Suudi Arabistan kısa süre önce ABD ile birlikte Irak’taki Haşdi Şabi’ye yönelik ortak bir saldırı düzenledi. Bu saldırı, direniş gruplarının sert tepkisiyle karşılaştı.
Son günlerde Suudi Arabistan, Irak’taki Haşdi Şabi güçlerinin kendisine saldırdığını öne sürdü. Haşdi Şabi bu iddiayı reddetmesine rağmen, Suudi Arabistan ABD ile birlikte örgüte yönelik ortak saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılarda onlarca kişi hayatını kaybetti veya yaralandı. Suudi Arabistan’ın ABD ile birlikte Haşdi Şabi’yi hedef alması, son üç yılda yaşanan bölgesel gelişmelerin İsrail rejiminin Arap ülkeleri açısından en önemli güvenlik tehdidi olduğunu ortaya koyduğu bir dönemde gerçekleşti.
Burada şu soru öne çıkıyor: İsrail rejimi ve ABD neden Suudi Arabistan’ı sürekli olarak “direniş korkusu” tuzağına çekmeye çalışıyor?
Bunun temel nedeni, ABD ile İsrail’in direniş eksenine karşı hedef ve çıkarlarına ulaşmakta başarısız olmalarıdır. Washington ve Tel Aviv, direniş eksenini Batı Asya’daki çıkarları açısından ciddi bir tehdit olarak görmekte; son üç yıl boyunca bu yapıyı ortadan kaldırmak için tüm imkânlarını seferber etmelerine rağmen istedikleri sonucu elde edememişlerdir.
ABD ve İsrail, Suudi Arabistan’ı yanlarına çekmeleri hâlinde diğer Arap ülkelerini de direnişe karşı harekete geçirebileceklerine ve böylece Arap ülkelerini Arap direniş aktörlerine karşı bir çatışmanın içine sürükleyebileceklerine inanmaktadır. Bu çerçevede Lübnan Hizbullahı, Suudi Arabistan’a gönderdiği bir mesajda ABD ve İsrail’in kurduğu tuzağa düşmemesi konusunda uyarıda bulundu. Hizbullah, ABD ve Suudi Arabistan’ın Irak topraklarına yönelik son saldırısına ilişkin yayımladığı açıklamada, resmî bir Irak kurumuna bir Arap ülkesinin katılımıyla gerçekleştirilen bu açık ve tehlikeli saldırının tüm bölge açısından son derece ciddi sonuçlara yol açacağını belirtti. Açıklamada ayrıca, bu gelişmenin yalnızca ABD ve İsrail’in bölgesel istikrarı bozmayı, İslam ümmeti arasında ayrılık yaratmayı ve bölgeyi gerilim ile çatışmaların içine sürüklemeyi amaçlayan planlarına hizmet edeceği ifade edildi.
Bir diğer neden ise ABD ve İsrail’in, Suudi Arabistan’ın bölgesel konumunu güçlendirme ve bölgesel liderlik arayışında olduğunun farkında olmasıdır. Riyad, bölgesel istikrar ve düzeni kendi güvenlik anlayışı doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktadır. Ancak Suudi Arabistan’ın yanılgısı, direniş eksenine karşı yürütülecek bir savaşa katılarak bölgesel rekabette avantaj sağlayabileceğini düşünmesidir. Oysa direnişe karşı atılacak her adım, bugün Arap coğrafyasındaki işgal alanını her zamankinden daha fazla genişletmeye çalışan İsrail rejiminin çıkarlarına hizmet edecektir.
Bir başka etken de Riyad’ın güvenlik açısından ABD’ye bağımlı olması ve bu nedenle Washington’un direniş karşıtı politikalarını dikkate almak zorunda kalmasıdır. Buna karşın çok sayıda Arap analist ve kaynak, ABD’ye güvenlik alanındaki bağımlılığın ne Suudi Arabistan’a ne de diğer Arap ülkelerine gerçek anlamda güvenlik sağladığını; aksine bu ülkelere yönelik tehditleri artırdığını dile getirmektedir.
Sonuç olarak, Suudi Arabistan’ın “direniş korkusu” tuzağına düşmesi Riyad’ın ulusal çıkarlarına hizmet etmeyecektir. Böyle bir gelişme en çok, İslam ülkeleri arasındaki birlik ve dayanışmayı kendisi için en büyük tehdit olarak gören İsrail rejiminin çıkarlarına uygun olacaktır.
