ÖdevlerSosyal Bilgiler Ödevleri

Topkapı Sarayı

Bir çağ açıp,bir çağ kapatan Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un zaptından sonra devlete başkent olarak bu alımlı şehri seçmişti. Artık Osmanlı devletinin başkenti İstanbul idi ve Osmanlı devletinin yönetildiği padişah sarayı da İstanbul’da kurulacaktı.

İlk Saray Beyazıt’ta yapılmış, sonra genç Osmanlı Padişahı zeytinlik bir alan olan Sarayburnunda yeni bir Saray yapılmasını emir buyurmuştu. İşte bu buyruk gereğince 1465 – 1478 tarihleri arasında bugünkü Topkapı Sarayının ilk binaları yapılmış, Osmanlı Devleti buradan yönetilmeye başlanmıştı.

Saray-ı Cedid-i Amire denilen yeni imparatorluk sarayının etrafı surlarla da sarılarak emniyet altına alınmış oldu. Böylece Fatih’le başlayan küçük saray her sultan tarafından yeni köşkler, yeni saraylar eklenerek 700.000 m2 lik geniş bir alana yayıldı, çeşitli köşklerden oluşan geniş bir saray kompleksi meydana geldi.

Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 1640 larda sarayın nüfusu 40.000 e ulaşmış, âdeta bir şehir, bir devlet görünümünü almıştı.

Dört asra yakın Osmanlı devletinin idare edildiği bu saraya sur kapıları önünde duran toplardan dolayı Halk Topkapı adını vermiştir. 5 km. den uzunca olan ve üzerinde bir çok kulesi bulunan sarayı denizden ve karadan çeviren surların koltuk kapısı denilen küçük kapılarından başka üçü kara, üçü deniz tarafında olmak üzere 6 büyük kapısı vardır.

Esas giriş kapısı Fatih devrinden kalan İmparatorluk kapısı anlamına gelen Bab-ı Hümayûn’dur. Bu saraya girişte I. kapıdır, II. kapı Sulh kapısı anlamına gelen Babüsselâm’dır. Saltanat bu kapıdan sonra başlardı, şimdi ise müzenin girişi bu kapıdandır. Bu kapının iki yanında külâhlı iki kule bulunmaktadır. Burada hüküm giymek üzere olan vezirlerin hapsolunduğu bilinmektedir. Bu kapıdan sonra yalnız padişahların atla çıkabildikleri, bayram törenlerinin yapıldığı Alay Meydanı denilen 22 dönümlük ikinci avluya gelinir.

Bu avlunun gerisinde de sarayın üçüncü kapısı olan Babüssaade adıyla anılan kapısı yer alır. Cülûslarda, bayramlarda ve ayak divanlarında padişahın tahtı buraya kurulur, padişahlar tebrik ve şikâyetleri burada kabul ederlerdi.

Bu kapıdan sarayın üçüncü avlusuna çıkılırdı. Bu avlu ve daha gerisindeki dördüncü avluda bulunan köşklerde padişahlar gündüzlerini geçirir, devlet işlerine bakarlar, geceleri de hareme çekilir, gündüzün yorgunluğunu çıkarırlardı.

Osmanlı sultanları dört asra yakın burada yaşamış, buradan devleti idare etmişlerdi. 1856 yılından sonra da yeni yapılan Dolmabahçe sarayında hüküm sürmeye başladılar.

Osmanlı ve dünya tarihinin dört asır boyunca mühim olaylarının yaşandığı, önemli kararların verildiği bu koca şehri şimdi beraberce gezelim ve tanımaya başlayalım. Topkapı sarayının her köşesi için ciltlerce kitap yazılabilinir. Ancak biz onu birkaç saatlik için gezelim ve tanıyalım.

Topkapı Sarayının Gezisi
Topkapı Sarayını gezmek için geldiğimizde arabamızı park ettiğimiz yer Sarayın I. avlusudur. Eskiden burada Saraya ait binalar bulunmaktaydı. Buraya gelirken geçtiğimiz kapıda Sarayın Bâb-ı Hümâyun denen birinci kapısıdır. İki kuleli bu görkemli kapının demir dövme kapı kanatları 1525 de Gayb bin Mehmed adlı bir usta tarafından yapılmıştır. Kule altındaki odalarda saray kapıcıları kalırlardı. Burada bazı vezirler geçici olarak hapsolunurdu.

Şimdi bu kapı Topkapı Sarayı Müzesi’nin giriş kapısıdır. Kapıdan girdiğimizde sarayın 160 x 130 m eb’adındaki 22 dönümlük II. avlusuna geliriz. Bu avlunun sol tarafında Harem, Kubbe altı, Has Ahır, Zülüflü Baltacılar koğuşu, İç Hazine gibi bölümler, sağ tarafında da mutfaklar bulunmaktadır. Fatih tarafından yaptırılan daha sonra ünlü Türk mimarı Mimar Sinan’ın onardığı 20 bacalı 1200 aşçının çalıştığı ünlü bu saray mutfaklarında şimdi modern Topkapı Sarayı Müzesinin Çin ve Japon porselenleri sergilenmiştir. Şimdi biz sağdaki taş yoldan bu seksiyonları görerek gezmiye başlayalım.

Çin ve Japon Porselenleri
Eski saray mutfaklarında teşhir edilen bu koleksiyonun tamamı 12.000 adet olup, ancak bunun üçte biri teşhir edilebilmektedir. Çin hükümdar sülâlesi devrine göre tertibedilen bu seksiyonun I. bölümünde X. ve XIII. yy.da yapılmış yeşil renkli seladonlar teşhir edilmektedir. Zehiri belli ettiği için Sultanların bu kaplarla yemek yedikleri söylenir.

Böylece muhtemel bir zehirlenmeye karşı tedbir almış olsalar gerektir. Yeşil renkli seladonların karşısında 14. asır Yuan devri mavi-beyaz porselenleri ile ortadaki vitrinlerde 14-17 yy. la ait Ming devri porselenleri sergilenmiştir.

II. bölümde yine Ming devri mavi-beyazları yer alır. Bu porselenler özellikle Kanuni’nin beğenisini kazandığından Saraya bol miktarda girmiştir. III. ve IV. bölümlerde ise 17-20 yy. arasında yapılmış çok renkli Ch’ing devri porselenleri yer almıştır. Son bölümde sergilenen kendine özgü tip ve desenleriyle beğenimizi kazanan Japon porselenlerinden sonra yandaki Türk mutfağının sergilendiği bölüme geçilir. Burada eski Türk mutfağının özelliklerini içeren kap kacaklar teşhir edilmektedir.

Bu bölümün karşısındaki özel kolleksiyonu da gördükten sonra sarayın esas kısımlarını gezmek için önce sütunların süslediği Bâb-üs Sade kapısına gelinir.

İçinde bulunduğumuz, “Alay Meydanı” diye de anılan bu avlu önemli merasimlerin yapıldığı bir alandı. Özellikle padişahların cülûs merasimleri ile üç ayda bir yeniçerilere ulûfe dağıtımı merasimleri çok görkemli olurdu. Padişahın altın tahtı böyle günlerde bu kapının saçağı altındaki taşlığa kurulurdu. Sefere çıkılırken, Padişah Serdar-ı Ekrem’e buradaki taşın altında deliğe saplı bulunan sancağı teslim ederdi.

Beyaz harem ağalarınca korunduğu için Akağalar kapısı olarak da anılan bu kapının sağında kapı ağası dairesi, solunda Akağalar koğuşu bulunmaktaydı. İçi ve dışı kitabelerle süslü bu kapının tam karşısında arz odası yer almıştır.

“Evvelâ bir arz odası yapılsın. Cenab-ı serifim pesperdede oturup haftada dört gün vüzeram ve kazaskerlerim ve defterdarlarım geldikte çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası önlerine düşüp istikbal etsinler…ve bayramlarda Meydan-ı divana, taht kurulup çıkmak emrim olmuştur.” diyen Fatih’in, umur-ı saltanata dair bu buyruğuyla arz odası yapılmış, Divan toplantılır emir gereğince toplanmış kapı önüne kurulan tahtta Bayram ve cülûs merasimleri kabul edilir olmuştur. Şimdi arz odasını görmek için Akağalar kapısında içeri girelim.

Arz Odası
Birkaç mermer basamakla çıkılan, içten aynalı tonozla, dıştan çatıyla örtülü, geniş saçaklı, revaklı bu bina, sultanların elçileri vezirleri kabul ettiği odadır.İsminden de anlaşılacağı üzere burada sultanlarla konuşulur. arzda bulunulurdu. Fatih devrinden kalan, ancak 1856 yılında bugünkü şekilde onarılarak günümüze erişebilmiş bu bina küçüklüğü yanında birçok tarihi olaylara sahne olduğu, büyük kararların verildiği bir yapıdır. Arz odasına girdiğimizde dört süslü ahşap direk üzerine oturtulmuş, içi klâsik Türk motifleriyle ve ayetlerle süslü, aynalı tonozla örtülü taht hemen göze çarpar. Tahtın üzeri inci ve zümrüt gibi değerli taşlarla süslü yastıklarla döşelidir. Tavandan sarkan kıymetli taşlarla süslü askı tahtın görkemini arttırmaktadır.

Tahtın yanında bronzdan yapılmış klâsik üslûptaki yaşmaklı ocak, Türk döküm işçiliğinin güzel bir örneğidir. Ufak bir çeşme ile nişler içinde yer alan Çin vazoları da odaya ayrı bir atmosfer vermektedir. Odanın dışındaki çeşmenin içerdeki konuşmaların dışarıdan duyulmaması için açık bırakıldığı söylenir.

Burada yapılan elçi kabulleri Osmanlı İmparatorluğunun gücünü ve ihtişamını yansıtacak bir biçimde yapılırdı. Elçiyi önce sadrazam Kubbe altında kabul eder, ağırlar, ziyafetten sonra ağır bir hilat (kaftan) armağan ederdi. Boyunu aşan bu ağır kaftan içinde kendini küçülmüş hisseden elçinin kollarına iki iriyarı yeniçeri girer, yine yeniçerilerden oluşan bir kordon altında taht odasına götürülür; gerek bu muamele, gerek ihtişamlı dekor içindeki sultanla yaptığı görüşme, elçiyi bir daha unutamayacağı bir şaşkınlık ve hayranlık altında bırakırdı.

Arz Odasını gördükten sonra sağ tarafta bulunan önü kubbeli revaklı beşik tonozla örtülü yapıya doğru gidelim. Fatih devrinden kalan bu bina 1859 da Abdülmecit tarafından değiştirilerek bugünkü şeklini almış, eski seferli koğuşu olan yapı bugün padişah elbiselerinin sergilenmesine ayrılmıştır.

Padişah Elbiseleri Seksiyonu
Buradaki elbiseler Fatih’ten başlayarak V. Mehmed Reşad’a kadar kronolojik bir sıra takip ederler. Çatma, kakma, seraser, kadife, atlas, canfes gibi Türk kumaşlarından yapılmış olan elbiseler renk ve motifleriyle göz kamaştıracak kadar güzeldir. Gerek sultanların elbiselerinden birini hazineye bağışlamak adeti, gerekse padişah sırtına geçirildiği için yarı kutsal sayılmaları ve ölümlerinden sonra hepsinin toplanarak bohçalarda saklanması sebebiyle, bugün Osmanlı sultanlarının elbiselerinin eksiksiz bir koleksiyonuna sahip olunabilmiştir.

İç bölümde ayrıca şehzade giysileri, kumaş örnekleri ve kıymetli seccadeler sergilenmiştir. Burada birkaç basamaklı mermer merdiveni indiğimizde önü sütunlu bir yapıya gelinir. Burası eski hamam ve Fatih Köşkü olup sonradan hazine haline getirilmiştir. Şimdi 4 salon halindeki bu bölümde dünyanın en zengin hazinesi gözler önüne serilmektedir.

Hazine
Evvelce sarayda birçok hazineler bulunuyordu, örneğin yabancı ülkelere giden elçilere emaneten verilen eşyaların saklandığı “Elçi hazinesi” Hırka-i Saadetdeki kıymetli eşyaların içinde saklandığı “Emanet Hazinesi” şimdi silâh müzesi olan “İç Hazine” bir de kıymetli koşum takımlarının bulunduğu has ahırdaki “Raht Hazinesi” vardı. Osmanlı sultanlarının esas hazinesinin Yedikule’de bulunduğu söylenir. Şimdi gezeceğimiz hazine “Hazine-i Hümayun” denilen padişah hazinesidir. Bu hazine, çeşitli ganimetlerden İstanbula gelen elçilerin Sultanlara getirdikleri hediyelerden, padişahların tahta geçiş törenlerindeki armağanlardan ve satın alınan kıymetli eşyalardan oluşmuştur. Özellikle Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra Hazine o kadar çok zenginleşmiştir ki, S. Selim, “benim altınla doldurduğum hazineyi ahvadımdan kim mangırla doldurursa onun mührü ile mühürlensin” dediği söylenmektedir, ve o günden son zamanlara kadar Hazine-i Hümayun Y.Sultan Selim’in mührü ile mühürlenmiştir.

Hazine eşyası S. Abdülmecid zamanına kadar sandık ve dolaplarda depo halinde idi. Saray kanunlarına göre tahta geçen padişah hazineyi ziyaret ederdi. Bu nedenle tahta geçen Abdülmecid sandıklarda depolanan hazineyi görmüş, Kırım seferi esnasında da bazılarının teşhirini emretmişti. Bunu takiben Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit zamanlarında da diğer eşyalar teşhir edildi. Zaman zaman yabancı elçilere gösterilen Hazine-i Hümayun dairesi böylece bugünkü müzenin ilk nüvesini teşkil etmiş oldu. Bu hazineye yalnız padişahlar tek başına girebilir, padişah olmadığı zamanlarda 40 kişilik bir ekiple ancak açılabilirdi, hazine bir yandan dolar, bir yandan boşalırdı. Çünkü hazineden de birçok vesilelerle armağanlar verilirdi. Her sene Hz. Muhammed’in mezarına sürre alayı ile bu hazineden birçok kıymetli eşya gitmesi gelenekti. Şimdi göreceğimiz kıymetli eşyaların bir çoğu sonradan tekrar bize gelen bu eşyalardandır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu