Zalim Yönetimleri Yıkalım
Zalim Yönetimleri Yıkalım:
“1-) Onlarla ilişkilerimizi keselim…
2-) Onlarla işbirliği yapmayalım!…
3-) Onlara yardım sayılan ve yararlarına olacak işlerden kaçınalım…
4-) Yeni yargı kuruluşları, malî-iktisadî kurum ve kuruluşlar, siyasî kuruluşlar, eğitim ve kültür kuruluşları meydana getirelim!…
İslam vatanındaki ‘tağut’ hakimiyetini, yani gayr-i meşru siyasî güçleri yıkmak, hepimizin görevidir. Zalim, zorba ve halka karşı olan devlet kurumları; yerlerini gerçek kamu hizmetleri kuruluşlarına bırakmalı ve İslamî kurallara göre yönetilmeli, tedricen İslamî yönetim (Hükümet-i İslamî) kurulup yerleşmelidir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de ‘tağut’a, gayr-i meşru siyasî güçlere itaati yasaklamıştır; halkı, sultanlar aleyhine ‘kıyama’ çağırmış, Mûsa (as)’nın sultanlar aleyhine ‘kıyam’ ödevini belirtmiştir. Zalimlerle ve dinde ‘tasarruf edenlerle ‘mübareze’nin (savaşmanın) teşvik edildiği çok rivayet vardır…”[1]…
“…/…Öyle olunuz ve davranınız ki, davranışınız, ahlâkınız-gidişiniz ve yolunuz, dünyanın boş şeylerinden yüz çevirişiniz ile ‘insanlar ıslah olsunlar’, sizi ‘örnek’ alıp size uysunlar!.. Siz, Allah’ın kullarının uyduğu kişilerden olunuz!.. (‘Mukted’el-Enam’ olunuz). Allah’ın askeri olunuz; böylece İslam’ı, İslamî hükümeti tanıtınız. Öğreniminizi bırakın demiyorum, ders okuyup ‘fakih’ olmalısınız. Bu konuda ‘ciddiyet’ gösterin. Bu dinî ve ilmî merkezlerin içtihad mertebesinden, fakihlikten düşmesine ve bu gücü vermeyecek bir duruma girmesine müsaade etmeyin. ‘Fakih olmadıkça İslam’a hizmet edemezsiniz!..’ Ancak, öğreniminiz sırasında, İslam’ı halka tanıtabilme konusunu düşünün!…”
“Bugün İslam ‘garib’dir![2]; İslam’ı tanıyan kalmamıştır. Sizin, İslam’ı ve İslam’ın hükümlerini halka ulaştırmanız gerekir ki halk, İslam’ın ne olduğunu, İslamî yönetimin ne olduğunu anlasın, risaletin ve imametin ne demek olduğunu kavrasın; İslam ‘ın niye geldiğini ve ne istediğini öğrensin!… Böylece; yavaş yavaş İslam tanınsın ve inşaallah bir .gün, İslamî yönetim kurulsun!…”[3]…
“…Büyük alimler, padişahlarla ve zalim siyasî güçlerle savaşmışlardır…/… Biz de zinde, görüş birliğinde ve el birliğinde olursak, başarıya ulaşırız. Herkesin ayrı görüşü ve ayrı hükmü bulunması, yalnız bu zamandadır. İslam nizamının kurulması işinin süratle sonuçlanmasının sebeblerinden birisi de budur! Yüz milyon kişinin yüz milyon ayrı görüşü olursa, bir şey başaramazlar. ‘Yed’ullahi ma’al cema’a’!; Allah’ın kudreti cemaat ile, yani müttehid-aynı görüşte ve birlik halinde olan müslümanlar iledir. İttifak ve içtima gereklidir…/… Fakat; birisi bir yönden, diğeri bir yönden ‘dinî vazifemiz bu değildir!’ demeye başlarsa, işte o zaman felaket olur. Böyle ‘sarıklıların’ varlığı felakettir…
…Ben size tehlike olduğunu bildiriyor ve sizi uyarıyorum; size söylüyorum ki (eğer böyle devam ederse); geleceğiniz şimdikinden daha karanlık olacaktır…
İmam Hüseyn’in (as) fazla maddî gücü yok iken ‘kıyam’ etti O da, -neuzubillah- tembellik etse idi, ‘kıyam etmek şu sırada benim dinî görevim değildir!’ diyerek oturabilirdi. Emevi sarayı da, O’nun oturmasından, konuşmamasından ve kendilerinin de dilediği gibi at koşturmalarından memnun olurlardı. Fakat O, Müslim bin Akiyl’i halkı biy’ata davet etsin ve İslamî yönetim kurulsun, bu fasid yönetim ortadan kalksın diye gönderdi. O da, Medine’de otursa idi, O herif gelip ‘biy’at’ istediğinde de -neuzu billah- ‘pek ala!’ deseydi, memnun olurlar, elini de öperlerdi…
Bugün de egemen zümre, size saygı gösterirse, bilmeniz gerekir ki; bu saygı, ölmüş ‘İmam-zade’ye gösterilen saygı gibidir; ölmüş olan İmam-zade’ye çok saygı gösterirler, çünkü güçlerine bir tehlike ve zarar gelmesi ihtimali yoktur. Fakat, hayatta bulunan ‘İmam-zade’ bir söz söylese idi, yahut karşılarındaki bizzat Hazret-i Emir (as) olsa idi de, onlara muhalefet etse idi, başkalarına oynadıkları oyunları O’nun da başına getirmekte tereddüt etmezlerdi…
Toplumun içinde bulunduğu duruma ve halkın karşılaştığı felaketlere aldırmayan, İslam ülkesinde işlenen cinayetlerden gafil olan, sadece yiyip-içmek, keyif sürmek ve maddî hayatını sağlamak peşinde olan müslümanların durumu, yine yukarıda zikredilen ayet-i kerime’ye uyar:
“…Metalanmaya (faydalanmaya-zevklenmeye) bakarlar ve hayvanların yediği gibi yerler ve ateş onların durağıdır!”[4]
Gafil olanlar, İslam bütçesinden (müslümanların vergisiyle) rızıklandıklarını; İslam’a ve müslümanlara hizmet etmeleri gerektiğini bilmeyenler ‘hayvan’ gibidirler. Hayvan, elde etttiği yiyeceğin nereden geldiğini bilmez; bütün dünya katledilse, otu yanıbaşında olduğu sürece keyfi yerindedir. O, yemini ister ve yer!.. ‘Hayvanların yediği gibi yerler!… Dünya ve müslümanlar, bu gibilerden utanç duyarlar…/… “[5]…
“…Ben; sizleri, zahmete ve eziyete katlanmış milleti; unutamam, ben size, şükranlarımı hakkıyla ifade edemem. Ben, Allah Tebarek ve Teala’dan, İran halkının saadet ve selametini niyaz ediyorum. İran halkı, canı ve kanı ile İslam’ı canlandırdı, İslam’ın ve müslümanların yeniden hayat kazanmasına vesile oldu. Ecnebîlerin emperyalizminin, yaklaşık 300 yıl süren gayretlerini ‘akim’ bıraktı…
…Ülkemizden, emperyalizmin elini kestiniz; çıkarcıların, uluslararası çapulcuların hareketlerinin önünü aldınız. Kan verdiniz, can verdiniz!.. Ancak, kanınız ve canınız İslam içindi, İslam’ın yararına idi. İslam; kanımızın, O’nun uğrunda akması ve gençlerimizin O’nun uğrunda ‘şehid’ olmasından korkup-üzülmeyeceğimiz derecede azizdir.
İslam’ın şimdiye kadar çok şehidleri olmuştur. O’na selam olsun, Emir’ul-Mü’minin ‘İslam şehidi’dir; İslam yolunda şehid olmuştur. Hüseyn bin Ali, O’na selam olsun!.. İslam yolunda şehid oldu. Bizim, şehid olmaktan korkumuz, ölümden korkumuz yoktur!…
…Siz işi, buraya kadar getirdiniz, bunlar İran’dan gitti; bize de ‘harap’ bir ülke, ‘ma’mur’ bir mezarlık bıraktılar. Mezarlıklarımızı gençlerimizin mezarları ile ‘bayındır’ kıldılar; ülkemizi de harap ettiler.
…Uyanık olun, akıllı olun; düşmanlar pusudadır, ecnebîler pusudadır. Onlar uyumuş değildirler, siz de uyumamalısınız. Uyanık olmanız gerekir ki, onlar da yeni ‘düzenler kurup tasarlamaktadırlar; çeşitli yollarla, çeşitli formüllerle!.. Onlar; çökmüş saltanat rejimi ortadan kalktığına göre, başka formüllerin yardımıyla, kendilerine ‘meydan’ bulmaya, eski düzeni kurmaya, ‘çapulculuğu’ getirmeye, baskıları yeniden başlatmaya çalışmaktadır…
…İran’ı kurtarmak istiyorsanız, İslam’ı kurtarmak istiyorsanız, Kur’an-ı Kerim’i kurtarmak istiyorsanız; bu ‘İnkılabı’ korumalı, gereken yerde kendimizi göstermeli, toplantılar yapmalıyız…/… Bu millet, zinde kalmalıdır; bir polisin bize hükmettiği, bir valinin bize hükmettiği, bir ‘yıldızlı’nın bize hükmettiği zamanlar geçti; bugün hepsi, sizin hizmetinizdedir, İslam’ın hizmetindedir. Bu ni’metin kadrini biliniz, gevşekliğe kapılmayınız!.. ‘O (Şah) gitti, iş bitti!’ demeyiniz!.. Hayır, emperyalizm ‘inceleme’ yapmıştır, ‘üç yüz yıl’ veya daha fazla inceleme yapmıştır. Sizin ‘ruhîyatınızı’ incelemiş, İran’ı, çeşitli yönlerden incelemiştir; ‘ihtilaf doğurmanın gerekli olduğu sonucuna varmıştır…
… Efendi, uyanık ol! Devlet, uyanık ol! Millet, uyanık ol! Yavaş yavaş sizi, yine yanlış yola sürüklemesinler! Şimdiden, hemen şu andan, bu meseleler çözülmelidir. Köşede ve kenarda ‘Ne oldu? Ne yaptınız? Ne olacak?!’ diye vesvese verenlere kulak vermeyiniz! Bunlar, devletimizi zayıflatmak isteyenlerdir!… Devletimizin zayıflatılması, İslam’ın zayıflatılması demektir. Ordumuzun zayıflatılması, İslam’ın zayıflatılması demektir!..; zayıflatmayın!…
… ‘Bunları zayıflatmak gerekir!’ diyenler; veya zayıflatma sonucunu doğuran propagandayı yapanlar, ‘haindirler!’…/… Sizden, bütün İran halkından isteğim, bu devrimi korumanızdır! O sıralarda, ‘İslam’ın adil yönetimi kuruluncaya kadar devrim sürecektir!’ diyordunuz. Bugün de; ‘İslam yönetimi sürdükçe, devrim hareketi de sürecektir!’ deyin…
Milletin istediği, İslamî cumhuriyettir; yalnızca ‘Cumhurî’ yönetim! ya da, ‘Demokratik Cumhuriyet’ değil!..; ‘Demokratik İslam Cumhuriyeti’ de değil!… Sadece ‘İslamî Cumhuriyet!..’ Benim sizden dileğim, ‘uyanık’ olmanızdır!.; aziz şehidlerinizin kanını ‘heder’ etmeyiniz, ‘demokratik’ terimini kullanmayınız!..; ‘Bir batılı kalıba uymazsa?..’ diye korkmayınız!… Biz, ‘batı kalıplarını’ istemiyoruz!…/…
Kanını veren, işte bu insanlardır! Gençlerini veren, işte bu halktır! Fakat, (şimdi batıcılık taslayan) bu zümre, halkın dışında idiler; bu zümrenin a’yan ve eşrafı kurulup-oturmuş idiler…
Siz, kanlarınızı verdiniz; gençlerinizi, evladınızı verdiniz, evlerinizi yaktılar, sizin dilediğiniz olmalıdır..; Yoksa, şimdi Avrupa’dan, dışarıdan gelmiş olanların, a’yan ve eşrafın veya ‘hukuk bilginleri’nin istediği değil!… Dilediğiniz şey, gerçekleşmelidir. Kan verenin sözü kabul edilmeli, görüşüne uyulmalıdır…/…
Referanduma başvurulduğunda, benim oyum ‘İslamî Cumhuriyet!’ yönünde olacaktır; ve İslam’a uyan herkes de, İslamî Cumhuriyet’e oy vermelidir, başkasına asla!… Fakat, halk;’oyunu’ açıklamakta ve söylemekte serbesttir…/…
İslam; hürriyet, bağımsızlık ve adaletin teminatıdır. İslam’dır ki, ülkesinin ’emiri’ ile ‘halkı’ arasında fark yoktu!.. Belki; ülkenin emiri (devlet başkanı), ‘beyt’ül-mal’dan yararlanma açısından halktan daha aşağıda bir seviyede idi!.. İslam’da düşünce hürriyeti ‘önceden beri’ vardı. Peygamber-i Ekrem’in (sav) devrinde ve İmamlarımızın (as) devrinde, ‘söz hürriyeti’ vardı. Gelirlerdi, sözlerini söylerlerdi. Bizim, ‘hüccetimiz’ var. Hücceti olan, söz hürriyetinden korkmaz. Fakat, ‘düzen’ kurmaya, ‘çete’ kurmaya, fesad girişimlerine izin vermeyiz ve aksi fikirde olanların buna hakları yoktur…/…
Elhamdülillah, İran halkı birbiriyle ‘sözbiriliği-el birliği’ yaptı, bu İlâhî kudrettir ki, tağutu yenip attı. Bu İlâhî kudrettir ki, süper güçleri sürüp-süpürdü ve böyle de olacaktır. Biz, artık bu süper güçlerin ülkemize karışmalarına izin vermeyiz. ‘İhtilaflardan’ kaçınınız!.. Zaferimizin ‘remzi’ ittihad idi, birbirine bağlılık idi!… Dinî ve ilmî merkezlere saygı gösteriniz…/… İlmî merkezler ‘uyanık’ olsunlar!..; ‘Takva’yı, bir an bile göz önünden ayırmasınlar!..; ‘Takva’yı! Takva’yı!..
Ey fazıl kişiler! Ey dinî ilimler talebesi!…; ‘Takva! Takva!’… Fazilet; ‘nefis’ ile mücadele!… bir nefis ile mücadele neticesinde ‘bir ümmete’ hükmedilebilir!..; Mücadele ediniz! Nefsinize ‘vazife’ yükleyiniz!.. Mücadeleyi üstlenip, nefsinizi ‘murakabe’ altında tutmak, bütün milletin, herkesin ödevidir…
Kur’an, ‘insan eğitme’, ‘insan meydana’ getirme kitabıdır. Kur’an’a uyunuz, Kur’an; insan meydana getirir. İslam, (kişiyi) ‘adam’ eder!…
Yabancı güçler, süper güçler insandan korkarlar. Bu sebeple İslam’ı susturmaya-ezmeye çalışırlar. Çünkü, ortada ‘insan eğitme’, ‘insan meydana getirme’ (adam etme) meselesi vardır ve bu, onların işine gelmez!..; adamdan-insandan korkarlar. Bu sebeple, Kur’an’ın sesini boğmaya çalışırlar. Çünkü, insan eğitme, insanlar meydana getirme meselesi söz konusudur. Bir tek insan, bir ümmet yapabilir. Resul-ü Ekrem (sav), tek bir insan idi, bir âlem vücûda getirdi… Fasid bir kişi de bir milleti bozabilir. (Mesela) Bir M. Rıza Pehlevi, bir milleti hata yoluna yöneltmiş idi…
Allah-u Teala (cc), hepinize tevfik versin! İslam’ı güçlendirsin!.. İslam’ı ve İslam ümmetini korusun! Milletimize ‘şecaat’ inayet buyursun!…[6]…
“İslam ülkeleri halklarına da vasiyet ediyorum ki; İslam ve İslam’ın hükümlerini uygulamaktan ibaret olan hedefiniz hususunda, ‘dıştan’ hiçbir kimsenin size yardımda bulunacağını beklemeyin. Kendiniz, özgürlük ve istiklali size armağan edecek olan bu hayati mesele için ‘kıyam’ etmelisiniz. İslamî ülkelerin muhterem âlim ve hatipleri, devlet adamlarını süper güçlere bağımlılıktan kurtulmaya, ‘kendi milletleriyle’ birlik olmaya davet etsinler!.. Bu takdirde, ‘mutlaka’ zafere kavuşurlar. Yine (muhterem alim ve vaizler), milletleri vahdete davet etsinler; onları İslam’ın emirlerine aykırı olan ‘milliyetçilik’ten sakındırsınlar. Hangi ırktan ve ülkeden olursa olsun, kendi iman kardeşlerine yardım elini uzatsınlar. Eğer, bu iman kardeşliği devlet ve milletlerin gayreti ve Allah-u Teala (cc) ‘nın da teyidi ile bir gün tahakkuk edecek olursa, dünyanın en büyük ve kudretli gücünü, müslümanların ‘teşekkül’ ettiğini göreceksiniz. Allah-u Teala (cc) ‘nın izniyle, bu kardeşlik ve eşitliğin tahakkuk edeceği günün ümidiyle…[7].
[1] İslam Fıkhında Devlet: 185;… Yazının devamı şöyledir:
“…Zorba ve zalim yöneticiler de, daima ‘İmamlar’dan (as) korkmakta idiler. İmamlar’a (as) fırsat verilince ‘kıyam’ edeceklerini biliyorlardı, bu kıyamın sonucunda işret ve içindeki hayatlarının kendilerine haram edileceğini biliyorlardı. Bu sebeple, görürüz ki, İmam Ca’fer oğlu Mûsa’yı (as) , Hârun tutuklatır ve nice yıl hapseder. Yahut Me’mun, Hazret-i Rıza’yı (as) Merv’e götürür, gözaltında tutar, sonunda da zehirler. Bunlar; İmamların ‘seyyid’ olması, Peygamber (sav) evladından bulunması ve kendilerinin de Peygamber’e (sav) karşı olmaları dolayısı ile bu işleri yapmıyorlardı. Üstelik Hârun ve Me’mun, her ikisi de bir anlamda ‘Şiî’ idiler. Fakat, ‘El-mülk’ü Akimün’ (Saltanat kısırdır) cihetinden ve Ali evladının hilafet ve İslamî hükümet davası güttüklerini, bunu ‘vazife’ saydıklarını bildiklerinden, bu işlere kalkıştılar. Nitekim İmam’a (as) ‘Fedek sınırlarını ta’yin et, sana bu araziyi geri verelim!’ dendiğinde, rivayete göre Hazret-i İmam (as) , bütün İslam ülkesinin sınırlarını zikretti Böylece, (yalnız Fedek arazisi değil) ‘Bütün bu sınırlara kadar olan İslam ülkesi bizim hakimiyetimiz altında olmalıdır ve siz gasıpsımz!’buyurmuş oldu…/…
…Rivayete göre İmam (as), Hârun ‘un yanına vardığında, Hârun tahtın yanına kadar binekle getirilmesini ve tam bir saygı ile davranılmasını emretti Fakat sıra, ‘Beytül-Mal’dan payların bölünmesine ve Haşimoğulları’nın paylarının ayrılmasına gelince; ‘çok az’ bir meblağ ayrıldı. Me’mun da orada idi Bu kadar saygıdan sonra bu paylaştırmaya şaşırdı, Hârun ona şöyle dedi: ‘… Senin aklın ermez Haşimoğullarını (Ehl-i Beyt’i) böyle idare etmek gerekir. Bunlar ‘yoksul’ bırakılmalı, hapsedilmeli, sürülmeli, zahmet çekmeli, zehirlenmeli, öldürülmelidir. Aksi takdirde, ‘kıyam’ ederler ve hayatı bizlere zehir ederler…
İmamlar (as), yalnız kendileri zalim düzenlerle, zorba yönetimlerle, bozuk saray çevreleri ile savaşmakla yetinmemişler, müslümanları da onların karşısında ‘cihada’ çağırmışlardır…/… Şimdi ödevimiz, İslamî yönetim ilkelerini uygulamaya koymamız ve yürütmemizdir… Ümid ederim ki; İslam’ın yönetim biçimi, içtimaî ve siyasî ilkeleri tanıtılırsa, büyük insan kitlelerinde güçlü bir ‘düşünce’ akımı vücûda getirir ve halkın ‘devrim’ hareketinden doğan ‘kudret’, İslam nizamının kurulmasına yol açar…
Allah’ım! Zalimlerin ellerini, müslüman beldelerinden kaldırt! İslam’a ve İslam ülkelerine ‘hiyanet’ edenlerin kökünü kaldır!.. İslam ülkelerinin başlarını bu ağır uykudan uyandır ki, milletlerinin yararına –maslahatlarına çalışsınlar, gayret göstersinler; bölünmeler ve bölücülüklerden, şahsî çıkarları peşinde koşmaktan el çeksinler!…/…” (İslam Fıkhında Devlet: 185-189);…
[2] Merhum İmam Humeynî (ra); “İslam, garib başladı; ve yine (başlangıcı gibi) garib haline dönecektir. Ne mutlu (o) gariblere!…” Hadis-i şerifine dikkat çekmektedir. (Ki; bir kısım kaynaklarını, daha önce vermiştik.) Yalnız; bu hadisin Hazret-i Mehdi (as) ile olan ilgisini beyan ve ifade eden Hazret-i Ali (as), ezcümle şöyle buyurmaktadır:
“… O; İslam garib olunca, ‘gurbete’ düşer;., boynu üstüne yere ‘ıhlar’, kuyruğunu yere vurur; bir daha kalkmaz yerinden!.. O; Allah’ın hüccetlerinin kalanlarındandır, Peygamberlerinin ‘bıraktıklarındandır’!… O’nun zuhuriyle bilinir, aşikar olur o sırlar…” (Nehc’ül-Belağa/Türkçe terc: 283-284) (Ayrıca; “dinin arıbeyi” diye de teşbih edilmiştir. N.Belağa-Arapça: 1202)
Ve yine..; “..Tuba lil’ğureba!…” anlamının zuhûr edeceği zaman, Hazret-i Mehdi’nin (as) zuhûr zamanı olacağı., hadis-i şerif ile açıkça ifade edilmektedir: Sefınet’ül-Bihar: 1/644;
Ve; ..İmam Humeynî (ra) ise; mezkür zamanın ve vaktin, günümüz ve zamanımız olduğuna., dikkat çekmektedir. (İslam Fıkhında Devlet: 184; Sahife-iNur: 18/87; Konuşmalar/Terc: 2/113;…).
[3] İslam Fıkhında Devlet: 184.
[4] Muhammed(47): 12.
[5] İslam Fıkhında Devlet: 203-205.
[6] İslam Fıkhında Devlet: 210-221.
[7] Siyasî Vasiyetname: 65.