Genel

İman, Mahiyeti ve Hakikati

İMAN, MAHİYETİ VE HAKİKATİ

Kökü, ‘e-mi-ne’ fiili olan ve emin, eman, emanet, me’mun gibi.. iştikakları bulunan; ‘umulana ulaşmak, korkulandan uzaklaşmak’, diğer bir açıdan ‘nefiste itminanın-güvenin hasılı, her türlü havfın zaili..’, özetle; dünya ve ahirette, her hususta ve ruhî-bedenî bütün uzuv ve eczâsıyla ‘mutlak güven ve emniyet’ ‘kesin itminaniyet içerisinde bulunmak..’ gibi, pek çok anlamları mutâzammın olan imanın, yegâne ve mutlak ifadesi ve kaynağı bizzat ve bilfiil, Vacib’ül-Vücud ve Zat-ı Mutlaka olan Allah-u Teala’dır, ve O’na imandır, iman-ı billahtır. Bunun şiarı ise, Lailahe illallah‘tır…[1]

İman’ın temeli ve esası olan Allah (cc)‘a imandan kaynaklanan ve onun mana ve mahiyetini-hakikatını terennüm eden bir kısım erkan ve esasat-ı imaniyye daha vardır. Ki, bunlar:

a-) Tevhid b-) Nübüvvet c-) Mead.. isim ve ünvânları altında tecemmu ve temerküz etmiş bulunmaktadır.

TEVHİD:

Allah (cc)’a imanın keyfiyetini, yani, nasıl olacağını tebarüz ettiren ve Allah-u Teala (cc)’yı her yönden birlemeyi ifade eden tevhidin bir kısım aksamı vardır.

Bunlar, ana hatlarıyla; a-) Tevhid-i Zatiyye!.. b-) Tevhid-i Sıfatiyye!.. c-) Tevhid-i Esmaiyye!..’dir. Ki; Tevhid-i Zatiyyeyi, Vacib’ul-Vücud, Vahid-ü Ehad ve Hüvellahü ifade etmektedir. Tevhid-i Sıfatiyyeyi, uluhiyyet, rububiyyet ve ubudiyyet kategorilerine dahil bulunan Esma-i Sıfatiyye ifade etmekte; Tevhid-i Uluhiyyet, Tevhid-i Rububiyyet ve Tevhid-i Ubudiyyet şeklinde terennüm edilmektedir…

Hayy-u Kayyum, Halik-Bari-Musavvir, Celil-Cemil ve Mü’min gibi bütün Esma-i İlâhîyye ise; Tevhid-i Esma’ya mesned olmaktadır. Ki, tüm fiiller ve varlıklar, İlâhî isimlerin cilvesi-tezahürü ve tecellisi olması hasebiyle de buna, Tevhid-i Ef’al dahi denmektedir. İsimler, müsemmanın zuhuru ve ünvânı olması hasebiyle de, Zat-ı İlâhîyye’nin aynası olmaktadır. Bu sırdan dolayı da, her isim, doğrudan doğruya tevhidi ifade eder. Bu isimlerin her biri, doğrudan doğruya Zat-ı Vacib’ül Vücud’u gösterir…

“Allah, O’ndan başka ilah olmayandır. Güzel isimlerin hepsi O’nundur.” [Tâ-hâ(20): 8]; “De ki: ‘Allah!’ diye çağırın, ‘Rahman!..’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler, O’nundur!…” [İsra(17): 110]; “İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na, bunlarla duâ edin (O’nu bunlarla çağırın!). O’nun isimlerinde aykırılığa (ve inkâra) sapanları bırakın! Yapmakta oldukları dolayısıyla, yakında cezalandırılacaklardır.” [A’raf(7): 180]; ayet-i kerimeleri tüm güzel isimlerin Allah-u Teala’ya ait isimler olduğunu, herhangi bir isimle yapılacak çağrının, doğrudan doğruya Allah’a ve dolayısıyla Zat-ı Nuranîyesi’ne râci olacağını açıkça beyan etmektedir…

Böylece; bütün İlâhî isimlerin tevhidî oldukları, her ismin taalluk ettiği kelimenin (söz-fıil ve varlık olarak) ayrı ayrı tevhidlerinin bulundukları tavazzuh etmiş bulunmaktadır… (Ki; geniş tafsilatı olan bu hususlar konumuzun dışında olduğundan, bu kadarla iktifa ediyoruz….)….

İşte; birbirlerinin lazım-ı gayri müfarıkı olan ve bilâ-istisna ayn-ı müsemma oldukları Zat-ı Vacib’ül-Vücud’un da aynısı durumunda bulunan Esma-i İlâhîyyeden biri olan el-Mü’min isminin, genel olduğu gibi özel olarak da ayinesi, mazharı ve tecellisi gibi.. Ulvî ve nuranî bir dereceye haiz bulunan ehl-i iman bir insanın, hiçbir batıl karşısında hareketsiz kalamayacağı, bu İlâhî tecellinin tabiî-fıtrî ve ruhî muktaziyâtı olarak kıyama mübaşeret edeceği, ayrıca bunu, kayyumîyet tecellisinin de gerekli kıldığı.., izahtan varestedir…

NÜBÜVVET:

Gerçek imanın ve tevhidin ta’lim ve tedrisi misyonunu ifa eden nübüvvet; iman-ı billahın ve tevhidin hem muktazisi, hem de muktezası olan, imanî bir rükün ve esasdır… Gerçek anlamda Allah’a iman ve O’nu tevhid, İlâhî mübelliğ ve muallim olan enbiya (as) ile ve nübüvvet kanalıyla olur. Ve, diğer tüm imanî-dinî esaslar, rükûnler, hükümler, keza yine o İlâhi kurum ile olur. Bu lâzımedendir ki; La ilahe illallah’dan sonra, ama O’nunla birlikte, Muhammed’ür-Resulullah, imanî-tevhidî şiârı ve kelimesi vârid olmuş, ancak bununla Allah ‘a iman oluşmuş olur…[2]

MEAD (AHİRET):

İlâhî vahiy ile bildirilen mead (ahiret), imanın en önemli temel rükûnlerindendir. İlâhî emir ve nehiylerin mecmuâsı olan Kur’an-ı Kerim’de ve onun beyanı ve tafsili durumunda olan Sünnet-i Resulullah (sav)‘ta yazılı bulunan hükümlere muhatap olanların, karşılıklarının verileceği âlem olan ahiret ve oradaki ‘cennet, cehennem, sırat, mizan, havz-ı kevser..’ gibi varlıklar ile, ondan önceki ölüm, kıyamet, mahşer ile insanın sergüzeşt-i hayatını ifade eden kaza-kader.. gibi imanî rükünlerin tamamı, tek rükûn (mead ve ahiret) olarak mütalaa edilmektedir… Zaten; mezkür İlâhî emir ve nehiylerin yer aldığı İlâhî vahiyler, kitaplar ve onlarda kayıtlı bulunan melek, cin, kıssalar vb..’lerinin tamamının da bir kısmı meadın, bir kısmı da nübüvvetin mazmunu ve muhtevası içerisinde olduğu-olacağı açıktır…

Keza; adl-adalet ise; ‘bir şeyin yerli yerine konulması, hak ve hukukunun korunması’ anlamında olup, İlâhî emir ve nehiylere uyma-uymama yönüyle, Allah-u Teala’nın yapacağı muameledir. Ki bu rükûn, İlâhî hükümlerin, vaad ve vaidlerin beyan buyurulduğu Kur‘an-ı Kerim’e râci olduğu gibi,. Allah (cc)’ın adil isminin tecellisi olma özelliğini taşımaktadır. Ki; imanla; rükûn ve esas olma noktasında ilişkisi olduğu ma’lumdur…

İmamete gelince; nübüvvete tevarüsün aklî ve şer’i bir gereklilik olacağı göz önüne alınınca, bunun da nübüvvet rüknünden teferrü etmiş bir rükûn olduğu anlaşılır…

Hatta; tüm İslamî hükümlerin iman ile kesin bir ilişkisi vardır. Zirâ bunlar, İlâhî emirler ve tecellilerdir. Allah ‘a iman, bunlara da iman etmeyi ve gereğiyle âmil bulunmayı iktiza eder… Bundan dolayı da; imanın pek çok dereceleri ve şubeleri bulunduğuna dair Ehadis-i Nebevîyye (as)’den pekçok sahih ve mütevatir rivayetlerin vârid olduğu bilinmektedir…[3]

Ayrıca; Eimme-i Ma’sume (as)’den gelen rivayetlerde, şu ifadeler yer almaktadır: “İman; kalpte karar bulan ve kendisiyle Allah ‘a kul olunan, amelin Allah’a itaat ve emrine teslimiyetle kendini doğruladığı şeydir. İslam ise, söz veya davranışla zahir olandır…/… Namaz, oruç, zekat ve hacc üzerinde ‘İslam’ olarak ittifak edildi. İslam ile küfürden çıkılır ve imana izafe olunur. İslam, imanla müşterek değildir; fakat iman, İslamla müşterektir …/.. ve iman; dille ikrar, kalple itikad (bağlanma) ve erkânı ile amel etmektir. İman bir evdir, İslam bir evdir, küfür de bir evdir. Kul, mü’min olmadan önce müslim olur ve müslim olmadan da mü’min olunmaz! Kul, Allah’ın nehyettiği günahlardan birini işlediğinde imandan çıkar, iman ismi kendinden sakıt olur; İslam ise, üzerinde sabit kalır. Eğer tevbe ve istiğfar ederse imana döner. İnsanı, tam küfre düşüren ise, ancak hakikat kendisine iyice belli olduktan sonra, inatla diretmek ve haramı helal, helali de haram kabul etmektir…’[4]

Ve yine aynı konuda devam edilmektedir:

“İman; haller, dereceler, tabaka ve menzillerdir. Allah(cc), imanı, âdemoğlunun azalarına farz kılmış ve her bir azaya, ondan bir kısmını taksim etmiştir. Bunlardan ilki, kalptir ki insan, onunla akleder, onunla fehmeder ve onunla anlar. O (kalp); azalarının, ancak onun emriyle hareket ettiği, bedenin emiri durumundadır. Bu azalar iki göz, iki kulak, iki el, iki ayak, fere, dil ve kendinde yüzün bulunduğu baştır. Bunlardan her biri imandan bir bölüme vekil kılınmıştır!..[5] ;…denilerek, her amelin iman ile olan ilişkileri konusunda, Kur’an’dan ayetler verilmektedir. (Usul-ü Kâfi, cilt 3, sayfa 56-62, Hn: 1513);…

İman-ı billah; marifetullah ve muhabbetullah gibi, kurbiyet-i İlâhîyyeye insanı îsâl eden hal ve halet-i manevîyyeyi dahi tazammun etmekte, bu kanal ile seyr-ü sülük eden milyonlarca evliyaullaha enerji ve teali kaynağı olmaktadır. Evet; “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları zulümattan nura çıkarır!..Kafirlerin evliyası ise tağuttur. Onları nurdan zulümata çıkarır. İşte onlar, ateşin eshabıdır, orada sürekli olarak kalacaklardır.” [Bakara(2): 257]

Amel-i salih denen, iyi-güzel fiillerin, iman ile olan ilişkisi ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de geçen pekçok ayetten birkaç örnek vererek konuyu bağlayalım:

“İman edip salih amellerde bulunanları müjdele!..” (Bakara(2): 25); “Onlar ki ‘gayba’ inanırlar. Namazı ikame ederler, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler…” (Bakara(2): 3);…

“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar için, ittika edip iman ettikleri ve salih amellerde bulundukları, sonra ittika edip iman ettikleri, sonra ittika edip ihsanda bulundukları takdirde..; (yasaklanmadan önce) dedikleri dolayısıyla bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah, ihsanda bulunanları sever.” (Maide(5): 93);…

“Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve misaklarını bozmazlar. Onlar, Allah’ın ‘vasi’ edilmesini emrettiği şeyi vaslederler. Ve Rablerinden haşyet ederler, su-i hesaptan korkarlar. Ve onlar, Rablerinin teveccühünü dileyerek sabrederler ve namazı ikame ederler, kendilerine nzık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler, kötülüğü de iyilikle savarlar. İşte bunlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir!” [Ra’d(13): 20-22];…

“Andolsun asr’a ki, gerçekten insan, hüsran içindedir. Ancak, iman edip de salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna!…” (Asr: 1-3)

“Mü’minler, ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir; O’nun ayetleri okunduğunda, imanlarını artırır ve (onlar) yalnızca Rablerine tevekkül ederler!” [Enfal(8): 2]; “Gecenin az bir kısmında uyurlar, seherlerde istiğfar ederler…” [Zariyat(51): 17-18];… İlaahir!…

İşte, abdı (kulu) ma’buda bağlayan nuranî bir hablullah olan gerçek iman, insanı, ahsen-i takvim ve eşref-i mahlukat kılan İlâhî nur ve iksirdir. Allah (cc)’a intisabı ve istinadı sağlayan iman, insanı, tüm mahlukatın halifesi ve sultanı durumuna getirir. Nur-u iman ile münevver olan insan, yani gerçek bir mü’min, mutlak mü’min olan Allah (cc)’ın emn-ü eman ve güvence verici kaynak olmasından aldığı ayinedarlık ışığı ve yansıtması ile, tüm beşeriyet için İlâhî bir ‘güven itimad – huzur – sükun – saadet ve selamet’ merkezi olma haysiyetini taşımakta; aksettireceği nur-u iman ile, çevresini ışıklara boğacak bir yapıyı ve kimliği temsil etmektedir.

“Mü’min, mü’minlerin (ve tüm insanların) elinden ve dilinden emin (güvence içinde) bulunduğu kişidir…”[6] anlamında pek çok hadis-i şerif, mü’minin bu özelliğine dikkat çekmektedir. Kıyam ve cihad da, işte bu İlâhî espri için emredilmiştir. Zirâ; şirk-küfr-nifak-fısk ve zulüm ile insanlık hayatının huzurunu-düzenini bozan emniyet ve güvenini sarsan şeytanî güçlerin, kıyam ve cihad ile etkileri yıkılmak suretiyle, insanlık hayatı yeniden (fıtratına) güvene-sulh ve felaha kavuşmuş olacak, tüm değerleri ve varlıkları, her türlü saldırıdan korunmuş bulunacaktır. Ki, mü’minler, işte bu mutlu sonun İlâhî kaynağı ve temel dinamikleridir…

Hakkın ihkakı ve hükümranlığını gerçekleştirmek, her türlü batıl egemenlikleri ve tezahürleri yoketmek, en azından bunun için İlâhî bir çığır açmak üzere kıyamın tüm boyutlarını harekete geçiren mü’minler, yavaş yavaş cihadın da bütün envaını (bilâ-fasıla) icra etmenin mesuliyetini müdrik bulunmaktadır…

Ve keza;..”Ve Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! gerçekten benim kavmim (ümmetim), bu Kur’an’ı mahcur (terkedilmiş bir kitap) olarak bıraktılar!” [Furkan(25): 30] Ayet-i kerimesi, Yüce Resul-ü Ekrem (sav)’den kısa bir müddet sonra Kur’an-ı Kerim’in mer’iyyetten kaldırılmış olduğunun açık ifadesidir, yani, ihbar-ı gaybiyyesidir…

“Ey iman edenler! Düşmana karşı hazırlığınızı tam görün. (Tüm tedbirlerinizi tamamlayın) Ya bölük bölük savaşa çıkın, ya da topluca savaşın!” [Nisa(4): 71] ayet-i kerimesi, stratejik dersler vermektedir…

“İşte biz sizi, insanlar üzerine şahidler olmanız için ‘vasat’ bir ümmet kıldık ki, Peygamber de sizin üzerinize bir şahid olsun!..” [Bakara(2): 143]; “Sizden hayra çağıran, ma’rufu emreden ve münkerden neyh eden bir ümmet (topluluk) bulunsun! Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.” [Al-i İmran(3): 104]; “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; ma’rufu emreder, münkerden nehyeder ve Allah’a iman edersiniz!…” [Al-i İmran(3): 110]; “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, ma’ruf olanı emreder, münker olandan nehyeder ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” [Al-i İmran(3): 114];… Gibi ayet-i kerimeler, kıyamın ’emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l münker’ bölümünü beyan etmekte, İslam ümmetinin, bunu yerine getirmekle imtiyazlı duruma geldiğini ve geleceğini vurgulamaktadır… Zirâ; kıyam ile, münker olan gayri İslamî fiiller ve hükümlerin ref edilmesi; yerine de ma’ruf olan İslamî ve insanî değerlerin hükümran kılınması amaçlanmaktadır…[7]

“Ben-i İsrail’den küfr edenlere Davud’un ve İsa bin Meryem’in lisanı ile lanet edilmiştir. Bu, asi olmaları ve haddi aşmaları dolayısıyladır. Yapmakta oldukları ‘münker’lerden birbirlerini neyh etmiyorlardı. Yapmakta oldukları şey, ne kötü idi!” [Maide(5): 78-79];

“Onlardan bir topluluk: ‘Allah’ın kendilerini yıkıma uğratmak veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde; ‘Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler diye!’ dediler. Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, biz de kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları, yaptıkları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azab ile yakalayıverdik. Onlar, kendisinden nehyedildikleri şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca: ‘Aşağılık maymunlar olunuz!’ dedik!..” [A’raf(7): 164-166] Ayet-i kerimeleri ise; mü’minlerin İlâhî görevlerini yapmakla mükellef bulunduklarını, neticenin ne olup-olmayacağının ta’yininin ise Allah’a ait bulunduğunu beyan etmektedir. Ki netice, yine mü’minlerin necatını, kafirlerin-fasıkların da helakini İlâhî bir tablo olarak belgelemektedir.

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler. Ma’rufu emrederler, münkerden nehyederler. Ve namazı ikame ederler, zekatı verirler ve Allah’a ve Resulü’ne itaat ederler. İşte, Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Muhakkak ki Allah, Aziz’dir, Hakim’dir.” [Tevbe(9): 71] Ayet-i kerimesi, mü’minlerin (erkek ve kadın olarak) emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i an’il-münker konusunda birbirlerine yardımcı olduklarını, bunu da velayet gereği olarak yaptıklarını tebyin etmektedir… Ki bu, İslam toplumunun inşa ve ibkasına etki eden önemli İslamî dinamiklerdendir…

“Ma’rufu emretmek ve münkerden nehyetmek, insanın ecelini yaklaştırmaz ve rızkını da azaltmaz. Ama (tam aksine), sevabı arttırır ve mükâfatı çoğaltır… Bundan daha faziletlisi ise, zalim bir yönetici karşısında hakkı pervasızca söyleyip-haykırmaktır!”[8] Hadis-i şerifi, musibet-meşakkat ve maişet saikiyle, havf ve endişe üzere olma ihtimali olan zayıf mü’minleri ikaz etmekte, zalimlere karşı hûruc ile de, bu imanî zafiyetin tamamen zail olacağına dikkat çekmektedir…

“Sizden biriniz, bir münker gördüğünde onu eli ile değiştirip ortadan kaldırsın. Eğer buna gücü yetmezse, dili ile değiştirsin; ona da gücü yetmezse hiç değilse kalbi ile buğz etsin. Ki bu (sonuncusu), imanın en zayıf mertebesidir. (Diğer bir rivayette)/…: Kim bunlara karşı eli ile mücahede ederse, o mü’mindir. Kim onlara karşı dili ile mücahede ederse, o da mü’mindir. Kim onlara karşı kalbi ile mücahede ederse, o da mü’mindir. Ama bunun ötesinde, imandan bir hardal tanesi de yoktur.”[9] Hadis-i şerifi hiçbir açıklamaya gerek kalmayacak kadar kıyamın önemli bir unsuru olan emr-i bil-ma’rufve nehy-i an’il-münker vecibesinin, ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadır…

“Ey insanlar! Resullullah buyurmuştur ki; ‘her kim, Allah’ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulü’nün sünnetine muhalif olan, kulları arasında zulüm ve haksızlıkla hükmeden zalim bir yönetici görür de eliyle veya diliyle ona karşı durmazsa, Allah (cc), onu, o zalimi sokacağı yere (cehenneme) sokar!”[10] ;… İlaahir…

Netice itibariyle; kavlen leyyinenden (Tâ-hâ: 44) başlayıp, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla güzel bir biçimde mücadele et!…” (Nahl: 125); “Sana emrolunanı açıkça haykır ve müşriklerden yüz çevir!” (Hicr: 94) ile devam eden İslamî tebliğat, artık fiilî aşamaya gelmiş; “O halde, kafirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an-ı Kerim ile) onlara karşı olanca gücünle cihad-ı ekber yap!” (Furkan: 52) gibi.. ayet-i kerimelerle çok boyutluluk kazanmıştır…

“…Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı…” (Bakara: 251) Ayet-i kerimesinin irşadı ve yol göstericiliği ile, zalim-müşrik tağutî güçlere ve düzenlere karşı, kıyamın tüm boyutlarıyla devreye sokulmasıyla birlikte, İslamî cihadın İlâhî kurtuluş kapılarının tamamen açılmış olduğu ve açılmasının gerekliliği tezahür ve tebellür etmiş bulunmaktadır. Ki böylece; tağutî düzenlerin yıkılış ve İslamî düzenin kuruluş sabahı doğmuş olacaktır!…[11]

Evet; “…Onlara va’d olunan, sabah vaktidir! Sabah da yakın değil mi?!” (Hûd: 81);.. ‘Bela!..’ elbette yakındır; hem de o muhteşem sabah tulû etmiş;.. Büyük Şeytan’ı ve tüm uşaklarını tar-u mar eden ve etmeyi sürdüren Cihan-Şümul İslam İnkılabı, fecr-i sadık olarak, İlâhî fonksiyonunu icraya başlamıştır, ve’s-selam… Böylece; -çok kısa da olsa- İslam’da Cihad konusuna gelmiş bulunuyoruz. İnşaallah…


[1] “Her kim ‘La ilahe illallah’ı (anlamını) bilerek ölürse cennet’e girecektir’…” Hadis-i şerifi ve benzerleri, bu hakikati nâtık bulunmaktadır. (Bakınız; Sahih-i Müslim:K. İman: 10; (Terc): 1/204-238; Tirmizî:K. İman/17; (Terc): 4/390-391; İbn-i Mâce: K. Zühd/37; (Terc): 10/612-615; Müsned-i Ahmed: 2/68, 128, 210, 238..; 3/116, 173, 176, 178..; 5/391; 6/68, 314; Z. Buharî: 1072-1074; Tecrid-i Sarih: 12/428-429;…

[2] Bir üstteki dipnotta geçen rivayetlerin pek çoğunda ..; “… Benim de Allah’ın Resulü olduğuma şehadet getirirse cennete girer.” gibi ilave-kayıtlar ve tafsilatlar vardır. (Örneğin, bakınız; müslim: 1/211,  214-215,  217, 220;…)

[3] Bakınız; İbn-i Mâce: Mukaddime/9; (Terc): 1/88-93, 155, Buharî: K. İman: 3; Z. Buharî: 15; Tecrid: 1/29; Müslim: K. İman: 57, 58; (Terc): 1/240-247; Ebu Davud: K. Sünnet/15; (Terc): 5/404-406; Tirmizî: K. İman/6; (Terc): 4/374; Süâien-i Neseî: K. İman/16; (Terc): 8/564; Müsned-i Ahmed: 2/379, 414,445;…

[4] Usûl-ü Kâfi: 3/42-44.

[5] Usûl-ü Kâfi: 3/56-62.

[6] Bir kısım rivayetlerde mü’min, bazılarında ise müslüman ta’biri geçmektedir. Ki; anlamında aynı hedef ta’kip edilmiştir. Bakınız; Tirmizî: K.İman/12; (Terc): 4/384; Buharî: K. İman/4, 5; K. Rikak/26; Zübdet’ül-Buharî:16; Tecrid-i Sarih: 1/29; Neseî: K. İman/8, 9; (Terc): 8/558-559; Sahih-i Müslim: K. İman/64,65; Ebu Davud: K. Cihad: 2; (Terc): 3/406; İbn-i Mâce: K. Fiten/2; (Terc): 10/141; Darimî: K. Rikak/4, 8; Müsned-i Ahmed: 2/160, 163, 187, 191, 192, 195, 205-206; 3/154, 372, 391, 440; 4/114, 385; 6/21,22. 144

[7] “Sen, ‘Rabbinin yoluna ‘hikmet’le ve güzel öğütle davet et! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Muhakkak ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir!” [Nahl(16): 125];…

“Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve; ‘Gerçekten ben müslümanlardanım!’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?… İyilikle kötülük müsavi olmaz! Sen, (kötülüğü) en güzel bir şekilde defet!..; O zaman, seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost oluverir!.. Buna, ancak sabredenler kavuşturulur.. Ve (evet) buna, ancak büyük ‘hazz’ sahibi olan kimse kavuşturulur!…” [Fussilet(41): 33-35];

Ayet-i kerimelerinin ders verdiği doğrultuda, Toplumsal İslamî Değişim ve irşâd çalışmalarına büyük bir aşk-şevk ve basiretle devam edilmeli, ye’s, atalet ve fütur.. gibi illetlere düçâr olmadan, her türlü enfüsî ve afakî engellerin üzerine üzerine gidilmelidir.. Her ne kadar, kulaklarını tıkayan ve gözlerini kapatan tiplerle mülâki olunsa da!… Bu tipler dahi, Yüce Kur’an’da şöyle tavsif edilmektedir:

“Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar? Sanki onlar, ürkmüş ‘yaban eşekleri’ gibidirler; (ki) arslandan korkup kaçıyorlar!” [Müddessir(74): 49-51];…

Hayat-ı insanîyyeyi ifsâd etmeye devam eden; emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i anil’münker’in kavlî aşamasıyla yola gelmeyen ve İslamî bir toplum oluşumunu engelleyen; bu, yaban eşeği karakterli İslam kaçkını süfehânın, nehy-i fiilî ile hizaya getirilmesi gerekmektedir…

[8] Ğurer’ul-Hikem; Fasıl: 77, hadis no: 272;.. Ayrıca; “En efdal cihad, zalim bir sultanın karşısında ‘kelime-i adl’i söyleyip-haykırmaktır. ” diye vârid olan hadis-i şerifler için bakınız; Tirmizî: K. Fiten (terc): 4/48; İbn-i Mâce: K. Fiten/20; (Terc): 10/235-236; Müsned-i Ahmed: 2/191; 3/19, 300, 302, 346; 4/314-315, 385; 5/251, 256; Sünen-i Neseî: K. Biat: 37; (Terc): 7/220.

[9] Sahih-i Müslim: K. İman/78, 79; (Terc): 1/276-287; Sünen-i Neseî: Kitab’ul-İman/17; (Terc): 8/565-566; Tirmizî: K. Fiten/9, 10, 11; (Terc): 4/44-48 ; İbn-i Mâce: K. İkame/155; K. Fiten/21: (terc): 4/48-49; 10/237; Müsned-i Ahmed: 3/10, 20,49, 53, 54, 92;…

[10] Maktel-i Havârizmî: 1/234;…

[11] Bakınız; Ve’l-Fecr.. suresinin geniş ve şümullü tefsiri!.. (Tabiî ki İslam İnkılabı’na taallûkâtını da nazar-ı dikkate almak kaydıyla!…)

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu