Donald Trump liderliğindeki ABD, İsrail hariç neredeyse tüm ülkelerle anlaşmazlık içinde. Trump yönetimi ayrıca UNESCO ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi yerleşik uluslararası kurumlara da meydan okuyor.
Trump’ın, Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması gerektiği ve gerekirse ülkesinin Grönland’ı zorla ele geçirebileceği yönündeki tekrarlanan ve pervasız açıklamaları, Gazze Şeridi’ni kendisine bağlama önerisi, iklim değişikliğini kontrol altına almaya yönelik her türlü karar veya adımdan geri adım atması ve tüm ülkelerin ABD’den faydalandığı yanılsaması, Trump’ı tuhaf gösterdi.
Resmen Ortak Kapsamlı Eylem Planı (OKEP) olarak bilinen 2015 İran nükleer anlaşmasından düşüncesizce çekilmesi, yönetimi ve İsrail’in Haziran ayında İran’ın nükleer tesislerine askeri saldırı başlatmasıyla küresel bir güvenlik sorununa dönüştü.
Uluslararası hukuka göre saldırganlık eylemi sayılan ve yasadışı kabul edilen saldırıların, çevre felaketlerine yol açabileceği belirtilirken, bazı uzmanlar nükleer felaket olasılığını hala göz ardı etmiyor.
Yaklaşık 18 yıl önce Tahran’daki Siyaset ve Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde düzenlenen bir forumda konuşan Alman Joseph Joschka, ABD olmadan dünyanın kaosa sürükleneceğini söylemişti. Ancak ABD’nin kendisi artık dünyayı anarşi ve kanunsuzluğa doğru itiyor.
Cumhurbaşkanlığı döneminde uluslararası kural ve düzenlemelere meydan okumaya başladı. Kudüs’ü (El-Kudüs) İsrail’in başkenti olarak tanıdı, ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den şehre taşıdı, Suriye’deki Golan Tepeleri’ni İsrail toprağı olarak tanıdı, JCPOA’dan, Paris İklim Anlaşması’ndan ve 1987 Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Antlaşması’ndan çekildi.
İşgal altındaki Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, uluslararası toplumun, elbette daha az umutla, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin Devleti kurmak için çalıştığı ve çalışmaya devam ettiği bir dönemde gerçekleşti.
İlk döneminde, belediye başkanlığı, valilik veya Senato gibi üst düzey yöneticilik görevlerinde bulunmadan önce başkanlık gibi güçlü bir makama yükselmediği için Trump’ın deneyimsiz olduğu ve hayal dünyasında yaşadığı düşünülüyordu. Ancak dört yıllık bir aradan sonra ikinci başkanlığına daha düşüncesiz sözler ve eylemlerle başladı.
Trump, ikinci dönemindeki başkanlığının ilk gününde, Joe Biden başkanlığı döneminde imzaladığı Paris İklim Anlaşması’ndan ABD’yi tekrar çekmek için bir kararname imzaladı. Trump, açıklamasında “ABD, bugünden itibaren Paris Anlaşması’nın tüm uygulamalarını durduracaktır” ifadesini kullandı.
Kanada’nın ABD’ye katılması gerektiği yönündeki sözleri ilk başta şaka olarak algılandı. Ancak tekrarlanınca, açıklamalarında ciddi olduğu ortaya çıktı. Trump, son açıklamasında Fox News’e, “Açıkçası, Kanada 51. eyalet olmalı, tamam mı? Gerçekten olmalı, çünkü Kanada tamamen Amerika Birleşik Devletleri’ne güveniyor. Biz Kanada’ya güvenmiyoruz.” dedi.
Grönland’ı ilhak etme tehdidi, transatlantik bölünmeye yol açarak, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in kemiklerini sızlattı ve onu Ocak ayı sonlarında “Avrupa birliğini” güçlendirmeye odaklanarak Berlin, Paris ve Brüksel’i ziyaret etmeye yöneltti. Brüksel’de eski NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile bir araya geldi.
Trump yönetimi, İsrail’in Gazze’deki askeri saldırısını açıkça eleştiren BM İnsan Hakları Konseyi Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’ye de yaptırımlar uyguladı. Albanese’nin, silah üreticisi Lockheed Martin gibi şirketleri silah sattıkları ve Alphabet, IBM, Microsoft ve Amazon gibi teknoloji şirketlerini İsrail’in Filistinlileri takip edip hedef almasını sağlayan teknolojiler sağladıkları gerekçesiyle eleştirmelerine tahammülsüzlük gösteren ABD, BM yetkilisini antisemitik olmakla suçlamak gibi eski ve tekrarlayan bir politikaya başvurmasına neden oldu.
Trump, 21 Temmuz’da aldığı son aceleci kararla, ABD’yi BM kültür ve eğitim kurumu UNESCO’dan çekerek, ilk döneminde emrettiği ve Biden döneminde de geri alınan bir adımı tekrarladı. Trump, bu kararı, BM kurumunun antisemitik olduğunu iddia ederek gerekçelendirdi.
Bütün bu hamleler, ABD’yi zorba, haydut ve dışlanmış bir devlet olarak gösteriyor ve bu durum, ülkelerin, hatta Amerikalı dostların bile Washington’la ilişkilerinin kalitesini yeniden düşünmelerine yol açıyor.
