İran Kerbelası’nda ‘Aşura Kıyamı’
İRAN KERBELASI’NDA ‘AŞURA KIYAMI’
Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra, İslam ülkeleri yönetimlerine yerli münafık-mürted uşaklar ta’yin etmek suretiyle, tarihî sömürü-zulüm ve işgal felsefesine yeni bir veche kazandıran, aynı felsefesini İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra da uygulayan ve günümüze kadar sürdürmeye devam eden dünya emperyalizmi ve istikbarı, Türkiye’ye, laik-kemalist kadroları ta’yin ederken, diğer İslam ülkelerinin yönetim kadrolarına da benzer süfehâyı ta’yin etmiş, İran’ın başına da -ma’lum- habis Rıza Han’ı geçirmiştir…
İslam ülkelerinin tamamında olduğu gibi, İran’da da çok planlı bir riddet-şirk-küfür-fısk-zulüm ve nifak programı uygulanmış, gayet hainâne ve dessasâne bir yol ve metod takib edilmiş, neticede ülke; bir viraneye, esarethâneye dönmüş, Yüce İslam ve Kur’an mehcur ve mahkûm, ümmet-i mazlume ise esir ve köle durumuna gelmiştir…
Ülkenin tüm varlıkları soyulup-yağmalanmakta, büyük kısmı kendilerini ta’yin eden emperyalist patronlarına aktarılmakta, kalanı da bir avuç mütegallibe-habis kadrolarla yakın çevreleri ve yardakçıları tarafından paylaşılmakta, koca bir halk yığını ise, en sefil ve zelil bir halde açlığa ve yokluğa mahkûm edilmekte, itiraz edenler ise, ya hapisleri veya idam sehpalarını ve imha hücrelerini-mahfillerini boylamaktadır…
Tabiatıyla, yüce ruhunda imamet ve Ehl-i Beyt vasfını taşıyan, Yaşayan Kur’an ve Vâris-i Resulullah olan İmam Humeynî (ra) gibi yüce bir şahsiyetin, mezkür habis-hain düzene ve yönetime göz yumması ve sessiz kalması, hayal dahi edilemezdi. O da, aziz ceddi Seyyid’üş-Şüheda (as) gibi… Aşura Kıyamı’nın asrımızdaki benzerini vücûda getirmeli, bunun için de müessir olacak faaliyetlere girmeli ve gerekli olan güçleri harekete geçirmeli idi… Nitekim, Mekteb-i Kur’anî ve Nebevinin muktaziyatı olan bu İlâhî kıyam meşalesi, beklenildiği vechiyle İmam Humeynî (ra) tarafından tutuşturularak (gelecek tüm asırları aydınlatacak olan) İslam İnkılabı’na gidiş yolunun kapısı açılmış, böylece; yeni bir çağ, İslam Çağı başlamıştır…
Kur’an mektebinin gereği olarak, İmam Humeynî önce; Velayet-i Fakih konusunu (sadece) gündeme getirip, tartışmaya açıyor.[1];.. sonra, mevcut tağutî rejimin zulüm ve fesadının önlenmesi amacıyla, geçici bir süre için müçtehidlerin velayeti altında olacak (kısmen de olsa) adil bir sultanın (şahın) ta’yin edilebileceğini öne sürüyor.[2];.. Ondan sonra da, şahlığın olmayacağı, tamamen İslamî ve adil bir hükümetin gerekliliğini savunuyor.[3]; Bilâhare ise; devletin ve hükümetin, doğrudan doğruya Velayet-i Fakih’in elinde ve idaresinde olmasının gerekliliğini -müdellel bir şekilde- isbatlıyor.[4] (Ki; bu İslamî ve Kur’anî tezini, daha sonraları sürgünde bulunduğu Necef-i Eşref’te, periyodik dersler halinde çok güçlü ve yıkılmaz İslamî-Kur’anî çerçeveye ve temellere -kesinkes- oturtuyor.[5])
İşte;., planladığı ve programa aldığı müstakbel İslam Devleti’nin ilmî-nazarî ve içtimaî altyapısını hazırlayıp, tağutî rejimin yıkılmasından sonra, yönetimin boşlukta kalmaması, yahut başka batıl akımların ellerine geçmemesi hususunda mümkün olan tedbirleri ikmâl ile birlikte, tağutî-şahlığa karşı kıyamî programlarını aşama aşama ve tedricen uygulamaya koyan İmam Humeynî (ra), bu hususta yalnız kalmamaya, en azından öyle bir imaj ve intiba bırakmamaya dikkat etmiş, hep ulema adına ve o ünvanla, hem de halkla beraber olarak hareket etmeye çalışmıştır. Onun için de Şah’a yönelik ilk tepkisini, “…Ulemadan pek çok şahsiyetin şahlık ilkesine karşı olduklarını…” bildirmek suretiyle dile getirmiş[6]; daha sonra ise, açık ve sert tavırlarla Şah’in ve rejiminin kaba-zalim-yağmacı ve şehvetperest. olduğunu gündeme getirmiştir…[7]…
Emperyalizmin sadık bölge temsilcisi olan Şah’ın ve habis rejiminin karşısına çıkan, laik ve batıcı bir zihniyete sahip olan Dr. Musaddık’a destek veren Ayetullah Kaşani’nin, bu tavrına önceleri, hükümetin ve sistemin İslam’a yönlendirmesi amacıyla sempatiyle bakan ve sürekli olarak Kaşanî’yi siyasî ve politik cereyana kendini kaptırmayıp aslî (İslamî) misyonunu ihmal etmemesi hususunda uyaran[8] İmam Humeynî (ra), olayların menfî istikamette seyretmesi üzerine, merhum Kaşanî’nin Dr. Musaddık’a olan desteğinin kesilmesini de (dolaylı da olsa) sağlamış, İslamî hareketin direkt etkili ve alternatif olamayacağı durumlarda, müdahil olmamanın ve ileriye yönelik ilmî ve insanî temel-alt yapılar oluşturulmasının gerekliliğini bil-fiil ortaya koymuştur…
Ayetullah Bürûcerdî ve benzeri meşahir-i ulema için de, benzeri usule başvuran İmam Humeynî (ra) böylece; toplum ve yönetim üzerinde etkinlik kazanmış İslamî şahsiyetlerin, İslam muhalifi güçler ve çevreler tarafından batıl amaçlar için istismar edilmesini önlemiş, hem de bu nüfuz ve itibarlarını Gerçek İslam’ın yüceltilmesi ve güçlendirilmesine yöneltmiştir.[9]…
İmam Humeynî (ra), idraki ve ifadesi çok zor olan, adeta bir Dest-i Kudret-i Ezelî tarafından sevk-ü idare edilen bir nizam-şuur-basiret ve disiplin içerisinde ( çok şümullü bir şekilde) yürüttüğü ulvî-kıyamî çalışmaları müvacehesinde, ilk kıyam bildirisi olarak iştihar bulan ve Mayıs 1944 miladi yılına tekabül eden 11 Cemadi’yel-Evvel 1363 hicrî-kamerî tarihini taşıyan bir mesaj yayınlamış, böylece; toplumu kıyama çağıran kavli kıyamın ilk adımını atmıştır.
[1] Bakınız; Keşf ül-Esrar: 185;….
[2] Keşf ül-Esrar: 185;…
[3] Keşf ül-Esrar: 186;…
[4] Keşf ül-Esrar: 187-188;…
[5] İslam Fıkhında Devlet (Hükümet-i İslamî): 51-153;…
[6] Keşfül- Esrar: 186;…
[7] Keşfül-Esrar: 221-225;…
[8] Konuyu İmam Humeynî (ra)’den dinleyelim: “… Ayetullah Kaşanî ve Dr. Musaddık hareketleri sırasında, hareketin ‘siyasî’ (politik) yönü daha güçlüydü. Kaşanî’ye yazdığım bir mektupta, hareketin ‘dinî’ yönünün (güçlü) bulunmasının gerekliliğine işaret ettim. O, bu dinî yönü güçlendireceğine, siyasî yöne karşı ‘galib’ geleceğine; aksine davrandı ve ‘Millî Şûra’ başkanı oldu, bu bir ‘hata’ idi… Ben, ondan ‘din için’ çalışmasını istedim, siyasetçi olması için değil… Aksine; bugünkü (bizim) hareket, bütün yönleriyle ‘dinî’dir!.. Siyaset de, onun içinde yer almaktadır…” (Hatt-ı İmam, Kelam-ı İmam: 1/113-114)
[9] … Peyamha ve Fetevâ-yi İmam Humeynî: Sahife: 7-8; ve yine İmam’ın (ra) bu tür ilgi-ilişki ve yönlendirmeleriyle ilgili hatıralarından bir örnek: “…/… Birgün, Merhum Bürûcerdî, Merhum Hüccet, Merhum Sadr, Merhum Hünsarî (R. Aleyhim) ‘siyasî’ bir hususu müzakere etmek üzere evimizde toplanmış idiler. Onlara arzettim ki: ‘Sizler, her işten önce, bu kutsallık(?) taslayanların karşısında tutumunuzun ne olması gerektiğini anlatınız,../… Bugün; müslüman toplum, o duruma gelmiştir ki, ‘sahte mukaddes’ kişiler, İslam’ın ve müslümanların nüfuzunu engellemekte, İslam adına İslam’a ‘tekme’ vurmaktadırlar. Toplumda var olan bu ‘cemaatin’ kökü, dinî merkezlerdedir…/…” (İslam Fıkhında Devlet: 177);…