Genel

Üçüncü İmam, Hüseyin (A.S)

Üçüncü İmam, Hüseyin (A.S)

Şüphesiz, zaman ve mekân Ali b. Ebutalip gibi bir baba, Fatıma bint-i Resulullah (s.a.a) gibi bir anne ve Hüseyin gibi şerefli bir oğul görmemiştir. Açıktır ki âlemde Ali kadar saygın ve değerli bir baba, Fatıma kadar izzetli bir anne ve Hüseyin kadar yüce ve yiğit bir kişi dünyaya gelmemiştir. Allah’ın selamı onların üzerine olsun.

Biz bu yüce İmam’ın hayatının binde birini bile bu kitapta kaydetmeye kadir değiliz. Evet, bu musibet ve acılar meydanında binlerce kemal sahiplerinin, hakkında yüz binlerce cilt kitap yazmış olduğu bu hidayet imamının hayatını nasıl yazıp bitirebiliriz?!

Eba Abdullah İmam Hüseyin’i sadece Müslümanlar a-rasında değil, bütün Adem oğulları arasında tanımayan ve onun büyük ismini işitmeyen bir kişinin olabileceği dü-şünülemez. Hüseyn’in yüce ismi dünyanın dört bir yanında ve âlemin her köşesinde insanların dilinde en sevgili ve en kerametli bir kelimedir.

Günümüzde yalnız İslâm âleminde değil, yer küresinin dört bir yanında medeniyet âlemi Hüseyin ismi karşısında saygıyla eğilmektedir. Hıristiyanlık ve Yahudilik âlemi bu büyük kişiyi takdir ve takdis ettikleri gibi yeryüzünün beş kıtasında, Asya’sında, Avrupa’sında, Amerika’sındaki ilim ve kemal ehli “Âl-i Muhammed”in bu fedakâr mücahidinin tarihi hakkında kitaplar telif etmişlerdir.

Evet, Hüseyin’in meşhur ismi zaman geçtikçe daha da yayılmakta, İslâm âleminde her asırda değil, her yıl bile bu mübarek ismin duyarlılığı daha bir ilerlemektedir.

Dört yüz milyon İslâm âleminin hangi ırkına, hangi mezhebine ve hangi tayfasına bakacak ve hangisini inceleyecek olsak Muharrem ayının onuncu günü olan Aşura gününde bir matem ve ağıt havasına büründüğünü, İslâm âleminin şehri, kasabası, bilgini, cahili, arifi, avamı bu kederli gün gelince “Va Hüseyna! Va Hüseyna!” demeyi dini bir hüküm ve meşru bir hak bildiğini görürüz. Bundan yarım asır önce bu mateme bir nevi soğuk bakan Ehlisünnet cemaati, gün geçtikçe cahilane taassubunun azalması sonucu dinî ve İslâmî bir hararetle din kardeşleri olan Şi-îler’le bu vazifeyi ortaklaşa ifa etmektedirler; bu doğrultuda sürekli ittifak ve vahdet dairesi genişlemiş ve genişleyecektir de.

Fakat bizce büyük Hüseynî mateme iştirak etmek tüm Müslümanların üzerine gerekli ve farzdır. Adetimiz üzerine iddiamızı şu şekilde aklî ve naklî delillerle ispatlamaya hazırız:

1-  Resulullah (s.a.a), İslâm âleminin saadeti uğrunda yirmi üç yıl boyunca o kadar zahmet ve sıkıntılara katlanarak, İslâm dinini ve nurlu şeriati himaye ve koruma için nice savaş ve cihatlar yapıp Allah tarafından nazil olan Kur’ân ayetlerini ve sahih nebevî hadisleri hayata geçirerek dini ve İslâm’ın temellerini korumayı ümmete emanet edip dünyadan göçtükten sonra, aniden Haşimî nurunun yerine bir Emevî dalaleti, Muhammedî ilmin karşısında bir Yezidî cehalet ortaya çıkarak İslâm’ın temelini ve dinin kökünü kazıyıp Kur’ân hükümlerini ve Resulullah’ın (s.a.a) emirlerini terk edince, İslâm ümmetinin fedakâr mücahidi ve Resulullah’ın (s.a.a) yiğit yadigârı, küfür ve zulmü defederek iman ve Kur’ân nurunun yayılması için Ehlibeyt’ten yetmiş iki kişilik bir orduyla savaş meydanına çıkarak kırk bin üzerindeki zalim orduya karşı durup bu yolda bütün Ehlibeyt’ini, tüm evlâtlarını, akrabalarını, kendi canını ve malını feda eden böyle fedakâr bir kişiye ve hakikat mücahidine tazim edip saygı göstermenin sadece İslâm âlemine değil, bütün âleme gerekli olduğuna aklî muhakeme ve tecrübeler de hükmetmektedir.

Bu yüce kişi, hak ve hakikati ispatlamada yalnız ve yardımcısız olduğunu göz önünde bulundurmadan bir tek Kureyş’e veya Araplara karşı değil, tüm dünyaya karşı duran dedesi Resulullah’ın (s.a.a) torunudur. Bu hakikat fedaisi, binlerce sahabenin, karşısına çıkmaktan korktuğu Amr b. Abduved’in karşısına çıkmaktan çekinmeyen Ali’nin oğludur.

İşte bu nedenle Muhammed Mustafa’nın gayreti ve Haydar-ı Murtaza’nın heybeti, İmam Hüseyin’de tecelli ediyor; İslâm’ın temelini, üzerine sulta kuran “Yezid” hortlağından kurtarmak için eşi benzeri görülmeyen bir fedakârlık gösteriyor.

Evet, bu fedakârlık bütün İslâm ümmetine ait olduğu gibi bunun sonucunda baş gösteren musibet ve matem de bütün İslâm’a ait olup Müslümanlara, yerine getirilmesi farz olan bir vazife sayılmalıdır. Ümmetin bu büyük fedaisinin veladet gününü bayram ve şehadet gününü de genel bir matem kılarak İslâm âleminde resmî bir görünüm kazandırılmalıdır.

Asrımızda medeniyet âlemine bakacak olursanız, bir milletin kahramanının, bir cemaatin fedaisinin, bir alanda keşif ve buluş yapan bir kişinin veya bir ülkenin fatihinin doğum ve ölüm gününün, mensup olduğu millet ve cemaat tarafından nasıl bir ihtişam ve saygıyla anıldığını görürsünüz; bu aklî ve hukukî bir haldir.

2-  Günümüzde İslâm ümmeti arasında baş gösteren nifak ve tefrikanın, Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyt’ine edilen hakaretin ve onları sevmemenin sonucunda meydana geldiğine inanmış bulunmaktayız. Dolayısıyla yine o saadet dairesinde ve o nübüvvet gülistanında ittifak edip toplanılması gerekir; bunun da birinci belirtisi, bütün İslâm ümmetinin İmam Hüseyin’in (a.s) matemine katılmasıdır. Çünkü bu, tefrikanın zahirî belirtisi olduğu gibi ittifak ve ittihadın da açık ve göze çarpan sebeplerindendir; hatta bunun vahdet ve birliğin yegane sebebi olduğunu bile söy-leyebiliriz.

3-  Sayılmayacak kadar fazla olan hadis ve rivayetlerde Fatıma-ı Zehra’nın ciğer paresinin dünyada görülmeyen musibetine yas tutmak ve üzülmek farz olup ahirette buna karşılık birçok sevaplar verileceği yer almıştır.

Örneğin, tâbiînin ileri gelenlerinden olup Ebu Hanife-nin üstatlarından sayılan İbrahim-i Nehaî şöyle rivayet ediyor:

Bir gün Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) huzurundayken İmam Hüseyin içeri girdi. Bunun üzerine İmam Ali (a.s) buyurdu ki: Ey oğlum! Yakında benden sonra seni öldürecekler ve sana gökyüzü ve yeryüzü ağlayacaktır.”

Bunun ispatı güneşten daha açıktır.

Evet; İmam Hüseyin (a.s) İslâm dinini Yezid’in küfründen kurtarmak için Kufe halkının davetini kabul etti ve amcası oğlu Müslim b. Akil hazretlerini Kufe’ye gönderdi. Kendisi de ehlibeyti, akrabaları ve özel ashabıyla Kufe’ye doğru hareket etti.

Hz. Müslim b. Akil, Kufe’ye girince bütün Kufe halkı İmam’a biat etti. Fakat o sırada Yezid tarafından Kufe’ye gönderilen Ubeydullah b. Ziyad aniden Kufe’ye girip güvenilir olmayan Kufe halkını İmam’a ettiği biatten vazgeçirdi. Bu hadiseyle Hz. Müslim iki küçük çocuğuyla birlikte Kufe’de şehid edildi ve pak naşı asılıp teşhir edildi.

Böyle bir durumda İmam Hüseyin (a.s) Kufe yakınında Fırat kenarına ulaşınca İbn-i Ziyad’ın akıncı ordusuyla karşılaştı.

İmam’ın yanında sadece evlât ve akrabalarından on sekiz kişi, dost ve izleyicilerinden de kırk dört kişi vardı. Böylece feci savaş başladı. Önce nübüvvet ailesinin sevgilileri olan kırk dört kişi birer birer cihad meydanına gidip şehadet derecesine ulaştılar. “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn.”

Bu esnada Fırat suyunu da İmam’a yasakladılar. Resulullah’ın (s.a.a) evlâtları üç gün boyunca susuz kaldı. Bu üzücü şartlar altında Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’nden on sekiz kişi, zamanın imamının karşısında birer birer savaşmak için savaş meydanına gidip geri dönmediler. Müslümanların imamı çadırda mahremleri, ailesi ve çocuklarıyla yalnız kaldı.

Kerbela sahnesinin en meşhur kahramanları, İmam Hüseyin’in sevgili kardeşi ve ordusunun sancaktarı hazreti Abbas b. Aliyy-i Murtaza, İmam’ın yeğeni Kasım b. Hasan, büyük oğlu Ali Ekber’di. Yine İmam’ın amcazadesi Abdullah b. Cafer-i Tayyar’ın oğullarından Avn ve İbrahim de şehadet meydanının fedailerindendir.

Bu esnada susuzluktan halsiz düşmüş olan İmam’ın küçük yavrusu Ali Asgar hal diliyle babasından su istedi. Kevser Havzu’nun sakisi olan babası Fırat kıyısından yorgun yavrusuna bir kase su veremedi. Yorgun yavrusunu kucağına alarak Fırat kıyısına yöneldi. Kalemin yazmaya ve dilin anlatmaya güç yetiremediği kelimelerle yavrusuna su istedi. Ahhh! Ümmet kendi imamlarına ve kendi peygamberlerinin yadigârlarına bir kase Fırat suyunu vermedi ve bir okla o yorgun yavrucağızı susuz şehid ettiler.

Meydanda yalnız kalan İmam Hüseyin, bu mürtet güruha hücceti tamamladıktan sonra şehadet meydanına azmetti. O küfür ordusu, zamanın imamını şehid ederek mübarek başını Yezid’e hediye gönderdi, İmam’ın haremine (çadırlarına) ateş verip Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ni yağmaladılar. İmam’ın mübarek başını mızrağa takarak çoluk çocuğunu çıplak develere bindirip Şam’a götürüp Ye-zid’e teslim ettiler. Evet; ümmetin, Resulullah’ın (s.a.a) emanet bıraktığı gözünün nuruna gösterdiği saygı ve hürmet budur işte! “Zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini bilecekler…”

Kerbela çölünden geri dönen imamet kafilesinde erkek olarak yalnızca İman’ın Aliyy-i Evsat adındaki hasta oğlu Zeynelabidin vardı.

İmam Hüseyin’in (a.s) üç oğlu vardı. Birisi Leyla’dan olan Kerbela kurbanlarının en büyüğü Aliyy-i Ekber’dir. İkincisi, babasının kucağında ok yarasıyla susuz şehid edilen Aliyy-i Asğar’dır. Üçüncüsü ise, Kerbela’da hasta olan kendisinden sonraki Ehlibeyt İmamlarının babası Zeynel-abidin’dir.

İmam Hüseyin’in pak türbesi Kerbela’dadır. Kerbela, İslâm âleminin ikinci ziyaretgâhıdır. Her yıl milyonlarca insan bu mukaddes türbeyi ziyaret etmektedir. -Allah şerefini yüceltsin.- Burada şu önemli noktayı ispatlamayı gerekli görüyorum:

Biz Ehlisünnet cemaatinin, mübarek mezar ve türbeleri ziyaret etmeyi ne kadar gerekli ve sevap bildiği açıktır. Biz Ehlisünnet cemaatinden çokları Buhara’daki hazreti “Beha-uddin Nakşibendî”yi veya Mısır’a gidip “Şeyh Ekber” hazretlerini ya da Konya’ya gidip “Celaluddin-i Rumi”yi ziyaret ederler. Çoğu zaman bizim cemaatimizden binlerce kişi Anadolu’ya giderek orada mezarları olan kutlu ve salih kişileri ziyaret ederler. Fakat buna rağmen Kerbela-i Mual-la’ya giderek Ehlibeyt İmamları’nı ziyaret ettiklerine az rastlanmaktadır.

Şimdi ben şunu soruyorum: Eğer biz, kutlu ve salih kişilerin mezarlarını ahiret sevabı için ziyaret ediyorsak, o hâlde niçin Ehlibeyt İmamları’nın türbelerini ziyaret etmiyoruz?!!

Eğer o kutlu ve salih kişilerde nur ve feyz varsa, tabi ki bu nur, Muhammedî nurdur ve bu feyz, Ali’nin feyzidir. Çünkü ne Muhammedî nurdan başka bir nur ve ne de Ali’nin feyzinden başka bir feyz vardır. Açıktır ki mezarlarını ziyaret ettiğimiz kutsal ve salih kişiler Ehlibeyt İmamları’nın ve özellikle mazlum İmam Hüseyin’in en küçük ve en düşük hizmetçileri olabilseler bununla iftihar eder, övünürler!..

Tarikat erbapları, üstatlar, ileri gelenler ve tasavvuf erbabının tümü, herkese ve her şeye feyz ulaştıran ve âlemin hakiki üstadının Emirü’l-Müminin Ali b. Ebutalib olduğunu ikrar ve ispat etmişlerdir.

Öyleyse niçin imametin feyz membası ve nur kaynağı olan o yüce türbeler ziyaret edilmemektedir?

Benim âcizane düşünceme göre, bu eksiklik, cemaat ve kişilere ait olmayıp, bu cemaat ve kişilerin ruh ve dinlerine hüküm süren ulema ve fakihlere aittir. Ulema ve fa-kihlerin cemaat ve insanları bu yüce girişimlere teşvik etmemelerinin sebebi de yine İslâmî vahdeti kuşatan ve öldürücü bir hastalık olan o uğursuz taassuptur.

İslâmî vahdet ve birliğin gittikçe Müslümanları sağlam bağlarla birbirlerine bağlaması ümidiyle bundan sonra bütün Müslümanların kendi imamlarının yüce türbelerini sürekli gözlerine sürme edip o hazretleri ziyaret edeceklerine ve bu hususta eksikliklerini giderip geçmişlerini telafi edeceklerine inanıyoruz.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı