Genel

Güçlü Çekimler

“Son Peygamber” adlı eserin 1. cildinin önsözünde “Çağrılar” şöyle anlatılır:

İnsanlar arasında vuku bulan çağrı ve davetler her zaman aynı olmamıştır, çağrıların etki, güç ve sahası farklı olmuştur.

Bazı çağrılar ve düşünce sistemleri tek boyutlu olmuş ve sadece bir boyutta ilerleyip yayılmışlardır. Ortaya ilk çıktığı günlerde epey taraftar toplamış, kitleleri etkilemiş, ancak belli bir dönemi geride bıraktıktan sonra bütün cazibesini yitirip unutulmaya yüz tutmuştur.

Kimi çağrılarsa iki boyutlu olmuş hem zaman hem mekana yayılabilmiştir. Yani salt mekan değil, zaman boyutuna da yayılabilmiştir.

Kimi çağrılar da vardır ki çok boyutludur, çeşitli sınıftan insanları kuşatıp etkiler, bütün kıtalarda, bütün çağlarda gönülleri fethetmeye devam eder, bireyleri ve kitleleri fevkalade etkiler. Bu tür üç boyutlu çağrılar peygamberlere ve onların yolunu sürdüren evliyalara mahsustur.

Sahi, insanların fıtrat ve yapısına hitap eden ve asırlar boyunca -tıpkı tahrif olmamış semavi dinlerin yaptığı gibi- kitleleri peşinden sürüklemeyi başaran herhangi bir felsefe veya düşünce okulu olmuş mudur insanlık tarihinde?!

Bu tür cazibe ve çekimler sadece ilahi dinlere mahsus değil midir?

Cazibe ve çekimler kimi zaman tek boyutlu, kimi zaman iki, kimi zaman da üç boyutludur.

Ali’nin (a.s) cazibesi de yukarıdaki sınıflamada üçüncü türe giren bir cazibedir; sadece milyonları kendisine çekmekle kalmamış, aynı zamanda çağları da aşarak bir veya birkaç asra değil, bütün zaman dilimine yayılan bir özellik sergilemiştir. Ali (a.s) öyle bir hakikattir ki zaman ve mekanın çehresinde parlamakta, insanların fıtratının derinliklerine nüfuz etmekte, bugün bile insanlar onun ahlak ve erdemlerini mütalaa eder veya dinlerken gözyaşlarını tutamamakta, ona reva görülen zulüm ve baskıları affedememektedir. Düşmanı bile etkisi altına alan bir gerçektir bu; düşmanı bile onun kişiliği karşısında saygıyla eğilmektedir. Bu da, cazibelerin en güçlüsüdür.

Tek başına bu gerçek bile, insanla din arasındaki bağın, maddi türden bağlara hiç benzemediğini ve hiçbir bağın insanoğlunun ruh ve özünü bunca etkileyemeyeceğini göstermeğe yetmektedir.

Bu nedenledir ki İmam Ali de (a.s) Allah’a inanan biri olmasaydı, Yaratıcısına bunca teslimiyet sunmasaydı şimdiye dek çoktan unutulmuş olurdu. İnsanlık tarihi nice kahramanlara şahit olmuştur: Söz ve hitabe kahramanları, bilim ve felsefe kahramanları, güç ve iktidar kahramanları, savaş kahramanları… Ne var ki bunların hepsi zamanla unutulmuş, hatta kimi tanınmamıştır bile. Ali (a.s) ise terör edildiğinde ölmemiş, bilakis, yepyeni bir hayat bulmuştur. Onun hayat ve ölümü tanımladığı şu sözleri ne kadar da çarpıcıdır.

“Mal-mülk yığmakla uğraşanlar yaşarken ölmüşlerdir zaten; Allah’a teslim olmuş alimler ise insanlık var olduğu sürece yaşamaya devam ederler; vücutları toprak olup gitmiştir, ama iz ve etkileri yüreklerde yaşar.”[1]

Bir başka konuşmasında da kendisi için şöyle der:

“Beni yarınlarda görecek, yarınlarıma da şahit olacaksınız; bilmediğiniz özelliklerim o zaman aşikar olacak size! Ben aranızdan ayrılınca yerimi başkası aldığında tanıyacaksınız beni asıl!”[2]

Dünyaca ünlü müslüman şair İkbal, Ali’yi (a.s), bu cümlesine işaret ederek şöyle anlatır:

Benim çağım sırların bilindiği çağ değil

Benim Yusuf’um bu çarşılar için değil!

Eski dostlardan ümidimi kestim

Benim “Tûr”um Musa-yı Kelim’i özler.

Dostların deryası çiğdem gibi sessiz, hareketsiz

Benim çiğdemimse deryalar gibi fırtınalı.

Benim nağmem başka bir dünyadan geliyor aslında

Bu zil sesleri başka bir kervandan gelmede aslında.

Nice şairler öldüler, ama

Başkalarının dirilmesine neden oldular.

Ölüm döşeğinden, ölümsüzleşmiş olarak

Kalktılar… Çiçek gibi mezarlıktan yeşerdiler.

Benim deryalarım arklara sığmaz.

Benim fırtınam için derya lazım.

Benim canımda uyuyan Burak’lar var

Meydanım dağlar-taşlardır, ovalardır benim.

Hayat suyu içirdiler bana

Sırlara ortak oldum.

Benim açtığım sırrı kimse açmadı.

Benim düşüncem gibi inci bulamadı.

Bunu feleğin çarkı verdi elbet bana.

Hizmetkarlardan sır gizlenmez çünkü.[3]

Evet, Ali’nin (a.s) kişiliği de aslında tıpkı fıtrat kanunları gibi ölümsüzdür; bitip tükenmeyen, aktıkça artan bir pınardır. Ünlü çağdaş yazarlardan Cübran Halil Cübran’ın da tabiriyle “Ali (a.s), kendi çağından daha önce dünyaya gelmiş bir kişiliktir.”

Kimi insanlar sadece kendi çağlarının liderleridirler, kimi insanlar kendi çağlarından sonra da belli bir süre liderliklerini korur, ama yavaş yavaş unutulurlar. Ali (a.s) ve bir nebzecik olsun ona benzeyen insanlarsa -ki böyleleri çok azdır gerçekten- insanlık için daima lider ve kılavuzdurlar.
——————————————————————————–
[1] Nehc’ul Belağa, 139. hikmet
[2] Nehc’ul Belağa, 149. hutbe
[3] İkbal’in tüm şiirleri, Farsça metin s: 6 ve 7

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu