ faciasında ailesinin bütün gençleri teker teker gözleri önünde şehid edildi; ardından, kahraman kardeşi hz. Hüseyin’in -s- şehadetine bizzat şahid oldu; Resulullah -saa- ailesinin Kerbelâ’da feci katliamından sonra halife Yezid’in ordusuna esir düşüp Irak’a, oradan da Şam’a götürüldü; bu zorlu seferde hz. Hüseyin’in -s- (kadınlar ve çocuklardan başka kimsenin sağ bırakılmadığı) ailesinden arda kalanları bir ana şefkatiyle koruyup kolladı. Bu inanılmaz ve dehşetengiz macera boyunca bir lâhza olsun kendini kaybetmedi, sabrını ve direncini yitirmedi, Emevi hanedanının kaniçici halifesi Yezid’in karşısına dikilerek öfke ve gazap dolu bir kıyam habercisi kesilip görülmemiş bir cesaret ve şecaatle canilere karşı mücadele bayrağını omuzladı ve Hakk’ın bâtıla karşı mücadelesine bütün çağ ve devirlerde devamlılık kazandırabilmek gayesiyle kendisine düşen rolü şaşırtıcı bir başarıyla yerine getirerek Âşura destanını ölümsüzleştirme yolunda inananlara gerekli ortamı hazırladı. Zeyneb’in -s- dedikleri ve yaptıkları, daima diri ve daima canlı olagelen Şia tarihinde “Zeyneb misali, Zeyneb gibi” şeklinde ölümsüz bir sıfata dönüşüp bütün Müslüman kadınların kendisine uyduğu ve onu örnek aldığı bir önder durumuna geldi.
[38]- NÂİM CENNETLERİ -ÖLÜMSÜZ HAYAT-
Allah Tealâ, Kur’an’da mü’min ve muttakileri üstün cennetlerle müjdeler ve bu cennetin bazı özelliklerini “ağaç gölgeleri, daimi meyveler, mutedil hava, lezzetli içecekler, süt nehirleri, kinden arınmış kalpler…” vb. şeklinde sıralar. Ne var ki, gerçekte ahiret alemiyle, üzerinde yaşadığımız dünya ve onun lezzetleri arasında temel farklar vardır. Dolayısıyla, bu dünyada bulunduğumuz sürece, ölümden sonraki hayatın muazzam gerçeklerini gereğince idrâk edip nâim cennetlerini tanımlayabilmemiz mümkün değildir. Bu cihetle Kur’an, cennet nimetlerini tanıttıktan sonra insanı daha yüce bir hakikate doğru yöneltmek ve onun tasaavura sığmayacak değer ve önemini insana göstermek gayesiyle bütün makam ve lezzetleri aşan, herşeyin ötesinde bir değer ve makamdan haber vermektedir ki, bu, “Allah Tealâ’nın rızası”ndan başkası değildir. Bütün nimetlerin, yüceliklerin, kemal ve güzelliklerin kaynağı olan bu makam, yeryüzü hayatındayken Allah yolunda mücadele veren, bir lâhza olsun Hakk ve hakikatten vazgeçmeyen ve bütün varlığıyla ilâhî emirlere teslim olanların mükafaatıdır.
[39]- AHMAKÇA BİR BÜYÜK İSRAİL HAYALİ
Siyonistlerin büyük bir inançla bağlandıkları yegâne gaye ve hedef, bütün dünyaya hükmedecek bir Yahudi devleti kurmaktır. Onlara göre bu devletin ilk çekirdeği Filistin topraklarında atılacak ve tıpkı plânlamış oldukları üzere Mısır’ın sağ yanı sahili, Nil’le Kızıldeniz arasında yer alan bölge, Ürdün, Suriye, Irak’ın büyük bir bölümü ve Fars Körfezi’ne açılan bir pencereden Suudi Arabistan’ın batısına kadar olan bütün mıntıka bu devletin işgaline geçecektir. Böylece bölgedeki zengin yeraltı kaynakları onların eline geçmiş olacağından, bu mıntıkalara hükmetmenin bütün dünyaya hükmetmek demek olacağına inanırlar.
[40]- ÜRDÜNLÜ HÜSEYİN
Halihazırda Ürdün’de iktidarı elinde bulunduran Kral Hüseyin, İslâm İnkılâbı’nın ilk günlerinden başlayarak bugüne değin hep Suudi Krallığı’yla bölgedeki diğer uydu Arap devletleri ve Saddam’la birlikte İslâm İnkılâbı’nın karşısında yer aldı. Müslüman Filistin halkının davasına yaptığı ihanetler, Filistinlileri canice katledişi ve İsrail’le aynı safta yer alışı… vb. davranışları, Müslümanlar arasında kendisinden nefret edilen satılmış birisi olarak tanınmasına neden olmuştur.
[41]- HASAN
Fas kralı 2. Hasan da Ürdün ve Arabistan kralları gibi, İran’da şahenşahlık düzeninin yıkılıp onun yerine İslâm Cumhuriyeti kurulmasını bir türlü hazmedemeyerek bunu kendi tahtı ve tacı için ciddi bir tehlike olarak telakki eden ve inkılâba karşı muhalefet ve komplolara girişmekten bir an olsun geri kalmayarak bu yolda elinden geleni ardına koymayan müstebid krallardan biridir.
[42]- HÜSNÜ MÜBAREK
İslâm ve Müslümanlara ihanet eden melun Enver Sedat’ın teröründen sonra iktidara geçerek yüzkarası Camp Davıd antlaşması ve İsrail’le utanç verici barışta ayak direten şimdiki Mısır cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, satılmış Amerikan uşaklarından biridir.
[43]- EFLAKÇİ SADDAM
Burada kullanılan “Eflakçı” sıfatı, Suriyeli sözde aydın “Mıtchell Eflak” a ıtlaktır. Yunanlı bir Ortodoks zahire tüccarının Oğlu olan Eflak 1910’da Demeşk’ de dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra tahsilini sürdürmek üzere Fransa’ya gitti ve Sorbon üniversitesi Tarih ve Felsefe bölümünden mezun olarak öğretmenlik mesleğini seçti. Derslerinde, özellikle son yüzyıllarda Avrupa’da görülen milli nitelikli saaaşlar ve kurtuluş hareketlerini işliyor ve Arapların parlak geçmişinden, onların tarihteki milli rolünden sözediyordu. Maksadı, bütün Arap halklarını etrafında toplayarak onlara halihazırdaki inanç ve ideolojileri yerine katı bir arap milliyetçiliği aşılayacak nasyonalist ideolojiye dayalı bir parti kurmaktı. Nihayet 1940’da süper güçler ve eskinin kulağı kesik sömürgecilerinin destek ve yardımlarıyla bu emeli gerçekleşti ve mevzuumuzun bahsi dışında kalan oldukça kozmopolit bir özel tüzükle kurulan “Baas partisi” Suriye ve Irak gibi iki merkezde faaliyetlerine başladı. Irak Baas partisi, Abdusselam A’raf tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle 1963’ te iktidara el koydu ve 1979 Temmuz’unda da Hasan El Bekir’in iktidardan uzaklaştırılmasıyla birlikte Baas parti genel sekreterliği ve Irak devlet başkanlığı, partinin tanınmış komplocu, maceraperest ve gözünü hırs bürümüş üyesi Saddam Hüseyin’in eline geçmiş oldu. Mevcut delil ve karineler, Saddam’ın yukarı mevkilere yükseltilerek Irak devlet başkanlığına getirilmesiyle sonuçlanan parti içi son değişikliklerin perde gerisinde batı, özellikle de İsrail gizli servislerinin yoğun faaliyetleri olduğunu ispatlayıcı niteliktedir.
[44]- BAKİYYETULLAH
Bakıyyetullah, Hûd suresi 86. ayette geçen Kur’ani bir terim olup
“Allah Tealâ’nın sizler için baki bıraktığı” demektir. Sahih rivayetlere göre hz. Mehdi -af- huruc edip de sırtını Ka’be’ye verdiğinde, mübarek ağzından çıkacak olan ilk cümle “Bakıyyetullah benim! O’nun sizin üzerinizdeki halife ve size verdiği yön ve hattı olan Bâkıyyetullah’ım ben!” ibaresi olacaktır. Bu açıklamaya binaen “Bakıyyetullah”, gaib imam hz. Mehdi’nin -as- isimlerindendir. İmam -ra- vasiyetinde belirtmiş olduğu “bz. Bakıyyetullah ülkesi”yle İran İslâm Cumhuriyeti’ni kastetmektedir.
[45]- GAYBÎ YARDIMLAR
Bugün felsefenin de ispatlamış olduğu üzere nesnelerin, kendi varlıklarının özü itibariyle gaybdan yardım alıyor olmasına ilaveten insanoğlunun hayatında bir dizi özel gaybi yardımların da dahli vardır. Bu gaybi yardımlar kimi zaman kişinin başarılı olması için gerekli ortamı oluşturma şeklinde olduğu gibi, kimi zaman da ilhamlar, hidayetler, aydınlatmalar ve meseleleri her yönüyle açık bir şekilde görebilme -kabiliyeti – şeklinde tezahür eder.
“İnsanoğlunun hayatının ve yaşama gayesinin hakkı arama, hakikatten yana olma, ihlas, amel, gayret ve çaba aslına dayanması halinde hakikat tarafından himaye edileceği ve gaybî elin, ona meçhul olan yollardan yardım amacıyla uzanacağı” meselesi imana dayalı bir gerçek ve enbiyanın getirdiği prensiplere inanmanın bir zarureti oluşunun yanısıra, kişinin ferdi tecrübeleriyle de pekala müşahede edebileceği deneysel ve tecrübî bir gerçektir de aynı zamanda… Yani yukarıda zikredildiği gibi davranan herkes, Allah Tealâ’nın lütuf ve inayetlerinin etkilerini kendi hayatında bizzat müşahade edebilir.
[46]- MÜLHİD
Mülhid, lügat ve dini maarifte “Allah Tealâ’yı inkar eden dinsiz kişi” ye denilir. İmamın -ra- “mülhid doğu” tabirinden maksadı, materyalist bir dünya görüşüne sahib olan doğu bloku ve komünist sistemlerdir.
[47]- KÂFİR
Lügat manası “örten, gizleyen, kabule yanaşmayan, dinsiz ve nankör” dür. İslâmî maarifte ise Hakk’ın inkarı yüreğine iyice yerleşmiş bulunan ve din-i mübin-i İslâm’ın hakkaniyetini inkar edene kafir denilir. Batı dünyasının görüş ve yöntemi, görünüşte Hıristiyanlığa inanıyor olmalarına rağmen, aslında pratik sahada din karşıtı ve küfre dayalı olduğundan İmam selamullah aleyh burada “kafir batı” deyimini kullanmıştır.
[48]- İMAMET
Şia inancına göre Allah Tealâ’nın herşeyi kapsayan lütuf ve sevgisiyle O’nun sonsuz hikmeti, halkın, peygamberden sonra da rehbersiz kalmamasını gerektirmektedir. Şia okulunda imamet, dinin usul ve erkanından biri olarak kabul edilir; ona inanmak tevhid, nübuvvet ve miade inanmak kadar zaruridir. İmametin tarifi “Dinin ve Müslümanların hıfzı yolunda Resulullah’ın -saa- vasi ve halifesi olma” şeklinde yapılmıştır. Diğer bir deyişle imam, hakkın bütün dini ve dünyevi işlerine rehberlikte bulunma ve onları idare edip yönetme gayesiyle Allah ve Resulü -saa- tarafından tayin edilmiş kimsedir.
[49]- AHKÂM-I EVVELİYYE VE SANEVİYYE
Müslümanların ihtiyaç duyduğu ahkâm ve sosyal ilişkilerin büyük bir çoğunluğu kitap ve sünnette açıkça belirtilmiş ve bunlara ilişkin hükümler genel veya teferruata dair özel hükümler şeklinde tespit edilmiştir. Bu sınıfa giren ahkâma “Ahkâm-ı evveliyye” denilir. Ne var ki, bir İslâm devleti, toplumu yönetirken birtakım özel müşkülatlarla karşı karşıya gelmektedir ki, sırf “ahkâm-ı evveliyye” denilen sabit hükümlerle bunların üstesinden gelmek kabil olmamaktadır. İşte bu duruma binaen İslâm dini, İslâmî toplumun devlet başkanına -ümmetin ululemrine- sözkonusu İslâmî topluma hakim olan şartlar ve toplumun maslahatını gözönünde bulundurarak velayet hakkını kullanıp İslâmî usuller çerçevesinde bir dizi kanun, tüzük, yönetmelik… vb. yaptırım kuralları vaz’etmek suretiyle bu müşkülatların uhdesinden gelme selahiyeti vermiştir. “İslâm’da devlet yönetimi kuralları” şeklinde de tabir olunan bu hükümlere “Ahkâm-ı Saneviyye” denilir ki bütün Müslümanlar bunlara uymakla muvazzaftırlar.
[50]- GELENEKSEL FIKIH
Fıkıh terimini önceki sayfalarda açıklamıştık. “Geleneksel” ise geçmişlerimizden bugüne değin bize ulaşan yöntemlere denilir. Binaenaleyh geleneksel fıkıh, geçmişteki din büyükleri ve muteber kaynaklardan ulaşan bilgilere dayanarak şeriatın pratik uygulamalarıyla ilgili sağlam sonuçlar çıkarma yöntemidir ki mâsumlardan -s- bugüne varıncaya değin Şia fakihleri sadece bu yönteme uymuş ve başka yöntemleri reddetmişlerdir.
[51]- CUMA NAMAZI
Cuma namazı, İslâm dininin, Cuma günü bütün Müslümanların iştirakiyle Cuma imamı tarafından uygulanan önemli ibadi ve sosyal merasimlerinden biridir. Namazdan önce Cuma imamı iki hutbe okur ve bu hutbelerde Müslümanlara ferdi ve içtimai vazifelerini anlatır; kendi ülkeleri ve bütün dünyanın günlük meseleleri ve İslâm ümmetinin yakın ve uzak vadedeki problemleri hakkında Müslümanlara bilgi verir. Cuma namazı, hz. Resulullah -saa- ve mâsum imamların -s- sünnetlerindendir. Bu namazın ehemmiyetini anlatabilmek için “mahkumların bile ona katılmaları gerektiği”ni hatırlatmak yeterli olacaktır. İslâm tarihi boyunca Cuma namazı kadar halkın birlik ve beraberliğinde etkin olan ve kitlelere bilinç kazandırılmasında bunca tesir gösteren hiçbir ibadet olmamıştır. Bu cihetledir ki, zalim yöneticiler Cuma namazının kılınmasını önlemek veya onu asıl muhtevasından saptırabilmek gayesiyle ellerinden geleni yapmışlardır.
[52]- CEMAAT NAMAZI
İlâhî nebiler nizamında namaz, bir yandan topraktan gelme insanoğlunun mâneviyatın doruğuna yükselişi, kâinatın yaratıcısının yakınlığını kazanma ve insanın her nevi psikolojik sapma ve sapıklıklardan korunarak günahtan alıkonuluşudur; bir yandan da aynı namaz, kitlelerin iştiraki demek olan cemaatle kılınması halinde, kendisine has özelliklerine binaen giderek ideal bir toplum yaratmakta, ümmeti her nevi kir ve pastan temizlemektedir. İslâm devleti, işte bu cemaat yardımıyla hedeflerine yaklaşacak ve peygamberlerin ilâhî ahdlerinden ve hidayet imamlarının önemle vurguladıkları tavsiyelerinden biri olan birlik ve beraberlik -ittihad- esasına bu vesileyle ulaşabilecektir. Din büyükleri, namazın cemaatle kılınmasını ısrarla tavsiye etmişlerdir.
[53]- MELEK
Melekler sırf akıl ve nurdurlar; varlıkları madde ve maddiyattan beri olduğundan, insanın zahiri algılama -beş duyu- organıyla idrâk edilebilmeleri mümkün değildir. Allah Tealâ’nın yüce huzuruna yakınlıkları ve O’nunla daha yakın bir irtibatta oluşları cihetiyle sahib bulundukları yetenek ve gücü daima hayr ve kemal yolunda kullanırlar. Bunun sebebiyse bütün mahlukat âleminde diğerlerine oranla noksanlık ve zaafı daha az olan bir makam ve durumda bulunuyor olmalarıdır. İlâhi bilgeler, asırlar öncesinden bugüne değin, yukarı alemin -gayb alemi- aşağı aleme -şehadet alemi- etkide bulunduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh, yapılarında hiçbir somutluk ve -maddeleşmeye götüren- baskı bulunmayan bu soyut ve mücerred yaratıkların, mevcudat arasındaki cereyan ve yerle göklerdeki hadiselerin direkt amilleri olmaları pekala muhtemeldir. Melekler, onların soyut alemi ve ilâhî bilgelerin yaradılışla ilgili ayetlerden akıl ve düşünce yoluyla elde ettikleri sonuç ve bu konu etrafında Kitabullah’la sünnetten çıkardıkları neticeler bu özet bahse sığdırılamayacak kadar geniş ve etraflıcadır.
[54]- SALİHLER
Buradaki salihlerden maksat, Allah Tealâ’nın nimetleri hususunda salih ve salahiyet sahibi olanlardır. Yani Allah Tealâ’nın inayetine hazırdırlar, çirkin ve kötü davranışlardan tamamen uzaktırlar, söyledikleri ve yaptıkları herşey tamamen ilâhî hükümlere göre olup hem kendilerinin, hem toplumun selah ve hayrınadır.
[55]- YAS MERASİMLERİ
Burada sözü geçen yas merasimleri, kanlı Âşura destanı ve şehidler kervanının başını çeken hz. Hüseyin b. Ali’yle -s- onu yalnız bırakmayan dost ve aile yakınlarından 72 vefalı mümini saygıyla anma ve Hakk öncülerinin küfür, zulüm ve istikbar öncülerine karşı tarih boyunca verdikleri “Hakk’ı taleb edici dava”larının hatırasını zihinlerde diri tutma gayesiyle ötedenberi düzenlenegelmiş bir dizi eylem ve anma merasimidir. Şia halkıyla, Kerbela’nın mazlum şehidi arasında oldukça sıkı bir kalbi ve deruni bağ vardır ki sözkonusu yas merasimlerini bizzat görüp yaşayarak ruhunu sezmedikçe ve hicret, iyiyi emredip kötüden alıkoyma, cihad, şehadet, Allah yolunda esaret… vb. gibi daha birçok derin manalar taşıyan terimleri bilfiil sahnelemedikçe bu bağı tavsif ve idrâk edebilmek kabil değildir.
[56]- ÂL-İ BEYT (EHL-İ BEYT)
Bir erkeğin alilesi demek olan ehli beytin örf ve lügatteki anlamı onun eşi, çocukları ve evinin hizmetçisinden ibaret olan “ev halkı” dır. Şia ve Sünni kaynaklardan nakledilmiş bulunan sahih ve kat’i rivayetlere göre “Ehl-i Beyt”, hz. Muhammed -saa- hz. Ali -s- hz. Fatıma -s- hz. Hasan -s- ve hz. Hüseyin -5- e verilmiş bulunan ve İslâmî literatürde sadece onlara mahsus olarak kullanılan bir isimdir. Ancak, yine aynı rivayetler ve benzeri çok sayıda diğer rivayetlere istinaden oniki imamın, hz. Hüseyin’in -s- neslinden gelen ve onun oğulları olan dokuzu da yine Ehl-i Beyt’tendirler. Binaenaleyh Ehl-i Beyt, ondört mâsuma -s- verilen özel isimdir. Kur’an-ı Kerim, İslâm ümmetinden, hz. Resul-ü Ekrem ‘in -saa- Ehl-i Beyt’ini sevmelerini istemekte ve ümmetin Resulullah EhI-i Beyt’ine sevgi ve saygı beslemesini hz. Peygamber’in -saa- emeğinin ücret ve karşılığı menzilesinde tanımlamaktadır.
[57]- EMEVİLER (ÜMEYYEOĞULLARI)
Ümeyye’nin torunu ve Ebu Süfyan’ın oğlu olan Muaviye hicri 41’de -milâdi tarihe 662’de- hz. Ali’nin -s- şehadetinden sonra kendisini Müslümanların halifesi ilan etti. Hilafet makamı hicri 132’ye kadar (miladi 750’ye kadar) Emevi hanedanının egemenliğinde kaldı. Cahiliyet döneminin, İslâm inancına kesinlikle aykırı olan saltanat ve eşraflık uygulamaları bu hanedan tarafından yeniden canlandırılarak cahiliyet düzeninin hortlatılmasına sebeb oldu. Tarih, Emeviler döneminde İslâm dünyasında vuku bulan son derece acı ve kanlı olaylarla doludur. Resulullah -saa- Ehl-i Beyt’ine -s- tabi olanların gaddarca katledilişi, hapislere veya sürgüne gönderilişi ve Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından imam Hüseyin’in -s- şehid edilişi ve benzeri daha nice hadiseler bu kanlı olaylar dizisinin sadece bir bölümünü teşkil eder.
[58]- MERSİYE (AĞIT)
Mâsum imamlar -s-, bilhassa muttakilerin efendisi hz. Ali -s- ve “Hakk’a inanmış hür insanların serveri” Seyyid’üşşüheda hz. İmam Hüseyin -s- din-i mübin-i İslâm yolunda can veren diğer İslâm öncülerinin şehadetleri münasebetiyle yazılıp yaslı gönüller, yaşlı gözlerle okunan ağıt ve mersiye türündeki bu hüzünlü şiirleri dinleyenler elleriyle göğüslerine vurarak mersiyehana -mersiye okuyan- iştirakla şühedaya reva görülen zulüm ve işkencelerden duydukları rahatsızlığı ifade ederler. Mersiye okuma, Şiâ’nın yas merasimine ait özelliklerinden biridir.
[59]- BÜYÜK İLÂHÎ HAREM
“Harem” kelimesi lügatte saygı duyulan mukaddes mekân” anlamına gelir ve İslâm fıkhı kültüründe Mekke şehriyle, civarının bir kısmını içine alan özel bir mıntıkaya denilir. Bu mıntıkada elli olmayan hayvanları öldürmek, kan dökmek, saaaşmak, silahlı dolaşmak, gayri müslim bulundurmak, bitki ve ağaçların kökünü koparmak yasaktır ve bu mıntıkaya girerken birtakım özel protokollere uymak gerekir. Son zamanlarda Suudi Arabistan devleti tarafından Müslümanlara uygulanmaya başlanan baskı, zorlama ve kısıtlamalar ve bu devletin yol açtığı rahatsızlıklar Kur’an’ın sarih emirlerine, hz. Peygambcr-i Ekrem in -saa- sünnetine ve İslâm şeriatine aykırıdır.
[60]- ŞİÂ
Şiâ’nın kelime anlamı “grup, dostlar, izleyiciler”dir. İslâm’a göre ümmetin rehber ve yöneticisiyle ilgili esas ölçü ve kıstaslara ve hz. Resul-ü Ekrem’in -saa- hz. Ali’nin -s- rehberliği konusunda buyurmuş olduklarına istinaden,hz. Resulullah’ın -saa- ashabı arasında önde gelen bir grup seçkin Müslüman, Peygamber-i Ekrem’in -saa- rıhletinden hemen sonraki ilk günlerden itibaren hz. Ali’nin -s- halifeliğini canla başla desteklediler. Bu grup, yani Ali’yi -s- destekleyip onu izleyenler ve İslâm ümmetini o büyük imamın idare etmesi gerektiğine inanan Müslümanlar o günden itibaren “Şia” veya “Şii” adını aldılar.
Şiâ, İslâm akide ve prensipleri dışında hiçbir aslı kabul etmemiş, İslâmî usul ve prensipleri ilk durumundaki katıksız haliyle koruma yolunda daima mücadele vermiş ve tarih boyunca “Hakk”ın hakimiyeti ve adaletin icrasından yana olmuştur.
[61]- DİRİ ŞEHİD
İslâmî İnkilab ve tahmili saaaş sırasında yaralanmış olan harp malulleri için kullanılan bir tabirdir. Bu yiğit Müslümanlar düşmanı yok etmek ve hakkın bâtıla galebe çalmasını sağlamak gayesiyle şehadet yolunda yürümüş, ancak takdir-i ilâhî mucibince şehid olmayıp yaralanarak veya Allah yolunda bazı organlarını kaybederek şehid sevabına nâil olmuşlardır. İslâmî İnkılâb toplumunda diri şehidlerin pek yüce ve muhterem bir konum ve itibarları vardır.
[62]- İMAN KARDEŞLERİ
Kur’ân-ı Kerim’in Hucurât suresinde “mü’minler kardeştirler” mealinde bir ayet vardır. Bu ayet, mu mm Müslümanlar arasında daha önce mevcut olmayan bir kanunu teşri etmekte, yeni bir sünneti bildirmektedir. Mezbur sünnet, “kardeşlik” esasıdır ki gayet derin anlamlar taşımakta; birtakım şer’i, hukuki ve kanuni etkileri de beraberinde getirmektedir. İslâmî bir misak ve sözleşme olup bizzat hz. Resul-ü Ekrem -saa- tarafından temeli atılan ve yine onun tarafından ümmet arasında yayılması sağlanan bu sünnetin İslâmî maarifte önemli bir yeri vardır; ümmete bol nimetler nasib olmasına vesile teşkil eden bu konu etrafında İslâmî maarifte pek çekici bahisler yer almıştır.
[63]- DİN ÖĞRENCİSİ
Din öğrencisi veya “talebe’, dini bilimleri tahsil ve nefsini tehzib ve tezkiye etmek amacıyla medreselere giden ve temel vazifesi İslâmî bilimleri öğrenmek olan öğrencilere denilir ve daha çok İslâmî maarifleri öğrenmenin henüz ilk merhalelerinde bulunan öğrenciler için kullanılır.
İmam -ra- bütün dünya Müslümanlarının rehberi olmasına, ömrünü bütünüyle nefsi tehzib ve tezkiyeyle geçirip kendini yetiştirerek çağının en yüce ilmi ve ameli derecesine erişmiş bulunmasına rağmen, fevkalâde bir tevazu ve alçak gönüllülük göstermekte ve kendisinden, henüz yolun başında bulunan “bakır bir talebe” şeklinde sözetmektedir.
[64]- ALLAH-U EKBER
“Allah Tealâ vasfa sığmayacak kadar büyüktür” anlamına gelen tekbir kelimesi, Müslümanların en önemli sloganlarından biridir. Tekbir, mevcudatın Hakk’ı hakkıyla övmekten aciz olduğu ve O’nun huzuruna çıkamayacak kadar kusurlu bulunduğunun ilânıdır. Nitekim imam Humeyni -ra- tekbiri anlatırken: “AlIah-u Ekber, Allah herşeyden büyüktür demek değildir… Zira orada zaten Allah’tan başka hiçbir şey yoktur ki Allah’ın ondan daha büyük olduğunu söyleyelim…” der.
Namazda onca tekrarlanıyor olmasına ve ibadette önemli bir rolü bulunmasına ilaveten tekbirin İslâm inkılâbı tarihinde de fevkalâde özel bir yeri vardır. İran Müslümanları, ard arda getirdikleri tekbirlerle 2500 yıllık şehinşahlık devletini yıktılar. Baas uşaklarına karşı da tekbir getirerek küfrü kökünden kazıyıcı “Allah-u Ekber!” nidalarıyla tahmili saaaşta yiğitçe direndiler, keza İran İslâm Cumhuriyeti nizamının usul ve esasını da tekbirle onayladılar; ve halâ, yılın belirli günlerinde belirli münasebetlerle damlara ve çatılara çıkar, tekbirler getirerek görkemli İslâmî İnkılab’ın ilk günlerinin anısını tazelerler.
[65]- İSLÂMÎ DEVLET
İslâmî devlet, toplum meseleleri ve memleket yönetiminin İslâmî hüküm ve esaslara göre hallolup yürütüldüğü bir devlet sistemidir. İslâmî devletle diğer devlet sistemleri arasındaki temel fark, İslâmî devlet sisteminde insan ve topluma hakimiyetin yalnızca Allah ve O’nun kanunlarına mahsus olmasıdır.
[66]- MÜNAFIKLAR
Gizli ve kapalı yol anlamına gelen “nifak” kökünden türeme “münafık” kelimesinin çoğuludur. İslâmî maarifte münafık, gerçekte kâfir olan ve küfrünü örtüp gizleyene denilir. Allah Tealâ Kur’an-ı kerim’ de münafıkları çok sert bir dil ve gazapla anmıştır ki bu, münafıkların İslâm ve Müslümanlar için ne derece tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyar. Zaman ilerledikçe nifak daha karmaşık ve muğlak bir hal almakta, ona karşı mücadele zorlaşmakta ve bunlara paralel olarak da İslâm ümmetinin bilgi ve bilinç düzeyini yükseltme zarureti de daha bir kaçınılmaz olmaktadır.
[67]- ZİKİR
Allah Tealâ’nın kulları için tayin buyurmuş olduğu en değerli farzlardan biri de kullarının daima O’nu anması, Rablerinin zikrinden gafil olmamasıdır. Burada “zikir” kelimesiyle kastedilen şey sadece dille anmak değil, aynı zamanda mü’minin ilâhî helâl veya haramlarla karşılaştığında hemen Allah Tealâ’yı hatırlayıp O’nun rızasına uygun davranmasıdır. Allah Tealâ’nın adını anma, İslâmî irfanın en önemli mevzularından biridir.
[68]- DUÂ
İnsanın Allah’a yakarması, O’na içini dökmesi, O’ndan hayır dilemesidir. İslâm kültürünün, bilhassa Şia mektebinin en önemli mevzularından biri dua mevzuu ve mâsum imamların Allah Tealâ’ya yakarma şeklidir. Nobel ödülü alan fizyolojist dr. Carrel bir yazısında “Geçmişte zevale uğrayıp tarihe karışan hiçbir kavim ve millet yoktur ki zevalinden önce o millet ve kavimde dua sıfatı zayıflamamış olsun…” der. Şia’nın hz. Resul-ü Ekrem -saa-, hz. Ali -s- hz. Hasan -s- ve hz. Hüseyin’in -s- dualarından sonra en itibar ettiği dua, hz. imam Seccad’ın -s- dualarıdır. Ötedenberi zalim yöneticilerin zulüm sistemlerine karşı mücadele sancağını omuzlamış bulunan Şia Müslümanları bir yandan bu tarihi ve sosyal özellikleri, diğer taraftan mücadele ve cihad için gerekli vesile ve imkanların olmayışı cihetiyle, keza, toplumun dertlerini dile getirebilmek için zaruri olan sözle ve kalemle beyan hürriyetinin bulunmayışına binaen cihad, sosyal fesadlarla mücadele, dinin hakikatlerini beyan, hikmet öğretme, nefsi tehzib ve tezkiye etme, daima hatırlanması ve ölümsüzleştirilmesi gereken olay ve hadiselerin sürekli canlılığını sağlama… vb. yüce gayeler için bir vesile olarak duayı seçmiş, risalet ve vazifesini onunla yerine getirebilmiştir.
[69]- KISAS
Kısas’ın lügat anlamı telâfi ve intikam olup birini öldüren, yaralayan veya vurana, yaptığı bu işe karşılık uygulanan cezaya denilir. İslâm fıkhında birini vuran, öldüren veya yaralayana karşı kısas hükümleri vardır. Kısas, öldürülen veya mirasçılarının, öldürene karşı misillemede bulunma hakkıdır.
[70]- HAD
Çoğulu “hudud” olan “had” kelimesi iki şey arasındaki mesafe, iki şeyin arası, sınır, çizgi ve birşeyin sonu anlamlarına gelir. İslâm fıkhında, miktar ve ölçüsü belirlenmiş olan cezalara denilir; ahlâk ve iffete aykırı, halkın mal ve şerefine tecavüz gibi ferdi ve kamu hukukuna mugayir eylemlerde bulunan suçlulara verilmesi gereken bu cezalar Kur’an ve nıuteber hadislerde sarih hükümlerle ve net olarak belirtilmiştir.
[71]- TA’ZİR
Çoğulu ta’zirat olan tazir kelimesinin lügatte “birini kınayıp tekdir etmek, azarlayıp serzenişte bulunmak, haddini bildirmek, sopa vurmak,”…vb. gibi muhtelif anlamları vardır.
İslâm fıkhında, miktar ve ölçüsü kadı veya hakimin takdirine bırakılmış olan cezalara tazir cezaları denilir. İslâmî mahkeme hakimi, suçlunun durumuna, işlediği suçun niteliği ve hangi şartlarda işlendiğine bakarak, muayyen bir haddi aşmaması şartıyla, suçluya verilecek cezayı belirler. Birinin, diğerinin aşağılanmasına ve tahkirine yol açacak tarzda ona çirkin sözler söyleyip sövmesi – hakarette bulunma – gibi suçlar ta’zir cezasını gerektirir.
[72]- DAVUDOĞLU SÜLEYMAN -S-
Allah Tealâ’nın takdiriyle hz. Davud’un -s- saltanat ve pcygamberliği, oğulları arasında en küçüğü olan Süleyman’a -s- intikal etti. Hz. Süleyman’ın -s- saltanatı babasının saltanatından daha görkemli ve muhteşem olmuştur. Zira Allah Tealâ, Süleyman ve onun saltanat dergâhını dilediği yere taşıması için rüzgarı, ona hizmet etmeleri için şeytanları, kanatlarıyla ona gölge yapmaları için kuşları hz. Süleyman aleyhisselamın emrine verdi, keza ona kuşların dilini de öğretti ve kendisine fevkalâde bir kavrayış, anlayış, zeka ve idrâk gücü bağışladı. Bütün bu üstün meziyetler hz. Süleyman’ın -sa- saltanatının eşsiz bir nitelik ve nicelik kazanmasını ve her nevi güç, kudret ve imkanın onda toplanmasını sağlamıştır.
[73]- RIZA HAN
İran ordu mensubu – kazak – zorba ve maceracı asker Rıza Han hicri şemsi 1304’te (m. 1924) İran’daki padişahlık düzeninin sonuncusu olan Pehlevi devletini kurdu. Ondört yaşında kazak ordusuna (1921’li yıllarda İran kraliyet orduları bu adla anılıyordu – çev -) katıldı ve gözüpekliği, gaddarlığı ve acımasız kişiliğiyle kısa zamanda ordusunun en ünlü subayı haline geldi ve İran’da menfaatlerini koruyabilecek güçlü bir uydu devlet kurma peşinde olan İngilizlerin dikkatini çekmekte gecikmedi. Rıza Han, İngilizlerin yardım ve desteğiyle Kâçar hanedanını devirerek tahta geçti ve onaltı yıl boyunca tam bir diktatörlük sürdürdü. Elinizdeki vasiyetnamede imamın -ra- kaleminden bu diktatörün icraatlarıyla ilgili kısa ve özlü paragraflar verilmiştir. Hitler ordularının yıldırım süratiyle ilerlemesi ve Avrupa ülkelerini birbiri ardına çiğneyip geçmesi karşısında şaşkına kapılan Rıza Han, saaaşın bitiminde galiplerin yanında yer alabilmek için Almanlara dostluk elini uzattı. Ne var ki İngiliz ve Rus orduları İran topraklarına girip bu ülkeyi işgal ettikten sonra efendilerine yaptığı nankörlüğü cezasız bırakmayarak onu bir İngiliz gemisiyle önce Afrika’nın doğusundaki bir adaya (Moris adası) oradan da Güney Afrika’daki Johannsburg’a sürdüler. Nihayet 1944 Temmuz’unda sürgünde öldü.
[74]- İSLÂMÎ ŞÛRÂ MECLİSİ
İslâmî Şûrâ Meclisi, doğrudan doğruya halk tarafından ve kapalı oylarla seçilen milletvekillerinin oluşturduğu meclistir. İslâmî Şûrâ Meclisi, Anayasayı Koruma ve Kollama Şûrâsı’yla birlikte ülkenin yasama gücünü teşkil eder. İran İslâm Cumhuriyeti’nde kanun koyma görevi bu meclisin uhdesindedir. Mezbur meclis aynı zamanda yürütme organları görevlilerinin salahiyetlerine de nezarette bulunur; ülkenin iktisâdîprogram ve projelerinin nicelik ve niteliklerini, gelir kaynaklarını, mahiyetini ve harcamaları belirler; ne zaman ve nerede olursa olsun milletin haklarını korur ve halkın çıkarlarını saaunur. Meclis milletvekillerinin sayısı 270 olup görev süreleri 4 yıldır.
[75]- YAPIM VE ONARIM CİHADI TEŞKİLATI
İslâm İnkılâbı’ndan öncesine kadar İran’da sadece özel bir azınlık kesim refah ve güvenlik içinde yaşıyor, halkın büyük çoğunluğu, bilhassa köylü kesim çeşitli imkansızlıklar ve müşkülatlar içinde bulunuyordu. İnkılâptan sonra milletin önemli hedeflerinden biri mahrum ve mustaz’aflara, özellikle de köylü halka yardım etmek oldu. Bu amaçla imam -ra- hicri Şemsi 1358 (m: 1980’de) halka çağrıda bulunarak ülkenin yapım ve onarımı yolunda başlatılan bu harekete olanca gücüyle katılmasını istedi. Böylece, “Yapım ve Onarım Cihadı” adlı bir inkılâbî kurum, mezkur gaye yolunda faaliyete geçmiş oldu; halkın çeşitli kesimleri, bilhassa gençler ve üniversite öğrencileri mahrum mıntıkalara ve köylere giderek Allah rızası için halka hizmet götürdüler.
[76]- TAHMİLİ SAAAŞ
İran İslâm İnkılâbı’yla birlikte Amerika dünyanın en hassas stratejik bölgelerinden birini kaybetmiş ve bu bölgedeki zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarından mahrum kalmış oldu. Bu nedenle, mezkur bölgeyi yeniden ele geçirebilmek için dahili ayaklanmalar çıkarıp isyancıları desteklemek, Tabes Operasyonu adıyla tanınan bir operasyonla İran’a karşı askeri saldırıya geçmek ve darbe girişiminde bulunmak gibi türlü oyunlara başvurdu. Ancak, bunlardan beklediği sonucu alamayınca başka bir yol deneyerek maceracı Irak Baas rejimini İslâmî İnkılâb’ın üzerine kışkırtıp henüz ilk adımlarını atmakta olan bu inkılâba zoraki -tahmili- bir saaaş yükledi. Yüzbinlerce insanın canına, nice yüzbinlerin de yaralı, malul, esir veya avare olmasına yol açan ve milyarlarca dolarlık hasar getiren bu tahmili saaaş da müstekbir güçler ve onların kulağı küpeli uşağı Eflakçı Saddam’ı çirkin emeline ulaştıramadı.
[77]- AFGANİSTANLI VE IRAKLI MİLYONLARCA MÜLTECİ
1979’da Rusya’nın Afganistan’ı işgaliyle birlikte bu ülkenin siyasi ve iktisâdî sistemi alt üst olmuş ve saaaş adamı olmayan Afganlı Müslümanlar alevler içindeki ülkelerini geride bırakarak binlerden ibaret gruplar halinde İran ve Pakistan’a iltica etmişlerdir. Öte yandan süper güçlerin Saddam’ı tahriki neticesinde kanlı tahmili saaaş başlamış, bu da, yüzbinlerce Iraklının ülkesini terkederek İran’a sığınmasına yol açmıştır. Böylece büyük bir inkılâba henüz adım atmış olan İran İslâm Cumhuriyeti daha ilk adımda iki milyondan fazla Afganlı ve birkaç yüzbini aşan Iraklı mülteciyle karşı karşıya kalmış ve neticede dini vazifesi gereği bu iman kardeşlerine sığınma hakkı tanımıştır.
[78]- ŞER’İ HAKİM
Şer’i hakim, İslâm ahkâmı ve şeriat hükümlerine göre yargıda bulunan hakime denilir. İslâm’da yargı makamı son derece hassas ve önemli bir mes’uliyeti deruhte etmektedir. Bu cihetledir ki Kur’an-ı Kerim hakimden “Allah’ın vekili” sıfatıyla sözeder. İslâm’da şer’i hakim bûluğa ermiş, akıllı, mü’min, adil ve Allah Tealâ’nın kanunlarına vâkıf olmalıdır.
[79]- TEVBE SURESİ
Bir adı da Berâet Suresi olan Tevbe Suresi Kur’an’ın en uzun yedi suresinden biridir. Kur’an’ın 9. suresi olan bu sure münferid bir mevzuya münhasır olmayıp kâfirlerden beraette bulunma, müşriklerle kıtal, kitab ehliyle kıtal, münafıklar, Müslümanları kıtale teşvik, cihaddan kaçan Müslümanları kınayış… gibi muhtelif mevzuları kapsamaktadır.
[80]- SİLAHLI ASKERİ KUVVETLER VE SİLAHLI KOLLUK KUVVETLERİ
İran İslâm Cumhuriyeti’nde silahlı kuvvetler iki ana gruba ayrılır:
Silahlı askeri kuvvetler ve silahlı kolluk kuvvetleri. Silahlı askeri kuvvetler “Ordu”, “İslâm İnkılâbı Muhafızları Ordusu” ve “Seferber Birlikler -Besic-“den müteşekkil olup ecnebi güçlerin tecavüzlerine karşı İslâm Cumhuriyeti nizamı ve İran ülkesinin sınırlarını korumak ve bu ülkenin Müslüman halkının hürriyet ve bağımsızlığını saaunmakla muvazzaftırlar.
Silahlı kolluk kuvvetleriyse “Polis”, “Jandarma” ve İslâm “İnkılâbı Komiteleri” nden ibarettir ki bunlar da ülke dahilinde nizamı korumak, emniyet ve asayişi sağlamakla sorumludurlar.
[81]- İSLÂM İNKILÂBI MUHAFIZLARI ORDUSU (SİPAH-İ PASDÂRÂN-I İNKILÂB-I İSLÂMÎ)
İslâm İnlulâbı Muhafızları Ordusu, doğrudan doğruya yüksek rehberlik makamının komutasında bulunan bir kurumdur. Görev ve gayesi İslâmî İran İnkılâbı ve onun getirdiklerini korumak, ilâhî hedeflerin tahakkuku yolunda yılmadan çalışmak, İran İslâm Cumhuriyeti kanunları doğrultusunda Allah’ın hüküm ve kanunlarının hakimiyetinin yayılmasını sağlamak, diğer silahlı kuvvetler birimleriyle elele vererek İslâm Cumhuriyeti’nin saaunma sistemini takviye etmek, sivil halk kuvvetlerine askeri eğitim vermek ve onları teşkilâtlandırıp organize etmektir.
[82]- SEFERBER BİRLİKLER -BESİC-
Ecnebilerin tasallutundan kurtulma ve “İlâhî Devlet”e ulaşma yolunda yekvücut bir halde kıyam eden bir millet, gerçekleştirdiği inkılâbı müdafaa gibi ağır bir görevi sadece ordu ve İnkılâb Muhafızları’na yüklemez. Böylesine bir toplumda halkın tamamı inkılâbı korumaya bizatihi hazır olup, bu gaye yolunda gerekli askeri eğitimleri görmeyi bir vazife addeder.
Bu nedenledir ki İmam -ra- “İslâmî ülkede yaşayan herkes, aynı zamanda asker de olmalıdır” buyurmuşlardır. Binâenaleyh İslâm Cumhuriyeti anayasası, hükumeti; ordu ve sabit İnkılâb Muhafızları kuvvetlerinin yanısıra aynı zamanda ülkenin her ferdi için İslâmî kural ve yöntemler çerçevesinde ve gereğinde herkesin, İran İslâm Cumhuriyeti nizam ve ülkesinin silahlı müdafaasına daima hazır olabileceği bir şekilde askeri eğitim görme imkan ve programlarını hazırlamakla da muvazzaf kılmıştır. İran halkı “20 milyonluk ordu” denilen muazzam askeri gücü oluşturabilme gayesiyle akın akın “Seferber Birlikler”e katılmaktadır.
[83]- CİHAD
Allah yolunda cihad, her Müslüman’ın mükellef olduğu en önemli vazifelerden biri olup “saaaşçı mü’min” pek yüce uhrevi derecelere nail olmakta ve Rabb’i tarafından özel bir rahmet ve mağfirete kavuşturulmaktadır. Mücahid mü’min, cihad meydanına girerek canını ve malını daimi ve ölümsüz cennetlere karşılık Allah’a satar; pek kârlı ve başarılı bir alışveriştir bu. Hz. Resul-ü Ekrem -saa- şöyle buyururlar:
“Allah yolunda ve O’nun kullarının hürriyeti için kıyama girişip cihad edenler, kıyamette “mücahidler kapısı” denilen bir kapıdan cennete girerler. Onlar, fevkalâde bir izzet ve ikramla; omuzlarında silahları, herkesin gözü önünde ve herkesten önce cennete alınırlar; Allah’a yakın melekler onlara selam verir ve hoşgeldiniz derler, onların cennetteki makam ve konumlarına herkes gıpta eder.”
Çeşitli cihadlar vardır ki herbiriyle ilgili şer’i hükümler teferruatlı bir şekilde açıklanmıştır.
[84]- MEŞRUTİYET
19. Y.Y’ın sonları ve 20. Y.Y’ın başlarında İran’da başgösteren düzensizlik ve bozukluklar; baştakilerle onların zalim uşakları ve zorba devlet memurlarının haddi aşan zulüm ve haksızlıklarının halkı bezdirmiş olması, o sırada saltanatı elinde bulunduran Muzaffereddin Şah’ın devlet yönetimindeki gevşeklik, liyâkatsizlik ve zaafı, halkın günden güne daha bir bilinçlenerek uyanması, bilhassa ulemâ ve ruhânilerin bu bozuk düzene karşı başlattığı kıyam… vb. daha nice sebeb ve etkenler “Meşrutiyet Hareketi” denilen bir inkılâba ortam hazırladı ve uzun mücadele ve mücahedelerden sonra h.ş. 1324’te (milâdi 1906’da) bu hareket zaferle sonuçlanmış oldu.
Mezkur hareket her ne kadar doğru bir çizgide yönlendirilemediyse de İran’daki sosyal düzende değişiklikler yaratma, sınıf ayrıcalıklarını önemli ölçüde yıkma, büyük sermayedarlar ve saray maliklerinin kudret tahtını alt üst ederek ülkede kanun ve adaleti hakim kılma yolunda küçümsenmeyecek değişimlere yol açtı. Ne var ki, batı çarpılmışı unsurların sızması ve ulemanın siyasi ve idâri alanda sahne dışı bırakılması nedeniyle, meşrutiyet hareketinden beklenen sonuç elde edilemeyerek Rıza Han’ın İngilizlerin eliyle gerçekleştirdiği bir ihtilâlle ülke yeniden padişahlık düzeninin egemenliğine geçti.
[85]- TAKLİD MERCİ’LERİ
“Merci”, lügatte “kendisine başvurulan, müracaat edilen yer ve kimse” demektir. Dini metinlerde, halkın, meselelerinin halli ve sorularına cevap alabilmek gayesiyle başvurduğu dini rehberlere denilir. Müslümanların bir şahsa dini merci olarak başvurabilmesi ve İslâm ahkâmında ona uyulabilmesi için mezbur şahsın “alim” olması yetmez; merci olabilmek için aynı zamanda takva ve adalet sahibi de olmak şarttır. Merci’lik makamındaki şahsın muttaki bir fakih olması, din-i mübin-i İslâm’a muhafızlık etmesi, nefsani istek ve arzularına karşı koyarak sadece ve sadece Allah Tealâ’nın emirlerine uyup yalnızca O’nun önünde eğilmesi gerekir. Bu durumda sözkonusu şahıs “takliti mercii”dir ki, ona uymak ve emirlerini uygulamak Müslüman’a farz olur.
[86]- RESMİ DİNİ AZINLIKLAR
İran İslâm Cumhuriyeti anayasasının 13. maddesinde şöyle der:
“Zerdüşti, Kelimi ve Mesihi vatandaşlar kanuni hududlar çerçevesinde dini merasimlerini yerine getirme serbestisine sahip yegane dini azınlıklar olarak tanınmış bulunup şahsi ahvalleri ve dini ibadetleri hususunda kendi inançlarına uygun tarzda amel edebilirler.”
Aynı anayasanın 14. maddesi de İran İslâm Cumhuriyeti hükumeti ve Müslümanlarını gayri müslimlere karşı güzel ahlâk la, İslâmî adalet ve ölçüler çerçevesinde davranmak ve onların insani haklarına riayet etmekle mükellef kılar. Bu madde, ancak İslâm ve İran İslâm Cumhuriyeti aleyhine komplo veya herhangi bir menfi girişimde bulunmayanlar hakkında geçerlidir.
[87]- ANAYASAYI KORUMA VE KOLLAMA ŞURASI
İran İslâm Cumhuriyeti’nde İslâm ahkâmı ve anayasayı koruma ve kollama ve aynı gayeyle, meclisten çıkan kanun ve hükümlerin bu asla uygun olup olmadığına nezarette bulunma amacıyla An-ayasayı Koruma ve Kollama Şûrası (Şûra-yı Nigehban) adlı altı adil ve uyanık fakihle muhtelif hukuki dallarda uzmanlaşmış bulunan altı hukukçudan müteşekkil bir şûrâ (anayasanın 91. mad.) teşkil edilmiş olup üyeleri altı yıllığına (anayasanın 92. mad.) seçilirler. Anayasayı Koruma ve Kollama Şûrâsı olmaksızın İslâmî şûrâ Meclisi’nin kanuni geçerliliği yoktur (93. mad.) Aynı şekilde, meclisin onayından geçen herşey, İslâm ahkâmı ve anayasaya uygun olup olmadığının tespiti açısından, 94. mad. gereği Anayasayı Koruma ve Kollama Şûrâsı’nın da onayına sunulur.
[88]- MUTAHHAR ŞERİAT
Şeriat, lügatte “aydınlık ve doğru yol” ve “nehrin akış yönü” anlamlarına gelir. İlâhî kanunlar pek çok cihetten su ve nehrin akışı gibi olduğundan Kur’an, ilâhî hüküm ve kanunlar için bu benzetme ve teşbihi kullanarak onlara “şeriat” demiştir.
[89]- ANAYASA
İran İslâm Cumhuriyeti anayasası, İran toplumunun İslâmî usul ve kriterlere dayalı kültürel, sosyal, siyasi ve iktisâdîbünyesinin açıklama ve ifadesi olup İslâm ümmetinin yüreğinde beslediği arzunun dışarıya yansımış şeklidir. Bir mukaddime, 12 Fasıl ve 175 maddeden ibaret olup 1358/1979 yılında İran halkının %99,5 kabul oyuyla tasvib edilen bu anayasa İran milletinin İslâm ve İslâm devletine beslediği sevgi ve inancın somut belgesi ve onbinlerce şehidin pak kanının semeresidir. İmam Humeyni -ra- anayasayı, İran İslâm Cumhuriyeti’nin en büyük ürünü olarak tanımlamıştır. 1368/1989’da anayasaya bazı maddeler eklendi.
[90]- VELÂYET-İ FAKİH
İlâhî ahkâm ve muteber hadislerle mevcut akidevî sahih kaynaklara istinaden peygamberlerin İslâm devleti kurma yolundaki vazife ve risaletleri, son mâsumun imamet ve gaybetinden sonra, İslâm dininin en bilinçli, en bilgili ve en takvalı fertlerinin omuzuna intikal eder. Enbiyanın çizgi ve devlet sisteminin süreklilik ve kalıcılık kazanabilmesi için zaruri olan bir usuldür bu. Mezbur fertler, enbiyanın varis ve eminleri olan fakihlerle ümmetin ulemasından başkası değildir; devlet nizamlarının adı “Velayet-i Fakih”tir. Binaenaleyh anayasa, devletin muhtelif erkanının asil İslâmî vazifesinden sapmamasını garantilemek gayesiyle, ümmet tarafından rehber olarak tanınan, gerekli şartlara haiz fakihin rehberliğinin tahakkuku için zemine hazırlar.
[91]- REHBER VEYA REHBERLİK ŞÛRÂSI
Gerekli şartlara haiz fakihlerden birinin, halkın mutlak çoğunluğunca merci ve rehber olarak tanınıp kabul edilmesi halinde sözkonusu şahıs “velayet-i emr” olur ve bunun getireceği her nevi mes’uliyeti bizzat üstlenir. Aksi takdirde, halkın seçmiş olduğu “Uzmanlar” toplanır ve rehber ve merci salahiyetine haiz bulunanların tamamı hakkında görüşerek meşverette bulunur ve neticede, rehberlik şartlarına haiz üç ya da beş kişiyi “Rehberlik Şûrâsı Üyeleri” olarak tayin edip halka tanıtırlar. Bu arada, İran İslâm Cumhuriyeti anayasasıyla ilgili düzeltmelerde mezkur maddenin yeniden gözden geçirilerek ıslah edildiği ve Müslümanların rehberliğinin şûrâ şeklinde gözönünde bulundurulmadığı da hatırlanmalıdır.
[92]- UZMANLAR
İran İslâm Cumhuriyeti’nde memleket işleri halkoylamasına başvurularak ve seçimle yürütülür. Cumhurbaşkanı, İslâmî şûrâ Meclisi milletvekilleri, şûrâlar… vb. hep seçimle işbaşına gelir veya teşkil olurlar. Ne var ki, halkın çoğunluğunun reyini öğrenmenin mümkün olmadığı veya maksada ulaşabilmek için ilmi tartışma ve müzakerelerin zaruri olduğu durumlarda halk, itimad ettiği uzmanları seçerek “Uzmanlar Meclisi” denilen bir meclise gönderir. Seçilen uzmanlar, burada gerekli mevzu veya mevzular üzerine millet adına görüşür, konuşur, araştırmada bulunur ve meseleyi sonuca ulaştırırlar. Anayasa Uzmanları, Rehber veya Rehberlik Şûrâsı’nı seçecek “Rehberlik Uzmanları”… vb. gibi şûrâlar buna örnek olarak gösterilebilir.
[93]- BÜYÜK GÜNAHLAR
Büyük günahların tanımı ve sayısı hakkında ulema arasında muhtelif görüşler vardır. İmam Sadık’a -s- göre büyük günahlar, onları işleyenler için Allah Tealâ’nın” cehennemi kendilerine kaçınılmaz” kıldığı kimselerin işlediği günahlardır. “Kebair” de denilen “büyük günahlar”ın sayısını tam olarak tespit edebilmek kabil değilse de rivayetlerde daha ziyade yedi rakamı üzerinde durulmuştur. Ne oldukları üzerinde de muhtelif görüşler öne sürülmüş bulunan kebairin -yedi büyük günah-şunlar olduğu söylenir: Allah’a şirk koşmak, adam öldürmek, namuslu bir kadına zina iftirası yakmak, yetimin malını yemek, zina yapmak, saaaştan kaçmak, ebeveynin sözünden çıkmak. Keza faizcilik, Allah’ın rahmetinden ümidi kesmek, Allah’ın mekrinden emin olmak, gıybet etmek, yalan şehadette bulunmak… vb. de büyük günahlar arasında sayılmıştır.
[94]- TAKVA
İnsanoğluna, iman ve inancına uygun işler yaptıran, iman ve inancına ters düşen şeylerden ise onu caydıran iç güce “takva” denilir. Takva kendini kontrol etme, nefsani heveslerden kaynaklanan vesveseler karşısında direnç gösterme, şeytani iç ve dış eğilim ve etkenlere karşı dayanma ve mukavemet gücüdür.
[95]- ANAYASANIN 109. MADDESİ
İran İslâm Cumhuriyeti anayasasının 109. maddesi, Rehber veya Rehberlik Şûrâsı üyelerinin taşıması gereken vasıf ve şartları kaspar. Mezkur şartlar şunlardan ibarettir: Gereken ilmi salahiyet ve takvaya, siyasi ve sosyal görüşe, rehberlik için yeterli şecaat, güç ve yönetme istidadına sahib olma.
Bu usul, anayasa teriminde “Rehberlik sıfat ve şartları” unvanıyla cüz’i değişiklikler doğurmuştur.
[96]- ANAYASANIN 110. MADDESİ
İran İslâm Cumhuriyeti nizamı anayasasının 110. maddesi rehberlik makamının yetki ve vazifelerinden sözeder. Bu yetki ve vazifeler başlıca şunlardır:
Anayasayı Koruma ve Kollama şûrâsı fakihlerinin tayini, en yüksek yargı makamını atama, silahlı kuvvetler komutanlarını atama ve azletme, Yüksek Saaunma Şûrâsı’nı kurma, saaaş veya barışı ilan etme, halk tarafından seçildikten sonra cumhurbaşkanının yetki ve görev belgesini imzalama, ülke menfaatlerinin gerektirdiği anlarda cumhurbaşkanını görevinden azletme, İslâmî ölçüler çerçevesinde mahkumları affetme veya ceza sürelerini azaltma (ilgili kanuni düzenlemelerde bu madde cüz’i değişikliklere yardımcı olmuştur).
[97]- YÜKSEK YARGI ŞURASI
İran İslâm Cumhuriyeti yargı sisteminde en yüksek yargı makamı olan bu şûrânın varlığı, anayasaya tamamlayıcı maddeler eklenirken feshedilmiş ve en yüksek yargı yetkisi bir ferdin mes’uliyetine bırakılmıştır.
[98]- ADLİYE
Anayasa gereğince bütün mahkemeler resmi bir merciye bağlıdırlar. Bu merci adliyedir. Adliye, en yüksek yargı makamınca idare edilir. İran İslâm Cumhuriyeti devlet sisteminde Adalet Bakanı’nın görevi diğer bütün bakanlıklarınkinden farklıdır. Diğer bakanlıklarda bakanlığın bütün işlerinden bizzat bakanın şahsı mes’ul iken Adalet Bakanı, mahkemeler ve mahkemelerin verdiği kararlarla ilgili yargı gücüyle Bakanlar Kurulu, bakanlıklar ve İslâmî şûrâ Meclisi arasında gerekli irtibatı kurmakla yükümlüdür.
[99]- FARZ-I KİFÂYE
İcrası vâcib, terki masiyet ve günah olan şer’i vazifelere farz denilir. Mesela namaz kılmak farzdır. Farzlar, farz-ı kifaye ve farz-ı ayn olmak üzere ikiye ayrılırlar. Farz-ı ayn, namaz ve oruç gibi bütün Müslüman fertler için icrası mecburi ve zaruri olan amellere denilir. Farz-ı kifaye ise şeriatın toplumu muhatap alan hükümleridir ki bir kişi veya bir grup Müslüman’ın yapmasıyla diğer Müslümanlardan sakıt olur. Emr bi’l mâruf ve nehy an’il münker ve boğulmak üzere olan birini kurtarmak…gibi.
[100]- PANİRANİZM
“Pan”, muhtelif anlamlara gelen Yunanca bir ektir.
Metindeki paniranizm terimine uygun olarak “baştanbaşa”, “bütününü kapsayan” ve “hepsinin biraraya gelmesinden yana oluş” gibi anlamlarından sözedilebilir. Binaenaleyh paniranizm, bütün İranlıları bir sancak altında toplama gayesine yönelik milli ve ırkçı bir hareket fikridir. Bu harekette insani inanç ve gayeler değil; milli, kavmi ve ırki inanç ve hedefler asıl öğeler olarak kabul edilir.
[101]- HALKIN MÜCAHİDLERİ
Halkın Mücahidleri, kelime anlamıyla halk için çalışanlar veya halk için çarpışanlar demektir. Ancak, sözkonusu terim gerçekte İran’ın siyasi tarihiyle ilgili bir isim olup 1344 -yaklaşık 1965’te- şahlık rejimine karşı mücadele gayesiyle kurulan bir gerilla örgütünün adıdır. Bu yeraltı örgütünün liderleri İslâm ahkâmı ve bu yüce dinin hayatın her boyutuna cevap verebilecek kapasitedeki muazzam öğretisine aşina olmadıklarından karma ve sentez bir ideoloji seçmiş ve İslâm İnkılâbı’ndan çok kısa bir süre sonra inkılâb ve inkılâb güçlerinin karşısında yer alarak halka hizmet veren nice mazlum vatandaşları, inancına sadık yiğit dinadamları ve memleketin en mümtaz gençlerini şehid etmiş; ülke çapında giriştiği bombalı saldırılar, sivil halkı taşıyan belediye otobüsleri ve içindeki insanlarla birlikte evleri kundaklayıp ateşe verme.., vb. gibi insanlıkdışı eylemlerle ülkede kan seli akıtmışlardır.
İran İslâm Cumhuriyeti nizamını yıkabilmek için her yola başvurmaktan çekinmeyen bu örgüt birtakım merhaleleri geride bıraktıktan sonra inkılâb güçleri tarafından tamamen çökertildi; bir kısmıysa selameti yurt dışına kaçmakta buldu. Bir zamanlar anti emperyalist olduğunu iddia eden ve her arı maskesinin düşeceği korkusuyla yaşayanlar bugün emperyalistlerin yanında, tamamen aşağılık ve rezil bir sıfatla günlerini geçirmekte ve birkaç günlük bir dünya hayatı için müstekbirlerin önünde alçaldıkça alçalmaktadırlar. Halkın Mücahidleri teşkilatı bugün İran’da halk arasında bu isimle değil, “Halkın Münafıkları Teşkilatı” adıyla anılmaktadır ki, bu yerinde lâkab, sözkonusu örgütün aşağılık çehresini gözler önüne sermeye yetmektedir.
[102]- HALKIN FEDAİLERİ
“İran Halkının Fedaileri Gerilla Örgütü” İslâm İnkılâbı’nın zafere erişinden sonra inkılâb aleyhine siyasi ve terörist eylemlere girişen tanınmış Marxist örgütlerden biriydi. Bu örgütün geçmişi, Marxist üniversite öğrencilerinden bir grubun Ortodoksçu Marksizm’den kayarak Maoizm’e eğilim göstermeye başladığı 1966’lara uzanır.
Şah rejimi makamlarına karşı giriştiği terör eylemlerine rağmen bu örgütün sosyal çevresi İran üniversitelerindeki solcu ve laik öğrencilerle sınırlı kalarak halk arasında itibar görmeye muvaffak olmadı. Mezkur örgüt, bir an önce İran’da sosyalizmi gerçekleştirme gayesine yönelik çalışıyordu. Ancak, başgösteren siyasi ve ideolojik buhranlar bu örgütte de çatlamalara yol açarak örgütün muhtelif fraksiyonlara ayrılmasına neden oldu. Marksizm ve Sovyetler’in dünyanın dört bir yanında geçirmekte olduğu şiddetli kriz bu örgütü bir hayli etkilemiş ve siyasi infiallere sürüklenerek çıkmaza girmesine neden olmuştur.
[103]- TUDEHÇİLER
Tudeh Partisi, İran’da faaliyet gösteren en eski ve en tanınmış Marxsit-Leninist teşkilattır. 1920’de siyasi varlığını ilan eden İran Komünist Partisi’nden geriye kalanlar 1942’de “İran Tudeh – Halk -Partisi” adıyla yeniden faaliyete geçtiler. Bu örgüt, doğrudan doğruya Sovyetler Birliği istihbarat teşkilatlarına bağlı ve onlar tarafından yönlendirildiği için bütün siyasi hayatı boyunca bu doğrultuda tavır takınarak faaliyet gösterdi ve neticede İran toplumunda “Vatan hainleri” adıyla tanınmış oldu. Bu tavırların en önemlisi İran Azerbaycan ve Kürdistan’ının İran’dan ayrılarak Kızılordu denetiminde özerkleştirilmesi ve Kuzey İran’daki petrol yataklarının imtiyaz hakkının Sovyetler’e bırakılması görüşünü desteklemeleriydi. 19 Ağustos 1953 darbesinden sonra Muhammed Rıza Şah’ın yeniden saltanata geçmesiyle birlikte Tudeh Partisi ülke içindeki faaliyetlerini durdurdu ve İran İslâm İnkılâbı’nın zaferle sonuçlandığı 1979’a kadar parti merkez komitesi üyeleri Doğu Almanya’nın Leipzig şehrinde kaldılar. İslâm İnkılâbı’yla birlikte, diğer ilhadı örgüt ve teşkilatlar gibi Tudeb Partisi de mevcut serbestiyi suistimal ederek zehirli faaliyetlerini yeniden başlattı; ancak, din düşmanı görüşleri ve münafıkça yöntemleri nedeniyle, yıllar süren yoğun propaganda ve faaliyetlerine rağmen herhangi bir sonuç almaya ve halkın desteğini kazanmaya muvaffak olamadı. Nihayet 1983’te Sovyet istihbarat teşkilatı KGB ve Sovyet Askeri İstihbaratı GRU lehine yaptığı yoğun casusluk faaliyetlerinin belgeleriyle birlikte ortaya çıkarılması sonucu Tudeh Partisi merkez komite üyeleri tutuklandı ve örgüte bağlı gizli hücre evleriyle diğer casusluk birimleri tamamen çökertildi.
[104]- DİNİ İLMİYE MEDRESELERİ
Dini ilmiye medreseleri İslâmî amel, zühd, ihlas ve takvayla içiçe olarak İslâmî bilimleri öğrenme ve dini bir mes’uliyet duygusuna dayalı olarak İslâmî kültür ve bilinçle tanışma merkezleridir.
İlmiye medreseleri kurmanın şer’i bir zaruret ve vazife olduğu, Kur’an-ı Kerim’in Tevbe suresi 122. ayetindeki düsturunda sarih bir beyanla bildirilmiştir, hz. Resulullah -saa- döneminde İslâmî bilimleri öğrenmek pek zor değildi. Ne var ki, zaman ilerledikçe İslâm toplumunun da giderek gelişmesi ve bu yaygınlığın doğurduğu müşkülatlar, İslâmî ahkâmı öğrenme, ayet ve rivayetleri doğru ölçülerle değerlendirme ve daha da önemlisi dini maarifi koruma ve yayma yolunda birtakım yeni imkanlar ve ön bilgilere sahib olmayı kaçınılmaz kılan bazı şartları da beraberinde getirdi. Bugün dini ilmiye merkezleri ve medreseleri denilen okullar bu zaruretin doğurduğu hizmet mekanlarıdır. Bu mekanlarda İslâmî araştırma ve incelemeler yapılır, öğrenim ve öğretimde bulunulur, İslâm’ı daha yakından tanıyabilmek ve tahkik çalışmalarında bulunabilmek için kitap, kütüphane… vb. her nevi imkanı bu merkezlerde bulabilmek mümkündür. hz. Resul-ü Ekrem’den -saa- günümüze varıncaya kadar kurulmuş bulunan mevcut dini ilmiye medreseleri başlıca şunlardan ibarettir:
Resul-ü Ekrem -saa- Medresesi, Emir’el Mü’minin -s- Medresesi, İmam Hasan -s- Medresesi, İmam Bakır -s- Medresesi, İmam, Sadık -sMedresesi, İmam Kazım -s- Medresesi, Necef Medresesi, Kum Medresesi, Isfahan Medresesi.
[105]- KUM İLMİYE MEDRESESİ
Kum, İran’ın en eski Şia yerleşim bölgelerinden biri olup mâsum imamlar -s- döneminden beri Şia okulunun en sağlam merkezlerinden biri durumundadır. İslâmî bilimleri yayma, öğrenme ve öğretme yolunda bu şehirde ilk adımı atan, tanınmış bilge ve alim “Abdullah bin Sa’d Eş’ari’dir. Hicri 4. YY.’da ve hicri 5. YY.’ın ilk yarısında ilmi faaliyetler bu şehirde doruğa ulaştı. Binaenaleyh Şia ve Ca’feri kültürünün Kum’daki geçmişi, Şia’nın 8. imamı hz. Rıza’nın -s- değerli kızkardeşi hz. Fatıma Mâsume aleyha selam’ın bu şehre gelişinden öncesine rastlar. Bu muhterem mu minenin vefatından sonra onun makberi adeta bir meş’ale misali Ehl-i Beyt aşıklarını cezbetmeye başlamış ve böylece Kum şehrinin ilmi merkeziyeti günden güne artar olmuştur. Kum ilmiye merkezi bin küsur yıllık geçmişi boyunca nice iniş çıkışlar yaşamıştır ki bu inişlerin sonuncusu, büyük araştırmacı merhum Mirza Kummî’nin vefatından sonrasına rastlar. Merhum Kummî döneminden sonra Kum ilmiye merkezi giderek zayıflamaya başladı. Öyle ki, Feyziyye ve Dar’uşşifa Medreseleri zamanla metruk birer harabeye dönüşmüş, şehrin dilencileri ve mecnunların konaklama mekanı olmuştu. Kum ilmiye merkezi büyük canlılığını yitirmişti artık. Ancak, merhum Ayetullah’il Uzma Hairî Yezdi hazretlerinin Kum’a hicretiyle birlikte bu esef verici durum sona erdi; böylece Kum ilmiye merkezi eski canlılığına yeniden kavuşmakla kalmamış, aynı zamanda o günden bu güne Şia dünyasının en büyük ve en hareketli ilmiye merkezi olarak tahsil, tedris telif, tahkik, tebliğ, İslâmî bilimler ve zengin Şia kültürünün neşri yolunda muvaffakiyetle faaliyet gösterir olmuştur. Kum ilmiye merkezi bugün dünyanın en büyük ilmi, fikri ve tebliğhareketlerini gerçekleştiren bir merkez durumundadır.
[106]- SELEF-İ SALİH
Mâsum imamlardan -s- günümüze varıncaya değin Şia mezhebi pek büyük ve namlı fakihler yetiştirmiş, bu büyük zatlardan günümüze oldukça önemli kaynak ve fıkhi eserler intikal’ etmiştir. “Selef-i Salih” ten maksat, ilgili kaynak ve belgeleri dikkatle inceleyerek İslâm ahkâmını açıklayan, yazan, öğreten ve ömrü boyunca bunlara bizatihi amel ederek en güzel pratik örnekleri sergileyen büyük imamiyye fakihleridirler.
[107]- CİHAD-İ EKBER
İslâm öğretisinin en önemli mevzularından biri de cihad ve mücahede meselesidir. Mücahid için pek çok fazilet ve üstünlükten sözedilmiş olup onun ahirette alacağı mükafaat da diğerlerininkinden fazladır. Ancak, muhtelif cihadlar arasında en önemli, en değerli ve en makbul olanı “cihad-ı ekber” olarak adlandırılmış bulunan “İnsanın kendi nefsine karşı cihad etmesi”dir.
En yüce insani değerler “nefse karşı cihad”la kazanılır.
İnsanın kendi nefsiyle cihadı bütün diğer cihadların temelini teşkil eder. Bu cihadın sonu ve nihayeti yoktur. İnsanoğlu, hayatının her safhasında her an ve her lahza bu cihadla mükellef bulunup nefsiyle mücadele etmekle şer’an sorumludur. Zira bitip tükenmek bilmeyen nefsanî istekler her yerde ve her zaman pusudadırlar.
[108]- ALLAH’A DOĞRU SEYR-U SULÛK
İrfan, ilmi ve kültürel bir sistem olarak iki kolda mütalaa edilir: Nazar! irfan, ilmi irfan. İlmi irfana “seyr-u sulûk ilmi” de denilmiştir. Seyr-u Sulûk ilmi, sâlikin – irfan yolunda yürüyen kimse – yüce insaniyet doruğuna, yani tevhide ulaşabilmesi için işe nereden başlaması, sırasıyla hangi merhale ve menzillerden geçerek bunları nasıl katetmesi gerektiği ve bu yolu katederken ne gibi hallere uğrayacağı, hangi hasletleri elde edeceği mevzuunu inceler. Bu yol ve menziller daha önce aynı yoldan geçmiş ve aynı menzilleri başarıyla geride bırakabilmiş olan, dolaysıyla bu hususta gerekli bilgi ve tecrübeye sahip bulunan kamil bir insanın eğitim ve denetimi altında katedilmelidir.
Bu arada, arifin nazarında yüce insaniyet doruğu sayılan ve onun seyr- u sulûkunda katedeceği son merhale olan “tevhid”le, avamın, hatta filozofun tevhidinin birbirinden tamamen farklı olduğunu da belirtmek gerekir. Arifin tevhidi tarikat almak, yani yolu katetmek ve Allah’tan başka hiçbirşeyin varlığını görmeyeceği bir merhaleye varmaktır.
[109]- DIŞ SİYASET
Anayasanın 152. maddesi gereğince İran İslâm Cumhuriyeti’nin dış politikası başkalarına tahakkümde bulunmama, tahakküm altına girmeme, ülke bütünlük ve istildalini her bakımdan koruma, bütün Müslümanların haklarını saaunma, sultacı müstekbir güçlerle hiçbir şekilde uzlaşmama, İslâm Cumhuriyeti’ne saaaş açmayan ülkelerle karşılıklı barışçı ilişkiler kurma esasına dayalı olup; ülkenin doğal ve iktisâdîzenginlikleri, kültürü, ordusu ve diğer değerleri üzerinde yabancıların tahakkümüne yol açacak her nevi antlaşma, anayasanın 153. maddesi gereğince yasak ve geçersizdir. İran İslâm Cumhuriyeti, bütün beşeriyet camiasında insanoğlunun saadetinin tahakkukunu kendisi için bir ülkü kabul eder ve hürriyet, bağımsızlık, adalet ve Hakk devletine sahib olmanın bütün dünya insanlarının hakkı olduğuna inanır.
Bu cihetle, yine anayasanın 154. maddesine binaen diğer ülkelerin içişlerine kesinlikle karışmaksızın mustaz’afların müstekbirlere karşı verdikleri haklı mücadeleyi de dünyanın hangi noktasında olursa olsun destekler.
[110]- FITRAT
Bütün peygamberlerin de bildirmiş olduğu üzere insanlar, adına “fıtrat” denilen müşterek bir mayayla yoğrulmuş, müşterek bir tıynet ve tabiatla yaratılmışlardır. Bu müşterek fıtrat, doğru usullerle eğitilmeleri halinde bütün insanların yekdiğeriyle aynı ve uyumlu bir vicdan ve eğilimlere sahib olmasını Sağlar.
Başka bir deyişle, dini maarifte “ümmül maarif” -en temel bilgi-adıyla tanınmış bulunan fıtratın aslı şu gerçeği ifade etmektedir: Bütün insanlar yaradılışları gereği ilim arama, güçlü olma, aşk ve tapınma, güzelliği sevme, iyilik ve faziletten yana olma, fedakarlıkta bulunma ve diğer insanları sevme gibi insanca asil duygular ve yüce insani eğilimleri bünyelerinde taşırlar. Bütün bu eğilimler ise aslında insanın mutlak kemale, yani Allah’a eğiliminin birer tecellisinden ibarettir.
[111]- JANDARMA KUVVETLERİ
Yerleşim bölgeleri dışında ve yollarda emniyet ve asâyişi sağlamakla görevli askeri silahlı kuvvet.
[112]- POLİS
Şehirde kamu düzenini, huzur ve güvenliği sağlamakla yükümlü silahlı kolluk kuvvetlerinden biri.
[113]- İSLÂM İNKILÂBI KOMİTELERİ
Hem şehirlerde, hem şehir dışında ve yollarda polis ve jandarma kuvvetleriyle birlikte ve onlarla omuz omuza İslâmî nizamı koruma ve ülkede asayiş ve güvenliği sağlama gayesiyle faaliyet gösteren silahlı kolluk kuvvetlerinden biri. Komiteler, inkılâbın zafere ulaşmasından hemen sonra bütün ülke çapında kurulan ve üyeleri bizzat halk kitlelerinden ibaret olan kuruluşların ilkidir.
[114]- LİKÂULLAH
Bu terimde sözü geçen “lika”dan -kavuşma, görüşme, yüz, sima-maksat, ilmin en kesin ve en aşikar merhalesidir. Bunun “görme” ve “görüşme” şeklinde tabir edilmiş olması ise meselenin kesinlik ve açıklığının çok net olmasından kaynaklanmıştır. Allah Tealâ, bizzat kendi kelamı olan Kur’an’da, bugün bilinen manada gözle görme veya diğer duyu organlarıyla algılamadan tamamen farklı bir görme ve algılamanın varlığını ispat eder.
Göz veya düşüncenin dahli olmaksızın herşeyin özünü ve hakikatini idrâk edebilen bir nevi şuur ve bilinçtir bu. Allah Tealâ öyle bir bilinç ve idrâk yeteneğinin varlığını ispatlamaktadır ki; insanoğlu bu bilinçle, yaratıcısının varlığını tamamen idrâk edebilmekte, arada hiçbir örtü ve perde kalmaksızın -bu gerçeğin müphem ve anlaşılmaz hiçbir tarafı kalmaksızın- Rabb’ini kendi vicdanıyla idrâk edip algılayabilmektedir. Ancak, buna rağmen bir insan Rabb’ini halâ algılayamıyor ve idrâk edemiyorsa, bunun nedeni sadece kendisiyle ve kendi benliğiyle uğraşıyor olması ve işlediği günahların kaosuna yakalanmış bulunmasıdır.
[115]- YÜKSEK SAAUNMA ŞÛRÂSI
İran İslâm Cumhuriyeti anayasasının 110. maddesinin c şıkkında, rehberlik makamının yetki sahasında bulunan bir “Yüksek Saaunma Şûrâsı”ndan sözedilir. Yedi üyeden müteşekkil bulunan bu şûrânın -konsey- görevi, ordu ve Sipahilerle -İslâm İnkılâbı Muhafızları Ordusu- ilgilidir. Anayasa gözden geçirilirken Yüksek Saaunma şûrâsı, “Saaunma Şûrâsı”adıyla anayasanın 176. maddesine eklenmiş ve “Milli Güvenlik Şûrâsı”nın bir kolunu teşkil etmiştir.
[116]- STALİN
Jozef Stalin, Bolşevik Partisi’nin merkez komite üyelerinden ve Rusya Komünist Partisi’nin resmi yayın organı Pravda gazetesinin müdürlerinden biriydi. 1922’de Komünist Parti Genel Sekreterliği’ne getirilmiş, ardından, Sovyetler Birliği’nin fiilen devlet başkanı olmuştur. Stalin’in ineği hadisesine İmam -ra- konuşmalarında çokça değinirdi. Hadisenin tarihi geçmişi kısaca şudur: Tahran Konferansı’na katılan ülkeler arasında o günlerde Rusya da vardır.
Amerika ve İngiltere devlet başkanları bu konferansa katılmak üzere İran’a geldiklerinde, kapitalist bir dünya görüşünü saaunmalarına rağmen fazla teşrifatlı ve şatafatlı davranmazlar. Ne var ki, “halkçılık” kelimesini ağzından düşürmeyen “yoldaş Stalin”efendi(!) her sabah taze süt içebilmek için özel uçağında özel sağmal ineğini de beraberinde getirir Tahran’a!
İmam -ra-, onun birbiriyle tamamen çelişkili bir gerçeği sergileyen halkçı sloganlarıyla, bu şekilde teşrifatçı, bencil ve lüks düşkünü davranışlarına değinmektedir.
[117]- ÂMUL HADİSESİ
İmam’m -ra- vasiyetinde değinmiş olduğu bu hadise, İran’ın kuzey şehirlerinden biri olan Âmul’de yaşandı. Hadiseyi meydana getiren, “Komünistler Birliği” adlı küçük bir Maoist örgüttü. Şah döneminde bu örgütün hiçbir faaliyeti yoktu. Ancak, İslâm İnkılâbı’nın zaferiyle birlikte, bu örgütün Amerika ve Batı Avrupa’da işret sürmekte olan elemanları, İslâm düşmanı patronlarının yardımıyla İran’a sızarak faaliyete geçtiler. İran’ın kuzeyindeki ormanlarda İslâm Devleti’ne karşı terör eylemleri düzenlemekle meşgul olan bu örgütün 50’ye yakın silahlı militanı önceden tertiplenmiş bir planla Âmul şehrine girdiler. Maksatları şehri tamamen ele geçirmekti. Bunu başarabilmeleri halinde çevredeki ahalinin de kendilerine katılacağını ve böylece İslâm İnkılâbı aleyhine bir isyan ve ayaklanma nüvesi oluşturacaklarını sanmışlardı. Ne var ki, mesele, umduklarının tam tersi çıktı; teröristler silahlı saldırıya giriştikleri ilk lahzadan itibaren bizzat halkı karşılarında bulmuş ve ahalinin direnişiyle karşılaşmışlardı. Şehir, silahlı saldırganlarla silahsız ve müdafaasız sivil halkın çarpıştığı amansız bir muharebe meydanına dönüşmüştü. Bu çarpışma yaklaşık beş saat sürdü. Halk bütün saldırganları ya diri yakalamış, ya da öldürmüştü. Emperyalizmin bir oyununun daha suya düşürüldüğü ve bir planının daha hezimetle noktalandığı bu hadisede çok sayıda mâsum çocukla müdafaasız kadın da canını yitirdi.
[118]- KÜRD
İran’ın batısında yaşayan bir kavim.
[119]- BELUÇ
Daha çok İran’ın doğu bölgesindeki Sistan-ı Beluçistan denilen mıntıkada yaşayan bir kavim.
[120]- KÜRDİSTAN
İran’ın batı bölgesinde, kürd vatandaşların yerleştiği bir eyalet.
[121]- DEMOKRAT PARTİ
İran İslâm İnkılâbı’nın zaferle sonuçlanmasının ardından inkılâba karşı silahlı eylemlere girişen kavmiyetçi ve terörist örgütlerden biri de İran Kürdistan Demokrat Partisi oldu. Bu parti, İran topraklarının bir kısmının Sovyet orduları tarafından işgale uğradığı 1945’te kuruldu ve hemen ardından Kürdistan bölgesinde, Kızıl Ordu’ya bağlı bir muhtar devlet kurulduğunu ilan etti. Rus orduları İran’dan çekildikten sonra İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin İran’da fiili varlığı yoktu, ancak, doğrudan doğruya Rus güdümlü bir teşkilat olan Tudeh Partisi tarafından ismi ve vasfı korunmadaydı. 0 yıllarda Tudeh Partisi üyelerinden Kasımlu adlı bir şahıs, Çekoslovak devletinin Tudeh Partisi’ne verdiği burstan faydalanarak burada doktorasını tamamlayıp Yahudi asıllı bir Çekle evlendi.
Mevcut belgelere göre bu şahıs karısı aracılığıyla İsrail istihbarat teşkilatına çalışmaya başladı ve bir süre sonra Bağdad’a giderek Irak Baas Partisi’nin de yardımıyla “Kürdistan Dergisi”nin yeni dönem yayınına geçerek İran Kürdistan Demokrat Partisi unvanını Tudeh Partisi’nin tekelinden çıkardı.
1979’a kadar bu örgütün İran’da herhangi bir varlığı yoktu. Ne var ki, İran İslâm İnkılabı’nın zaferinden sonra Kasımlu derhal harekete geçerek İran’ın Kürdistan bölgesine sızdı ve I.K.D.P’nin faaliyete geçtiğini resmen duyurdu. I.K.D.P, İnkılabî İran’da “Kavmiyetçilik esasına dayalı bir muhtariyet” talebini güdeme getiren ilk siyasi gruptur.
[122]- KOMULE
Bu örgüt, İslam İnkılabı’nın hemen ardından bir grup maceraperest ve anarşist unsur tarafından Maoist bir ideoloji çerçevesinde Kürdistan’da kuruldu ve eldeki belgelere göre tesisinden hemen sonra da batı istihbarat servisleri, özellikle de İngiltere ve kukla Bağdat rejimince desteklenerek bunlardan ciddi maddi ve askeri himaye gördü. Komule, birtakım kavmiyetçi sloganlarla İran kürdlerini ayrılıkçılığa kışkırtmaya çalışmakta ve amacının “Sosyalist Kürdistan” kurmak olduğunu söylemedeydi. Komule daha ziyade masum halkı acımadan katledişi ve inkılab taraftarlarına vahşice işkencelerde bulunmasıyla tanınmış bir örgüttü.
Komule teröristlerinin insanlık dışı eylemelerinden bazıları inkılab taraftarlarının vücut organlarını kesmek, kafa derisini yüzmek ve onları diri diri yakmaktı.
[123]- MÜDERRİS
Müderris, İran tarihinin hürriyetperver kahramanlarından, bağımsızlık isteyen dinadamlarından ve istibdad düşmanı mücadele insanlarından biriydi. Hicrt 1287’de Erdistan’ın çevre köylerinden birinde dünyaya geldi. İlk tahsilini İsfahan, yüksek tahsilini de Necef-i Eşref’te tamamladı. Halkın anlayacağı tarzda özlü ve sade konuşması, insanlara sevgi ve yakınlık duyarak gösterişsiz ve sade bir yaşantı izlemesi gibi özellikleri onu kısa zamanda halkın lideri olma noktasına getirdi. 1328’de Milli Şûrâ Meclisi 2. dönem toplantısında Necef ve Iran ulemasınca, meclisin çıkaracağı kanunlara nezarette bulunacak beş müçtehidden biri olarak meclise girdi ve 2. dönemin sonunda Tahran halkı tarafından seçilerek bu şehrin milletvekilliğini de üstlenmiş oldu.
Kukla devletlere karşı çıkması, milli menfaatlere aykırı ve ihanet dolu girişimlere muhalefette bulunması, İran’la İngiltere arasındaki ihanet antlaşmasına şiddetle karşı koyarak sonunda bu antlaşmanın meclisten geçmesini engellemek gibi inkılabî faaliyetleri neticesinde Müderris ve arkadaşları İngilizlerin emriyle tutuklanarak hapse atıldı ve bu arada İran Kazak Ordularının komutanı Rıza Han tarafından ağır işkencelere maruz bırakıldı. Ancak, halkın günden güne artan tepkisi ve bitmek bilmeyen yoğun protesto gösterileri sonunda serbest bırakıldılar. Müderris meclise döner dönmez Rıza Han’ın cumhuriyetçi bir rejimden sözetmesinin ardında yatan emelleri kürsüde açıkça anlatarak İngiliz güdümlü bu planı suya düşürdü. Bu ve benzeri gibi tamamen İngilizler tarafından Rıza Han’a dikte ettirilen planlara karşı çıkması ve Rıza Han iktidarını sert bir dille yılmadan eleştirmesi,onu yaşadığı çağın en güçlü ve en tanınmış istibdad ve sömürü düşmanı kıldı.
Müderris’in meclis ve Müslüman halk üzerindeki nüfuzundan dehşete kapılan ecnebiler ve onların yerli uşakları, birçok terör girişiminin başarısızlıkla neticelenmesi karşısında bu yılmak bilmeyen hürriyet ve İslam sesini susturabilmek maksadıyla onu önce tutuklayıp sürgüne gönderdiler; ardından, hicri 1316 Ramazan günlerinden birinde, bu büyük alim ve müçtehidi oruçlu bir haldeyken önce zehirleyip sonra da boğmak suretiyle şehadete ulaştırdılar.
[124] – ONDÖRT İSFEND FACİASI
14 İsfend 1359 günü (5 Mart 1981) İslam İnkılabı’nın pek kanlı günlerinden biridir. Hakla batıl arasında amansız bir çarpışmanın vuku bulduğu bu kanlı günde hak cephesi birkaç şehid vermek suretiyle, İslam İnkılabı’nın ilk cumhurbaşkanı olan ve gerçekte şirk saflarından sızmış bulunan Beni Sadr liderliğindeki batıl cephesini darmadağın etti. Bu saflaşma ve karşılaşmada Hak cephesi “Hizbullah”tı.
Hizbullah, İslam’a inanan gruptu; velayet-i fakih aslına, topluma ulemanın rehberlik etmesi gerektiğine; fedakarlık, şehadet, doğu ve batı müşriklerinden teberride bulunmanın zaruri olduğuna inanan bir akımdı. Batıl cephesi ise liberaller ve Halkın Mücahidleri, Halkın Fedaileri-Ekalliyet ve Ekseriyet, Peykârîha (Çatışmacılar)… vb. sol ve sol görünümlü gruplarla, İran’ın yeniden padişahlıkla yönetilmesinden yana olanlar, eski Saaak memurları, farmasonlar, aleyhte faaliyetleri nedeniyle devlet daireleri ve ordudan atılmış bulunanlar…vb. gibi sabık şahlık rejimine bağımlı bulunanlardan ibaretti. Mezbur gruplar, Dr. Musaddık’ın ölüm yıldönümü münasebetiyle o gün Tahran Üniversitesi’nde toplanmış, Beni Sadr’ın yaptığı konuşmayı dinlemedeydi. Konuşmanın sonunda, o günlerde artık açıkça liberallerin safında yerini almış bulunan Halkın Mücahidleri’nin yardakçılarıyla Hizbullahi gençler arasında şiddetli bir çarpışma vuku bulmuştu.
[125] – NEFS-İ EMMARE
Nefs-i emmâre, insanın hayvanî boyutu ve bu boyutundan kaynaklanan nefâsî istek ve eğilimlerine verilen isimdir. Hz. Resul-i Ekrem -saa- bir hadis-i şeriflerinde “Nefs-i emmareden daha büyük düşman yoktur. İnsanoğlunun dünya ve ahiret saadeti bu düşmanı yenmesine bağlıdır” buyurmuşlardır. Binaenaleyh ruhunun manevi boyutuyla hayvânî boyutu arasındaki sürekli mücadelede hayvânî boyuta, yani nefs-i emmâreye galebe çalarak onu ehlileştirip ıslah edebilen birisi, dilediği her yüceliğe ulaşabilir.
[126] – MARX VE ONUN GİBİLERİ
İmam’ın -ra- “Marx ve onun gibileri”nden kastı Engels, Lenin, Stalin ve bu zinciri takib eden benzerleridir. Karl Marx (1818-1883) 24 yaşında doktora tezini tamamladıktan sonra siyasi faaliyetlere girdi ve Paris’ten Londra’ya sürgün edildiği 31 yaşına kadar da siyasi keşmekeşler içinde kaldı.
Kimi zaman Paris’te, kimi zaman Almanya’da kimi zaman da Brüksel’deydi. Bu sırada, Brüksel’deki Komünistler Birliği tarafından, komünist partinin programını hazırlayıp yazmakla görevlendirildi ve Lenin’in deyişiyle tarihi materyalizm ve diyalektik materyalizmin mazharı olan “Manifesto”yu yazdı. Marx, 1851’den ömrünün sonuna kadar Londra’da kaldı. Sosyal ve siyasi sahadaki faaliyetlerinin yanısıra vaktinin önemli bir kısmını, Marxizm’in ekonomik görüşlerini ihtiva eden “Kapital” adlı tanınmış kitabını yazmakla geçirdi.
[127] – FAİZCİLİK (RİBA)
Riba’nın kelime anlamı “artmak, yeşerip bitmek”tir. Ekonomik sistemde paranın ekonomik değerini artırmaya denilir. Pratikte ise, borç veren şahsın, verdiği borca karşılık aldığı kâr ve bu usulsüz işlemden sağladığı kazançtır.
İslam’ın sözünü ettiği riba veya faiz iki sahada mütalaa edilir: a) Borçta faiz. b) Herhangi bir alış-verişte faiz. Borçta faizin en bariz örneklerinden biri, bugün herkesçe bilinen “paranın faizi”dir.
Mukaddes İslam şeriatinde faizcilik haram olup büyük günahlardan -kebâir- sayılır ve faiz alan, bir nevi, Allah ve Resulü’ne -say- karşı saaaş ilan etmiş olur.
Günümüz dünyasında yaygın bir şekilde işlerlikte olan bankacılık sistemi, halihazırdaki bilinen şekliyle, faiz ve ribayla tamamen içiçe girmiş durumdadır.
[128] – HUMS
Din ve ibadetin füruundan biri de “hums” veya ahkam-i fer’iyye’deki %20 kanunudur. Şia fıkhında yedi şeye hums taalluk eder. Humsun tamamı altı hisseden ibarettir; bunun üçü imamın hissesi (sehm-i imam), üçüyse seyyidlerin hissesi (sehm-i sadat) dır. İmamın hissesini teşkil eden üç hisseden biri Allah Teala’ya, biri hz. Resulullah’a -saa- ve biri de masum imama -s- mahsustur ki bu üçünün toplamına imamın hissesi (sehm-i imam) denilir. Masum imamın -af- gaybet döneminde humsun bu bölümü gerekli şartlara haiz müçtehide verilmelidir. Gerçekte humsun müçtehidlere verilen bu bölümü yüce İslamî kültürü yayma, İslam devletinin ihtiyaçlarını karşılama ve bu yolda ilgili harcamalara bütçe ayırabilmeleri gayesiyle müçtehidlerin iktisadi desteğini teşkil eder.
[129] – İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİÛN
Bu ayet-i kerime, Bakara suresinin “sabredenler”den sözeden 156. ayetinin devamı olup şu anlamdadır: “Onlara bir musibet isabet ettiğinde derler ki: Biz, Allah’a ait kullarız ve şüphesiz O’na dönücüleriz. “İmam -ra- vasiyetinde zikretmiş Olduğu bu ayet-i kerimeyle İslam Cumhuriyeti ve onun devlet kuruluşlarına muhtelif saiklerle karşı çıkanların bu tavırlarının doğuracağı acı sonu hatırlatmak istemekte ve şöyle demektedir:”…Eğer siz de bazı sapık cahiller gibi, hz. Mehdi’nin -af- zuhuru için bütün dünyanın zulme boğulması gayesiyle küfür ve zulmün tahakkukuna çalışılması gerektiği ve böylece zuhurun ön hazırlıklarının tamamlanmış olacağı şeklinde düşünüyorsanız – bu görüş İslam alemi için tam bir musibet ve felaket getirir ki, bu durumda – “inna lillah…” ayet-i kerimesini tilavet etmek gerekecektir.
[130] – KEŞKE BİZ DE SİZİNLE BİRLİKTE OLSAYDIK…
Bu cümle, Kerbela şehidleri için okunan duanın bir kısmı olup, vasiyette geçen miktarı şu mazmundadır: “Keşke biz de sizinle birlikte olsaydık da o büyük feyze ve kurtuluşa erişseydik.”
[131] – AHMED
Maksad, merhum İmam’ın -ra- yadigar bıraktığı yegane erkek evladı Hacı Seyyid Ahmed Humeyni’ dir. Halihazırda merhum İmam’ın -ramübarek makber ve vakfının mütevelliliğini üstlenmiş olup “Hz. İmam Humeyni’nin -ra- Eserlerini Derleme ve Yayınlama Müessesesi”nı yönetmekte ve dünya var oldukça varlığını sürdürecek olan o yüce rehberin fikir ve eserlerinin neşri yolunda çalışmaktadır.*
* Ahmet Humeyni’nin -ra- 26.12.73 hş’ye müsadif Mart 1995’te vefatı üzerine bu vazife bugün o merhumun büyük oğlu Hacı Hasan Humeyni tarafından yürütülmektedir.