Şeytanî güçlerin yıkıcı faaliyet alanları ve türleri
ŞEYTANÎ GÜÇLERİN YIKICI FAALİYET ALANLARI VE TÜRLERİ
İlk insandan günümüze kadar gelen ve aynı habis özelliği taşıyan şeytanî ve tağutî güçler, insanlık toplumunu, fıtratları olan İslam’dan ve hak yoldan ayırmak ve kendi tasallutları altına (böylece) alabilmek amacıyla, bir sürü yıkıcı ve menfur yollara başvurmuş, bununla, hak ve batıl arasındaki tarihî-ezelî savaşın başlamasına sebeb olmuşlardır. Ki, bu şeytanî güçlerin, bahis konusu yıkıcı faaliyet alanlarını ve türlerini şu kategorilerde özetleyebiliriz:
1-) “KÜLTÜREL VE İDEOLOJİK FAALİYETLER”:
Şeytanî güçler, tek ve yegâne yol ve nizam olan İslam karşısında ve ona zıt-uydurma fikir ve görüşler üreterek, yeni yeni ve ayrı ayrı teori ve ideolojilerin (ta’bir caiz ise, uydurma-batıl dinlerin) insan toplumu içinde zuhûru ve doğuşu için uğraşmakta, bunun için çok yönlü ve çok boyutlu sistematik çalışmalar-araştırmalar yapmaktadır…
Bilimsellik ve uygarlık gibi.. yaldızlı kalıp ve sloganlarla sunulan bu batıl fikir ve cereyanlar, cahil ve şuursuz geniş kitleler tarafından gözü kapalı olarak tervic edilmekte; çok renkli ve karmaşık (yıkıcı-batıl) din ve ideolojiler halinde, toplum hayatını yönlendiren, şeytanî düzen ve sistemler haline gelmektedir… Tarihin derinliklerinden, ayrı ayrı isim ve kılıflarla gelen bu habis-tağutî ideoloji ve sistemler; günümüz dünyasında laisizm, demokrasi, liberalizm, kapitalizm, marksizm – komünizm, hümanizm, sosyalizm gibi…[1] isim-unvan ve kılıflarla çıkmakta, insanlık hayatını, muhtelif şeytanî tuzaklarla uçurumlara sürüklemektedir…
Bu şeytanî-ideolojik-kültürel çabalar sonucu, İslam fıtratı üzerine yaratılmış bulunan insan toplumunda; kâfir, müşrik, münafık, mürted, facir ve fasık.. gibi kategorilere inkısam etmiş insan tipleri zuhûr etmekte, bunlar da batıl cephenin temelini ve alt yapısını oluşturmaktadır.
2-) “LEHV-Ü LAİBAT VE MALAYANİYAT İLE İFSAT FAALİYETLERİ”:
İnsanoğluna olan kini ve aşırı hûsumeti ile harekete geçen ve insanlığı, Yüce Allah (cc)’ın yegâne dini ve nizamı olan İslam’dan (Hak’tan) ayırmayı kendisine tek görev edinen İblis ve onun değişik zaman ve mekânlardaki izleyicileri olan şeytanî güçler, insanoğlunun iç bünyesinde mündemiç bulunan bir kısım menfî duyguları-temâyülleri (nefis, hevâ ve hevesât, vs…) kanalıyla fitne ve fesat faaliyetlerine tevessül etmekte, insanlığı ulvî mana ve mahiyetiyle mütenasip olmayan oyun-eğlence ve boş şeylerle meşgul ederek, basit ve sefil bir duruma getirmeye çalışmaktadır…
Fısk-u fücur ve fuhuş füryâsı, içki-kumar ve uyuşturucu ifsadâtı, sportif faaliyetler (gibi.. masum(?) maskeli görüntüler) kampanyası ile, gençliğin aklî melekelerden ve işlerden uzaklaştırılarak robotlaştırılması hedeflenmektedir. Ki böylece, insan toplumunun en önemli ve temel-zinde gücü olan gençlik, şeytanî düzenlerin tuzağına düşmüş, tek ve mutlak hak olan Yüce İslam’dan ve onun İlâhî nurundan kopmuş-koparılmış olacak, bu da hak cephenin zayıflamasını, batıl cephenin de (tabiatiyle) güçlenmesini doğuracaktır…
3-)”MAKAM – MEVKİ VE PARA İLE ‘İĞFAL’ VE ‘İDLAL’ FAALİYETLERİ”:
İnsanoğlunun pek çok fıtrî zaafıyetleriyle birlikte, makam-mevki ve paraya, olan aşırı zaafiyetini yakinen bilen şeytanî güçler, bu kanaldan da insanlığı ifsat ve iğfal etme çabalarına girişmiş ve bu alanda da çok büyük başarılar elde etmiştir…
İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar sayısız örnekleri olan ve hayatın her sahasını baştanbaşa kuşatmış bulunan bu şeytanî çaba ve gayretler, umulanın üzerinde şeytanî neticeler elde etmiş, hak cephede yer almış nice ünlü tarihî ve günümüz şahsiyetlerini tağutî güçlerin zebûnu ve kölesi durumuna getirmiştir…
Bel’am b. Bâhura’dan, Ömer b. Sa’d’a.. ve günümüzdeki örneklerine kadar uzanan, makam-mevki ve para karşılığı satılmış binlerce meşhur habis ve rezil şahsiyetler, insanlığın kara lekesi ve tablosu halinde önümüzde arz-ı endam etmektedir…
İslamî kimlikle, iştihar etmiş(?) nice eşhâsa etki eden, onları bile Yüce İslam’dan ve hak cepheden kopararak, batıl düzenlerin savunucuları ve köleleri durumuna sokup, mürted, münafık, zalim, tağut ve fasık pozisyonuna getiren bu şeytanî yöntemin, cahil ve gafil halk kitleleri nezdinde ne derecede etkili olacağı, nice müslüman şahsiyetleri ve toplumları, İslam’a zıt ve muhalif (düşman) bir çizgiye getireceği;.. kesin ve riyazî bir gerçektir. Dünün ve bugünün yüzlerce vâkıâsı, bunun canlı ve bâriz şahididir. Binaenaleyh, fazla tafsilâtına girmek, zâid olacaktır…
4-) “TEHDİT-BASKI VE ZULÜM YÖNTEMLERİ”:
Tağutî düzenlerinin güdümü altına girmemiş olanları sindirmek, pasif duruma getirmek, bir kısmını da İslam karşıtı işlerde istihdam etmek amacıyla, bir çok baskı ve zulüm aracı ve kurumu oluşturan şeytanî güçler, bu yol ve yöntem ile de, fıtratlarında havf ve cebanet zaafiyeti bulunan kişi ve toplumlar üzerinde çok boyutlu etkiler meydana getirmiştir…
Uygulanan çok yönlü baskı, tehdit, zulüm, işkence ve cinayetler sonucu, halkın büyük bir kesiminde büyük ölçüde psikolojik buhranlar-bunalımlar ve çöküntüler görülmüş, insanî bir çok değerler ve özellikler yıkılıp gitmiştir… Böylece; toplumun bir kesimi pasifize olmuş, bitkisel bir hayat yaşamaya mahkûm bırakılmış, bir kısmı da, din-iman-namus ve hürriyet gibi ulvî değerlerinden (değişik ölçü ve boyutta) soyutlanmış, bir kısmı ise tağutî-zalim düzenin kölesi, hatta savunucusu durumuna getirilmiştir…
Şeytanî güçlerin, bu kategorideki zulüm-baskı ve ceberrutluklarını, organizeli biçimde, üç ana kanal aracılığıyla icra ettikleri müşahede edilmektedir: a-) ‘İktisadî ve ekonomik baskı ve zulüm yolu’… b-) ‘Hukukî ve kanunî zulüm-baskı ve ceberrutiyyet yolu’… c-) ‘Askerî ve polisiye baskı, zulüm, işkence, cinayet ve katliam yolu ve yöntemi’!… Bunların kısa açılımlarının, üç ayrı başlıkta (kısaca) yapılması faydalı olacaktır.
A-) “İktisadî ve Ekonomik Baskı ve Zulüm Yolu”:
Hür ve şahsiyetli insanların ekonomik bağımsızlığa sahip bulunması halinde, şeytanî güçlerin dümen suyuna kapılmayacağı, tam aksine hak cephenin yiğit bir mensubu olarak, İslam karşıtı tağutî ve şeytanî güçlerin hegamonyasına karşı izzet ve şehâmetle mukavemette bulunacak duruma geleceği açıktır…
İşte, bu realiteyi tesbit eden şeytanî güçler, kendi düzenlerinin temel rükûnlerini ve birimlerini, büyük ekonomik desteklerle takviye ederken, muhalif kesimleri de, azamî ölçüde ekonomik baskı ve kıskaçlar altında bulundurmayı, gittikçe bunu müzmin fizikî ve ruhî hastalıklara, hatta ölümlere kadar vardırmayı hedeflemiş bulunmaktadır. Tarihin bütün dönemlerinde olduğu gibi, günümüz dünyasında da, tüm tağutî düzenlerin bu şeytanî ve zalimane yöntemi, geniş ölçüde uygulamakta olduğuna alenen şahit olmaktayız…
İşsizlik, fakirlik, mâişet sıkıntısı ve açlık tehdidi ve tehlikesiyle karşı karşıya getirilen, imanî şuur ve kemâli düşük olan kitlelerin, bu baskı ve tehdit karşısında mukavemette bulunamayacağı ve çok kısa bir süre içerisinde, hakim olan güçlere teslim-i silah edeceği, kuvvetle muhtemel, belki de kesin olacağı izahtan vârestedir… “Fakirliğin küfre yakın veya eşdeğerde olduğu…”[2] anlamındaki hadis-i şerif de, bu fıtrî-beşerî zaafıyeti mütebeyyin bulunmaktadır…
“İş verilmeme, işe alınmama, işten çıkarılma ve kovulma”… tarzında, alenen uygulanan baskı unsuru, tağutî rejimlerin oluşturduğu genel ve küllî plandaki (insanlık düşmanı olmalarından kaynaklanan), kasıtlı ekonomik kriz ve bunalımlarla birleşince, meselenin tehlike boyutunu daha da şiddetlendirmiş olacağı kesindir…
Ferdî-ailevî, dünyevî mâişet için bile, son derece önemli olan ekonominin İslamî hareket ve oluşum için, daha da ehemmiyet arzedeceği, her akl-ı selimin kabul edeceği olmazsa olmaz! türünden bir realitedir…
Hak ve batılın tarihî mücadele seyri adım adım ta’kip edilecek olursa, tağutî güçlerin, bu zalimâne yöntemi ve siyaseti, Ehl-i Beyt (as)‘in tüm mensupları ve taraftarları, özellikle de öncüleri için daha ziyade kullandıklarını, bunu, İslamî şuurları nispetinde, diğer İslamî şahsiyetler ve hareketler için de uyguladıklarını görürüz. Ki; böylece, şeytanî güçlere muhalif olan kişi ve kurumların gücünün ve hareket kabiliyetinin zayıflatılması ve yavaş yavaş yok edilmesi amaçlanmış bulunmaktadır. Ve günümüzde de aynı yöntem, daha geniş, daha yoğun ve sıkı bir şekilde uygulanmaktadır…
B-) “Hukukî ve Kanunî Zulüm-Baskı ve Ceberrutiyyet Yolu”:
İnsanlık düşmanlığını branş ve meslek edinen şeytanî güçler, bu düşmanlıklarını ve zulümlerini, çoğu kez hukuk ve kanun maskesi altında yapmakta, bununla cahil halk nezdinde meşruiyet imajı uyandırmaya çalışmaktadır…
Yeri geldikçe, kanunsuz-sorgusuz mahkûmiyet veya direkt infaz yollarına başvuran şeytanî güçler ve düzenler, yeri geldikçe de derme-çatma sözcükleri ve hevâî hezeyanlarını kanunlaştırma tezgahından geçirmek ve ona paralel uygulamalı (kitabına uydurulmuş) zulümlerle, hürriyet-perver insanları, bâhusus müslümanları sindirmek veya yok etmek suretiyle ayakta kalmaya çalışmaktadır…
Tarihin her döneminde ve günümüz dünyasının tüm coğrafyalarında, tağutî-müşrik düzenlerin ve toplumların kanun ve hukuk uygulaması, insan hakları ve özgürlüğü, hep bu şekilde cereyan etmiştir, etmeye de devam etmektedir…
Melik-i âdûdların ve fasık güçlerin, İslam adına(?) hükmettikleri dönemlerde, bir kısım kadıların ve şeyh’ül-İslamların, İslam fıkhı ve hukuku adına bile, bu tür kararlar-hükümler ve fetvalar verdikleri, tarihin hazin tablosu olarak karşımıza çıkmaktadır… ki, bunların içerisinde, hadis ve fıkıh uzmanı diye(?) şöhret bulmuş nice eşhâs (maalesef) bulunmaktadır[3]… (Günümüzde, tağutî düzenlere destek vermekle kalmayıp İslam’a ve müslümanlara karşı cephe alan, haince saldırılarda bulunan bel’am’ların sayısı, bir hayli kabarık olduğu bilinmekte ve gözlemlenmektedir…)…
Dün ve bugün, cebrî ve keyfî, küfrî ve tağutî (uyduruk-maskara) kanunlarla, yüzbinlerce masum ve mazlum insanlar ve müslümanlar, hukukî(?) kurumlar ve mahkemeler tarafından, hiç yoktan ve sebepsiz olarak yargılanmakta, ya hapis ve sürgün veya idam edilmektedir. Bu şeytanî hükümler sonucu, hapishaneler ve makberler dolup taşmaktadır…
İşte; şeytanî güçlerin, bu kanunî-hukukî terör furyâsı, tabiatıyla, müslümanlar ve tüm halklar üzerinde psikolojik baskı unsuru olmakta, büyük oranda korkulara-paniklere sebep olmaktadır. Bu da, ister istemez, halkın büyük bir kesimini ta’viz vermeye, pasif kalmaya, hatta (önce isteksiz olduğu halde, sonradan gönüllü olarak) şeytanî güçlere ve düzenlere uşak ve köle olmaya itmektedir..
İnsanlık hayatıyla paralellik afeeden bu kanunî-hukukî(?) devlet zulmü ve baskısı, daha doğrusu terörizmi, artık faili olan şeytanî güçler tarafından alenen itiraf edilmekte, hatta, habis düzenlerinin (demokrasinin ve benzerinin) devamı açısından gerekli olan bir iftihar tablosu olarak ilan edilmektedir… Bu kadar net ve açık olan bir mevzuda, delil ve örnek vermeye kalkışmanın, tabiatıyla zâid ve fuzûlî olacağı açıktır…
C-) “Askerî ve Polisiye Zulüm – Baskı – İşkence ve Cinayet Yolu”:
Öz kimliklerini-fıtratlarını koruyan ve korumaya çalışan İslamî şahsiyetleri ve mustaz’afları – yukarıda serdedilen tağutî yöntem ve zulümlerle – sindirmeye, yok etmeye ve köle edinmeye çalışan şeytanî düzenler, en nihayet ve kesin netice almak amacıyla silahlı kuvvetlerini devreye koymakta, her türlü zulüm-işkence-cinayet ve katliamlarla, vahşiyâne-mel’unâne hedefine varmaya çalışmaktadır…
Ordu (askerî güç), polis, özel tim, kontr-gerilla, gizli istihbarat, infaz birim ve ekipleri, haricî takviye üniteleri gibi.. bir sürü isim ve yapılanmalardan oluşan şeytanî cinayet örgüt ve şebekeleri kanalıyla, irtikâb edilen zulüm-işkence-vahşet-cinayet ve katliamların mahiyetini, sınırını, türlerini-şekillerini ve boyutlarını izah edebilmenin imkansızlığı, akl-ı selim ve ehil zevatça teslim edileceği kesindir. Ancak Allah (cc) tarafından tamamına vakıf bulunulan, bu tağutî ve şeytanî mekanizmanın, sadece konunun az-çok uzmanı olanlarca, hatta şahsen tarafımızca bilinen zulüm-cinayet ve katliamlarının hacmi, ciltlerle kitapları istiâb edecek kadar, tüyler ürpertici müthiş boyutlardadır;.. ve, gittikçe dozunu ve hızını artırarak devam etmektedir…
Bu tağutî ve vahşiyâne zulüm-işkence ve cinayetlerin rahat ve randımanlı olarak icrâsı için, çok yönlü-kapsamlı bir işkence ve cinayet alet ve cihazları mekanizması ve teknolojisi geliştirilmiş olduğu, artık herkes tarafından bilinmektedir. Yapılan işkence ve cinayetlerde;.. ‘Nasıl, daha fazla acı ve ızdırap çektirilebilir?..’ diye, özel bilimsel (uygulamalı) laboratuvarlar ve araştırma merkezleri kurulmuş bulunmakta, bireysel ve toplumsal boyutlarda ayrı ayrı deneyler yapılmaktadır. Sudan ve uydurma bahanelerle, emniyet güçlerince gözetim altına alınan bîçâre ve mazlumlar, bireysel alanda; sun’î savaş alanlarında ve bölgelerinde (Körfez, Afganistan, Bosna, Kafkasya, Keşmir v.s…) ve dahilî savaş ve isyan senaryolarında (Somali, Ruanda, Irak ve Türkiye Kürdistan’ı, keza Afganistan v.b..) da, toplumsal alanda deneme tahtaları, hedef ve araçları olarak seçilmektedir…
Tamamen, cani örgüt-şebeke ve teşkilatların (CIA, MOSSAD vb.) kontrolü ve denetimi altında bulunan, geniş halk kitleleri nezdinde yeterince muttali olunamayan bu zulüm-cinayet ve katliam mekânizması ile, tabiatıyla dünyanın mazlum ve mustaz’af halkları büyük afât-musibet ve felaketlere uğratılmakta; ‘aç – çıplak – sefil – malûl – naçar – kültürsüz ve derbeder’ olmanın yanında, milyonluk rakamlarla zindanları, bir o kadar da kabristanları tıklım tıklım doldurmakta; ve değişik türden sakatlar ordusunu oluşturmaktadır…
İşte; aydm-uygar-ilerici-laik ve demokrat (ve benzeri) tağutî-şeytanî güçlerin ve düzenlerin (kısaca) gerçek yüzü!.. Ve bu habislere-canîlere, kölelik-uşaklık yarışında bulunan rezil süfehanın (fert, câmiâ-toplum ve devlet.. olarak), alçak (maymun) çehresi!… (Allah (cc)’ın ve tüm la’net edicilerin sonsuz la’neti, bunların tamamının üzerine olsun!… Amin! Amin!)
Netice-i kelam; çok cüz’î bir kısmını bile ifade edemeyen mezkür zulüm, baskı, işkence, cinayet, terör ve katliamlar zinciri karşısında, insan toplumunun nasıl bir duruma geleceği, hele zaafıyet-i imanîyye içerisinde bulunan büyük halk yığınlarının nasıl yıkılacağı ve tüm benliğini ve varlığını kaybedeceği.. (kuş bakışı ile de olsa) muhasebe edilirse işin ve meselenin vehâmet derecesi daha iyi anlaşılmış olacaktır… Bu câniyâne yol ve yöntem de; işte hak cephenin (kemiyet noktasında) zaafa uğramasını, dolayısıyla da batıl cephenin (zahiren ve görünürde) güç kazanmasını, (tabiatıyla) intaç etmektedir…
Tarihin tüm dönemlerinde ve günümüzde, bütün yeryüzünü (maddî ve manevî her yönden) (bölüm bölüm ve bölge bölge) baştan başa bir insanlık mezbahânesi ve katliamgâhı durumuna getirip Kerbelalaştıran, müşrik-mülhid şeytanî güçlerin ve düzenlerin zalim saltanatlarını yıkacak, Hakk’ın mutlak adaletini ve hakimiyetini sağlayacak ve mazlumlara, hatta tüm insanlığa kurtuluş kapıları açacak olan yegâne alternatifin, Hüseynî Kıyamların olduğu, böylece, artık anlaşılmış bulunmaktadır…
Hüseynî Kıyam’ın, en mütekâmil, en muhteşem ve en kapsamlı kıyamı olan İran İslam İnkılabı’nın, kıyamî tecellisinin, günümüz dünyasının tüm Kerbelalarında yankılanması için, Hüseynî yiğitlerin zuhûruna ve şanlı kıyamlarına, tüm insanlık ve bâhusus mazlum ve mustaz’af halklar aşkla-şevkle ve heyecanla muntazır bulunmaktadır… Yüce Rabbimizden(cc); bu kutlu olayı ve zaferi, tüm insanlığa şâmilen ve acilen gerçekleştirmesini arz-ı tazarru ve niyaz eyleriz…
[1] Gerçek imanî ruh ve şuurdan mahrum bir sürü müslüman görünümlü ve kimlikli gruplar ve şahsiyetler bile, maalesef kendilerini bu tağutî idlal ve ifsad akımına kaptırmış, ayrı ayrı şeytanî-beşerî ideolojilerin savunucuları ve tabileri durumuna gelmişlerdir!…
İdeolojilerin birer din olduklarını, İslam’ın da, “Allah’ın indinde ‘tek din’ olduğunu” (Al-i İmran: 19) ve hayat nizamı olarak, insanlığı her yönden idare etmek ve yönlendirmek için gönderilmiş bulunduğunu, bunun için de, tüm kâinatın teslim olduğu Allah-u Teala (cc)’nın “..yüce ‘dininden’ başka bir din aramanın” (Al-i İmran: 83) ilim ve akıl dışı boş bir arayış olduğunu, “Allah’ın, İslam’dan başka hiçbir dini (ve ideolojiyi) asla onaylamadığını” (Al-i İmran: 85); “Kemale ererek tamamlanan” (Maide: 3) ve yegâne hayat nizamı ve biçimi olan İslam dininden başka dinler-ideolojiler peşinde koşanların ve onlardan zelilâne ve rezilâne umud bekleyenlerin, “Hala eski cahiliyye dönemlerinin hükümlerini arayan, hüsrana uğramış nadanlardan olduğunu” (Maide: 50) bilmeyen bîçârelerin, İslam ümmeti içerisinde büyük miktarlarda bulunmaları ve büyük ölçüde etkinlik kazanmış olmaları, hüzün verici elim bir manzara olarak müşahede edilmektedir… .
Böylece, kendilerini koyu bir riddet içerisinde bulan bu kesimin önemli bir kısmı, mevcut münharif pozisyonlarında müstakar olmayı tercih ederken, diğer bir kısmı, gerek İslam’la tanışmaktan, gerekse müslüman halkın toplumsal baskısından mütevellid olsun, kısmî dönüşler içerisine girmeye, pratiklerini İslamî motiflerle, te’vil ve yorumlarla meşrulaştırmaya ya da öyle göstermeye gayret etmekte, İslamî şuur-basiret ve takvadan mahrum bulunan yeni kuşaktan, bir kısım aydın müslümanlardan yandaşlar edinmeye çalışmaktadırlar. Ki, bu hususta, epeyce mesafe katettikleri ve başarılı oldukları, maalesef görülmekte; dış güçlerin ve emperyalistlerin ve dahilî temsilcilerinin geniş (fıkrî-siyasî-malî ya da psikolojik..) destekleri ile de İslam’ın istikbali ve İlâhî (Öz Muhammedî) kimliği için çok tehlikeli bir duruma gelmektedir…
Bir kısım İslam ülkelerinde İslam Sosyalizmimi(?) gibi.. unvan ve akımlarla zuhur eden bu tür sapmalar, günümüz Türkiye’sinde ve başka yerlerde İslam Demokrasisi(?), İslamî Laisizm(?), İslamî Hümanizm(?), İslamî Entellektüelizm(?).. şeklinde gelişen, gittikçe (İslam adına) Siyasal ve Sosyal bir olgu ve akım olarak İslam toplumu üzerinde önemli bir etkinlik kazanan, ‘Barış içerisinde birarada yaşama, sivil toplum ve hoşgörülü olma..’ sloganlarını ön plana çıkaran, ‘Hudeybiye barışının günümüze adaptasyonu’ ve ‘Medine vesikasının mevcut topluma taşınması’ ve uyarlanması’.. hezeyanları yanında; bir kısım, anlamı tamamen değiştirilmiş ve çarpıtılmış İslamî nâs ve teâmülleri de şer‘i dayanak(?) olarak lanse etmeye çalışan bu akım, İslam’ı saptırma ve İlâhi çizgisinden çıkarma misyonunu (bilerek ya da bilmeyerek) üstlenmiş bulunmaktadır!… “Hakkı batıl ile iltibas etmeyin!.. Bile bile hakkı gizlemeyin!…” [Bakara(2): 42); “Allah’ın ayetlerini (ve ahdini) ‘Semen-i Kalil’ (ve dünya metaı-makamı..) karşısında satmayın!…” [Bakara: 41; Maide: 44; Nahl: 95); “Kâfirleri dost edinmeyin.. onları dost edinen, kâfirlerden olur!” (Al-i İmran: 118-119; Maide: 51, 57) anlamlarında pek çok İlâhi ikaz ve ihtarlara rağmen!…
[2] Yaklaşık anlamlar için, bakınız; Müsned-i Ahmed: 3/94; 5/26, 39, 42, 44; 6/57, 207; İbn-i Mâce: K. Fiten/23; (Terc): 10/249; Sünen-i Neseî: K. İstiâze/16, 29; K. Sehv/90; (Terc): 3/107; 8/760-769; Ve ayrıca ‘istinbat’ için bakınız; Bakara(2): 155, 268, 273; Kasas(28): 24; Fatır(35): 15; Muhammed(47): 38; Kıyame(75): 25;…
Örnek olarak, şu hadis-i şeriflerin müthiş anlamına da bakalım:
“… Resulullah (sav); ‘borçlanmaktan’, günah işlemekten Allah’a çok sığınırdı. Bunun üzerine kendisine: ‘Ya Resulellah! Borçlanmaktan ve günah işlemekten Allah’a çok sığınıyorsunuz?’ Denilince: ‘İnsan borçlanırsa, konuştuğu zaman yalan söyler, va’d eder yerine getiremez!’ buyurdu. ” (Sünen-i Neseî: 8/756-757, 764-766);
“Allah’ım! Fakirlikten sana sığınırım!., darlık (kıllet) ve zilletten sana sığınırım.. zulüm etmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım!… “ (Sünen-i Neseî: 8/760-761);
“Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım, o, ne fena haldir; insanı huzursuz eder.. hıyanetten de sana sığınırım, o ne kötü duygu ve tabiattır!… ” (Sünen-i Neseî: 8/863);
“Ebu Said (ra)’dan, Resulullah (sav)’ı: ‘Küfürden ve borçtan Allah ‘a sığınırım!’ derken duydum. Bir adam: ‘Ya Resulellah! ‘borcu’ küfre denk mi kılıyorsunuz? Deyince, Resulullah(sav): ‘Evet!..’ buyurdu…” (Sünen-i Neseî: 8/765);
“Müslim b. Ebi Bekre anlatıyor: ‘Babam, namazdan sonra şöyle duâ ederdi: Allahım! Küfürden ve fakirlikten ve kabir azabından sana sığınırım!… Ve; Resulullah (sav) da namazlardan sonra bu duâları okurdu!’ Dedi… ” (Sünen-i Neseî: 3/107);…
“…İnsanlar arasında en şiddetli bela (ibtila)‘ya peygamberler düçar olur. Onlardan herhangi biri, fakirliğe cidden öyle bir mübtelâ olur ki, büründüğü abadan başka hiçbir şey bulamaz!…” (İbn-i Mâce: 10/249); ve hakeza!…
Zayıf iman ve irade sahiplerinin -ekseriyetle- mağlup olduğu fakirlik meselesi, müstekbir dünyanın özel çabası ve sömürü furyası ile çok büyük boyutlara ulaşmış, asrımız ezen ve ezilen diye iki büyük kampa ayrılmış bulunmakta, Merhum Üstad Bediüzzaman’ın (yıllarca önceki) tesbiti ve ta’biriyle; “… Devletler, milletlerin hafif muharebesi, tabakat-ı beşerîn şedid olan (emek-sınıf) harbine terk-i mevki etmeğe.. (Sözler-Lemaat: 350..) başlamış bulunmaktadır.
İmam Humeynî (ra)’nin yüce şahsiyetinde ve gerçekleştirdiği İslam İnkılabı mektebinde sembolleşen, mustaz’af-mazlum ve mahrum halkların, Öz Muhammedî İslam’ın ve Hizbullahî Müslümanlar’ın önderliği altında, zalim-müstekbir ve emperyalist dünyaya karşı dalga dalga geliştirdikleri ve gittikçe hız kazanmakta olan cihan-şümul insanlık kıyamının (kısa sürede ve acilen), tarihî ve İlâhî zafere mutlak planda ulaşması umudu ve niyazıyla!!!…
[3] Bu hususta küçük bir örnek olarak; “…Hazret-i Hüseyn’in Yezid’e karşı çıkışını hatalı ve galat olarak(?) mütalaa eden..” İbn-i Haldun, bunu; “.. Sahabenin ekseriyetinin Yezid’in yanında yer alması ve bunların, Yezid’e karşı ayaklanmanın gerektiği kanaatinde olmamaları” ile açıklamıştır. (Mukaddime (terc.)): 1/592; İslam Tarihi’nin en canî zalimlerinden olan ve ünlü Haccac (İbn-i Yûsuf es-Sakafi) eliyle yüzbinlerce mazlum, gerçek mü’minlerin ve İslamî şahsiyetlerin oluk oluk kanlarını akıtan Abdulmelik b. Mervan b. Hakem ile alâkalı şu ifadeleri de gayet ibret-âmizdir:
“… Abdulmelik, ‘adalet’ bakımından insanların en büyüğü idi. İmam Malik’in, O’nun fiilini ‘hüccet’ sayması, adaletini göstermeye fazlasıyla yeter.’…” (Mukaddime: 1/593);…
İşte;., tarihî İslamî inhirafın nirengi noktası!… Eshab, Tabiîn, Etbe-i Tabiîn.. diye isim yapmış zevatın, bâhusus Ehl-i ilim ve fıkh’ın, her nevi söz-fiil-tarz ve tavırlarını İslamî nokta-i nazardan hüccet bilen ve meşruiyet için tek ölçü bilen büyük halk kitleleri, hatta sıradan ilim adamları, böylece büyük bir inhiraf içerisine girmiş, tağutî düzenleri ve onların yandaşlarını-tabilerini Fırka-i Naciye, muhaliflerini de Ehl-i Bağy ve Fırak-i Dalle diye itham etmiştir…
Evet;.. Seyyid’üş-Şüheda ve Mazlum-u Kerbela olan Gül-ü Muhammedî‘nin (as) ve yaranlarının mübarek başları, Küfe’ye, İbn-i Ziyad’ın önüne atılırken, sarayda bulunan Zeyd b. Erkam gibi ünlü bir sahabe, Kadı Şureyh diye nam yapmış bir alim vs…, müslüman toplumun vicdanlarında meknuz bulunan gerçek imanın üzerine küller atılmasına, hak ve batıl’ın temyiz ve tefrikinde şüphe ve evham bulutlarının oluşmasına sebep olmuş; aynı ruhî-psikolojik atmosfer, Şam’da, Yezid’in yanı başında bulunan Enes b. Malik gibi.. hadim-i Nebî diye şöhret-şiar olmuş zevat vesilesiyle de tekrarlanmıştır…
Ebu Hureyre gibi, Suffe ehlinden olan bir şahsiyetin, fitne-fesat ve nifak timsâli olan Mervan b. Hakem’in Medine vali yardımcılığını yapması ve Emir’el-Mü’minin Hazret-i Ali’ye (as) karşı fiilî ve harbî tavır alışı, İslam ümmetinin büyük bir kesimi nezdinde, hak ile batılın büyük ölçüde iltibas edilmesine, cephelerin tam ters görülmesine sebep teşkil ederken, bu inhirafî akım gitgide kendisini fıkıh ekollerinde ve hadis tedvinlerinde hatta hadislerin naklinde ve Kur’an-ı Kerim tefsirinde de hissettirmeye başlamış, koca bir İslamî camiayı inhiraflara sürüklemiştir…
Muhaddislerin başvurduğu uzman durumunda bulunan İbn-i Şihab ez-Zühri gibi zevatın, Abdülmelik bin Mervan gibi habislerin müşavirliğini deruhte etmesi, Ebu Yûsuf ve Muhammed bin Hasan eş-Şeybani gibi.. nice fıkıh üstadlarının, İmam Musa Kâzım’ı ve nice muttakî ulemayı zindanlarda çürüten Hârun Reşid’in kadılık makamlarında bulunmaları ve onun ulûfeleriyle ğaniy olmaları, bir kısım fıkhî prensiplerini (Hiley-i Şer’iyye adı altında) kezâ onun pratik hayatına göre vaz’ etmeleri..vs.. vs…, İslam ümmetinin büyük çoğunluğunun, Kur’an-ı Kerim‘in timsâli ve canlısı olan Ehl-i Beyt’in Öz Muhammedî İslam mektebinden (büyük ölçüde) mahrum kalmalarını ve gerçek İslam’dan inhiraf etmelerini intaç etmiştir…
Bu menfî ve münharif etkidir ki; başta İmam Buharî (Muhammed bin İsmail el-Buharî) olarak, muhaddislerin büyük çoğunluğu tarafından Ehl-i Beyt, sürekli olarak gözardı edilmiş, hatta haricî-nâsıbî-mürciî-mu’tezilî.. öncülerin hadis rivayetleri alınmış, İmam Ca’fer gibi.. bir hakikat güneşine itimad edilmeyerek (Ali evladından olmasından dolayı, tarafgir olabilir(?) iddiasıyla..) tüm rivayetleri terk edilmiştir. Fakat bu duyarlılıkları(?), diğer (bâ-husus Ehl-i Beyt muhalifi) fırkalar için asla söz konusu olmamıştır…
Hazret-i Ali’ye bile gözlerini-kulaklarını-kalplerini kapayan bu zevat, kitaplarını; Amr bin As, Muaviye bin Ebi Süfyan, Mervan bin Hakem, Seleme İbn Ekva, Muğire bin Şu’be, Muaviye bin Hadic (yahud, Hudeyc), Vail bin Hucr, vb.. Ehl-i Beyt düşmanlığı yanında, İslamî takva ve ahlâktan da çok uzak oldukları, bir sürü fiilleriyle şöhret bulmuş eşhâsın -güya- hadis rivayetleriyle doldurmuş, böylece; Öz Muhammedi İslam’dan inhirafa ve İslam’ın ruhsuz bir şekilcilik olarak algılanmasına sebeb olmuşlardır… Ve hâkezâ !!!…