Genel

Kıyam’ın menfî ve muhalif cephe boyutları

KIYAM’IN MENFÎ VE MUHALİF CEPHE BOYUTLARI:

Bunun da, kendi arasında iki boyutu olduğuna daha önce işaret etmiştik: a-) Enfüsî (içe dönük-subjektif) muhalif-hasım ve düşman boyutu. b-) Afakî (dışa dönük-objektif) menfi ve muhalif boyutu…

Kıyamın bu iki temel menfî ve muhalif boyutunu da, yine iki ayrı başlık altında tahlil ederek, konuya (gücümüz nispetinde) açıklık getirmeye çalışacağız, İnşaallah….

A-) Menfî ve Muhalif Cepheye Yönelik Kıyam’ın Enfüsî (İçe Dönük, Sübjektif) Boyutu:

Şu görünen afakî âlemin ve kâinatın bir özeti ve misal-i musağğarı durumunda bulunan insan, kendi öz ve özel âlemi içerisinde, biribirine zıt his, duygu, cereyan ve unsurları bir arada taşımaktadır. Merkezi kalb olan bu âlemde, hak ile batıl çizgisini ve kimliğini taşıyan bu zıt cereyan ve varlıklar, kıyasıya mücadele ve mücâhede etmektedir…

Ta’lim-i Esma, Hilafet-i Kâmile ve İlâhî nefh-i ruh ile şerefyâb olan, mükerrem ve ahsen-i takvim üzere yüce Allah (cc) tarafından (ta’bir caiz ise) özen ile yaratılmış bulunan insanoğlu, bu ‘İlâhî-İslamî fıtratına rağmen, buna zıt ve mugayir olan nefis, heva-hevesat ve şehevât gibi.. behimî ve hasis his, duygu, unsur, cihaz ve arazlarla da memzûç ve mahlût kılınmış, böylece, bir ucube-i hilkat meydana gelmiştir. Ki; hem A’la-yı İlliyyin’e urûc, hem de Esfel’is-safilin’e sükût etmeye namzet bir varlık durumuna gelmiştir…[1]

İlâhî, ruhî, kalbî ve manevî-nuranî his, temayül, unsur ve melekeler ile; şeytanî, nefsanî, behimî ve şehevî his, temayül ve arızalar arasındaki köklü ve temel zıtlıklar gereği, süregelen mücadele sonucu, bu zıt cephe elemanlarının, eczası oldukları bedene kısmî-cüz’î, yahut küllî ve umumî hakimiyetleri söz konusu olmakta, bu da zaman zaman el değiştirmektedir…

Hakkı temsil eden cephe elemanlarının, galibiyet ve egemenlik oranına göre; içerisinde mücadele verilen söz konusu bede’n-i insanî, o oranda hakkın canlı tecessümü durumuna gelmekte; batılı temsil eden diğer cephe elemanlarının, kezâ galibiyet oranında, müntesibi ve eczâsı bulundukları insan bedeni (kişi) ise, batılın canlı timsâli olmaktadır… Böylece, her iki zıt cephe, diğer zıt unsur ve cihazâta, kendi damgasını ve rengini vurmaya çalışmaktadır…

Hülâsa;..pâk-mukaddes, nezih, lâtif ve nuranî olan, gerçek fıtratı ve hakkı temsil eden ruh, kalb, akl-ı selim ve vicdan; karşı-zıt akıma, yani nefis, heva, heves ve behimî unsurlara galebe çalarsa, onların menfî ve mülevves renklerini ve yapılarını tağyir ederek, hakkın nuru ve boyası ile aydınlatacak, böylece, mensubu bulundukları beden (insan) canlı bir hak, yani İslam haline gelecek ve imanın rengine bürünecektir.. Ki; bu insan mü’min ve müslüman diye tesmiye edilmektedir. Aksi olursa, yani (el’iyazu billah) nefis, heva ve hevesât gibi şeytanî-batıl duygular, temayüller ve cihazlar hakim olursa, bunların kap-kara rengi ile diğer temiz unsur ve eczâlar da kararacak, bu kararmanın rengi, tüm bedene (insana) yansıyarak o insanı, canlı bir batıl, yani şirk-küfür veya nifak timsâli haline getirecektir. Ki; böyle bir insan da, kâfir, müşrik veya münafık diye adlandırılmaktadır.

İblis’in şeytanlaşıp da, insanoğluna musallat olmasından önce, insanın iç bünyesinde nötr (pasif) halde ve bil-kuvve bulunan, bu durumuyla bir kısım beşerî fonksiyonlara vesile olan nefis, şeytan’ın dışarıdan dürtüleri, cazibedâr ve aldatıcı çağrıları ile canlanmaya, heva-heves ve şehvet gibi.. tüm menfî eczasıyla toparlanmaya, şeytanî bir varlık kazanmaya başlamış; ruh-kalb ve akl-ı selimin za’fıyeti durumlarında da hem onlara, hem de bütün bedene hükümran olmuştur…

Nefsin, heva ve hevesâtın kesafeti ve katmerleşmesi, beden eczâsı ve unsurları üzerinde egemenliğinin etkisi ve şumulü nisbetinde bir kimlik ve şahsiyet kazandığı, menfî ve batıl atmosfere ğarkolma oranında bir pozisyon taşıdığı-taşıyacağı söz konusu olmaktadır… Ki; ya fasık, ya kâfir veya münafık.. olarak, toplum içinde arz-ı endam etmektedir…

“(İblis) dedi ki: ‘Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!’…” [Hicr(15): 39]; “(Ve yine) dedi: ‘Öyleyse beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için, senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra da elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın!… (Allah-u Teala ise şöyle buyurdu): Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!… [A’raf(7): 16-18]; Ayet-i kerimeleri, İblis’in tarihî, şeytanî misyonunu oynamaya başlamasını bildirmekte; şu ayetler de, şeytanın ilk başarısını nakl-etmektedir:

“Sonunda şeytan, onun (içine) vesvese verip, ‘Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve eskimeyen bir saltanatı göstereyim mi?’ dedi. Bunun üzerine ondan yediler. Böylece kendilerine kötü yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem, Rabbine asi olup şaşırdı!…” [Taha(20): 120-121] ;

Hazret-i Âdem’in (as) anlık bir nisyanı ile kendini şeytanın fitnesine kaptırması, bundan dolayı da, cennet âleminden dünya arzına (İblis ile birlikte) inişi, yeni bir dönemin başlamasını doğurmuş; Allah-u Teala’nın bağışlayıp seçtiği Âdem’in (as) neslinin bir kısmının, asıl fıtratlarından (rah-ı haktan) kopmasını ve İblis’in önderliğindeki batıl cephenin (Hizbuşşeytanın) oluşmasını intaç etmiştir…

Aslî madeni ve temel yapısı çürük ve mülevves olan, bundan dolayı da şeytanî çağrılara koşuşan nefisleri idlâl edebilme gücü ve imkânı verilmiş bulunan İblis’in, sağlam ve halis olanlara müessir olamayacağı şu ayetlerde açıkça beyan edilmektedir.

“(İblis dedi): Ancak onlardan ‘halis olan’ kulların müstesna!… (Allah-u Teala ise ) buyurdu ki: İşte benim gözetmem gereken ‘sırat-ı müstakim’ budur! Şüphesiz (onlar, benim) kullarımdır. Onların aleyhine sana verilmiş bir hükümranlık yoktur! Ancak, azgınlardan sana tabi olanlar müstesna! Muhakkak cehennem, onların hepsine va’dolunan yerdir!” [Hicr(l 5): 40-43];…

Böylece; Allah-u Teala (cc), hâlis ve ervâh-ı tayyibe sahibi olan kullarını İlâhî himayesi altına almayı ve tüm şeytanî etki ve egemenlikler karşısında zinde bir güç olarak korumayı taahhüd etmiş bulunmakta, hakkın müdaafası ve hakim kılınması, batılın ise tüm boyutlarıyla yıkılması misyonunu derûhte edecek olan Hizbullah’ın oluşmasını sağlamış olmaktadır…

İblis’in ve onun cinnî ve insî yardımcılarının yoğun çalışmaları ile tuğyana gelen nefisler, değişik boyut ve mertebede şirkin ve küfrün sembolü haline gelmiş, bu tiplerden oluşan toplumlar, şeytanî ve tağutî düzenlerin alt yapısını ve temelini vücûda getirmiştir…

Her türlü habâseti, şirki ve küfrü emredici bir özelliğe haiz olan ve canlı ve somut bir insan olarak menfi rolünü oynayan nefis, diğer bir ta’rif ile müşahhaslaşmış nefis olan asî insan, yeri geldikçe kendisi için putlar ittihâz edinilmesini; yeri geldikçe de put imâl ve inşâ edici olmasını; yeri geldikçe de, kendisinin Rab olarak kabul ve ilan edilmesini talep ve tervic edecek kadar bir küfür-şirk ve tuğyan sembolü haline gelmiştir… Ki, konuyla alâkalı şu ayet-i kerimeler, ibret levhası olarak görünmektedir:

“İsrail oğullarını denizden geçirdik (Fir’avn’dan kurtardık), orada kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine; ‘Ey Mûsa! Onlara ait ilahlar (putlar) gibi bizim için de bir put (ilah) yap!’ dediler. Mûsa; ‘gerçekten siz, cahil bir kavimsiniz!’ dedi… Şüphesiz bunların içinde bulundukları (batıl dinleri, artık) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da (baştan başa) batıldır. (Ve yine Mûsa): ‘Allah sizi (İslam ile) âlemlere üstün kılmışken. Ben, size Allah’tan başka bir ilah mı (put mu?) arayayım! (Hayret!..)’ dedi.” [A’raf (7): 138-140]

Firavn’un o emsâlsiz zulmünden kurtulan ve güya iyi bir müslüman olarak kendilerini gören bir toplumun; şeytanî nefislerinin, heva ve heveslerinin zebunu olunca, ne derece bir tuğyan ve maskaralık içine girebileceğinin Kur’anî belgesi olan bu olay, ibret-âmiz bir tabloyu sergilemektedir…

“Bu adam (Samirî), onlar için, böğürme kabiliyeti olan bir buzağı (heykeli) icad etti. Bunun üzerine; ‘işte bu, sizin de, Mûsa’nın da ilahıdır. Fakat onu unuttu!’ dediler…’1 [Tâ-hâ(20): 88]; “(Mûsa): ‘Senin yaptığın bu iş nedir? Ey Samirî!..’ dedi. (Samirî): ‘Ben onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, bana ‘nefsim’ hoş gösterdi!’ dedi.” [Tâhâ (20): 95-96] ayeti de, nefsin misyonunu ve menfî karakterini göstermektedir. Şu ayet ile de, kendi toplumunun -haşa- rabbi olduğunu, Firavnî bir nefis olarak ilan edebilmektedir:

“(Fir’avn); derhal adamlarını topladı ve onlara bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?’…Allah da onu, herkese ibret olarak dünya ve ahiret azabı ile cezalandırdı!…” [Naziat(79): 23-25]; İşte; İlâhî vahyin terbiye ve kontrolünden çıkmış olan şeytanî bir nefsin, varacağı hâzin ve feci netice!…

Şeytanî bir yapıya ve özelliğe sahip bulunan nefsin, pek çok menfî ve mezmûm vâsıf ve fonksiyonlarından biri olan kibir ve gurur; İblis’i ulvî âlemlerin yüksek mertebelerinden esfel’is-safilin’in en alt derekesine indirmiş, anlık-basit bir nisyan ve gaflet de, Hazret-i Âdem’in, nûranî cennet âlemlerinden şu süflî ve kesif dünyaya inmesine sebep olmuştur…

“Şu, ‘hevası’nı kendisine ilah edinen ve Allah’ın bir ilme göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?… Şimdi onu, Allah’tan başka kim hidayete kavuşturabilir? Hâlâ tezekkür etmeyecek misiniz?…” [Casiye(45): 23]

“(O heva ve hevesine uyanlar): ‘Hayat, ancak bizim bu dünya hayatımızdır; (kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız, bizi ancak ‘dehr’ (zaman) helak eder!’ dediler!.. Halbuki, bu hususta onların hiçbir bilgileri de yoktur. Onlar, sadece (nefsanî) zanna sahip bulunuyorlar!” (Casiye: 23);…

Ayet-i kerimeleri, nefsin azgınlaşması sonucu bir kısım insanların, hevâ ve hevesini ilah edindiğini, bazı zan ve kuruntularının da kendisine ahireti unutturduğunu, her yönüyle materyalist duruma getirdiğini gözler önüne sermektedir…

Nefsin hevâ ve hevesâtını ve tüm şehevî arzu ve isteklerini kendisine süsleyen ve güzel gösteren, böylece insanın daha da sapmasına ve bu sapıklığının gittikçe artmasına ve çeşitlilik kazanmasına sebep olan İblis’in ve onun cinnî-insî avâneleri olan tüm şeytanların iğva ve iğfalâtına karşı, Yüce Rabbimizin şu uyarıcı ve hidâyeti gösterici ikazları, İlâhî nûr hûzmeleri olarak üzerimizde parıldamaktadır:

“Ey Adem oğulları! Şeytan, anne ve babanızı (Âdem ile Havva’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini (takvalarını) soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin! Çünkü o ve kafilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, iman etmeyenlerin ‘evliyası’ (dostları-hâmileri ve yardımcıları) kıldık!” [A’raf(7): 27]

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise, ‘Tağut’ yolunda savaşırlar! (O halde, ey iman edenler) şeytanın dostlarıyla savaşın! Şüphesiz, şeytanın hilesi (düzeni ve tuzağı) çok zayıftır!” [Nisa(4): 76]

“Şeytan, onları (bütün hücreleriyle beraber, baştan başa) kaplamış, Allah’ı zikretmeyi de kendilerine unutturmuştur. Ki onlar, ‘Hizbüşşeytan’dır. Dikkat edin (ve kesin bilin) ki; ‘Hizbüşşeytan’ olanlar, hüsrana uğrayanlardır!” [Mücadele(58): 19];…

“Peygamberlerin bile bazı arzu ve temennilerine (menfî şeyler) ilka ettiğini.. Allah’ın onu iptal ederek, peygamberini koruduğunu;.. Bu tür şeytanî ilkaları da, sadece ‘imtihan’ için esnek bıraktığını, ancak kalbleri marazlı ve katı olanların etkileneceğini…” [Hacc(22): 52, 53] ta’lim ve tebyin eden Yüce Rabbimiz (cc); şeytana hevâ ve hevesât gibi nefsânî tezahürlere karşı, daima uyanık bulunmamızı bildirmektedir. Örneğin:

“Şeytan size fakirlik va’d eder (sizi fakirlikle korkutur), ve size ‘fahşa’yı emreder. Allah ise, size katından bir mağfiret ve lütuf va’deder. Şüphesiz ki Allah, Vasi’un Alim’dir!” (Bakara: 268)

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını (izlerini) ta’kip etmeyin! Kim şeytanın izlerine tabi olursa, şunu bilsin ki o, (her zaman) ‘fahşa’yı ve ‘münker’i (her türlü fuhşu ve kötülükleri) emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı!.. Fakat Allah, dilediğini tezkiye eder (temizler). Muhakkak ki Allah, Semi’un Alim’dir!” [Nûr(24): 21]

İnsanlar arasından gayr-i ilmî olarak, Allah hakkında (cahilce) tartışanlar ve (cinnî-insî) her mütemerrid şeytana tabi olanlar vardır!.. O’nun (şeytanın) aleyhine şöyle yazılmıştır: “Kim onu (şeytanı) ‘veli’ edinirse, muhakkak ki bu (şeytan), onu saptıracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” [Hacc(22): 3-4];

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, (şu) dikili taşlar (putlar-heykeller), fal ve şans okları (gibi cahilî ve uyutucu işler-oyunlar), birer ‘şeytan işi’ pisliktir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz! Şeytan, içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık, (bunlardan ve şeytana uymaktan) vazgeçtiniz değil mi?…” (Maide: 90-91);…

“Ey insanoğlu! Size; ‘şeytan’a ibadet etmeyin, şüphesiz ki o, sizin apaçık bir düşmanınızdır!.’ diye, öğüt vermedim mi?… Ve ‘ancak bana ibadet edin!..’ ‘sırat-ı müstakim’ işte budur!. (demedim mi?) Böyleyken de şeytan, sizden pek çok kimseleri (ve toplulukları) dalalete düşürdü (de sapıttı)! Siz bunu düşünecek, doğru anlayacak akla sahip değil misiniz?… ” [Yasin(36): 60-62];…

“De ki: Allah’tan başka sizin çağırdığınız şeylere ‘ibadet’ (kulluk ve itaat) etmekten nehyedildim. Ben, sizin (nefsî) hevalarınıza asla uymam! Yoksa, ben de (sizin gibi) sapıtmış olurum da, ‘hidayete’ ermişlerden olamam! (Yine) De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzereyim. Halbuki siz onu yalanladınız! Hem, acele gelmesini istediğiniz şey (azap), benim yanımda (ve elimde) değildir. Kesinkes hüküm, Allah’tan başkasının değildir. Çünkü O, hakkı anlatır. Ve O, ‘fasl’ edenlerin (hakkı batıldan ayıranların) en hayırlısıdır.” [En’am(6): 56-57];…

“Elbette nefsimi tebrie edemem! Çünkü, ‘her nefis’ şiddetle (her) kötülüğü emredicidir; ancak, Rabbimin rahmeti (ile koruduğu) olursa müstesna! Zira Rabbim, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir!” [Yûsuf (12): 53] İlaahir…

Şânı Yüce Rabbimiz, mezkür ayetlerde ve Kelamullahın tüm tecellilerinde, bir abd-i memlükü olan insanı, nefis, heva-hevesat, şeytan ve şehevat-ı süfliyye ve dünyeviyyenin bütün menfî-hasis ve rezil tezâhürlerine ve etkilerine karşı uyarmakta, bunlara karşı kıyam üzere bulunmasını, kalbini, aklını, kulağını ve gözünü uyanık bulundurmasını, güçlü irâdeye sahip olmasını, mezkür dahilî düşmanların her türlü hile-desise-vesvese ve iğfalatlarına kapılmamasını, aktif bir şekilde onlara mukavemette bulunmasını, gittikçe, bu ciddî kıyamından sonra, cihâd aşamasına geçmesini emretmekte ve sair pek çok hayatî konularda, İlâhî tavsiye ve nasihatlarda bulunmaktadır…

Küllî ve umumî İlâhî kıyamın, enfüsî (sübjektif) ve menfî (muhalif) cephesini ve boyutunu teşkil eden bu önemli kıyamın intac edeceği fıkrî-kalbî ve fiilî gayret-azim ve çabanın vücûda getirdiği-getireceği cihâd, İslamî literatürde cihad-ı ekber diye mütalaa edilmiş; yüce Resulullah (sav)’ın bir savaş sonrası: “Biz küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz!…”[2] diye buyurduğu hadis-i şerifin ve aynı anlamdaki pek çok nassın dikkat çektiği, önemli İslamî bir kurum ve ruhî yapı-çizgi durumuna gelmiştir…

B-) Menfî ve Muhalif Cephe’ye Yönelik Kıyam’ın Afakî (Dışa Dönük, Objektif) Boyutu:

Daha önceki bölümlerde de yer yer işaret ettiğimiz vechiyle, Hazret-i Âdem ile İblis’in karşı karşıya (zıt akım olarak) gelmeleriyle başlayan, Hâbil ile Kâbil’de müşahhaslaşan ve fiilî durum arzeden ve günümüze kadar sürüp gelen, kıyamete kadar da devam edecek olan hak ve batıl mücâdelesi gereği, her cephenin kendi yapısı ve misyonu doğrultusunda hakimiyet kurmaya çalışacağı tabiîdir…

Batıl cephenin ve onun öncülüğünü derûhte eden cinnî ve insî şeytanların, fıtrât-ı insanîyyeyi ifade eden, Yüce İslam’dan, yani mutlak olan haktan ayırmak ve batıl cephenin zebûnları durumuna getirmek için, ben-i Âdem’e yönelik yıkıcı ve şeytanî misyonlar ve faaliyetler ifâ edecekleri, bunun için de gereken her türlü şeytanî yollara ve metodlara-yöntemlere başvuracakları, kezâ yine tabiîdir…

Din-i Hakkı muhafaza etmek ve fıtratın bozulmasını önlemek, bâtılın insanlık toplumuna hakimiyet kurmasına geçit vermemek için de, ehl-i hakkın; kendi aslî misyonları ve İlâhî mükellefiyetleri muktezâsı ve gereği olarak, bazı çalışmalara tevessül etmesi ve gayet müteyakkız ve hassas bulunması;.. en mühim ve elzem bir imanî vecibe olacağı da izâhdan vârestedir… İşte; hak ehlinin, düşman güçlere karşı bu İslamî teyakkuz, hassasiyet, zindelik ve faaliyet durumuna, İslamî literatürde kıyam denmektedir…

Bu boyutuyla kıyam; düşmanın ta’kip edeceği yıkıcı-şeytanî stratejisine, faaliyet alanlarına ve türlerine göre bir seyir çizgisi ta’kip edecek, hakkın dimdik ayakta kalmasını ve fıtrât-ı insanîyyenin korunmasını sağlayacak bir çaba ve hareket manzûmesi mâhiyetine bürünecektir. Bunun da ehil ve adil bir rehberin önderliğiyle, planı-programı ve isabetli organizesi ile olabileceği, her akl-ı selimin kabul edeceği lazımelerdendir… (“İslam’da rehberliğin önemi” ile alâkalı olan bu önemli mevzu, konumuzun dışında olduğundan, ondan sarf-ı nazar ediyoruz.)…

Binâenaleyh; bu boyuttaki İslamî Kıyam’ı mâhiyetinin ve seyir çizgisinin, daha net ve açık şekilde anlaşılabilmesi için, batıl (düşman) cephenin şeytanî ve tahribkâr çalışma-faaliyet ve hareket alanlarını yazımızın istiâb haddiyle mütenâsib olarak, kısaca ele almamız ve genel hatlarıyla da olsa, söz konusu edinmemiz iktizâ etmektedir…


[1] “(Andolsun..) ‘nefse’ ve ona bir düzen içinde ‘biçim’ verene! Sonra ona ‘fücuru’nu ve ondan ‘sakınmayı’ ilham edene! Onu ‘arındırıp temizleyen’ (tezkiye-i nefs eden) gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla-günahla ve bozulmalarla) ‘örtüp-saran’ da, elbette yıkıma uğramıştır…” [Şems(91): 7-10] Ayet-i kerimeleri, insanın bu mütearız ve mütenâkız mâhiyetini gayet açık ve beliğ şekilde ifade etmektedir…

[2] Bûluğ’ul-Meram (S. Yolları): 4/88; Feyz’ul-Kadir (Cami’us-Sağir’in hâmişi): 2/16; Kafi (Sîkat’ul-İslâm Kûleynî): K. Cihad, cilt 5, hadis no. 3; Vesâil-i Şiâ: 6/124; 11/122; Beyhakî’den, İhya-u Ulûm’id-Din: 2/618; 3/18, 150; Kırk Hadis Şerhi (İmam Humeynî) Hadis no: 1; Fûtuh’ul-Ğayb (Abdulkadir Geylânî): 168 (67. Makale); Deylemî’den; Ramûz’el-Ehâdis: 131,481; İthaf’us-Sâdet’il-Müttakin (Murtaza ez-Zebidî): 4/151;…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu