ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş ve Ürdün’deki Amerikan çıkarlarına yönelik artan saldırılar arasında, 200’den fazla Ürdünlü siyasi, kültürel, akademik, aşiret ve emekli askeri yetkili, Temmuz 2026’nın sonlarında hükümete açık bir mektup yayınladı. Mektupta, yabancı güçlerin Ürdün topraklarından çekilmesi, ABD ile yapılan güvenlik ve askeri anlaşmanın iptal edilmesi veya gözden geçirilmesi ve bu anlaşmanın parlamentoya sunulması çağrısında bulunuldu.
İmzacılar ayrıca Ürdün’ün havaalanlarının, limanlarının, askeri üslerinin ve diğer stratejik altyapısının bölgesel savaşla bağlantılı herhangi bir askeri veya lojistik kullanımdan korunmasını talep etti ve ülkeyi gerçek bir tarafsızlık politikası benimsemeye çağırdı. Mektupta, yabancı güçlerin varlığının Ürdün’ü güvenlik, siyasi ve ekonomik risklere maruz bıraktığı ve ülkenin kendisini taraf olarak görmediği bir savaşa sürüklenme olasılığını artırdığı savunuldu.
Mektup, Ürdün’deki ABD askeri varlığıyla ilgili değişen gerçeklik bağlamında anlaşılmalıdır. Yıllarca Amerikan varlığı, iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğinin temel direklerinden biriydi ve büyük ölçüde perde arkasında kalan bir konu olarak kaldı. Ancak savaş, bunu Ürdün toplumunun bazı kesimleri için birdenbire çok daha somut bir hale getirdi.
Ürdün yaklaşık 4.000 ABD askerine ev sahipliği yapıyor ve iki ülke geniş bir savunma ve askeri işbirliği çerçevesinde faaliyet gösteriyor. Savaş sırasında, İsrail veya Amerikan mevzilerini hedef alan İran füzeleri ve insansız hava araçları Ürdün hava sahasını geçti; bazı saldırılar ise ülke içindeki ABD ordusunun kullandığı tesisleri vurdu. Ürdün’de konuşlanmış Amerikan kuvvetlerine yönelik saldırılar, ABD askerlerinin ölümü de dahil olmak üzere, Amerikan birliklerine ev sahipliği yapmanın Ürdün’ü savaşın ikincil bir savaş alanına dönüştürdüğü endişelerini artırdı.
Ancak imza sahipleri için mesele sadece askeri risklerle ilgili değildi. Amerikan varlığını Ürdün’ün dış politikasıyla, özellikle de İsrail ile olan yakın ilişkisiyle de ilişkilendirdiler. Filistin’e destek Ürdün toplumunda derin köklere sahip ve Gazze’deki savaş, Washington’ın İsrail’e verdiği destekle birlikte, nüfusun bazı kesimlerinde Amerikan karşıtı duyguları derinleştirdi. Sonuç olarak, İran’ın ABD askeri hedeflerine yönelik saldırıları karmaşık bir tablo ortaya koydu. Bir yandan, saldırılar Ürdün için doğrudan bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu. Diğer yandan, ABD varlığının eleştirmenlerinin, Washington ile ittifakın ülkeye doğrudan güvenlik maliyetleri getirdiği yönündeki argümanını güçlendiriyordu. Savaş, Filistin sorunu, Amerikan askeri varlığı ve ulusal egemenlik arasındaki bu bağlantı, mektubu yabancı birliklere karşı basit bir protestodan daha geniş bir şeye dönüştürdü.
İmzacıların bileşimi de mektuba siyasi bir önem kazandırdı. Girişim tek bir parti veya siyasi akımla sınırlı değildi. Sol, Pan-Arabizm, İslamcılık, milliyetçilik, kültür alanı ve aşiret topluluklarıyla ilişkili isimleri içeriyordu. İmzacılar arasında eski bakan Amjad Hazza al-Majali, eski İslami Eylem Cephesi genel sekreteri Salem al-Falahat, yazar Muwaffaq Mahadin, siyasi aktivist Sufyan al-Tell, emekli askeri subaylar Ali al-Habashneh ve eski Ürdün Komünist Partisi genel sekreteri Saud Qbeilat gibi isimler yer alıyordu. Bu çeşitlilik, mektubu sadece belirli bir siyasi fraksiyonun girişimi olarak değerlendirmeyi zorlaştırdı. Aynı zamanda, mektubun Ürdün kamuoyunun tamamını temsil ettiğini iddia etmek de yanıltıcı olurdu. Bu kadar hassas bir konuda güvenilir kamuoyu yoklaması yok ve Ürdün’deki siyasi ortam, yaygın kamuoyu muhalefetinin açıkça ifade edilmesini zorlaştırıyor.
Ürdün hükümetinin yanıtı, imzacıların talepleriyle büyük ölçüde çelişiyordu. Yetkililer, Ürdün’ün savaşa taraf olmadığını ve topraklarının diğer ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına izin vermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Ayman Safadi de Ürdün’deki Amerikan personelinin uzun süredir devam eden savunma işbirliğinin bir parçası olduğunu belirtti. Dolayısıyla Amman’ın bakış açısına göre, Washington ile askeri işbirliği, Ürdün’ün savaşa girdiği anlamına gelmiyordu; aksine, ABD’nin varlığı ülkenin daha geniş güvenlik ve savunma düzenlemelerinin bir parçasıydı.
Ancak Ürdün içinde, bu açıklamanın herkesi ikna etmediği görüldü. Ürdün topraklarında ölen Amerikalı askerlerle ilgili parlamento tartışması özellikle hararetli geçti. Milletvekili Ali el-Halayleh, parlamentonun ABD askerlerinin ölümü nedeniyle başsağlığı dilemesi gerektiğini öne sürdüğünde, diğer milletvekillerinden güçlü itirazlarla karşılaştı. Bir milletvekili, ABD ordusunun kadın ve çocukları öldürdüğünü iddia etti. Bu olay önemliydi çünkü ABD politikasına karşı muhalefetin siyasi kurumun dışındaki aktivistlerle sınırlı olmadığını, Ürdün’ün resmi siyasi kurumları içinde de ortaya çıkabileceğini gösterdi.
Bazı Ürdünlü yetkililerin Amerikan askeri varlığının niteliği hakkındaki açıklamaları da tartışmaları alevlendirdi. El-Halayleh, ABD güçlerinin bağımsız Amerikan üslerinde konuşlanmadığını savundu ve özellikle çölde öldürülen bazı Amerikalı personel hakkında, çobanlarla birlikte orada olduklarını ima ederek oldukça tartışmalı açıklamalarda bulundu. Bu yorumlar, ABD Merkez Komutanlığı’nın İran füze ve insansız hava aracı saldırısında Amerikalı askerlerin öldüğünü bildirmesiyle aynı zamana denk geldi. Ürdün’ün açıklaması ile ABD ordusunun yayınladığı bilgiler arasındaki belirgin fark, Ürdün’deki Amerikan askeri varlığının gerçek niteliği ve kapsamı üzerindeki kamuoyu incelemesini artırdı.
Amerikan tepkisi de önemliydi. Ürdün’de ABD personelinin ölümünün ardından Donald Trump, Amerikan kuvvetlerinin korunma biçimini eleştirdi ve ABD kuvvetlerinin savunma görevinden daha doğrudan sorumlu olması durumunda olayın yaşanmayabileceğini öne sürdü. Ürdünlü eleştirmenlerin bakış açısından, bu açıklamalar Washington’ın Ürdün’ü Amerikan birlikleri için tamamen güvenli bir ortam olarak görmediği argümanını güçlendirebilirdi. Buna karşılık Ürdün hükümeti, saldırıları Amerikan kuvvetlerini sınır dışı etme gerekçesi olarak değil, ABD ile savunma işbirliğinin ve daha güçlü hava savunma yeteneklerinin neden gerekli olduğunun kanıtı olarak gösterebilirdi.
İran’ın yanıtı farklı ve tartışmalı bir şekilde daha politikti. Tahran, Ürdün halkı ile Ürdün hükümeti arasında bir ayrım yapmaya çalıştı. Ürdün halkına hitaben yaptığı bir mesajda İran, Ürdün’e veya halkına karşı düşmanca bir tutum sergilemediğini vurguladı ve anlaşmazlığını bölgedeki Amerikan askeri varlığıyla ilişkilendirdi. İran’ın Ürdün’deki ABD bağlantılı hedeflere yönelik saldırıları sonraki günlerde de devam etti. İslam Devrim Muhafızları da Ürdün’deki Amerikan güçlerinin yerleri hakkındaki bilgilerin Ürdünlü siviller ve askeri personel tarafından sağlandığını belirterek Ürdün halkının işbirliğine teşekkür etti.
Medya tepkisi de aynı derecede önemliydi. Mektubun önemi ve imzalayan çok sayıda önde gelen isme rağmen, büyük Ürdün medya kuruluşları mektubun tam metnini yayınlamadı. Hükümet eleştirmenleri bunu Ürdün’deki siyasi ve medya alanındaki kısıtlamaların bir kanıtı olarak gördüler. Bazı Ürdünlü analistler, muhalefet için sınırlı alanın, medyada görünen muhalefet düzeyinin, toplumda var olan memnuniyetsizlik düzeyinden muhtemelen daha düşük olduğu anlamına geldiğini savundu. Aynı zamanda, ana akım medyanın konuyu ele almaması, mektubun daha geniş bir ulusal tartışmaya dönüşmesini zorlaştırdı. Bu nedenle, mektubun yayılmasının büyük bir kısmı sosyal medya ve Ürdün dışındaki medya kuruluşları aracılığıyla gerçekleşti.
Böylesine çeşitli siyasi ve sosyal figürlerin bir araya gelmesi, savaş devam ettikçe ABD ittifakının iç maliyetinin arttığını gösteriyor. Bazı milletvekillerinin öfkeli tepkileri, Ürdün ana akım medyasının mektubu görmezden gelmesi, İran’ın Ürdün kamuoyuna doğrudan hitap etme çabaları, hükümetin Washington ile yaptığı askeri anlaşmayı savunması ve Trump’ın ABD güçlerinin korunmasına yönelik eleştirileri, Amerikan askeri varlığının artık sadece Amman ve Washington arasında diplomatik bir mesele olmadığını, giderek daha hassas bir iç siyasi mesele haline geldiğini gösteriyor.
Mektubun daha derin anlamı, hükümetin stratejik hesaplamaları ile Ürdün toplumunun bazı kesimlerinin görüşleri arasında giderek büyüyen bir uçurumu ortaya koymasıdır. Hükümet, Amerikan varlığını ulusal güvenliğin bir bileşeni olarak görürken, eleştirmenler aynı varlığın Ürdün’ü hedef haline getirdiğini ve ülkeyi vatandaşlarının söz hakkının çok az olduğu bir savaşa sürüklediğini savunuyor.
