Genel

Mukaddime

MUKADDİME

Toplumsal bir varlık olması hasebiyle, insanın her hususta yalnız hareket edemediği, başkalarına da muhtaç olduğu, birlikte hareket etme ve teavün (yardımlaşma) içerisinde olma zorunda bulunduğu., fiilî-aklî ve ilmî bir vâkıâ olarak müşahede edilmekte olduğu, bilinip-gözlenmektedir. Kaldı ki, bu teavün ve müşterek düzenli hareket, kâinatta (tüm varlıklar arasında) carî olan tekvinî sünnetullah olarak hükmünü bil-fıil icra etmektedir.

Gerek tekvinî, gerekse içtimaî cephesiyle olsun, insanın bu İlâhî kanuna göre daha da bir öncelikle hareket etme zorunda olduğu, her akl-ı selim tarafından, kesinkes kabul edileceği ma’lumdur…

İşte; bu fıtrî ve içtimaî Sünnetullah gereği, insanlık tarihi süresince devam edip gelen hak ve batıl savaşının her iki cephesi de, önderlerin ekseni ve yönetimi altında toplanarak gerçek toplumsal bir güç haline gelmiş, yapılarıyla-çizgileriyle mütenâsip rol ve görevlerini icra eylemiştir. Hazret-i Âdem(as) ile başlayıp, Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, İsmail, Ya’kub, Musa, Harun, İsâ ve sair enbiyâ (as) ile devam eden ve Resul-ü Ekrem (aleyhisselam) ile hitama eren nübüvvet zinciri, hak cephesinin nurlu öncülerini temsil etmektedir. İblis ile başlayıp, Nemrut, Fir’avn gibi tağutlarla devam eden, Ebû Cehil ve Ebû Süfyanlarla noktalanan fitne ve fesat öncüleri de, asr-ı saadete kadar gelen insanlık tarihinin batıl cephesinin habis öncüleri rolünü oynamışlardır. Ki; bugüne kadar da aynı sünnetullah devam edip gelmekte, hak ile batıl, kendi öncülerinin etrafında ve komutası altında kendi-asli misyonlarını icra ve ifâ edip gitmektedir…

Bu genel temas ve işaretlerden sonra, asıl üzerinde durmak istediğimiz özel konuya gelmek istiyorum. Ki, o da şudur:

Hak cephenin ehil ve seçilmiş önderleri olan peygamberler (as)’in, kendilerinden sonra, kendi yerlerine geçerek hakkın öncüleri olacak ehil varislerin seçilip ta’yin edilmesi hususunda çok hassas davrandıklarına, bu hususta Cenab-ı Hakk’a (cc) tazarru ve niyâzda bulunduklarına şâhid oluyoruz. Örneğin;

“Bir zamanlar Rabbi; İbrahim’i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince de, ‘Ben seni insanlara imam yapacağım!’ demişti. (İbrahim de:) ‘Zürriyetimden de!., (imamlar yap, ya Rabbi!…)’ dedi. (Allah-u Teala ise:) ‘Ahdim, zalimlere ermez!..(onlar için söz vermedim!…) buyurdu.” [Bakara(2): 124]

(Hani, Zekeriyya şöyle demişti:) ‘Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olanlardan endişe ediyorum. Karım da ‘kısır’dır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver. Ki o, bana varis olsun ve ‘Al-i Ya’kub’a da varis olsun. Ve onu rızana layık kıl!’. (Allah-u Teala şöyle buyurdu:) ‘Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki onun adı Yahya’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık!” [Meryem(19): 5-7] ; yaklaşık olarak, [Al-i İmran(3): 38-39];

“Andolsun ki biz, Davud’a ve Süleyman’a ilim vermişizdir. Onlar, ‘bizi mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun!’ dediler. Ve Süleyman, Davud’a varis oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. Cinlerden ve insanlardan ve kuşlardan müteşekkil ordular, Süleyman’ın hizmetinde toplandı; hepsi birarada (O’nun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu.” [Neml(27): 15-17]…

(Yüce Allah (cc) dedi: Ey Musa) Fir’avn’a git! Çünkü o iyice azdı. (Musa) dedi: Rabbim! Göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki, sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de ‘vezir’ ver, kardeşim Harun’u. Onun sayesinde sırtımı kuvvetlendir. Ve onu ‘işime’ ortak yap! Ki böylece, seni bol bol teşbih edelim ve bol bol analım seni. Şüphesiz sen bizi görmektesin! (Allah da:)  ‘Ey Musa istediğin sana verildi!’ dedi.” [Taha(20): 24-36];

“Bir zaman Yûsuf babasına demişti ki: ‘Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm, yani onları bana secde ederken gördüm.’ (Babası:) ‘Yavrucuğum! Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır!’ dedi. Ve işte böylece, Rabbin seni (önder olarak) seçecek, sana olayların te’vilini öğretecek ve daha önceki iki atan olan İbrahim ve İshak’a ni’metini tamamladığı gibi sana ve Al-i Yakub’a da ni’metini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin Alim’dir, Hakim’dir. Andolsun Yûsuf ve kardeşlerinde (onların haberlerinde) soranlar için ibretler vardır. (Kardeşleri) dediler ki: ‘Yûsuf la (öz) kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz (daha güçlü ve daha) kalabalık bir topluluğuz. Muhakkak ki babamız (Yûsuf u bize tercih etmekle) apaçık bir yanlışlık (ve şaşkınlık) içindedir. Yûsuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek, yeniden) salih kimseler olursunuz!’…” [Yûsuf: 4-9]…

Kur’an-ı Kerim’in İlâhî semâsından tulu eden bu mübarek ayetler konumuzla alâkalı, kitapları istiâb edecek ölçüde geniş bilgiler sunarken, biz sadece konumuza taalluk eden veçhesine genel hatlarıyla -kısaca- temas ve işaret edecek, tafsilatını da ehl-i ilim ve irfan zevât-ı kiramın takdir ve tahkikatına havale etmekle yetineceğiz.

Mezkûr ayet-i kerimeleri tahkik ettiğimizde, ilk aşamada şu hususlar dikkatimizi çekmektedir:

1-) “Allah-u Teala, gerekli gördüğü takdirde, imamet makamına istediği kulunu seçip ta’yin etmekte, bu ‘seçim’de bazen ‘ibtila ve imtihan’ ameliyesini uygulamakta, bazen de buna gerek duymadan doğrudan doğruya ta’yin etmektedir’. [1]

2-) “İmam olacak zatın, zulmün her türlüsünden ‘beri’ olması gerekmektedir” [2]

3-) “Mevcut olan imam, kendisinin yerine geçecek birinin ‘varis’ olarak ta’yin edilmesi için, Allah-u Teala(cc)’ya tazarru ve ‘niyaz’da bulunabilir. Bilhassa bunun, ‘kendi aile efradı arasından’ seçilmesini isteyebilir, hatta, diğer çevresine ve başkasına itimat da etmeyebilir” [3]. Çünkü; İbrahim, Musa ve Zekeriyya (aleyhimüsselâm) bunu açıkça ifade etmişlerdir.

Hazret-i İbrahim (as), kendisinin imam ta’yin edilmesinden sonra, zürriyetinden de imamların ta’yin edilmesini istemiş, zalim olanların müstesna olması kaydıyla, bu duası Allah-u Teala tarafından kabul edilmiştir[4].

Hazret-i Zekeriyya da, kendi oğlunun doğup da varis olmasını istemiş, gerekçe olarak da ‘kendinden sonrakilerin işbaşına gelmelerinden endişe edişi ve onlara güvensizliği’ söz konusu edilmiştir[5].

Hazret-i Yakub (as)’un da, oğlu Yûsuf (as)’a böyle bir veraseti mutazammın bulunmasından mütevellit fart-ı muhabbet ile müteveccih bulunduğu anlaşılmaktadır[6].

Hazret-i Musa (as) ise kendi aile efradından kardeşi Harun (as)’u vezir olarak talep etmekte, kendisinin misyonunu üstlenmesini istemektedir. [7] Ki, bu yüce peygamberlerin(as) bu talep ve duaları, Allah-u Teala (cc) tarafından kabul edilmiş, istedikleri yerine getirilmiştir…

4-) “Peygamberlerin, kendilerinden sonra istedikleri ‘varisler’, elbette ‘nübüvvet ve imamet’ makamlarının gerektirdiği işlerde-hizmetlerde sorumlu olacak, o İlâhî görevlerin icrası hususunda ‘varis’ olacaklardır. Yoksa, mal-mülk ve dünya metaı hususunda değil. Zira, peygamberlerin bırakacağı ‘miras’ dünyevî olmayıp, uhrevî olacağı, İslam’ın hükümleriyle ve icrası ile alakalı olacağı açıktır” [8].

5-) “Veraset-i nübüvvete liyakati olanlara karşı, en yakınında bulunanların bile ‘haset’ edeceği, bunun sonucu olarak da her türlü ihanetin yapılabileceği, insanoğlunun bu kadar ‘sapma’ya müstaid olduğu, Hz.  Yûsuf’un kardeşlerinin tavır ve fiillerinden açıkça anlaşılmaktadır. ” [9]

6-) Al-i Yakub ta’birinin ‘ezvac-ı Yakub’ değil, ‘evlad-ı Yakub’ anlamında olduğu, te’vili imkansız bir sarahat arzetmektedir. Ki böylece; ‘Al-i İbrahim ve Al-i Muhammed’ (as) (Ehl-i Beyt)’in de aynı anlamda (evlat ve zürriyet anlamında) olduğu anlaşılmış  olmaktadır…”[10] Ve  hakeza!   İşte;  bu  kısa tavzihattan sonra, Resul-ü Ekrem (s.a.v.)’den   sonraki   veraset-i nübüvvet ve imamet-i mahza konusuna gelebiliriz. Ki; bunun anlaşılmasından sonra, Kerbela, Aşura ve Hz. Hüseyn (as) gerçek anlamıyla anlaşılabilir, o günden bu güne kadar devam edip gelen ve İslam İnkılabı ile neticelenen Hüseynî Çizginin (yani, Öz Muhammedî İslam’ın) derinliğine ulaşılabilir. Şöyle ki:

a-) Muhammed’ül-Emin (s.a.v.)’in Hatem’ül-Enbiya olarak bi’setine paralel olarak, veraset-i nübüvvet kurumu da oluşmaya başlamış, sevk-i İlâhî ile, Hz. Ali (as), Ehl-i Beyt’in başı olarak, çocukluk çağından itibaren hane-i Resulullah‘ta, terbiye-i nebevî tahtında yetişmiş, ehil bir varis olmak üzere, vahyin ilk gününden, son anına kadar İlâhî vahyin ta’lim ve tedrisatı ile tekamüle ulaşmıştır[11]

b-) “Aşiretinden en yakın olanlarını inzar et! Ve sana tabi olan müminlere kanadını ger!” [Şuâra(26): 214-215] İlâhî emrini Yüce Resul (as), bu amaçla topladığı tüm akrabalarının huzurunda, kendi hanesinde ve terbiyesi altında oğlu gibi büyütmeye devam ettiği Hz. Ali (as) için;

“İşte bu, benim kardeşim, vasim ve benden sonra aranızdaki halifemdir; onu dinleyip itaat edeceksiniz!”[12] demiş. Böylece; İslam’ın ilk günlerinden itibaren, gelecekteki varisinin kimliğini alenen ilan etmiştir.

c-) Kutlu Hicret olayından sonra varılan Yesrib (Medine-i Nebevî’de) muhacirlerle-ensar arasında aktedilen kardeşlik anlaşmasında, Hazret-i Ali’yi, kendisi için bırakan Resul-ü Ekrem (SAV); “Ya Ali, sen benim dünyada da ahirette de kardeşimsin”[13] demiş, ırsî akrabalıktan öte manevî ve nebevî bir saikle hareket ederek, söz konusu varis ve vasi-halife kılma misyonunu terennüm ettiğini göstermiştir…

d-) En önde görünen (üç halife de dahil) tüm eshabı, birbirlerinin, hatta çok yeni ve de çocuk yaşta olanların emir ve komutası altında istihdam eden Resul-ü Ekrem (as), Hz. Ali (as)’yi, tüm hayatı boyunca hiç kimsenin emir ve komutası altına vermemiş, böylece; kendinden sonra ona takınılması lazım gelen tavır ve muamelenin nasıl olacağını, fiilen de göstermiştir[14]

“Allah ve Resulü’nün en çok sevdiği, onun da Allah ve Resulü’nü en çok sevdiği”[15]; “Ancak onu mü’minler sever, münafıklar ise ona buğzeder”[16]; “Allah, onunla (ilhamen) konuşuyor!.. [17] dediği İmam-ı Ali (as) için, Resul-ü Ekrem (as);

“Ali bendendir, ben de Ali’denim. Ve benden sonra Ali her müminin velisidir!”[18] ; “Allahım! Ali nereye dönerse, ‘hakkı’ da onunla ‘beraber’ çevir!…”[19]; “Ya Ali! Bana karşı sen, Musa’ya karşı ‘Harun menzilesi’ndesin!…”[20]; “Ben ilim (ve hikmet) şehriyim, Ali de (o şehrin ) kapısıdır!… “[21]; “Her peygamberin nesli kendinden gelir, benim neslim (ve zürriyetim) de Ali (ile Fatıma’dan) gelecek (devam edecek)tir”[22], diye buyurmuş, ileride, ümmet tarafından ma’ruz bırakılacağı mihnet-meşakkatleri ve ihanetleri    ihbar-ı    nebevî olarak    bildirmiş[23];    Hudeybiye’de Muhammed’ür-Resulullah gerçeğini kabul etmeyen ve anlaşma metnine bunun yazılmasını reddeden Kureyş temsilcisinden rahatsız olan Hazret-i Ali’ye; “Bir zaman gelecek ki, sen de bunun benzeri bir muameleye ma’ruz kalacaksın!… ” demiş, Sıffin sonrası zuhur eden Hakem Olayı’nda ‘Emir’ül-Mü’minin Ali…ibaresine karşı çıkan aynı Kureyş‘in çocuklarının menfî tavırlarına dikkat çekmiştir[24]… ve; “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili için savaştım, sen ise Kur’an’ın te’vili için savaşacaksın…”[25] buyurarak, kendilerinden sonraki bir kısım süfehânın, Kur’an’ı, mana-anlam ve te’vili kanalıyla tahrif etme hevesine kapılacaklarını, ancak Hz. Ali’nin ve pâk evladının (as) şanlı ve kahramanâne mukavemetleri vesilesiyle bunun akamete uğrayacağını tebşir etmiş, böylece; gerçek eshabın ve etbaının etrafında toplanacağı İslamî önderlik (Ehl-i Beyt) kurumunun ve mektebinin (ta’bir caiz ise) adresini göstermiştir[26]

Onun için de; “Ehl-i Beyt’im ‘Nuh’un gemisine benzer, ona giren kurtulur, girmeyen boğulur!… [27]; “Yıldızlar gökyüzünün güvencesi, Ehl-i Beyt’im de yeryüzünün güvencesidir!”[28] Hadis-i şerifleriyle, Ehl-i Beyt’in mutlak hak-necat-hidayet ve istikamet yolunu temsil ettiğini, özellikle vurgulamıştır. Hele, şu ünlü ve Sekaleyn hadisi diye iştihar bulmuş yüce hadis-i şerifin İlâhî anlamı, daha da calib-i dikkattir:

“Ben size baha biçilmez iki ‘ağır’ emanet bırakıyorum: Biri, Allah’ın kitabı; diğeri ise ‘Ehl-i Beytim’dir (ve ‘ıtretim’dir)… bunlara (Kur’an ve Ehl-i Beyt’e) sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmeyeceksiniz! Ve bunlar ‘biribirinden büyüktür’ (azamdır)! Bunlar, kıyamet kopuncaya (havuz başında bana kavuşuncaya) kadar, asla ‘birbirlerinden ayrılmayacaklardır!’ Bunlar hakkında bana nasıl ‘halef olacağınıza (onlara karşı nasıl muamele yapacağınıza) dikkat ediniz!… “[29]

Yüce Resul-ü Ekrem (as)’in gerçek izleyicileri ve vefakâr ümmeti için yol gösterici ve ışık tutucu olarak tek başına bile kâfi gelecek kadar bir ihtişama ve sarahate sahip bulunan bu mübarek hadis-i şerif, her şeyi (gerçek olan her şeyi) açıklamış bulunmaktadır. Ki; Yüce Resul’ün mübarek emaneti, Kur’an ile eşdeğerde oluşu (biri, okunan-yazılı Kur’an, diğeri ise yaşayan-yürüyen canlı Kur’an!…), O’na sarılanın asla dalalete sapmayacağı! (Mefhûm-u muhalifi ile de, ona sarılmayanların sapacağı ve tarihte de bunun bizzat müşahede edildiği…), Kur’an ile Ehl-i Beyt’in ebede kadar varlığını koruyacağı ve birbirlerinden de asla ayrılmayacakları!… ve bundan dolayı da, onların hak ve hukukuna (önderlik yetkilerine ve ulvî değerlerine) riayet edilmesi ve bunun (aman ha aman!..) korunması, Resul-ü Ekrem’e iman ve muhabbetin de bununla anlaşılacağı!… gibi.. pek çok imanî-dinî ve İlâhî temel unsurları ve vecibeleri ihtiva etmekte olduğu izahtan varestedir…[30]

Ümmetin mutlak önderliği ile görevli bulunan Al-i Muhammed (as) (yani Ehl-i Beyt), tabiatıyla kendi aralarında eşit değildir[31]. Nübüvvet ve risalet müessesine, cüz’î ve kısmî olarak varis olanlar olduğu gibi, küllî varis olanlar da vardır. Ki; Peygamber efendimiz (as), şu hadis-i şerifleriyle bunları dile getirmişlerdir:

“Benden sonra, hepsi Kureyş’ten olmak üzere ‘oniki’ halife gelecektir…” ‘”Her peygamberin, ‘oniki naibi-nakibi’ vardır. Benim de, benden sonra ‘oniki halifem’ (veya oniki emirim-naibim) çıkacak ve hepsi de Kureyş’ten olacaktır! [32]

Böylece; Ehl-i Beyt‘ten olacak öncülerin küllî varis ve umumî imam olanların oniki ile sınırlı olduğu belirtilmiş, diğer öncülerin ise; bu mübarek imamlara niyabeten ve onlara merbût olarak, önderlik misyonunu icra edebileceklerine (imaen) işaret edilmiştir…[33]


[1] Meselâ, Hazret-i Âdem’in ibtilâsı; [Bakara(2): 2/35-36]; [A’raf(7): 19-22]; Hazret-i İbrahim’in ibtilâsı, [Bakara(2): 124]; [Enbiya(21): 69-71] ; Hazret-i Yûsuf un ibtilâsı, [Yûsuf(12): 10-15, 22-28, 35-42]; Hazret-i Musa’nın ibtilâsı, [Tâ-hâ(20): 38-40].

[2] [Bakara(2): 124]’de geçen “… Ahdim (imam kılma sözüm) zalim olanlara tenavül etmez!…” kavlinin mefhum-u muhalifi, “.. Zalim olmayanlar, ancak imam olabilir!” anlamında olmaktadır. Buradaki zalim terimi, günahkâr, zalim olmayan ise, günahsız, yani ma’sum anlamında oldukları, yine Kur’an-ı Kerim ile, örneğin; [Bakara(2): 35], [Enbiya(21): 87]’de tasrih edilmiş bulunmaktadır. O zaman, karşımıza iki kısım imam çıkmaktadır. Biri: Mutlak, diğeri: Mukayyed. Mukayyed olanlar da, küllî-umumî ve cüz’î- kısmî olmak üzere iki sınıfa ayrılmaktadır. Ulu’1-azm peygamberler (as), mutlak ve küllî imamet misyonunu ifa ederken, onlara tabi olan Nebîler-Resuller (as) ise mukayyed bir özellik taşımakta, bunların da küllî ve cüz’î misyona haiz olanları bulunmaktadır…

Nebî ve Resul olmayan imamlar-halifeler ise; mukayyed bir misyon-yetki ve etkiye haiz bulunmakta, bağlı bulundukları Resul‘e tabi olarak icrâ-yı faaliyet etmektedirler. Bunların da küllî ve umumî olanları ile cüz’î ve kısmî olanları söz konusu olmaktadır. Yani, verasetleri küllî olanlar, cüz’î olanlar!… Diğer bir ta’birle, ma’sum olanlar ve olmayanlar! Ki, Eimme-i tsna Aşere (as) ilk sınıfı, bunların dışında kalan ve velayet ve veraset-i amme‘ye haiz olan sâlih ve adil fakihler ise ikinci sınıfı teşkil etmektedirler. Ki, Naib-i İmam hüviyetindedirler. Ve, nâm-ı hesabına hareket ettikleri, gerçek-küllî (Ma’sum) İmam’dan dolayı da, Veliyy’ül-Emr’il-Müslimin ehliyet ve selâhiyetine sahip olma durumundadırlar… İlaahir…

[3] Gerek şer’an, gerekse aklen de, değil önemli bir konu için, basit bir konu için bile ehliyet şartının arandığı, hatta ön plana alındığı açıktır. Bu da, yakinen tanıma ve şehadet ile olur. Kişi, en yakınında bulunanları, her an gözetimi altında olanları daha iyi tanır. Bu da, evlat ve kardeş gibi, çok yakın olanlarda veya o duruma ve pozisyona yakın olan eşhasta daha net ve daha kesin gerçekleşir. Bu aklî ve şerî gereklilikten dolayıdır ki; Hz. İbrahim, Ya’kub ve Zekeriyya (Aleyhimüsselâm) öz oğullarına teveccüh etmiş, Hz. Musa ise, en yakını olan kardeşine yönelik duâda ve teveccühte bulunmuşlardır. [Bakara(2): 124], [Yûsuf(12): 5], [Meryem:(19): 5], [Tâ-hâ(20): 29-32]…

Resul-ü Ekrem (sav) ise; bu iki özelliği (oğul ve kardeşliği) birlikte yaşayan (Tirmizî: 6/305-307; 273, 279;…) Hazret-i Ali’ye yönelmiş, onun ve esbat olan neslinin (Ehl-i Beyt (as)’in) küllî ve umumî imametini arz-u niyaz eylemiş, Cenab-ı Hakk tarafından da bu kutlu nesil (Al-i Muhammed (as) intihab edilmiştir… (Yüce Rabbimiz (cc), bizleri nurlu yollarını izlemeye muvaffak kılsın!.. Amin!…)…

[4] Hazret-i İbrahim’in (as): “…Zürriyetimden de! (İmamlar kıl!)…” duâsına verilen, “…Ahdim, zalimlere değil!” [Bakara(2): 124] İlâhî cevabı: “Zalim (günahkâr) olmayan zürriyetine de bu (İmam kılma) ahdim ‘tenavül’ eder! (döner)…” anlamında olmaktadır. Ki; Al-i İbrahim ve O’nun iki dalı olan Al-i Ya’kub ve Al-i Muhammedin (sav), gerek beraberce, gerekse ayrı ayrı sonsuz İlâhî ni’metlere müstağrak bulundukları izahtan vârestedir… [Meselâ; [Maide(5): 3], [Yûsuf(12): 6,100], [Neml(27): 15-17], [Enbiya(21): 69-74], [Saffat(37): 97-126];

Hele; “Allahumme salli ala Muhammedin ve ala al-i Muhammedin]…” Mübarek salâtı ve duası, asırlar boyu tüm ümmetin namazda ve namaz dışında vird-i zebanı olmuştur. (Bakınız duâ için, ‘Savaik’ul-Mührika’dan naklen, El-Ğadir: 2/303; Beyhakî ve Dârekutnî’den naklen, Es-Savâik: 139).

[5] “Gerçekten Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah, herşeyi işitici ve görücü olandır!…” [Nisa(4): 58] ayet-i kerimesi muvacehesinde, kişinin ehil olan oğlunu-kardeşini ve sair yakınlarını ihmal veya gözardı etmesi caiz değildir. Burada akraba ile sair insanlar arasında fark yoktur. İslam’da saltanat (krallık) sistemi yoktur, fakat bu; ehil olan evladın, emanetten (yönetimden) mahrum bırakılacağı anlamında asla değildir. Buradaki farkın, temyizi şarttır. Mevcut olan ehil akrabanın tercihi, yakinen tanıyabilme imkanının bulunmasından dolayı da gereklidir. Zira; ehil olanın-olmayanın tesbiti, yakinen tanıma ve tahkik ile mümkündür. Bu da, en fazla, yakın akraba hususunda veya o düzeyde yakın olanlarda gerçekleşebilir. Onun için, bir kısım peygamberler (as) bu hususu göz önüne almış, çocukları ve kardeşleri bulunmadığı durumlarda ise, lütfedilmesi için Cenab-ı Hakk’a duâ ve niyazda bulunmuşlardır. Ki, az evvelce de işaret etmiştik…

[6] Nübüvvet makamının emin temsilcileri olan peygamberlerin, her bakışı ve tüm değer yargılarının Allah için olduğu-olacağı, imanî ve bedihî bir hakikattir. Yoksa, fanî-dünyevî ve ırsî bir tensib ve tercihleri asla söz konusu değildir. İşte; Hazret-i Ya’kub (as)’un, o kadar çocukları içerisinde Hz. Yûsuf a karşı aşırı muhabbeti, Resul-ü Ekrem (sav)’in de keza çocukları içerisinde Hz. Zehra (as)’ya karşı eşsiz ilgi ve alâkası, tüm akrabaları içerisinde de Hz. Ali (as)’ye fart-ı muhabbeti ve misilsiz rağbeti, sadece onların (as), büyük ve kutsal manevî ve ruhî makamlarından ve azametlerinden dolayıdır, başka değil… Ki; “Fatıma benden bir parçadır, O’nu üzen beni üzer, O’nu yoran beni yorar!…” (Tirmizî: 6/361); “Fatıma, cennet kadınlarının seyyidesidir!…” (Tirmizî: 6/312, 375); “Resululah (as)’a insanlar arasında en sevgili olanı Fatıma; erkekler arasında ise, Ali idi…” (Tirmizî: 6/364); “Resulullah (as)’a her yönüyle benzeyen Fatıma idi. Resululah, O ‘nun önünden kalkar, saygı ve sevgiyle O’nu kucaklar, alnından öperdi!… “ (Tirmizî: 6/363-364) gibi., nice hadis-i şerifler ve Kevser-i nesl-i Nebî (as) oluşu gibi nurânîyeti, Hz. Fatıma’nın yüce makamını ve Resul-ü Ekrem (sav)’in O’na ve Hz. Ali’ye teveccühünün İlâhî veçhesini ve hikmetini göstermektedir…

[7] İslam’ın ve toplumun ağır sorumluluğunu ve önderliğini üstlenen zevatın, yakın-samimi-ciddi ve güçlü yardımcılara ihtiyaçları olacağı ma’lumdur. Bunun ilk akla gelecek olanları da, elbette evlat ve kardeş başta olmak üzere, yakın akrabalardır. Onun için, “Hz. Musa (as), kardeşi Harun’u, Resul-ü Ekrem (sav) de kardeşim! dediği İmam-ı Ali (as)’yi vezir ve vasi edinmiştir. [Tâ-hâ(20): 29-32]; [İbn-i Esir: 2/64];

Bu İlâhî hikmet ve gerçek içindir ki: “Önce en yakın akrabanı inzar et!…” [Şuâra(26): 214] ayetinin nüzulü ile birlikte, Yüce Resul (as), hemen bunu uygulamaya koyulmuştur. (İbn-i Esir: 2/61-67) Ve yine Resul-ü Ekrem (sav), Medine‘ye hicretinde, dedesi Abdulmuttalib’in annesinin akrabaları olan Ben-i Neccar için ‘dayılarım!’ diye iltifatta bulunmuş, onların fiilî desteğini sağlamıştır. (İbn-i Esir: 2/110; Tabakat-ı İbn-i Sa’d: 1/235; Buharî: 4/266)…

[8] “Peygamberler miras bırakmaz!…”, “Bize mirasçı olunmaz!…” (Müslim (terc): 8/502-516; (Arapça): Cihad/49-52, 54, 56; Buharî: Humus: 1; Fezail/12, Meğazi/14, 38…; Tirmizî: Siyer (terc): 43, 3/171; Muvatta: Kelam/27; Müsned-i Ahmed: 1/1, 4, 6, 9-10…; hadis-i şerifi, peygamberlerin meşgalelerinin mâhiyetine dikkat çekmekte, dünya ve emtiasına, mal ve mülke önem vermediklerini ve onlar için çalışmadıklarını vurgulamaktadır. Yoksa; hasb’el-kader kalmış ve bırakılmış olan malları, mirasçılarına verilmez! demek değildir. Böyle bir yorumun, ne aklen, ne de dinen hiçbir dayanağı olamaz!

Zira; peygamberlerin çocukları ve diğer mirasçıları da insandır ve beşerî ihtiyaçları olacaktır. Zaten, sadaka almaları da memnu’ olan peygamber çocukları ve akrabalarının durumu ne olacak? Öz babalarının mallarına bile sahip çıkamayacaklarsa, kimin malı ile geçineceklerdir? “Süleyman Davud’a vâris oldu!” [Neml(27): 16] ayeti, mutlak iken, onu sırf nübüvvet ile sınırlamak, izahı mümkün olmayan bir yanlışlık olduğu açıktır. Mal kalmış ise, onu kim alacak?… “Bırakılan mal sadakadır!” ilâvesinin, hiçbir aklî ve şer’î izahı olamaz. Kişinin sadakası bile en yakın akrabasına verilmesi şer’î gereklilik iken, normal mirasın bile evlada verilmemesi, gerçekten büyük bir haksızlık olarak tezahür etmektedir. Hele humus gibi.. bir hakkın bile söz konusu edilmediği bir mektepte, (Ehl-i Sünnet’te), Peygamber (as) evladının ne kadar garip ve mağdur olacağı, fakr-u zaruret içerisinde kıvranacağı, izahtan vârestedir…

[9] [Yûsuf(12): 5, 8-15]’te geçen ve Hz. Yûsuf (as)’un kardeşlerinin kendisine olan hasetliklerinden dolayı reva gördükleri muamelenin benzerini, Resulullah (sav) Efendimizin bir kısım eshabının, İmam Ali (as) ve evladına karşı yaptıklarını ibretle-dehşetle müşahede ediyoruz. Örneğin;

Cabir(ra)’den rivayet edilmiştir; Dedi ki: “Taif vak’asında Resul-ü Ekrem (sav) Ali’yi çağırdı ve onunla başbaşa konuştu, bunun üzerine orada bulunanlar (Eshab); ‘Amcasıoğlu ile başbaşa konuşması uzadı!’ dediler. (Bunu duyan) Resul-ü Ekrem (sav) buyurdu: ‘O ‘nunla gizli konuşan yalnız ben değilim, Allah da onunla gizli konuşur(du)!… “ (Tirmizî: 6/277);

İmran bin Husayn (ra)’dan rivayet edilmiştir…: “Ali’yi, Resulullah (sav)’a şikayet için anlaşan dört sahabe ‘Ya Resulullah! Ali’yi görmüyor musun?…’ (Şöyle şöyle yaptı!…) diye ayrı ayrı konuştular, Resul-ü Ekrem (sav) hepsinden de yüzünü çevirip, en sonra da, ‘Ali’den ne istiyorsunuz?.. Ali’den ne istiyorsunuz?.. Ali’den ne istiyorsunuz?.. Ali ben’den, ben de Ali’denim ve ben’den sonra Ali, her müminin velisidir!’..” buyurdu…” (Tirmizî: 6/266-267); (İbn-i Mâce: 1/205); (Müracaat:36. Mektup…)

El-Berâ’dan,… “Halid, benimle Peygamber(sav)’e Ali’yi gammazlamak için bir mektup yazdı. Peygamber(sav)’e geldim; mektubu okuyunca, ‘rengi birdenbire değişti’ ve sonra, ‘Allah ile Peygamberi ‘ni seven ve Allah ile Peygamberi’nin sevdiği bir zat için ne (diyor, ve ne) düşünüyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Allah’ın gazabından ve Resulü’nün gazabından Allah’a sığınırım!’ Ben, ancak (Halid’den gelen) bir elçiyim!., ‘dedim ve bunun üzerine Resul-ü Ekrem (sav) sustu!…” (Tirmizî: 6/276-277); ve bakınız; sh. 83.

Bunlara başka ilave edecek bir şeye gerek kalmıyor. Ve böylece, Yüce Resul(as)’ün zamanında ve yanında, İmam Ali(as)’ye böyle muamele yapan bir kısım insanların, O Resul-ü Ekrem (sav)’in bulunmadığı zaman ve mekanlarda neler yapmayacaklarını varın siz düşünün!… İşte; İmam Ali’nin ve diğer Ehl-i Beyt mensuplarının (Allah (cc)’ın sonsuz salat ve selamı hepsinin üzerlerine olsun!…), Resul-ü Ekrem (sav)’in irtihâlinden sonra ma’rûz kaldıkları, tarihte emsali görülmeyen, ya da çok ender görülen acı-kötü ve feci muamelelerin esbab-ı mucibesinin önemli bir cephesi, böylece anlaşılmış olmaktadır!.. (Ayrıca, bkz: ‘El-Müracaat: 12.mektup)… Ve; yine bakınız; 21 nolu dipnot.

[10] Daha evvelce de yer yer işaret ettiğimiz gibi; Ehl-i Beyt (Itret) ve Al-i Muhammed (as) kesinkes, Resulullah (sav)’ın pâk nesli ve mübarek zürriyetleridir. İsbatı için çalışmanın zâid olacağı bu hakikat için, şu kadarını yine de ifade edelim:

a-) Konuyla ilgili Tathir (Ahzab: 33) ayetinde, Peygamber Efendimiz’in (as) zevceleri için gelen zamirler müennes (künne) olarak gelmiş, Ehl-i Beyt‘e hitap eden, onların temizliğini ifade eden bölümde gelen zamirler ise müzekker (küm) diye gelmiştir. Bu zamirlerin de, ya tamamı erkek, veya erkek-kadın karışık eşhas için kullanıldığı, konuyla ilgilenen herkes tarafından bilinmektedir…

b-) Tathir ayetinin kendi evinde nazil olduğunu bildiren ve Resul-ü Ekrem (sav)’in, Ali-Fatıma-Hasan-Hüseyn (as)’ı çağırıp üzerlerine örtü örttüğüne ve “Ya Rabbi! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır, sen bunlardan her türlü ‘ricsi’ gider ve onları tertemiz temizle!…” (Tirmizî: 5/322-324; 6/314, 362; İbn-i Kesir (Terc): 12/6552-6525; Müslim (Terc): 10/278;…); hadis-i şerifine bizzat şahid olan Ümmü-Seleme (ra); “Ey Allah’ın Resulü! Ya ben?…” diye sordum. Allah’a (cc) andolsun ki, Resul-ü Ekrem (sav) ‘Evet’ demedi!…’ demiştir. Başka rivayette, ‘Senin yerin ayrı ve sende de hayır var!…’ şeklinde buyurduklarını bildirmiştir. (Tirmizî: 6/314; İbn-i Kesir: 12/6523)…

c-) Ve yine; aynı tathir ayetinin tefsirinde gelmiş olan bu Kisa (Aba) hadisesinde geçen ‘Ehl-i Beyt’in, zevceler mi?’ olduğunu soran kişiye hadisin başka bir ravisi olan Zeyd b. Erkam, şu kesin ve net cevabı vermiştir: “Hayır! Allah ‘a yemin olsun! Hakikaten kadın, zamanın bir kısmında erkekle beraber olur. Sonra onu boşar da, kadın babasına ve kavmine döner!…”; zaten, mezkur hadis-i şerifte, “Ben size iki ağır (Sekaleyn) emanet bırakıyorum!… Bunlar kıyamete kadar, birbirinden ayrılmaz!… Bunların biri, Kur’an-ı Kerim, diğeri ise ıtretim olan Ehl-i Beyt’imdir!…” ibareleri geçmektedir. Ki; Yüce Resul-ü Ekrem (sav) zevcesi, kıyamete kadar!.. hayatta mı kalacak? Ki, ümmet onların hukukuna riayet ve onlara itaat edebilsin?… (Bunun ne kadar basit ve kuru bir mantık olduğu apaçık meydandadır.)…

d-) Tathir ayetinin tefsirini ve izahını, bizzat Resul-ü Ekrem (sav) yapmış, Ehl-i Beyt‘in, Ali-Fatıma-Hasan-Hüseyn (as) olduklarını, ısrarla ve üzerlerine örtü atıp müşahhas şekilde gözlere göstere göstere.. söylemiştir! Ki, “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur’an’ı indirdik!.. Umulur ki düşünüp anlarlar!..” [Nahl(16): 44] ayetinin tasrihi muvacehesinde, Kur’an’ı açıklamakla görevli bulunan Yüce Resul'(as)ün, bu ayetteki Ehl-i Beyt, Ali-Fatıma-Hasan ve Hüseyn(as)‘dir, dediği ve sürekli olarak bunu vurguladığı rivayet edilmiştir. Hatta bir rivayette tam altı ay, diğerine göre de yedi ay boyunca, her sabah namazı öncesinde, Hazret-i Ali’nin ve Fatıma’nın evlerinin kapısında durup, “Ey Ehl-i Beyt, namaz!, namaz!, diyerek tathir ayetini okumaya devam etmiştir!…” (Tirmizî: 5/324; İbn-i Kesir, Ahmed İbn-i Hanbel’den naklen: 12/6520-6521)…

Bu kadar açık deliller karşısında, Yüce Resul’ün (as) sarih beyanlarına rağmen, hâlâ inat ve taassubla hareket ederek Yüce Resul’ün (as) izahınmın-beyanının aksine ve zıddına beyanlarda bulunanlar için, hiçbir söz söylenemez!… Üstelik, bunun dışında daha pek çok deliller de söz konusu olmuştur. Ki; [Al-i İmran(3): 61] ayeti (mübahele ayeti diye iştihar bulmuştur.) içinde geçen ebnaena ve nisaena (çocuklarımız-kadınlarımız) ifadesinin bile, zevcelere değil ehl-i kisa (veya ehl-i aba) denen Hazret-i Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn’e (as) raci ve ait olduklarını nassın kendisinde ve ilgili kaynaklarda görmüştük. (Yine de bkz.; Müslim(terc): 10/245; Tirmizî: 6/276, 304-306; İbn-i Esir: 2/270-271; Tefsir-i Razî(terc): 6/370-371; İbn-i Kesir(terc): 4/1270-1271); İlaahir… Hulâsa, bu ayette geçen çocuklarımız ile Hazret-i Ali, Hasan ve Hüseyn (as)’in, kadınlarımız ile de, Hazret-i Fatıma (as)’nın kasdedildiğine, tüm müfessirler ittifak ettiği halde (Tefsir-i Razî: 6/371), yine de yeri geldikçe, te’vil yollarıyla bir kısım zevat tarafından konu, sürekli olarak saptırılmaya çalışılmakta, en azından mübhemlik ve evham îrâs edilerek, Ehl-i Beyt’in hidayet rehberliği ve yönlendiriciliği nisyana gömülmek istenmektedir!… Heyhat!…

[11] İbn-i Hişam: 1/327; İbn-i Esir: 2/57.

[12] İbn-i Esir: 2/64; Müsned-i Ahmed: 1/109, 111, 331; ve…

[13] Tirmizî: 6/272-273; Tabakat-ı İbn-i S’ad: 3/22; İbn-i Mâce: 1/208; K. Ummal: 6/154.

[14] ‘Mütevatir-i Kafi olan bu konu için, kaynak vermek çok zâid olacaktır. Zira; aksine bir haber ve rivayet, (zayıf ve uydurma da olsa) asla vârid değildir. Demek ki, şeytanlaşmış bulunan en azılı düşmanlar dahi, bu konuda bir şeyler uydurmağa cür’et edememişlerdir!…

[15] Tirmizî: 6/273-277, 361, 364; İbn-i Mâce: 1/198-200; İ.Kesir: 5/2390; 13/7101.

[16] Tirmizî: 6/270, 271, 282; Müslim (terc): 1/346; (Arapça): K. İmam: 33/131.

[17] Tirmizî: 6/277.

[18] İbn-i Esir: 2/147; Tirmizî: 6/267, 272; İbn-i Mâce: 1/205.

[19] Tirmizî: 6/268.

[20] Müslim: 10/243-246; Tirmizî: 6/275, 279; İbn-i Mâce: 1/210; Müracaat/28, 32, 34. mektuplar; Hakim: 3/165-166; Müsned: 1/98; Edeb’ül-Müfred(terc): 2/180-181.

[21] Müsned- i Ahmed: 3/17; Hakim (Müstedrek): 3/127; Tirmizî: 6/274; Tarih-i Bağdat: 11/204; Tehzib’ül-Asar (İbn-i Cerir): 1/89.

[22] “Oğullarımız ve kadınlarımız…” [Al-i İmran(3): 61]’e telmihen; Muhibbu’t-Taberî-Riyad’un-Nadra’dan (2/222’den) naklen, İslam Tarihi (Asım Koksal) Medine dönemi: 3/41.

[23] Henüz Resulullah (Aleyhi ve Alihi Vesellem) zamanında başlayan, Ehl-i Beyt’e yönelik soğuk muamele, İrtihal-i Nebî (as) ile biraz daha artmış, Ben-i Ümeyye vb., Ben-i Haşim‘e rakip kabile mensuplarının gizli ve sinsi çabaları ile gittikçe dozunu arttırmıştır. Ben-i Sakife diye adlandırılan, bir kısmının samimi, ama safiyâne ve gafilâne iştirak ettiği, İmam-ı Ali‘nin saf dışı edilmesini hedef alan meş’um olaydan itibaren, Ehl-i Beyt (as)’in yalnızlığa itilmeye, eski hasımların değişik boyutta intikam duygularının kabarmaya başladığı tarihî bir vâkıâ olarak müşahede edilmektedir.

Bundan dolayıdır ki, Resul-ü Ekrem (sav) tarafından sürekli olarak İmam Ali ve diğer Ehl-i Beyt (as) efradı teselli edilmiş, ümmetin şefkat-merhamet-hürmet ve muhabbet duygularına hitap edilerek, hakikat önderlerinin hak ve hukuklarına riayet edilmesine dikkat çekilmiştir. Fakat, ne çare ki; ezelde yazılmış bulunan İlâhî kader hakim olmuş, zalim-mazlum, haklı-haksız kamplaşması o dönemde de (ümmet arasında bile) baş göstermiş ve bu güne kadar da varlığını devam ettirmiştir.

İşte; bu cümleden olarak, başta İmam-ı Ali ve İmam Hüseyn (as) bulunmak üzere, Ehl-i Beyt’in (as) ma’ruz kaldığı mihnet-meşakkat-zulüm ve ihanetlerin (tüm boyutları) siyer ve tarih kitaplarım doldurup-taşırmakta olduğu bilinmektedir. Bunların tekrarı zâid olacağından, sadece (hafıfınden-şiddetlisine kadar..) birer örnekle iktifa ederken, tafsilatını ve olayların serencamını, ilgili mecmualara ve kaynaklara havale ediyor, sadece Ehl-i Beyt‘in hakkaniyetine işaret etmekle yetiniyoruz. Bunları birkaç küçük ve kısa maddeler halinde (kaynaklardan nakletmek suretiyle) şu şekilde sıralayabiliriz:

a-) Ben-i Sakife’de hilafet makamına (habersiz-istişaresiz) seçilen halife Hz. Ebu Bekir’e biat etmeyen Hazret-i Ali (as), gerekçe olarak:

“… Biz bu ‘iş’te (hilafette) kendimiz için bir (hak) ve nasib görüyorduk. Ama, bize karşı ‘istibdad’ gösterildi!.. Biz de gücendik!..” dedi… Fedek’teki mirâsını kendisine vermeyen Hz. Ebu Bekir’den gücenen Hazret-i Fatıma (as) da, bundan (ve hilafet işinden) dolayı; “Ebu Bekir ‘e gücendi ve kendisini terk etti, vefat edinceye kadar onunla konuşmadı… Vefat ettiği vakit, onu Ali geceleyin defnetti. Onun vefatını Ebu Bekir’e haber vermedi…” [Müslim (Terc): 8/510-511;…]

b-) Hem; Hz. Ebu Bekir’in, kendisinden sonra, halife olarak Hz. Ömer’i istihlaf etmesi ve yine Hazret-i Ali’ye (as) halifeliğin verilmemesi, açıkça bir kısım nefsanî ve kavmî duygu ve endişelere dayandığını, bizzat Hz. Ömer itiraf etmektedir:

“…Ömer, İbn-i Abbas’a: ‘Ali niçin bize iltihak etmedi?..’ İbn-i Abbas: ‘Bilmiyorum’! dedi. Ömer: ‘Senin baban, Peygamber’in amcası idi, sen de O’nun amcası oğlu idin. O halde sizin kabileniz (olan Kureyş), size niye müzaheret etmedi?’ İbn-i Abbas, yine: ‘Bilmiyorum!’ dedi. Yine Ömer: ‘Ben kabilenizin (Kureyş’in) sizi niçin İmam (Reis) tanımak istemediğini biliyorum!’ Dedi. İbn-i Abbas: ‘Niçin?’… diye sordu. Ömer: ‘Çünkü, ‘peygamberlikle’ ‘halifeliğin’ aynı ailede (Ben-i Haşim’de) cem’ olup birleşmesini istemiyorlar da ondan!…’ … Yine Ömer: ‘Halkın, sırf sizin kabilenize (Ben-i Haşim’e) karşı duydukları husumet ve haset yüzünden sizi (Ali’yi) hilafetten (Devlet Reisliğinden) mahrum bıraktıkları görüşündeymişsiniz. (Doğru mu?)’ İbn-i Abbas: ‘Husumet (düşmanlık) için bir şey söylemek istemem. Çünkü o, gün gibi aşikârdır!… ‘Hasede’ gelince: Bunda da hayret edilecek bir şey yoktur! Zira, şeytan da Âdem’e haset etmemiş miydi? Hepimiz de Âdem’in çocuklarıyız. Hased’e kurban olursak, hayret etmemeliyiz!…’ dedi. Ömer de: ‘Ben-i Hasim’in, kalplerini eski davalardan ve intikamlardan temizlememiş (?) olmaları, çok ‘şayan-ı teessüf dür!’ dedi. İbn-i Abbas da: ‘Haşim Oğulları hakkında, pek o kadar ağır konuşmayınız! Çünkü Peygamber de onlardandır!…’ dedi. Ömer: ‘O halde, bu konuyu kapatalım’; İbn-i Abbas da olur ! dedi. (Taberî ‘den, Asr-ı Saadet: 4/321)

Bizzat Hz. Ömer, açıkça Haşimoğullarına güvenmediğinden dolayı! onlara devlet kadrolarında görev vermediklerini de ifade etmektedir. (Asr-ı Saadet: 4/443; Fakat; Ben-i Ümeyye’nin genç ve sefih takımının bir kısmına, maalesef önemli görevler verilmiştir!…)

c-) Resulullah (sav), Ezvâc-ı Tahirâtına: “İçinizden birisi, mühim bir fıtne’nin başına geçecek ve etrafında çok insanlar katledilecek!…” demiş, ve “Keşke Hev’eb köpeklerinin hanginize uluyacağını bir bilseydim!..” diye sitemlerini belirtmiş, Cemel olayında, Hev’eb köpeklerinin kendisine uluması üzerine, Hz. Aişe; ellerini dizlerine vurarak, “Ben’i geri çeviriniz! Vallahi ben, (Resulullah’ın bahsettiği) Hev’eb köpeklerinin kendisine uluduğu kadınım!” diyerek, elim üzüntüsünü dile getirmiştir. [Bakınız, İbn-i Esir: 3/214; Mektubat (B.Said-i Nûrsi): 90; Hakim, Kenz’ul-Ummal vs.’den naklen, Fedail-i Hamse: 2/369-374];

Aynı vak’ada öncülük yapanlardan Zübeyr bin Avvam’a, Emir’el Mü’minin Hazret-i Ali (as): “Biz ensardan bir topluluğun sofrasındaydık, sen de vardın, Resulullah (sav) beni işaret ederek sana, ‘O’nu sever misin?’ buyurmuştu! Sen, ‘Ne mani var?’ deyince; ‘Ama sen, O’nun aleyhinde ayaklanacak, O’nunla savaşacaksın ve bu durumda sen, zalim olacaksın!’ demişti!..; Sen hatırlamıyor musun bunu?…” dedi. Bunu hatırlayan Zübeyr, büyük bir nedamet ile geri dönmenin yolunu aramıştır. [Bakınız; İbn-i Esir: 3/246-247; Mektubat (hülaseten): 90; ve birçok kaynaktan naklen, Fedail-i Hamse: 2/364-369];

“…Kim ki (biat) ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur…” [Feth(47): 10] Ayetine masadak olan Eshab-ı Cemel, hadis-i şerifte nakisin diye tesmiye edilmiş (Mektubat: 90), Hazret-i Ali (as) de, bunlarla savaşmakla emrolunduğunu bildirmiştir. (Nehc’ül Belâğa, 26 no’lu Kasia hutbesi.)

İlk biat edenlerden olduğu halde (İbn-i Esir: 3/195, 235), sonradan nakisinden (biatlarından cayanlardan, hak öncüye itaatten ayrılanlardan) olan Talha ve Zübeyr’e Ehl-i Beyt (as)’ten olan Emir’ül-Mü’minin İmam Ali (as):

“İpliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp-bozan (kadın) gibi olmayın! Bir toplum, diğer bir ‘toplum’dan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aleti edinmeyin! Çünkü Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi, kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır!” [Nahl(16): 92] “O gün Allah, onlara hak (ettikleri) cezalarını tam verir ve onlar da bilirler ki, Allah apaçık haktır!…” [Nur(24): 25) Ayetleriyle mukabelede bulunur. (İbn-i Esir: 3/246)

d-) Kasıtin (haktan sapanlar-baği olanlar) diye tesmiye edilen Ehl-i Sıffin (Mektubat: 90; Nehc’ül Belağa, hutbe no: 16) bir çok hadis-i şeriflerde takbih edilmiş, fitnelerinden korunmaları için ümmet, Yüce Resul (as) tarafından yer yer îkaz edilmiştir. Baştan başa yalan-hile-zulüm ve cinayet temeli üzerine oturmuş bulunan ve Kelime-i Habise Şecere-i Habise [İbrahim(14): 26] ile Şecere-i Mel’une [İsra(17): 60]’nin mücessem bir timsâli olan Ben-i Ümeyye süfehâsı, Öz Muhammedî İslam‘ın temeline dinamit koyan, nifakî-inhirafî bir İslamî anlayışın bânîsi olmuş, âdeta bunu tarihî bir mekteb haline getirmiştir…

İbrahim’in (as) ve Mûsa’nın (as) karşısına çıkan asrın tağutlarına tevarüsen bir Şecere-i Habise ve Mel’une‘yi temsil etmiş, ‘Şecere-i Tayyibe’ ve Mübareke‘yi (Veraset-i Nübüvvet ile temsil eden, Al-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt-i Resulullah’ın (sav)) karşısına dikilmiş, ezelî hak ve batıl savaşının şeytanî ve tağutî cephesini vücûda getirmiştir. Ki, günümüze kadar bu batıl cephenin etkisi bir mekteb olarak gelmiş bulunmakta, insanlığın, bâhusus İslam ümmetinin müşahede edilen bugünkü hüsran ve felaketinin baş müsebbibi olduğu (İslam İnkılabı‘nın bereketiyle, ancak) anlaşılmış olmaktadır… Kitapların bile istiâb edemeyeceği bir vahşeti temsil eden bu habis çizgiye, işaret eden birkaç ayet ve hadis vererek konuyu noktalama yoluna gideceğiz. Ki, ana konu dağılmış olmasın…:

“Kelime-i Habise’nin misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkanı olmayan ‘Şecere-i Habise’ye benzer’…” [İbrahim(14): 26]; “Hani sana, ‘Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır!’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’an’da ‘Şecere-i Mel’une’yi, insanlar için bir fitne (ve imtihan) yaptık. Biz onları korkuturuz da bu, onlarda, büyük bir tuğyandan başka bir şey arttırmaz!…” [İsra(17): 60]; Birbirilerinin müradifı, benzeri ve mütemmimi olan ‘Kelime-i Habise’nin teşbih kılındığı Şecere-i Habise ile Şecere-i Mel’une için, şu ifadelere dikkat edelim:

“…Bazıları, Şecere-i Mel’une‘nin Ben-i Ümeyye olduğunu söylemişlerdir…/… İbn-i Cerir der ki: ‘Bana Muhammed ibn Hasan… kanalıyla Sehl ibn Sa’d’dan nakledildi ki, o şöyle demiş’: ‘Resulullah (sav) falanca(?) oğullarını, minberinin üzerinde maymunlar gibi zıpladıklarını görünce, bu, hoşuna gitmemiş, sonunda onlar gülerek ölmüşler. İşte bunun üzerine: ‘Sana göstermiş olduğumuz rüyayı, sadece insanlar için bir fitne (ve imtihan) kıldık!…’ ayeti nazil olmuştur…” (İbn-i Kesir (terc): 9/4788) Bu son kısımda ismi verilmeyen ‘falanca oğulları’nın Ben-i Ümeyye olduğunu, naklettiğimiz bir üst cümledeki açıklama ortaya koymuştur. Ayrıca; İmam-ı Hasan-ı Müctebâ (as)’dan nakledilen bir hadis-i şerifte; “…Ben-i Ümeyye, Peygamber ‘e (as) kendi minberi üzerinde gösterilmiş ve bu (rüya) kendisine çok fena dokunmuş…” (Tirmizî (terc): 5/459); Tefsir-i Hâzin’de de:

“…Denildi ki: ‘Peygamber (sav) rüyasında Hakem İbn Ümeyye’nin çocuklarını, bir ‘küre’nin etrafında döner gibi, minberinin etrafında döndüklerini görmüş, bu da onun hoşuna gitmemişti!…’ Bir itirazcı: ‘Bu sure, Mekke’de nazil olmuştur, o iki vak’a ise Medine’de cereyan etmiştir!’ diye itiraz ederse, ona şöyle cevap verilir: Olayın müşkil bir yanı ve tarafı yoktur. Çünkü, Peygamber’in (as) bu rüyayı Mekke’de görüp, Medine’de tahakkuk etmesi uzak görülemez! Kur’an’da, “Şecere-i Mel’une ile sadece insanları imtihan ettik!’ buyuruluyor. Yani, ‘zakkum ağacıyla…’ Nitekim, Allah-u Teala (cc), [Saffat(37): 62-69] ayetlerinde bu ağacın niteliklerini belirtmiştir.” (Mecmuat – tefasir ile birlikte, Hâzin tefsiri 4/49, 50) [Dûhan(44): 43-50]’de de aynı-benzer vasıflar bildirilmiştir.) Ve; İmam Suyutî de, aynı ayetin [İsra(17): 60] tefsirinde, yukarıda geçen Hâzin tefsirindeki bilgileri aynen verirken, ayrıca: “İbn-i Ebi Hatim, İbn-i Merduye, Delail-i Beyhakî ve İbn-i Asakir’in, müştereken Said bin Müseyyeb kanalıyla, ‘Resulullah (as) ‘ın rüyasında Ben-i Ümeyye’yi kendi minberi üzerinde görüp, kendisine fena dokunması üzerine, ‘Kur’an’da Şecere-i Mel’une ile insanları imtihan ettik! [İsra(17): 60] ayet-i kerimesinin nazil olduğunu…’ söylemiştir…” (Dürr’ül-Mensur: 4/191);

Bu ayetlerin tafsilatlı izâhı;., bizzat Ben-i Ümeyye‘nin hâbis, canlı varlıkları ve tarihî hâbisâne ve mel’unâne icrââtlarıdır. Zira; zaman ve fiiliyatın, en isabetli tefsir olduğu, ehlinin ma’lumudur…

Yeryüzünde bir Şecere-i Habise ve Mel’une olarak habis meyvelerini veren bu köksüz mektebin bilinçli mensublarının akıbeti ise; [Saffat(37): 62-69] ile [Duhân(44): 43-50] arasında tafsil edilen zakkum ağacından ve onun cehennemî meyvesinden yemeleri ve Hamim‘den de içmeleri, yukarıdaki ayetlere zıt olma orada kalsın, mükemmel bir şekilde tamamlamakta, dünyadaki dalaletin ahiretteki neticesi ile tam bütünlük arzetmektedir…

Kasitun (veya Kasitin) diye ifade edilen Ben-i Ümeyye‘nin bu vasfı da şu ayet-i kerime ile ifade edilmektedir:

“İçimizde teslim olan (müslüman)lar da var ve yine içimizde ‘Kasitun’ (hak yoldan sapmış zalimler) de var. (Allah’a) teslimiyet gösteren kimseler, rüştü (hidayeti) taharri edenlerdir. Ve lakin, Kasitun (hidayetten sapan)lara gelince; onlar cehenneme odun olurlar…” [Cin(72): 14-15] “Kasitun, ‘Muaviye’ ve ona uyanlardır…” (Fedail’ül-Hamse: 2/358-363; Ayrıca; Mektubat: 90; Nehc’ül-Belağa, hutbe: 26); Ebu Eyyüb’el-Ensarî: “Resulullah (as) , Ali Bin-i Ebi Talibe, ‘Nakisin, Kasitin ve Marıkin’ ile savaşmasını buyurdu!…” diye rivayet etmiştir. (Bir çok kaynaktan naklen, FedaiPül-Hamse: 2/358-363)

“…Vah Ammar! Vah Ammar! Kendisini bir ‘Fie-i Bağiye’ katledecektir. (Ammar) onları cennete, onlar ise onu cehenneme davet ederler!” (Buharî; Tecrid-i Sarih: 2/391-392, Zübde: 84;,.) diyerek, Hz. Ammar’ı şehid eden Ehl-i Sıffin‘in mahiyetini de açıklamış bulunan Resulullah (sav) Efendimiz, olaylar olmadan önce ümmetini uyarmaya, hak ve batıl cepheyi iyice tespit etmeye ve hakkı esas almalarına yardımcı olmaya çalışmıştır… Fie-i Bağiye ise, Hizbuşşeytandır (Savaik: 142); Şu ayet-i kerimeler de, konuyla irtibatlı bulunmaktadır. Her ne kadar itiraz eden zevat bulunsa da:

“Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih hani ne zaman? Derler! De ki: ‘Fetih günü’nde, kâfirlere imanları fayda vermeyecek ve kendilerine nazar edilmeyecektir. O halde, artık sen de onlardan yüz çevir! (neticeyi) bekle! Zaten onlar da beklemektedirler!” [Secde(32): 28-30];

Ben-i Ümeyye’nin nerede ise tamamı, Mekke fethinden de sonra Yüce Resul’e (sav) teslim olmuş, doğrusu teslim (müslüman) olma zorunda kalmışlardır. Müslüman olmaları için, Resul-ü Ekrem (sav) Efendimiz tarafından kendilerine mühlet verilmiş, bu süre içerisinde de (başka çıkış yolları olmadığından dolayı) müslüman olmak zorunda kalmışlardır. Çünkü, müslüman olmayanların öldürülmeleri söz konusu olacak, müşrik Arapların zımmî statüsüne geçişleri (şer’an) mümkün olmayacaktır…

“Ben insanlarla, onlar Lailahe İllallah deyinceye kadar, savaşmakla emrolundum! Bunu derlerse (ve namazı kılarlarsa) diğeri (içleri) Allah’a kalmıştır!…” [Yaklaşık olarak, Müslim: 1/181-195; Tecrid-i Sarih (Buharı): 1/38-39; (Zübde): 21;…]; Şu halde, mezkûr ayette fetih gününde, kâfirlere imanları fayda vermeyecek! İbaresi, uhrevî olup, dünyevî değildir. Zira, ayette, imanlarını kabul etme! Denmemiş, imanları kendilerine fayda vermez! Denmiştir. Ki, aradaki farkı, İbn-i Kesir’in farketmesi gerekirdi… Üstelik; ‘Celâleyn, Medârik, Beyzavî…’ gibi müfessirler, fetih ne zaman? İbaresini zafer, nusret fiilî durum-hüküm ve kaza gibi .. anlamlara tefsir etmişler, fetih günü ile de, kıyamet ile beraber Bedir ve Mekke’nin fethinin de kastedildiğini bildirmişlerdir. Ki böylece; mezkür ayetler, Ben-i Ümeyye‘nin mahiyetine (istisnaları olmak kaydıyla) dikkat çekmekte, hâbis durumlarını-yapılarını gözler önüne sermektedir.

Bütün ümitlerinin kesildiği bir durumda ister-istemez İslam’a boyun eğen Ben-i Ümeyye‘nin ve sairenin (Kureyş’in) Mekke fethinden sonraki İslam’a girmiş olanları, İslam için en büyük tehlikeyi oluşturdukları ve tüm fitnelerin baş kaynağı oldukları..! kesinkes bilinmektedir.

e-) “Okun ‘yay’dan fırlayıp çıktığı gibi, dinden çıkan” olarak Yüce Resul-U Ekrem (sav) tarafından haber verilen ve Marikun (yahut Marıkin) diye tesmiye edilen Havaric (Buharî (Arapça) tefsir: 10; Enbiya/6; Menakıb/25; Meğazi/61; Tevhid/26; Diyad/6; İbn-i Mâce: mukaddime/12; (terc): 1/292; Tecrid: 9/301; Z. Buharî: 639; Darimî: mukaddime/21;.. Fedail’ül-Hamse: 400; İbn-i Esir: 3/356; Nehc’ül-Belağa; hutbe: 26; Mektubat: 90); fırkasıyla Resul-ü Ekrem (sav)’in emirleri doğrultusunda savaşan (Fedail’ül-Hamse: 2/358-363) İmam Ali (as), kendisini şehid edecek olan İbn-i Mülcem’i de yakinen bilmekte olup (Mektubat: 90) ve kendisinin hidayet ve hak yolu temsil ettiğini gözleri görmeyenlere, havaric maktulleri arasında bulunacak olan eli kesik ve ur’lu bir kişinin (Zü-es’Südeyye’nin) bulunacağını haber vermiş, aynı nişan ve alâmetli kişi, maktuller arasında bulunmuştur. (İbn-i Esir: 3/355; Mektubat: 90; Buharı’den Fedail’ül-Hamse; 2/400;…) İlaahir…

[24] İbn-i Esir (terc.).. 2/189-190; 3/325; İslam Tarihi (Koksal- Medine dönemi): 6/191; Z. Buharî/635; Tecrid: 9/294-301.

[25] Bediüzzaman Said Nursi-Mektubat: 91; Kenz’ül-Ummal: 6/155; El-Müracaat: 48. Mektup.

[26]…Benden sonra Ehl-i Beyt (as)’ime bağlanırsanız, asla sapmazsınız!..” (Tirmizî: 6/313-316;…); ile “Ehl-i Beyt’im, Nuh’un gemisine benzer, binen kurtulur, binmeyen boğulur…” (Hakim-Müstedrek: 3/343..); “.. Nasıl ki yıldızlar gökyüzünün emanı ise, Ehl-i Beyt’im de ‘yeryüzünün emanı’dır; insanlar onunla yollarını görebilir!..” (Cami’üs-Sağir (terc): 2/58; Hakim: 3/149; Es-Savâik; 150, 134) ve sair.. anlamındaki hadisler ve daha önce verdiğimiz kesin nasslar bunu açıkça göstermektedir;.. tarihî gerçekler de bunu bilfiil isbatlamıştır…

[27] Hakim: 3/343; Kenz’ul-Ummal: 1/186; Hilyet’ül-Evliya: 4/306; Mecmauz’Zevaid: 9/168; Es-Sevaik’ül-Muhrika: 168.

[28] Cami’üs-Sağir (terc.) 2/58; Hakim: 8/149; Es-Sevaik: 150, 234.

[29] Müslim (Arapça): 7/122; (Terc): 10/252; Hakim: 3/109, 149, 533; Müsned-i Ahmed: 3/14; Tirmizî: (Arapça): 5/620; (Terc): 6/313-316, Darimî: 2/432; Hasais-i Neseî: 30; İbn-i Kesir: 13/7099-7101. Ve bakınız: Rahman: 31’in tefsiri için, Hak Din Kur”an Dili: 7/4681

[30] Bundan dolayı da Resul-ü Ekrem (sav): “Ehl-i Beyt’im hakkında, size Allah’ı hatırlatırım!… Ehl-i Beyt’im hakkında size Allah’ı hatırlatırım!… Ehl-i Beyt’im hakkında size Allah’ı hatırlatırım!…” buyurarak, Ehl-i Beyt (as)’in hak ve hukukuna riayet edilmesini sürekli olarak vurgulamıştır! (Müsned: 4/367; Sahih-i Müslim: 4/1873; İslam Tarihi (Koksal- Medine dönemi): 10/313.

[31] Hatta, peygamberler arasında bile derece farkı bulunmaktadır. Nitekim: “O peygamberler ki, biz onlardan bir kısmını, diğerlerinden üstün kıldık. Allah’ın kendisi ile konuştuğu onlardandır ki, bazısının derecelerini yükselttik..” [Bakara(2): 253]; “…Allah, resullerinden dilediğini seçer!…” [Al-i İmran(3): 179] gibi… ayet-i kerimeler, bunu açıkça beyan etmektedir. Ki; benzeri hüküm Ehl-i Beyt İmamları ve öncüleri mabeyninde de câri olacağı açıktır. Bunların da Eimme-i İsna Aşere (oniki İmam) diye iştihar bulan ve; “Benden sonra, hepsi Kureyş’ten oniki halife (emir-imam) çıkmadan kıyamet kopmayacak!…” şeklindeki hadis-i şerif ile haber verilen Eimme-i Ma’sume oldukları beyan edilmektedir…

[32] [Bakara(2): 60]; [Maide(5): 12]; [A’raf(7): 160] ayetlerine telmihen; ..Tirmizî (terc): 4/86; Müslim (terc): 8/674-677; Buharî(Arapça): 9/101; Tecrid-i Sarih(terc): 12/365; (Zübde): 1006; Müsned-i Ahmed -İbn-i Hanbel: 1/398, 406; 5/86, 90, 92, 93, 98, 99, 101, 106, 107; E. Davud: 5/89; T. Hulefa.

[33] “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin! Peygamber’e ve sizden emir sahiplerine de itaat edin!…” [Nisa(4): 59] ayet-i kerimesi, mutlak ve umum üzere gelmiş bulunmakta, ma’sum olup olmamak şartını koymamaktadır. Onun için, adil olan tüm İslam öncülerine ve ulemasına şümulü bulunmaktadır. “Gerçekten Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” [Nisa(4): 58] ayetinde ilim ve adalet kayd-u şartına dikkat çekilmektedir…

Zira; ehil, teorik ve pratik olarak uygun-münasib-layık olan kişi anlamındadır. Teori, ilim-bilgi-bilinç konusunda, pratik ise; uygulama-ahlâk-takva ve adalet.. konusunda ehil olmayı tazammun etmektedir. Emanet ise ezelî misak ile taahhüd edilen îlâhî mükellefiyet demektir. Ki; yüce nebîler, bunun öncülüğünü-yönlendiriciliğini yapmaktadırlar. Bunlar da, din-akıl-can-mal ve nesil güvenliği diye özetlenmektedir. Emr ise; bu beş temel konuda vaki ve mümkün-muhtemel her türlü iş-oluş-oluşumun yapılması ve yaptırılmasının sağlanmasıdır ki, bu da ikna ve ilzam edici bir pozisyonu; yetki ve yeteneği gerektirir. Biri ilim ile diğeri de güç ve iktidar ile olur. Bundan dolayı da, “… Doğrusu Allah onu (Talut’u) sizin üzerinize ‘seçti’; ve ‘ilim’de ve ‘cisim’de onun ‘bast’ını (açılımını-kapasitesini) ziyade kıldı…” [Bakara(2): 247] ayeti ile buna dikkat çekilmiştir. Cismanî (mücessem) güç; ferdî olabilir, toplumsal da olabilir. Ferdî olunca, bedenî sıhhat-salah, cesaret-şecaat.. gibi, kişinin hayatı için lazım olan unsurları ihtiva eder. İçtimaî (toplumsal) olunca da, devleti ve hükümeti temsil eder. Ki; bunların ilim ve adalet ile imtizacıyla, mezkûr din, akıl, mal, can ve nesil emniyeti sağlanabilir…

Peygamberlerin (as) üstlenmiş olduğu ve Velayet-i Amme denen bu İlâhî misyon ve mükellefiyet, peygamberlerin ve onların küllî-umumî vârisi olan eimmenin bulunmadığı zaman ve mekanlarda, ehil ve adil olan gerçek ulema ve fukeha tarafından deruhte edilmiş olacaktır. Ki; [Nisa(4): 58-59] ayet-i kerimeleri, işte bu realiteyi tebeyyün etmiş olmaktadır…

“Gerçek alimler, peygamberlerin vârisidirler!…” (Buharî: K:. îlm/10; Ebu Davud: K: İlm/1; İbn-i Mâce: mukaddime/17; Darimî: Mukaddime/32; Müsned-i Ahmed: 5/16;…) Ve;

“Allah, hayır dilediği kimseyi, ‘din’de fakih kılar!.” (Müslim: K: İmare/175; K: Zekat/98-100; Tirmizî: K: îlm/4; İbn-i Mâce: Mukaddime/17; Darimî: Mukaddime/24; K. Rikak/1; Muvatta: K. Kader/8; Buharî: K. İlm/10; K. Humus/7; K. î’tisam/10; Müsned-i Ahmed: 1/306; 2/234; 4/92, 93, 96, 97, 98, 99, 101; …); hadis-i şerifleri de, İslam ümmeti arasında gerçek alimler ile gerçek-adil fakihlerin önemli ve yönlendirici bir konuma sahip bulunduklarını beyan etmiş bulunmaktadır. Zaten akl-ı selim dahi, bunu iktiza eder….

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu