Fî Zılâli'l-Kur'an Tefsiri

Şura Suresi’nin 1-35.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

الشُّورى
Sıra
42
Ayet
53
İniş
Mekkî
Cüz
25
Sayfa
483

Bu yazı Şûrâ 1-35. ayetleri açıklar.

Bu ayetleri mushafta okuŞûrâ Suresi merkezi

1- Ha, Mim.

2- Ayn, Sin, Kaf.

3- O üstün iradeli ve her yaptığını bir hikmete göre yapan Allah, sana ve senden önceki peygamberlere böyle vahyeder.

4- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür.

5- Neredeyse gökler onların Allah’a ortak koşmaları karşısında tepelerinden çatlayacaklar. Melekler, Rab’lerini hamd ile tesbih ederler, yerdekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilinki Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

6- Allah’tan başka dostlar edinenleri Allah gözetlemektedir. Sen onların üzerinde vekil değilsin.

Bazı surelerin başlarında yeralan birbirinden kopuk harflerle ilgili düşüncemizi diğer surelerde yeterince açıklamıştık. Bu sure de birbirinden kopuk harflerle başlıyor ve bunu şu ayet izliyor:

“O üstün iradeli ve her yaptığını bir hikmete göre yapan Allah, sana ve senden önceki peygamberlere böyle vahyeder.”

Yani bu şekilde, bu düzen içinde ve bu yolla gerçekleşiyor sana ve senden önceki peygamberlere indirilen vahiy. Bu kitap insanların bildiği, anladığı ve anlamlarını kavradığı harflerle oluşan sözlerdir, kelime ve ibarelerdir. Ne varki insanlar bildikleri bu harflerle bunun benzeri bir kitabı meydana getiremezler.

Bir başka açıdan da vahyin ve vahyi indiren kaynağın birliği dile getiriliyor. Çünkü vahyi indiren üstün iradeli ve her yaptığını bir hikmete göre yapan yüce Allah’tır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm peygamberlere vahiy indiren yüce Allah’tır. Peygamberler ve zaman değişse de vahyin özü birdir… “Sana ve senden önceki peygamberlere.”

Bu hikayenin başlangıcı eskilere dayanır. Zamanın derinliklerinin içine kök salmıştır. Bu, birbirine girmiş, çok halkalı bir silsiledir. Birçok ayrıntısının olmasına rağmen sağlam temellere dayanan bir hayat sistemidir, bir hareket metodudur.

Bu gerçek -bu şekilde- mü’minlerin vicdanlarında yeredince, inanç sistemlerinin köklülüğü, sağlamlığı, kaynağının ve yolunun birliği düşüncesini uyandırır zihinlerinde. Ve onları bu vahyin kaynağına bağlar: “Üstün iradeli ve her yaptığını bir hikmete göre yapan Allah.” Aynı şekilde, kendileri ile her zaman ve her yerdeki, Allah tarafından gönderilen vahye bağlayan diğer mü’minler arasında bir yakınlık olduğu fikrini uyandırır. Şu halde mensup bulundukları ailenin kökü tarihin derinliklerine dayanır. Zamanın derinliklerine kök salmışlardır. Hepsi de en sonunda Allah’a bağlanıyor, O’nda buluşuyorlar. O “Üstün iradelidir.” Güçlüdür, dilediğini yapar. “Her yaptığını bir hikmete göre yapar.” Dilediği kimseye, dilediğini bir hikmete ve plana göre vahyeder. Şu halde nasıl oluyor da bu tek ve değişmez ilahi sistemden ayrılıp, sonuçta Allah’a götürmeyen, kaynağı bilinmeyen, belli ve tutarlı bir hedefi olmayan değişik yollara sapıyorlar?

Burada konunun akışı kesiliyor ve tek başına bütün peygamberlere vahiy gönderen yüce Allah’ın sıfatları sunuluyor. Göklerde ve yerde bulunan tüm varlıkların mülkiyetinin sadece O’na ait olduğu ve sadece O’nun yüce olduğu, büyük olduğu belirtiliyor:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür.” Çoğu kere sırf bazı şeyleri ellerinde bulunduruyorlar, onları buyruklarına almışlar, yararlanıyorlar ve diledikleri yerde kullanabiliyorlar diye insanlar buna kanarak birçok şeye sahip olduklarını sanıyorlar. Oysa bu gerçek bir mülkiyet değildir. Gerçek mülkiyet Allah’ındır. Vareden, yokeden, dirilten, öldüren O’dur. İnsanlara dilediğini verebilir ve onları dilediği şeyden de yoksun bırakabilir. Sahip bulundukları şeyleri ellerinden alabilir ve bunun yerine başka bir şey koyabilir. Gerçek mülk, varlıkların özüne hükmeden, onları kendi seçtiği yasalar sistemine göre yönlendiren Allah’ındır. Eşya ve varlıklar yüce Allah’ın belirlediği yasa doğrultusunda Allah’ın buyruğuna olumlu cevap verir, boyun eğer, üstüne düşeni yerine getirirler. Göklerde ve yerde bulunan herşey Allah’a aittir. Öyleki hiç kimse onun mülküne ortak değildir. “O, yücedir, büyüktür.” O sadece mülkün sahibi değildir. Tek başına eşsiz bir yücelik ve büyüklük sahibidir de. O’nun sahip bulunduğu bu yücelik karşısında herşey çok aşağıda kalır. O’nun büyüklüğünün yanında herşey çok küçük kalır!

Bu gerçek, vicdanlarda gereği gibi yeredince insanlar kendileri için bir rızık, bir iyilik ve bir kazanç dilemek için nereye yönleneceklerini bilirler. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. Dolayısiyle mülkten bağışta bulunma yetkisi mülkün sahibine aittir. Hem Allah “Yücedir, büyüktür” Bir şey istemek için O’na uzanan eller, hiç te yüce ve büyük olmayan yaratıklara uzandıklarında doğru olduğu gibi küçülmezler, aşağılanmazlar.

Sonra evren üzerindeki mülkiyetin Allah’a özgü olduğu, aynı şekilde O’nun yüceliği ve büyüklüğü bir tablo halinde sunuluyor. Bu olgu, Rabb’inin yüceliği karşısında duyduğu heybetten ve yeryüzündeki bazı varlıkların doğru yoldan sapmasından dolayı içine düştüğü dehşetten neredeyse çatlayacak gibi olan göklerin hareketinde, yine hamd ile Rab’lerini tesbih eden, sapmalarından, küstahlık yapmalarından dolayı yeryüzündeki kimi varlıklar için bağışlanma dileyen meleklerin hareketlerinde somutlaştırılıyor:

“Neredeyse gökler, onların Allah’a ortak koşmaları karşısında tepelerinden çatlayacaklar. Melekler Rab’lerini hamd ile tesbih ederler, yerdekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilinki, Allah çok bağışlayan. çok esirgeyendir.”

Gökler, yeryüzünde yaşayan bizler için yukarıda gibi görünen şu uçsuz bucaksız varlıklar kümesidir. Ve biz onun büyüklüğü karşısında çok az sayılacak bir şey biliyoruz. Bu güne kadar göklerde yüz milyarlarca güneş sisteminin bulunduğunu, her birinde bizim güneşimiz gibi yüz milyarlarca güneşin yeraldığını ve bunların herbirinin hacminin bizim dünyamızdan milyon kere daha büyük olduğunu öğrendik. Bu güneş sistemlerini artık biz insanlar küçük teleskoplarımızla gözetleyebiliyoruz. Bunlar gök boşluğuna dağılmış durumdadırlar. Aralarındaki mesafeler ise yüz milyarlarca ışık yılı olarak ifade edilecek kadar korkunçtur. Işık yılı hızına göre hesaplanır ki, bu, saniyede 168.000 mile ulaşır.

İşte, hakkında bu küçük ve sınırlı bilgiye sahip bulunduğumuz bu gökler yüce Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin ürpertisi ile, yeryüzünde yaşayan bazı varlıkların sapmasının dehşeti ile çatlayacak gibi oluyorlar. Yeryüzünde sapan bu varlıklar (yani bazı insanlar) evrenin vicdanının duyup dehşetinden titrediği, sarsıldığı ve en yüce yerinden çatlayacak gibi olduğu bu büyüklüğü unutuyorlar:

“Melekler, Rab’lerini hamd ile tesbih ederler, yerdekiler için bağışlanma dilerler.”

Melekler kayıtsız şartsız Allah’a itaat eden varlıklardır. Yaratıklar içinde en başta içtenlikle boyun eğen onlardır. Ancak yüce Allah’ın yüceliğinin ve büyüklüğünün farkında oldukları, aynı zamanda ona itaat etme ve onu övmede kusur etme endişesi içinde oldukları için sürekli Rab’lerini tesbih ederler. Öte yandan yeryüzünde yaşayan kusurlu ve zayıf varlıklar Rab’lerini inkar ediyorlar, doğru yoldan sapıyorlar. Bu durum karşısında melekler yüce Allah’ın öfkesinden korkuyorlar ve yeryüzünde işlenen günah ve kusur için yeryüzünde yaşayanlar adına bağışlanma diliyorlar. Mü’min suresindeki ayete dayanarak meleklerin bağışlanma dileklerinin mü’minler için olduğunu söyleyebiliriz: “Arşı taşıyanlar ve çevresinde bulunanlar Rab’lerini överek tesbih ederler. O’na inanırlar ve mü’minler için bağışlama dilerler.” (Mü’min Suresi, 7)

Bu durum, yeryüzünde meydana gelen herhangi bir günahtan hatta mü’minlerin işledikleri herhangi bir kusurdan dolayı meleklerin ne kadar korktuklarını, dehşete düştüklerini, bu yüzden yüceliğini ve büyüklüğünü hissederek, onun mülkünde meydana gelen bir günahtan dolayı dehşet içinde olduklarını belirterek, sürekli onun bağışlamasını ve rahmetini ümitle isteyerek Rab’lerinden bağışlanma diliyorlar, onu hamd ile tesbih ediyorlar.

“İyi bilin ki Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

Böylece yüce Allah’ın üstünlüğü, hikmeti, yüceliği ve büyüklüğünden sonra bağışlayıcılığı ve merhametliliği de dile getiriliyor. Bu sayede kullar değişik sıfatları ile Rab’lerini tanımış oluyorlar.

Bölümün sonunda -Bu sıfatların ve onların tüm evren üzerindeki etkilerinin ardından- Allah’ın dışında dost ve dayanak edinenler gündeme getiriliyorlar. Oysa evrende Allah’ın dışında desteğine ihtiyaç duyulacak bir başka dost ve dayanağın olmadığı ortaya çıkmıştı. Şu halde Allah’ın elçisi -salât ve selâm üzerine olsun- onları kendi hallerine bırakmalıdır. Çünkü onların üzerinde bekçi değildir. Onların üzerinde gözetleyici olan yüce Allah’tır. O’dur onların akıbetlerini garantileyen:

“Allah’tan başka dostlar edinenleri Allah gözetlemektedir. Sen onların üzerinde vekil değilsin.”

Bu bedbaht ve sapık kişilerin uğursuz tabloları canlanıyor zihinde; bunlar Allah’tan başka dostlar ediniyorlar, ama elleri boşluğu yakalıyor, çünkü dostluğu işe yarayacak kimse yok ortada. İnsan vicdanında canlanan bu tabloda onlar ve Allah’ın dışında edindikleri dostları çok basit, çok aşağılık görünüyorlar. Onlar bu durumdayken yüce Allah onları gözetliyor. Onun kontrolünde, küçük ve güçsüz duruyorlar. Ama Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- ve beraberindeki mü’minler onların durumunu düşünmek ve onların meseleleri ile ilgilenmekle yükümlü değildirler. Çünkü yüce Allah onlarla bu şekilde ilgilenilmesini istemiyor.

Mü’minleri, -her durumda bu konuda bir endişelerinin olmaması, rahatsız olmamaları için bu gerçeğin vicdanlarında bu şekilde yerleşmesi zorunludur. Allah’tan başka dostlar edinen bu kimseler ister yeryüzünde iktidar sahibi olsunlar, ister iktidardan yoksun güçsüz kimseler olsunlar. Mü’minler bu gerçeği bu şekilde kavrayınca yeryüzünde iktidar sahipleri -istedikleri kadar zorbalaşsınlar gözlerinde basitleşirler. Çünkü bu despotların gücü, iktidarı yüce Allah’ın desteğinden yoksundur. Üstelik yüce Allah onları gözetliyor ve onları çepeçevre kuşatmıştır İçinde yaşadıkları evren bütünüyle Rabb’ine inanıyor. Onlarsa koroya ters düşen çatlak bir ses gibi sapmışlardır. Mü’minler diğer durumda da kendilerinden emindirler. Çünkü şu sapıkların Allah’tan başka dostlar edinmesinde onlar için bir sorumluluk sözkonusu değildir. Çünkü mü’minler yaratılışın normal çizgisinden sapanlar üzerinde bekçi değildirler. Onların görevi sadece öğüt vermek, Allah’ın mesajını açıkça duyurmaktır. Kulların kalplerini gözetlemek ise Allah’ın yetkisindedir.

Bu yüzden mü’minler yollarına devam ederler. İzledikleri yolun Allah’ın vahyinin yol göstericiliği ile hedefe ulaşacağından emin olurlar. Sapıkların yoldan ayrılmalarından dolayı kendilerinin bir zarara uğramayacaklarını, bu sapıklığın boyutları ne olursa olsun bilirler.

NEDEN PEYGAMBER ARABİSTAN’DAN ORTAYA ÇIKTI?

7- Ey Muhammed! Şehirlerin anası Mekke’de ve onun çevresinde bulunanları uyarman; hakkında asla şüphe olmayan toplanma gününe karşı korkutman için sana Arapça bir Kur’an vahyettik. O gün insanların bir kısmı cennete, bir kısmı da çılgın alevli cehenneme girerler.

8- Allah dilemiş olsaydı, onları bir tek ümmet yapardı. O dilediğine rahmetini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz.

9- Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar (veli) mı edindiler? Halbuki dost (veli) yalnız Allah’tır. O ölüleri diriltir ve O’nun gücü herşeye yeter.”

“Sana Arapça bir Kur’an vahyettik.” Bu ifade ile vahiy gerçeğinin bir yönü, surenin başında yeralan diğer yönüne bağlanıyor. Surenin başında yeralan birbirinden kopuk harfler ile Kur’an’ın Arapça bir kitap oluşu arasındaki münasebet ise açıktır. Çünkü bu harfler Arap harfleridir. Kur’an da Arapçadır. Yüce Allah kendisinin önceden belirlediği hedefi gerçekleştirmek için Kur’an’ı bu şekilde Arapça bir kitap olarak ve bu Arap harfleri aracılığı ile vahyetmiştir.

“Şehirlerin anası Mekke’de ve onun çevresinde bulunanları uyarman için.”

Şehirlerin anası Mekke’dir. Allah’ın kuruluşu eskiye dayanan evi ile (Kâbe) saygınlık kazanan Mekke… İşte yüce Allah onu ve çevresindeki diğer şehirleri son dinin merkezi olarak seçmiştir. Yine kendisinin bildiği ve dilediği bir amaca yönelik olarak Kur’an’ı bu yörede konuşulan Arapça bir kitap olarak indirmiştir. “Allah peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir.” (En’am Suresi, 124)

Bugün, bu davanın kendi yolunu izlemesinden ve birtakım sonuçlar elde etmesinden sonra gelişen olayların ve olaylara ilişkin değerlendirmelerin, yaşanan şartların ve bu şartların doğurduğu sonuçların ötesinden baktığımızda… Bugün baktığımızda yüce Allah’ın o zaman diliminde, tüm insanlık için gönderilen ve ta ilk günden itibaren evrenselliği açıkça görülen son dinin merkezi olarak bu bölgeyi seçmesinin hikmetinin bir yönünü kavrayabiliriz.

Bu son dinin doğuşu sırasında medeni dünya aşağı yukarı, dört imparatorluk tarafından paylaşılmıştı: Birincisi: Roma imparatorluğu, Avrupa, Asya ve Afrika’nın bir kısmına egemendi. İkincisi: Fars imparatorluğu, o da Asya ve Afrika’nın büyük bir kısmında egemenlik kurmuştu. Üçüncüsü: Hind imparatorluğu. Dördüncüsü: Çin imparatorluğu. Hind ve Çin imparatorlukları dışa kapalı bir karaktere sahiptir. Kendi inanç sistemleri ile, siyasal ve diğer ilişkileri ile dış dünyadan soyutlanmışlardı. Bu soyutlanmadan dolayı, insanlık hayatı ve gelişmesi üzerinde ilk iki imparatorluğun gerçek bir etkiye sahip oldukları söylenebilir.

İslam’dan önceki iki semavi din -Yahudilik ve Hristiyanlık- şu veya bu şekilde adı geçen iki imparatorluğun etki alanına girmişlerdi. Birtakım bozulmalara ve sapmalara uğramaları ile birlikte devlet üzerinde bir etkinlikleri de yoktu. Devlet tam anlamı ile onlara egemendi.

Yahudilik bazan Romalıların, bazan da İranlıların eline düşen bir kurban gibiydi. Dolayısıyla bu bölgede sözü edilecek bir etkinliği yoktu. Çeşitli etkenler nedeniyle İsrailoğullarından başkasına kapalı bir din haline gelmişti. Diğer halkları da kanatları altına alma istek ve eğilimi yoktu.

Hristiyanlık ise Roma devletinin gölgesinde doğdu. Roma devleti Hz. İsa’nın -selâm üzerine olsun- doğduğu günlerde Filistin, Suriye, Mısır ve Hristiyanlığın gizlice yayıldığı diğer bölgeleri yönetimi altında bulunduruyordu. Hristiyanlık Roma imparatorluğunun korkunç baskısı karşısında illegal yollardan yayılıyordu. İmparatorluk yeni inanç sistemini korkunç yöntemlerle sindirmeye çalışıyordu. Bu amaçla onbinlerce insanı öldürerek eşi görülmemiş bir soykırım gerçekleştiriyordu. Romalıların baskıcı dönemi bitip Roma imparatoru Hristiyanlığı benimseyince, putperest Roma efsaneleri ile yine onun gibi putperest olan Grek felsefesinin ürünleri de Hristiyanlığa bulaştı. Böylece Hristiyanlık yabancısı bulunduğu bir kimliğe büründü. Artık Allah tarafından gönderilen ilk hristiyanlık değildi. Aynı zamanda devlette özü itibariyle dinden çok fazla etkilenmiş değildi. Yine egemen devletti ve inanç sistemi kesinlikle devleti egemenliği altına almamıştı. Bunların yanısıra değişik hristiyanlık mezhepleri de kesin bir bölünme sürecini yaşıyorlardı. En başta da kilise bölünmesi geliyordu. Bunun sonucu Roma devleti parçalanmanın eşiğine gelmişti. Sonuçta devlet, resmi mezhebi kabul etmeyenleri acımasız yöntemlerle ezmeye başladı. Ama aslında her iki taraf ta hristiyanlık gerçeğinden sapmışlardı.

İşte bu sırada islam geldi. Bütün insanlığı uygar dünyanın her tarafında hüküm süren kör cahiliyeden, sosyal çöküntüden, kokuşmuşluktan, bozgunluktan ve baskılardan kurtarmak için geldi. İnsanlığın hayatına egemen olmak, bir klavuza, bir aydınlatıcıya uyarak, bilerek ve görerek insanlığı Allah’ın yoluna iletmek için geldi. İnsanlık hayatında bu büyük dönüşümün, değişimin gerçekleşmesi için islamın egemenliği kaçınılmazdı. Bu yüzden yeryüzündeki bu yolculuk özgürce gerçekleşmeliydi ve bu imparatorluklardan hiç birinin onun üzerinde bir etkisinin olmaması gerekliydi. Bundan önce de yabancı hiçbir gücün kendi tabiatı üzerinde bir etkinliğinin olmaması için özgür bir ortamda doğmalıydı. Daha doğrusu hem kendisine hem de çevresine o egemen olmalıydı. Arap yarımadası, özellikle şehirlerin anası Mekke ve çevresi islamın doğuşu açısından o gün için yeryüzündeki en uygun ortamdı. Burası islamın daha ilk günden itibaren omuzladığı evrensel misyonunu gerçekleştirmek üzere başlayacağı evrensel yolculuk için en uygun sıçrama noktasıydı.

İslamın doğduğu günlerde, sözünü ettiğimiz dört imparatorlukta olduğu gibi örgütlü iktidarı ile yeni inanç sistemine karşı koyacak, kitleleri sistemli şekilde iktidarına uyduracak, yasası, kanunu, ordusu, polisi ve tüm yarımadayı kapsayan bir rejimi bulunan sistemli bir hükümet, bir yönetim biçimi yoktu.

Aynı şekilde ilkeleri apaçık bilinen köklü bir din de sözkonusu değildi. Karmaşık, dağınık putperest bir cahiliye vardı. İnanç ilkeleri ve ibadet şekilleri farklıydı. Arapların meleklerden, cinlerden, yıldız ve putlardan oluşan birçok tanrıları vardı. Kâbe’nin ve Kureyş kabilesinin tüm yarımada üzerinde genel bir otoritesi olmakla beraber, bu, yeni dinin karşısına gerçek anlamda dikilen siyasi, örgütlü bir otorite değildi. Şayet Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin ekonomik çıkarları ve kendilerine özgü kabilesel rejimleri tehlikede olmasaydı bu şekilde İslam davetine karşı çıkmazlardı. Çünkü inançlarındaki çarpıklığın, tutarsızlığın farkındaydılar.

Dini düzenin karışıklığının yanısıra yarımadadaki siyasi düzenin de karışık ve istikrarsız oluşu yeni dinin özüne yabancı her türlü etkenden uzak özgür bir ortamda doğup ilerlemesine yardımcı olan en büyük etkendi.

Böylesine karışık, istikrarsız bir ortamda yeni mesajın doğup yayılması açısından yarımadada sosyal yapılanma büyük öneme sahipti. Yarımadada kabile düzeni geçerliydi. Bu düzende aşiretler büyük ağırlık sahibiydiler. Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- mesajını, davetini duyurmaya kalkınca kendini Haşimoğullarının kılıçlarının koruyuculuğu altında buldu. Kabileler arası denge içinde mesajını duyuracak bir fırsat buldu. Çünkü Arap kabileleri, onun getirdiği inanç sistemini kabul etmeseler bile Hz. Muhammed’i -salât ve selâm üzerine olsun- koruyan Haşimoğullarına savaş ilan etmekten çekiniyorlardı. Hatta ilk müslüman azınlık içinde akrabası bulunan herhangi birine saldırmaktan, eziyet etmekten kaçınıyorlardı. Böylelerinin terbiye edilmesini -veya cezalandırılmasını ailelerine bırakıyorlardı. Sadece köleler müslüman oldukları için efendileri tarafından işkenceye uğratılıyorlardı. Bu yüzden Hz. Ebubekir -Allah ondan razı olsun bu köleleri satın alıp azat ediyordu. Böylece onların işkence görmelerine, dinlerinden dönmeleri için baskı görmelerine engel oluyordu. Yeni dinin ortaya çıkışı açısından bu durumun bir ayrıcalık sağladığı açıktır. Bir de Arap halkının, cesaret, kahramanlık ve yiğitlik gibi nitelikleri de bu bölgenin davetin merkezi olarak seçilmesinde önemli bir etkendi. Çünkü yeni inanç sistemini omuzlamak ve yükümlülüklerini yerine getirmek için bunlar bir insanda bulunması zorunlu olan yeteneklerdir. Bu haliyle o zamanki Arap yarımadası bağrında uyanışın tohumlarını barındırıyordu. Gaybın kapsamında kendisi için planlanan silkinişin, cahiliyeden uyanışın gerçekleşmesi için gerekli olan yeterli düzeyde yetenek, kişilik mevcuttu. Kisra ve Kayser’in imparatorlukları sınırları içinde çıktıkları seyahatlerde insanlığın sahip olduğu belli başlı deneyimleri öğrenmişlerdi. Bu amaçla gerçekleştirdikleri yolculukların en ünlüleri güneye doğru yaptıkları kış yolculuğu ile kuzeye yaptıkları yaz yolculuğudur. Bu yolculuklar Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde dile getirilir: “Kureyş kabilesinin kış ve yaz yolculuklarındaki güvenlikleri sağlanmıştır. Şu halde kendilerini aç iken doyuran ve korku içinde iken emniyet veren bu Kâbe’nin Rabb’ine kulluk etsinler.” (Kureyş Suresi, 1-4)

Öte yandan Arap yarımadasının merkez olarak seçildiği büyük görevi karşılamak için gerekli olan geniş ufukluluğun ve fedakarlığın yanısıra büyük bir deneyim birikiminin oluşmasında birçok etken birbirine yardımcı olmuştu. İslam geldiği zaman bu birikimin tümüne el koydu, açılıp kullanmaya elverişli olan bu potansiyel enerjiyi harekete geçirdi. Yüce Allah bu hazineleri islamın anahtarı ile açtı. Bunları islamın hizmetine verdi, onun kullanacağı bir birikime dönüştürdü. Sanırım bunlar Resulullah’ın -salât ve selâm üzerine olsun- hayatında ilk kuşak sahabeler arasında, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Abbas, Ebu Ubeyde, Sa’d b. Ebu vakkas, Halid b. Velid, Sa’d b. Muaz ve Ebu Eyyüb el-Ensari gibi daha nice büyük insanın islama muhatap o zaman kitle içinde yeralmasını yeterince açıklamaktadır. Bu büyük insanların içinde yeraldığı kitle bu dini omuzlamış ve onun sayesinde büyümüştür ve hiç kuşkusuz düzelmiştir. Ne varki bu kitle gelişip olgunlaşmaya elverişli tohumlar barındırıyordu bağrında.

Burası Arap yarımadasının yeni dini omuzlamak, doğuşuna koruyuculuk yapmak, hem kendisine hem de çevresine egemen olmasını sağlamak için seçilmesine neden oluşturan yeteneklerini ayrıntılı biçimde açıklamanın yeri değildir. Bu yetenekler bu bölgenin tüm insanlık için gelen yeni inanç sisteminin beşiği olmak üzere seçilmesinde kuşkusuz etkili olmuştur. Yine bizzat bu mesajın taşıyıcısı Hz. Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- bu evin çevresinde yaşayanlar arasında seçilmiş olması da uzun bir meseledir. Başlıbaşına bağımsız bir çalışmayı gerektirir. Dolayısiyle yüce Allah’ın bu konudaki gizli hikmetine yönelik bu işaretle yetiniyoruz. İnsanların hayat kanunlarına ilişkin deneyimleri ve kavrayışları arttıkça bu hikmetin altında yatan plan ve düşünceyi daha geniş yönleriyle algılayabilirler.

İşte böyle, bu Arapça Kur’an şehirlerin anası Mekke’yi ve çevresindeki şehirleri uyarmak için gelmiştir. Arap yarımadası cahiliyeden çıkıp islama girince ve egemenlik bütünüyle islama geçince bayrağı omuzlamış, yeryüzünün doğusuna, batısına taşımıştır. Yeni risaleti ve ona dayalı insanlık düzenini tüm insanlığa sunmuştur. -Zaten bu dinin öz mesajı tüm insanlığa yöneliktir-. Bu mesajı insanlığa sunmak üzere omuzlayanlar Allah’ın yarattığı kullar arasında onu omuzlamaya, taşımaya en uygun kimselerdi. Aynı şekilde bu mesajı yeryüzünde doğup gelişmesine en uygun bir bölgeden alıp insanlığa sunuyorlardı.

Hiç kuşkusuz Peygamber efendimizin -salât ve selâm üzerine olsun- Arap yarımadasının tamamıyle islamın egemenliğine girene, bir bilgiye dayalı olarak seçilen inanç sisteminin bu beşiği baştan sona cahiliyeden temizlenene kadar yaşaması, yine bu mesajın dünyanın dört bir yanına taşınması için en elverişli olan bir dilin tercih edilmesi de tesadüf değildir. Çünkü Arapça gelişmesini tamamlamış, olgunluğun zirvesine ulaşmıştı. Artık bu mesajı omuzlamaya ve yeryüzünün dört bir yanına taşımaya elverişli hale gelmişti. Eğer ölü bir dil olsaydı veya doğal oluşumu eksik olsaydı hiç kuşkusuz en başta bu davayı omuzlamaya elverişli olmayacaktı, ikincisi Arap yarımadasının dışına çıkarmak için de yeterli olmayacaktı. Kısacası dil de tıpkı o dili konuşanlar gibi, o dili konuşanların yaşadığı bölge gibi bu büyük evrensel olayı karşılamaya, mesajını insanlara taşımaya hazırdı.

Bir araştırmacı “Allah peygamberliği kime vereceğini herkesten iyi bilir” sözünün altında yatan yüce Allah’ın hikmetine, bu yöndeki seçimine, planına ve bunun kanıtlarına baktığında bu dinin gönderilişi esnasında seçilen bir dizi uyumlu faktör ile karşılaşır.

“Şehirlerin anası Mekke’de ve onun çevresinde bulunanları uyarman; hakkında asla şüphe olmayan toplanma gününe karşı korkutman için sana Arapça bir Kur’an indirdik. O gün insanların bir kısmı cennete, bir kısmı çılgın alevli cehenneme girerler.”

Kur’an-ı Kerim’de en çok tekrarlanan, ağırlıklı olarak üzerinde durulan en büyük uyarı toplanma, yani mahşer gününe yönelik uyarıdır. Yüce Allah o gün zaman ve mekan açısından birbirinden ayrılan tüm insanları yeni baştan ve farklı bir esasa dayalı olarak birbirinden ayırmak için bir araya getirir: “O gün insanların bir kısmı cennete, bir kısmı da çılgın alevli cehenneme girerler.” Çalışma yurdundaki, yeryüzündeki, dünya hayatı esnasındaki amellerine göre birbirlerinden ayrılıp her biri hakkettiği yere girer.

“Allah dilemiş olsaydı, onları bir tek ümmet yapardı. O dilediğine rahmetini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcıları olmaz.”

Eğer yüce Allah dileseydi insanları başka türlü yaratırdı. Aynı davranışları sergilemelerini ve sonuçta aynı akıbete uğramalarını; yani ya cennete ya da cehenneme gitmelerini sağlardı. Ne varki yüce Allah insanı bir görev için yaratmıştır. Onu bu yeryüzünde halifelik görevini yerine getirmesi için yaratmıştır. Yine kendi iradesine göre belirlediği bu halifelik görevinin gereklerinden biri olarak insanın kendi türüne özgü yeteneklerinin olmasını ve bu yetenekler sayesinde, meleklerden, cinlerden ve bunlar gibi tek tabiatlı ve tek amaçlı yaratıklardan ayrılmasını dilemiştir. İnsana bahşedilen bu yetenekler aracılığı ile kimi insanlar doğru yola, aydınlığa ve salih amele yönelir. Kimi insanlar da sapıklığa, karanlığa ve kötü amele yönelir. Her biri insanın öz yaratılışında bulunan iki ihtimalden birine göre hareket eder. En sonunda bu tür bir hareket için belirlenen akibeti hakkeder: “Bir kısmı cennete, bir kısmı çılgın alevli cehenneme girerler.” Böylece… “O dilediğini rahmetine kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcıları olmaz.” Bu durum yüce Allah’ın her iki grubun durumuna; hidayet aracılığı ile rahmeti, sapıklık aracılığı ile azabı hakkedişine ilişkin bilgisi uyarınca gerçekleşir.

Daha önce bazı insanların Allah’tan başka dostlar edindiklerine değinilmişti. Burada ise zalimlerin “bir dost ve yardımcıları olmaz” deniyor. Şu halde onların edindikleri dostların ne gerçekliği ne de varlığı sözkonusudur.

Sonra surenin akışı dönüyor ve yadırgayıcı ve kınayıcı bir ifadeyle soruyor: “Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler?”

Bu yadırgama ve sorunun soruluş nedeni sonrasında sadece yüce Allah’ın dost olduğunu ve onun herşeye gücünün yettiğini vurgulamaktır. Onun gücü ölülerin diriltilmesinde belirginleşmektedir. Bu olay en açık biçimi ile tek ve ortaksız gücü gözler önüne sermektedir:

“Halbuki dost yalnız Allah’tır. O ölüleri diriltir.”

Sonra ilahi gücün etkinlik alanı genelleştiriliyor ve her şeyi kapsayan, hiçbiri sınır tanımayan gerçeği önplana çıkarılıyor:

“O’nun gücü her şeye yeter.”

Hüküm Allah’ındır

Sonra tekrar ilk gerçeğe dönülüyor. Amaç herhangi bir görüş ve inanç ayrılığı belirdiğinde başvurulacak mercii göstermektir. Bu merci, Allah katından gelen ve Allah’ın hükmünü içeren vahiydir. Bununla tutarlı, dengeli ve köklü ilahi hayat sisteminden sonra değişken arzuların, bitmez tükenmez ihtirasların insan hayatı üzerinde bir etkinliğe sahip olmalarını önlemek hedeflenmektedir:

10- Görüş ayrılığına düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm vermek Allah’a aittir. İşte bu, benim Rabb’im olan Allah’tır. O’na dayandım, O’na yöneldim.

11- Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu düzen içinde çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi işitir, görür.

12- Göklerin ve yerin anahtarları Allah’ındır. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, herşeyi bilendir.

Bu gerçeklerin ifade yöntemi, sıralanışı ve bu bölüm içinde bir araya getiriliş biçimi üzerine düşünmeyi gerektiren ilginç bir yöntemdir. Çünkü her parçanın arasındaki gizli ve açık bağ latif ve ince bir bağdır.

Bölüm önce, insanlar arasında başgösteren her türlü görüş ve inanç ayrılığının çözümünü Allah’a bırakıyor: “Görüş ayrılığına düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm vermek Allah’a aittir.”

Yüce Allah kişinin hükmünü bu Kur’an’da indirmiştir. Dünya ve ahiretle ilgili ayrıntılı ve çözümleyici sözünü söylemiştir. İnsanların kişisel ve toplumsal hayatları, geçimleri, yönetimleri, politikaları, ahlak ve davranış kuralları için kendi seçtiği bir hayat sistemi koymuştur. Bunların tümünü kapalı hiçbir taraf bırakmamak üzere açıklamıştır. Bu Kur’an’ı insanlık hayatı için, yönetim düsturlarından daha kapsamlı, daha geniş, herşeyi içine alan evrensel bir hayat düsturu kılmıştır. Dolayısiyle insanlar herhangi bir meselede veya bakış açısında görüş ayrılığına düşerlerse bu konudaki Allah’ın hükmü, onun insanlık hayatının temel yasası olsun diye Peygamberine vahyettiği kitapta mevcuttur.

Bu gerçeğin bu şekilde vurgulanmasından sonra, Peygamber efendimizin sözü aktarılıyor. Burada Peygamber efendimiz her şeyiyle Allah’a teslim olduğunu bütünüyle O’na yöneldiğini ifade ediyor:

“İşte bu, benim Rabb’im olan Allah’tır. O’na dayandım, O’na yöneldim.” Peygamber efendimizin -salât ve selâm üzerine olsun- dili ile ifadesini bulan bu yönelme, bu dayanma ve bu vurgulama psikolojik açıdan az önceki gerçek üzerine yapılmış uygun bir değerlendirme, yerinde bir yorum olarak yer alıyor. İşte Allah’ın elçisi ve peygamberi Rabb’inin Allah olduğuna şahitlik ediyor. Sadece O’na dayanıp güvendiğini, başkasına değil sadece O’na yöneldiğini ifade ediyor. Öyleyse yol gösterici, hidayet rehberi peygamber O’ndan başkasının hükmüne başvurmazken diğer insanlar nasıl oluyor da görüş ayrılığına düştükleri herhangi bir meselede O’ndan başkasının hükmüne başvuruyorlar? Halbuki peygamber, insanların sorunları çözümleyici sözlerine müracaat etmeleri, şurada, burada bir an olsun O’nun yol göstericiliğinden ayrılmamaları açısından herkesten önceliklidir. Şu halde yol gösterici peygamber sadece Allah’a dayanıp güveniyorken, Rabb’im O’dur, işlerimi yönlendiren, her şeyime kefil olan, beni dilediği tarafa yönelten O’dur, diyerek sadece O’na yöneliyorken diğer insanlar nasıl olur da herhangi bir meselenin çözümü için başka bir merciye yönelebilirler?

Bu gerçeğin mü’minin vicdanında yerleşmesi yolunu aydınlatır, gideceği yolun işaretlerini belirler ve sağa-sola sapmasına engel olur. Yoluna güvenmesini, adımlarını attığı yerlerden emin olmasını sağlar. Böylece kuşkular içinde kıvranmasını, ürkek davranmasını, şaşkın şaşkın dolaşmasını önler. Bu durumda mü’min yüce Allah’ın kendisini gözettiğini, koruduğunu, adımlarını bu yöne doğrulttuğunu, ayrıca doğru yol klavuzu Hz. Peygamber’in de Allah’a giden bu yolu izlediğini düşünür.

Bu gerçeğin, mü’minin vicdanında yerleşmesi, onun kendi hayat sistemine, hareket metoduna ve yoluna ilişkin bilincinin düzeyini yükseltir. Artık mü’min ilgilenilebilecek bir başka metodun veya yolun olabileceğini kabul etmez. Doğru yol klavuzu Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bu hayat sistemini koyan, bu hükmü belirleyen Rabb’ine yönelirken bir mü’min herhangi bir görüş ayrılığında Allah’ın hükmünün dışında başvurulabilecek bir başka hükmün olabileceğini düşünmez.

Sonra bu gerçeği daha da pekiştirecek, iyice yerleşmesini sağlayacak ifadelerle bir kez daha değerlendirme yapılıyor:

“Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu düzen içinde çoğalmanızı sağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi işitir, görür.”

İnsanların görüş ayrılığına düştükleri herhangi bir meselede başvurulması gereken bir hüküm olmak üzere bu Kur’an’ı indiren yüce Allah “Gökleri ve yeri yoktan varetmiştir.” Göklerin ve yerin düzenini sağlayan O’dur. Göklere ve yere egemen olan yasa, onun her birine özgü işleri çözüme bağlayan hükmüdür. Hayatın ve kulların meseleleri de göklerin ve yerin düzeninin bir parçasıdır. Yüce Allah’ın bu konudaki hükmü insanların hayatı ile uçsuz bucaksız evrenin hayatı arasında ahenk oluşturur. İnsanlar yüce Allah’ın koyduğu hükümlere uyunca kendilerini kuşatan ve yüce Allah’ın ortaksız hükmüne boyun eğen evrenle barış içinde yaşarlar.

İnsanlar görüş ve inanç ayrılığına düştükleri herhangi bir meselenin çözümü için yüce Allah’ın hükmüne başvurmak zorundadırlar. Çünkü yüce Allah onları yaratmıştır. Onlara şekil vermiş, onların ruh ve beden yapılarını düzenlemiştir:

“Size kendinizden eşler yarattı.” Sizin hayatınızı temelden düzenledi. Çünkü sizin hayatınızın sürmesi için gerekli olan en uygun ortamı O bilir. Hayat için elverişli olan hayatın düzenli ve istikrarlı bir gelişme göstermesi için uygun olan sistemi O bilir. Hayatınızın tüm canlılar için seçilen yaratılışın temel ilkesine uygun bir çizgi izlemesini O planlamıştır: “Hayvanlardan da çiftler yarattı…” Şu halde bütün canlılar arasında bir yapısal birlik vardır. Bu da bütün canlıların yaratılışında uygulanan yöntemin, bu yöntemi belirleyen iradenin ve bununla güdülen amacın birliğine tanıklık etmektedir. Sizin -yani siz insanlar ve hayvanların bu sistem ve yöntem doğrultusunda çoğalmanızı O sağlamıştır. Ama O bütün yarattıklarından farklıdır. Yarattıkları arasında ona benzeyen hiçbir şey yoktur: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” İnsan fıtratı bu gerçeğe hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde inanır. Çünkü varlıklar kendilerini yaratan yaratıcıya benzemezler. Bu yüzden bütün varlıklar, aralarında başgösteren herhangi bir görüş veya inanç ayrılığından dolayı yüce yaratıcının hükmüne başvururlar, onunla birlikte bir başkasına da başvuruda bulunmazlar. Çünkü, görüş veya inanç ayrılığı baş gösterdiğinde hükmüne başvurulacak birden fazla merciin olması bir yana, ona benzeyen bir tek kişi bile yoktur.

“Ona benzer hiçbir şey” olmamakla beraber, bu kesin farklılıktan dolayı O’nunla yarattıkları arasındaki ilişki kopuk değildir. Çünkü O, işitir, görür: “O, herşeyi işitir, görür.” Sonra herşeyi işiten ve gören biri olarak hükmeder.

Ardından yüce Allah insanlar arasında başgösteren herhangi bir görüş ayrılığında çözümleyici tek hükmün kendi hükmü olmasını, gökleri ve yeri ilk defa yaratıp, onları yönlendirecek yasayı belirledikten sonra onların anahtarlarının kendi elinde olması gerçeğine dayandırıyor: “Göklerin ve yerin anahtarları Allah’ındır.” İnsanlar da göklerde ve yerde bulunan varlıklar bütününün bir parçasıdırlar. Şu halde onların iç ve dış dünyalarının anahtarları da Allah’ın elindedir.

Ayrıca, göklerin ve yerin anahtarlarını elinde bulundurmanın sonucu olarak insanların rızkını bollaştırıp daraltmak da O’nun yetkisindedir: “Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar…” Şu halde insanları rızıklandıran, yaşadıkları sürece rızıklarını garantileyen, onları yediren, içiren Allah’tır. Peki O’nu bırakıp ta aralarındaki görüş ve inanç ayrılıkları için kimin hükmüne başvuracaklardır? Çünkü insanlar bu konuda ancak rızıkları vermeyi garantileyen, rızıkları dilediği gibi yönlendiren, bütün bunları bir bilgiye ve plana göre yöneten bir ilaha yönelebilirler: “O herşeyi bilendir.” Herşeyi bilen kim ise hüküm vermekte ona aittir. Bu durumda verilen hüküm adil ve sorunu çözümleyici olur.

İşte böyle, anlamlar ardarda bir ahenk içinde diziliyor. Amaç ahenkli ve derin etkili melodi tamamlanana kadar peşpeşe insan kalbinin dikkatini bir noktaya doğru çekmektir.

DİNİN EGEMENLİĞİ VE FİTNE

13- Allah, dinden Nuh’a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa ya ve İsa ‘ya tavsiye ettiğimiz Allah’ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir hayat düsturu olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”

14- Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süre için Rabb’inin verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Onlardan sonra Kitab’a varis kılınanlar da ondan kuşku duymaktadırlar.

15- Bundan dolayı sen insanları Allah’ın dinine davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol, onların heva ve heveslerinden kaynaklanan hayat sistemlerine uyma ve deki: “Ben Allah’ın indirdiği her Kitab’a inandım; aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizimde Rabb’imiz, sizinde Rabb’inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak birşey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüşte O’nadır.”

16- İnsanlar Allah’ın çağrısını kabul ettikten sonra, Allah’ın dini hakkında tartışanların delilleri, Rab’leri yanında batıldır. Onların aleyhine bir gazab ve çetin bir azab vardır.

Surenin giriş kısmında şöyle deniyor: “O üstün iradeli ve her yaptığını bir hikmete göre yapan Allah, sana ve senden önceki peygamberlere böyle vahyeder.” Bu ifade, bütün peygamberlerin vahiy aldıkları kaynağın, uyguladıkları sistemin, gerçekleştirmek istedikleri hedefin birliğine yönelik genel bir işaretti. Şimdi ise bu işaret açıklığa kavuşturuluyor. Yüce Allah’ın müslümanlar için hayat düsturu olarak öngördüğü direktifin -genelde- Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği prensip olduğu vurgulanıyor. Özelde müslümanlara genelde de tüm peygamberlerin ümmetlerine emredilen prensip şudur: “Allah’ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin” Bu konuda görüş ve inanç ayrılığına düşenlere aldırmadan kalıcı ilahi sisteme uymakta ısrar etmek, bu açık, dengeli ve tutarlı dini uygulamak, Allah’ın hakimiyeti hakkında tartışanların delillerini çürütmek, onları Allah’ın öfkesi ile, şiddetli azabı ile korkutmak gibi sonuçlar bu prensibin yerleşmesinden sonra gelir.

Tıpkı az önceki bölümde olduğu gibi burada da belli bir amaca yönelik bir bütünlük ve ahenk olduğu göze çarpmaktadır:

“Allah, dinden Nuh’a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimiz `Allah’ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin’ direktifini sizin için bir hayat düsturu olarak öngördü.”

Böylece surenin giriş kısmında ayrıntılı olarak ele aldığımız gerçek; bütün peygamberlerin sundukları mesajın temelde bir olduğu; zamanın derinliklerine kök salmış dinin bir olduğu gerçeği iyice pekiştiriliyor. Buna bir de mü’minin duygusunda tatlı bir iz bırakan açıklamalar ekleniyor. Mü’min uzanıp giden yolda yürüyen önceki kuşaklara bakıyor. Birden peşpeşe yola koyulan insanlığın şu seçkin, şu saygın şahsiyetlerini; Hz. Nuh’u, İbrahim’i, Musa’yı, İsa’yı ve Hz. Muhammed’i -salât ve selâm üzerlerine olsun- görüyor. Bu seçkin insanların devamı olduğunu, onların izinden gittiğini düşünüyor. Çeşitli engeller ve dikenlerle dolu da olsa, bu yüzden birçok nimetten yoksun da kalsa daha bir coşku ile yolunu izliyor. Çünkü o, yüce Allah katında en saygın, en onurlu olan bir kafile ile yoldaşlık etmektedir. Bu kafile insanlık tarihi ile birlikte bütün evrende gelmiş geçmiş en büyük, en seçkin kafiledir.

Aynı şekilde, Allah’ın değişmez dinine inanan ve O’nun kalıcı yasasına uyanlar arasında köklü bir barış vardır. Bunlar ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakırlar. Sağlam bir yakınlık bilincini taşırlar. Bu da beraberinde yardımlaşmayı, anlaşmayı, şimdiki zamanı geçmişe, geçmişi de şimdiki zamana bağlamayı ve topyekün Allah’ın belirlediği yolda yürümeyi getirir.

Yüce Allah’ın, dinden bir kural olarak Hz. Muhammed’e -salât ve selâm üzerine olsun- inanan müslümanlara hayat düsturu olarak öngördüğü prensip, yüce Allah’ın Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya -selâm üzerlerine olsun- tavsiye ettiği bir prensibin aynısı olduğuna göre Hz. Musa’ya uyanlarla Hz. İsa’ya uyanlar niçin birbirleri ile savaşıyorlar? Hz. İsa’ya uyan değişik mezheplere bağlı kişiler kendi aralarında niçin savaşıyorlar? Hz. Musa’ya ve İsa’ya uyanlar neden Hz. Muhammed’e -salât ve selâm üzerine olsun- uyanlarla savaşıyorlar? İbrahim’in dinine bağlı olduklarını ileri sürenler niye müslümanlarla savaşıyorlar? Niçin hepsi biraraya gelip kendilerine gönderilen son peygamberin kaldırdığı tek bayrağın altında toplanmıyorlar? Çünkü yüce Allah’ın yerine getirilmesini istediği bu direktif herkese yöneliktir: “Allah’ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin.” Allah’ın dinini bütün yönleriyle uygulayın, yükümlülüklerini yerine getirin, ondan sapmayın, onun ilkelerini çarpıtmayın. Yükselen bayrağın altında tek saf halinde durun. Bu, tek ve değişmez bir bayraktır. Bu bayrağı son dönemde Hz. Muhammed’e -salât ve selâm üzerine olsun- gelene kadar sırasıyla Hz. Nuh, İbrahim, Musa ve İsa -selâm üzerlerine olsun- taşımıştır.

Ne varki -Hz. İbrahim’in dinine bağlı olduklarını ileri süren- şehirlerin anası Mekke ve çevresinde yaşayan müşrikler bu yeni ama kökü eskilere dayanan son çağrıya karşı değişik bir tutum sergiliyorlar:

“Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.” Aralarındaki Hz. Muhammed’e -salât ve selâm üzerine olsun- vahyin gelmesi onlara ağır geldi. Çünkü “İki şehrin büyüklerinden birine” (Zuhruf Suresi, 31) vahiy gelmesini istiyorlardı. Aralarında nüfuz sahibi ileri gelenlerden birine gelmesini bekliyorlardı. Kendi itirafları ile doğru ve güvenilir olan Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- ne kişisel nitelikleri ne de ortalama bir Kureyş ailesi olan soyu onlara göre otoriter bir kabile başkanı olması için yeterli değildi.

Putperestlik ve putçuluk döneminin otoritelerinin dayanağı efsanelerin bitmesi ile birlikte otoritelerinin bitecek olması onlara ağır geliyordu. Çünkü ekonomik ve kişisel çıkarları bu putperest efsanelere dayanıyordu. Bu yüzden şirke sarıldılar. Peygamber efendimizin -salât ve selâm üzerine olsun- kendilerini çağırdığı net ve arı tevhid düşüncesini, yani Allah’ın tek ve ortaksız hakimiyetine dayanan islam düşüncesini kabul etmek ağır geldi.

Ölen müşrik atalarının sapıklık üzere, cahiliye üzere öldüklerini söylemek ağır geldi onlara ve ahmaklığa dört elle sarıldılar. Günahla övünür oldular. Atalarının sapıklık üzere öldüklerini söylemektense cehenneme atılmayı tercih ettiler.

Kur’an-ı Kerim onların bu ahmakça tutumları üzerine yüce Allah’ın dilediği kimseyi peygamberlik görevi için seçip tercih ettiğini, yine kendisine sığınmak isteyeni doğru yola ilettiğini, ayağı kayıp yoldan çıkan kimilerinin tevbesini kabul ettiğini belirterek bir değerlendirme yapıyor:

“Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”

Nitekim Hz. Muhammed’i de -salât ve selâm üzerine olsun- peygamberlik görevi için seçmiştir. Yine yüce Allah kendisine dönüp yönelen için de yolu açık tutmuştur.

Ardından surenin akışı tekrar peygamberlerin izleyicilerinin tutumlarına dönüyor. Bütün peygamberler soydaşlarına aynı dini getirmişler, ama izleyicileri onlardan sonra gruplara bölünmüş, bölük, pörçük olmuşlardır:

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süre için Rabb’inin verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Onlardan sonra kitaba varis kılınanlar da ondan kuşku duymaktadırlar.”

Şu halde onlar cahil oldukları için görüş ayrılığına düşmediler. Kendilerini, peygamberlerini ve inanç sistemlerini birbirine bağlayan tek ve değişmez temel ilkeden habersiz oldukları için ayrılmadılar. Tam tersine, kendilerine yeterli ve aydınlatıcı bilgi geldikten sonra ayrıldılar, parçalandılar. Birbirlerini tepelemek, içlerindeki kıskançlık duygusunu tatmin etmek, hem kendilerine, hem de gerçeğe haksızlık etmekti asıl gerekçe. Azgın ihtirasların, sınır tanımaz arzuların etkisi ile parçalandılar. Doğru inançtan, dengeli ve tutarlı hareket metodundan kaynaklanan bir gerekçeye dayanmaksızın görüş ve inanç ayrılığına düştüler. Eğer inanç sistemlerini herşeyin üstünde tutsalardı, eğer hareket metodlarına uysalardı, parçalanmazlardı, bölünmezlerdi.

Kuşkusuz, bu şekilde parçalanıp bölünmeleri dolayısıyla işledikleri suçun, azgınlığın ve zulmün karşılığı olarak yüce Allah tarafından cezalandırılmayı hakketmişlerdi. Ne varki yüce Allah daha önce dilediği bir hikmetten dolayı belli bir sürenin sonuna kadar onlara mühlet tanımaya ilişkin bir söz vermiştir: “Eğer belli bir süre için Rabb’inin verilmiş sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi.” Şayet yüce Allah daha önce belli bir süre için onlara mühlet vereceğine ilişkin bir söz vermiş olmasaydı, hemen aralarındaki meseleyi çözümlerdi. Gerçeği ortaya koyar, batılı geçersiz kılardı. Meseleyi bu dünya hayatında sonuçlandırırdı. Ne varki onların meselelerinin çözümü zamanı belirlenmiş güne ertelenmiştir.

Hz. Peygambere uyanlar arasında görüş ve inanç ayrılığına düşüp parçalananlardan sonra kitabı devralan kuşaklar ise inanç sistemlerini ve kitaplarını kesin bir inançtan uzak bir tavırla karşıladılar. Çünkü önceki kuşaklar arasında başgösteren görüş ve inanç ayrılıkları onların inanç sistemini içtenlikten uzak bir şekilde karşılamalarına ve değişik mezhepler ve gruplar arasında kuşku, karmaşa ve şaşkınlığın kol gezmesine neden olmuştur:

“Onlardan sonra kitaba varis kılınanlar da ondan kuşku duymaktadırlar.” İnanç sistemi böyle olmaz kuşkusuz. Çünkü inanç sistemi mü’minin üzerinde durduğu sert bir kayadır. Çevresindeki her yer yıkılır, dökülür ama o, yerinde sarsılmadan duran sert kayanın üzerinde ayakları yere sağlam basmış olarak güvenle durur. İnanç sistemi ufukta beliren ve hiçbir zaman sönmeyen bir klavuz yıldızıdır. Mü’min kasırgalar, fırtınalar arasında ona yönelir. Bu sayede yolunu yitirmez, sapmaz. Ancak inanç sisteminin kendisi şüphe konusu olursa ve zihinlerin bulanmasına neden olursa, o zaman hiçbir şey ve hiçbir mesele kişinin içinde kalıcılık göstermez, bir yönde karar kılamaz ve güven içinde yoluna devam edemez.

Kuşkusuz inanç sistemi, kendisine bağlananlara Allah’a giden yolu ve yönü göstermek için gelmiştir. Onlar da tereddüt etmeden, kararsızlık göstermeden, inanç sisteminin belirlediği yoldan sapmadan peşlerinden gelen insanlara yol göstericilik yaparlar. Fakat kendileri izledikleri yoldan emin değillerse, inanç sisteminden kuşku duyuyorlarsa, bu durumda hiç kimseye öncülük edemezler. Çünkü kendileri şaşkındırlar.

İşte bu yeni din geldiği gün diğer peygamberlerin izleyicilerinin durumu bundan ibaretti.

Hindistan’lı yazar Üstad Ebu’l Hasan en-Nedvi “Müslümanların gerilemesi ile dünya neler kaybetti” adlı kitabında şöyle der:

“Büyük dinler, boş ve gereksiz işlerle uğraşanların elinde bir kurban gibiydiler. Münafıklar, dini bozmak isteyen art niyetli kişilerin elinde oyuncak haline gelmişlerdi. O kadar ki, bu dinler ruh ve şekillerini yitirmişlerdi. Bu dinlerin ilk bağlıları dirilecek olsaydı bunları tanımayacakları kuşkusuzdu. Uygarlığın, kültürün, hüküm ve siyasetin beşiği sayılan merkezler, anarşizmin, toplumsal çöküntünün, kargaşanın, kötü idarenin ve zorba yöneticilerin kol gezdiği birer sahneye dönüşmüşlerdi. Artık kendi içlerine kapanmışlardı. Dünyaya sunacakları bir mesajları, milletlere yönelik bir çağrıları kalmamıştı. Manevi değerler alanında iflas etmişlerdi, hayat kaynakları kurumuştu. Ne semavi dinlerden kaynaklanan katışıksız bir şerait ne de beşeri egemenliğin ortaya koyduğu kalıcı bir sosyal düzen mevcuttu.”

Avrupalı yazar G.H. Denison “Emotion as the Basis of Civilisation” adlı eserinde şöyle der:

“Beşinci ve altıncı yüzyıllarda uygar dünya anarşizmin, kargaşanın korkunç uçurumunun kenarında duruyordu. Çünkü uygarlığın ayakta kalmasına yardımcı Olan inanç sistemleri yıkılmışlardı. Onların yerini tutacak bir şey de geliştirilmemişti. O sıralarda kuruluşunun temelinde dört bin yıllık emek yatan en büyük uygarlık ta parçalanmaya, çökmeye yüz tutmuştu. İnsanlık bir kez daha barbarlığa, ilkelliğe dönme endişesini taşıyordu. Çünkü kabileler birbiriyle savaşıyor,birbirini kırıp geçiyorlardı. Kanun, düzen kalmamıştı. Hristiyanlığın ortaya koyduğu düzenler birleştirmek ve düzen sağlamak yerine parçalamaya, yıkmaya çalışıyordu. Uygarlık gölgesi tüm dünyayı kaplamış dal budak salmış büyük bir ağaç gibiydi. Ne varki artık ağacın ayakta duracak gücü kalmamıştı. Çürüme tüm gövdeyi sarmıştı. Her yeri kasıp kavuran bu kokuşmuşluk, bu çözülmüşlük görüntüleri arasında, tüm dünyayı birleştirecek olan adam doğuverdi.” Yani Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun-.

Peygamberlerin izleyicileri -kendilerine aydınlatıcı bilgi geldikten sonra- görüş ayrılıkları yüzünden bölündükleri için, onlardan sonra kitabı devralanlar da omuzladıkları inanç sisteminden kuşku duydukları için… Evet bu iki önemli neden için… Ayrıca insanlığın önderlik merkezi, Allah’a giden yolu bilen kişinin inançlı ve kararlı bir önderden yoksun bulunduğu için yüce Allah Hz. Muhammed’i salât ve selâm üzerine olsun- peygamber olarak gönderdi. İnsanları davet etmesini, davetinin öngördüğü hareket metodu üzerinde dosdoğru yürümesini, kendisi ve net, dengeli ve tutarlı mesajı hakkında ortaya atılan asılsız söylentilere, ihtiras ürünü itirazlara aldırmamasını emretti. Yüce Allah’ın bütün peygamberler için hayat düsturu olarak öngördüğü değişmez mesaja yeniden inanmaları için insanları açıkça çağırmasını istedi:

“Bundan dolayı sen insanları Allah’ın dinine davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol, onların heva ve heveslerinden kaynaklanan hayat sistemlerine uyma ve de ki: `Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım, aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak birşey yoktur. Allah hepimizi biraraya toplar, dönüş de O’nadır.”

Bu, tüm insanlığı kapsayan yepyeni bir önderliktir. Açık, kesin ve kalıcı hareket metoduna uyan tutarlı, dengeli ve kararlı bir önderliktir. Bu önderlik bir kanıta dayanarak insanları Allah’ın dinine uymaya çağırır. Sapmadan Allah’ın emri doğrultusunda hareket eder. Birbiriyle çekişen, herbiri bir başka tarafa çekmek isteyen heva ve heveslerden uzak durur. Bu önderlik, tüm insanlar için gönderilen mesajın, peygamberliğin, kitabın, hayat sistemi ve hareket metodunun bir olduğunu açıkça duyurur. İmanı tek ve değişmez aslına döndürür, insanlığı da bu tek asla yöneltir: “De ki: Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım.” Sonra bu, hak ve adalet ilkesine dayalı olarak insanlar üzerinde egemenlik kurmak, bu doğrultuda üstünlük sağlamaktır: “Aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.” Şu halde bu önderlik siyasi otoritesi bulunan ve yeryüzünde tüm insanlar arasında evrensel adaleti ilan eden etkin bir önderliktir. (Bu mesaj henüz islam çağrısı Mekke’de taraftarları ile birlikte baskı altındayken geliyordu. Ama davanın bu karakteri, evrenselliği açıkça görülebiliyordu.) Yine bu önderlik Rabb’lığın birliğini tüm dünyaya duyuruyor: “Allah bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir.” Bunun yanısıra sorumluluğun bireyselliğini vurguluyor: “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir.” Kesin bir söz ile tartışmanın bittiğini ilan ediyor: “Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur.” Herşeyi nihai emir sahibi Allah’a bırakıyor: “Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.”

Şu bir tek ayet, kısa ama kesin, öz, ince ve aydınlatıcı bölümleri ile bu son dinin karekteristik özelliğini açıkça ortaya koyuyor. Buna göre bu din, insanların arzu ve ihtiraslarından etkilenmeden kendi yolunda hareket etmek üzere gelmiştir. Yeryüzüne egemen olmak ve insanlar arasında adaleti sağlamak için gelmiştir. Bundan önceki bütün dinlerde olduğu gibi Allah’a giden yolun bir olduğunu göstermek için gelmiştir…

Mesele bu şekilde açıklığa kavuştuktan ve mü’min kitle Allah’ın çağrısına bu şekilde karşılık verdikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girmek isteyenlerin bu tavırları ilgilenmeye değmez çirkin bir tavır olarak beliriyor. İleri sürdükleri delillerin geçersizliği, çürüklüğü, hiçbir değerinin, hiçbir ağırlığının olmadığı ortaya çıkıyor. Bölüm onlarla ilgili son sözü söyleyerek onları yüce Allah’ın şiddetli azabı ile başbaşa bırakıyor:

“İnsanlar Allah’ın çağrısını kabul ettikten sonra, Allah’ın dini hakkında tartışanların delilleri, Rab’leri yanında batıldır. Onların aleyhine bir gazab ve çetin bir azap vardır.”

Kimin ileri sürdüğü delil Rabb’i katında geçersizse, kim Rabb’inin yanında yenik duruma düşerse artık onun ileri sürebileceği bir kanıtı, bir gücü kalmamış demektir. Yeryüzündeki yenilginin ve bozgunun ardından ahirette de yüce Allah’ın gazabı ve şiddetli bir azap vardır. Hiç kuşkusuz bu, samimi kalplerin içten karşılık vermelerinden sonra batılda ısrar edenlerin, apaçık gerçek herkesin anlayabileceği şekilde ortaya konduktan sonra maksatlı olarak tartışmayı sürdürenlerin bu suretle işledikleri suça uygun bir cezadır.

17- Gerçekten Kitab’ı ve ölçüyü indiren Allah’tır. ve bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır.

18- Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk gelmesini isterler. İnananlar

ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar, uzak bir sapıklık içine düşmüşlerdir.

19- Allah kullarına lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, galibtir.

20- Ahiret kazancı isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; fakat onun ahirette bir payı bulunmaz.

Allah kitabı hak içerikli olarak indirmiştir. Onunla birlikte de adalet ilkesini indirmiştir. Ve bu kitabı bundan önceki inanç sistemlerine bağlı bulunanların aralarında başgösteren görüş ayrılıkları ve insanların farklı görüş ve arzuları için bir hüküm mercii olarak öngörmüştür. Bu kitaptan kaynaklanan yasal sistemlerini de yönetimde adalet ilkesine dayandırmıştır. Yüce Allah’ın yönetimde gözönünde bulundurulmasını istediği adalet, değerlerin, hakların, amel ve uygulamaların ölçüldüğü bir terazi gibi ince ve duyarlıdır.

Ayetlerin akışı bu gerçekten; kitabın hak ve adalet ilkesi ile indirilişi gerçeğinden kıyamet meselesine geçiyor. Bu iki olay arasındaki bağlantı ise açıktır. Çünkü kıyamet, adalet ilkesine göre hükmedilecek ve her konudaki nihai kararın verileceği zamandır; Öte yandan kıyamet gaybın kapsamına giren bir meseledir. Kim bilir, belki çok yakın bir zamanda kopacaktır:

“Ne bilirsin belki de kıyamet saati yakındır.”

Ama insanlar bunun farkında değildirler. Oysa yakındır onlara kıyamet. Hak ve adalet ilkesine dayalı hesaplaşma o gün gerçekleşecektir. Bu hesaplaşmada hiçbir şey gözardı edilmez, hiçbir şey kaybolmaz.

Bu arada mü’minlerle mü’min olmayanların kıyamet olgusu karşısındaki tutumları tasvir ediliyor:

“Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk gelmesini isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler.”

Kıyamete inanmayanların kalpleri kıyametin dehşetini hissetmez, o gün kendilerini bekleyen azabın korkunçluğunu, boyutunu değerlendiremez. Bu yüzden alay ederek kıyametin bir an önce kopmasını istemelerinin şaşılacak bir yanı yoktur. Çünkü onlar bu gerçeği göremiyor, kavrayamıyorlar. Mü’minler ise, kıyametin kopacağına kesinlikle inanırlar. Bu yüzden ondan korkarlar, çekinirler. Bir korku, bir ürperti ile beklerler kıyameti. Çünkü kıyamet koptuğunda neler olacağını bilirler.

Kıyamet bir gerçektir. Onlar da bunun gerçek olduğunu bilirler. Onlarla gerçek arasında da bir bağ vardır. Bu yüzden gerçeği tanırlar:

“İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışanlar, uzak bir sapıklık içine düşmüşlerdir.”

Sapıklığa dalmış, iyice uzaklaşmışlardır. Bu derin sapıklıktan sonra dönmeleri çok zordur.

Ayet-i kerime ahiret meselesinden; kıyametten duyulan korku ya da onu önemsememe meselesinden yüce Allah’ın kullarına bir lütuf olarak bahşettiği rızık meselesine geçiyor:

“Allah kullarına lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, galiptir.”

İlk bakışta bu iki mesele arasındaki ilişki uzak gibi görülüyor. Ancak bir sonraki ayet okunduğunda aralarında sağlam bir bağlantı olduğu göze çarpıyor:

“Ahiret kazancını isteyenin kazancını arttırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; fakat onun ahirette bir payı bulunmaz.”

Yüce Allah kullarına büyük lütuflarda bulunur, dilediğini rızıklandırır. Hem iyiye, hem kötüye, hem mü’mine, hem de kafire rızık verir. Çünkü şu insanlar kendi rızıklarını varetme gücünden yoksundurlar, bu konuda ellerinden birşey gelmez. Onlara bu hayatı bahşeden Allah’tır. Ayrıca yüce Allah hayatın ilk ve temel sebeplerini garantilemiştir. Şayet yüce Allah kafirlerin, doğru yoldan çıkanların ve kötü kimselerin rızıklarını kesecek olsaydı, bunlar kendi kendilerini rızıklandıramazlardı, aç susuz, çıplak ve hayat için gerekli olan temel sebeplerden yoksun olarak ölüp giderlerdi. Ancak yüce Allah’ın hikmeti, ahirette onların lehine veya aleyhine hesaplanmak üzere onların yaşamalarını, dünya hayatında çalışıp çabalama fırsatını bulmalarını öngörmüştür. Bu yüzden yüce Allah rızık meselesini iyilik-kötülük, iman-küfür dairesinin dışına çıkarmıştır. Onu genel hayatın durumu ile, özel ferdî yetenekler ile ilgili sebeplerle bağlantılı kılmıştır. Ayrıca insanlara bahşettiği rızkı bir imtihan ve deneme aracı kılmış ve insanları kıyamet günü bu imtihan ve denemenin sonucuna göre yargılamayı öngörmüştür.

Sonra yüce Allah ahiret ve dünyayı kişinin dilediğini seçebileceği birer kazanç kılmıştır. Kim ahiret kazancını isterse onun için çalışır. Yüce Allah ta kazancını arttırır, bu niyetinden dolayı ona yardımcı olur ve çalışmasını bereketlendirir. Ahiret kazancının yanısıra, bu dünya hayatı için takdir edilen rızık ta kendisine verilir, hiçbir şeyden yoksun bırakılmaz. Hatta yüce Allah’ın bu dünyada kendisine bahşettiği rızık da üretiminde, harcamasında, faydalanma ve hayır amaçlı dağıtılışında Allah’ın hoşnutluğunu gözettiği sürece bizzat ahiret kazancına dönüşür. Kim de dünya kazancını isterse yüce Allah bu dünyada kendisi için takdir edilen nimetleri verir ve onu hiçbir şeyden yoksun bırakmaz. Ancak onun ahirette bir payı olmaz. Çünkü o ahiret kazancı için çalışmamıştır ki, böyle bir payın beklentisi içinde olsun!

Dünya kazancını isteyenlerle ahiret kazancını isteyenlere bakıldığında dünya kazancını istemenin ne büyük bir ahmaklık olduğu ortaya çıkar. Çünkü dünya rızkını yüce Allah bir lütuf olarak sunuyor, dünyayı da,ahireti de isteyene bahşediyor. Her biri yüce Allah’ın bilgisi uyarınca kendisi için takdir edilen dünya kazancındaki payı alır. Ama ahiret kazancı onu isteyen ve onun için çalışan kimselere özgü bir pay olarak kalır.

Dünya kazancını isteyenler arasında, genel duruma ve kişisel yeteneklere bağlı rızık sebeplerinin bir sonucu olarak zenginler kadar fakirlerin de olduğunu görüyoruz. Aynı durum ahiret kazancını isteyenler için de geçerlidir. Şu halde bu iki grup arasında bu dünyada rızık açısından bir fark yoktur. Asıl fark ve ayrıcalık ahirette ortaya çıkacaktır. Durum bu olduğuna göre bu dünyadaki durumunda bir değişiklik yapmadığı halde ahiret kazancını terkeden kimseden daha ahmak biri var mıdır?

Mesele sonuçta Allah katından inen kitabın içerdiği hak ilkesi ve ölçü ile ilgilidir. Çünkü bütün canlıların rızıkları takdir edilirken hak ve adalet ilkesinin gözetildiği açıktır. Bu ilke dileyene ahiret kazancını arttırmada, ve dünya kazancını isteyenlerin kıyamet günü ahiret kazancından yoksun bırakılmasında da gözönünde bulundurulmuştur.

21- Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır.

22- Yaptıkları işler başlarına inerken zalimlerin, korkudan titrediklerini görürsün. utanıp iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rab’lerinin yanında onlara diledikleri herşey vardır. İşte büyük lütuf budur.

23- Allah, inanıp salih ameller işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: “Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem.” Kim güzel bir amel işlerse onun güzelliğini arttırırız. Doğrusu Allah bağışlayandır. Şükrün karşılığını verendir.”

24- Yoksa “Allah’a yalan uydurdu” mu diyorlar? Allah dilerse senin kalbine mührü basar; batılı mahveder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.”

Bir önceki bölümde yüce Allah’ın müslüman ümmet için hayat sistemi olarak öngördüğü prensibin daha önce Hz. Nuh’a, İbrahim’e, Musa ve İsa’ya tavsiye edildiği, aynı prensibin Hz. Muhammed’e -salât ve selâm üzerine olsun- de vahyedildiği açıklanmıştı. Bu bölümde ise içinde yaşadıkları durumu, uydukları hayat sistemini kınama, yerme amacı ile, yüce Allah kendilerine hayat sistemi belirlemediğine göre, ve şu anda uydukları hayat sistemi de bundan önce yüce Allah’ın gönderdiği tüm dinlere, onun koyduğu tüm kanunlara aykırı olduğuna göre kimdir onların uydukları kanunları koyan? Kimdir hayat sistemlerini belirleyen? şeklinde bir soru yöneltiliyor:

“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır?”

Kim olursa olsun yüce Allah’ın yarattığı hiç kimsenin yüce Allah’ın kanun olarak koymadığı ve izin vermediği bir şeyi kanun olarak koyma yetkisi yoktur. Kulları için kanun koyma yetkisi sadece yüce Allah’a aittir. Çünkü bütün evreni yoktan var eden ve kendi seçtiği yasalar sistemi ile tüm evreni yöneten O’dur. İnsanlık hayatı ise bu uçsuz bucaksız evren çarkında küçücük bir dişli konumundadır. Bu yüzden evreni yönlendiren yasalar sistemi ile uyuşan bir yasa hükmetmelidir insanlık hayatına. Bu ise, uçsuz bucaksız evreni yönlendiren tüm yasalar sistemini kapsayan bir bilgiye sahip bir kanun koymadıkça mümkün olmaz. Allah’tan başka herkes tartışmasız bu denli kapsamlı bir bilgiye sahip olmaktan uzaktırlar. Bu yüzden bu yetersizlikle beraber onların insanlık hayatı için kanun koymalarına itibar edilmez.

Bu gerçek olanca çıplaklığı ile gözler önünde olmasına rağmen, birçokları bunu tartışma konusu yapıyorlar veya inanmıyorlar. Halkları için iyiliği seçtiklerini ileri sürerek yüce Allah’ın koyduğu kanunların dışında kanunlar koymaya yelteniyorlar. Bunu yaparken de içinde bulundukları şartlarla, kendi kafalarından uydurdukları kanunlar arasında bir paralellik kuruyorlar. Sanki yüce Allah’tan daha çok biliyorlarmış, ondan daha iyi hüküm verebiliyorlarmış gibi! Ya da sanki, Allah’ın izin vermediği konularda onlar için kanun koyan Allah’ın dışında ortakları varmış gibi! Bundan daha çirkin bir davranış, Allah’a karşı bundan daha küstahça bir tutum olamaz.

Kuşkusuz yüce Allah, insanlık hayatı için insanın karakteri ile, öz yaratılışı ile, içinde yaşadığı evrenin doğası ve öz yaratılışı ile uyuşacağını bildiği bir yasa koymuştur. Bu sayede hem insanların kendi aralarında hem de evrende yeralan güçlerle en yüksek düzeyde yardımlaşma ve dayanışma gerçekleşir. Yüce Allah bunun için gerekli olan tüm temel yasaları koymuştur. İnsana düşen sadece genel sistemin ve çerçevesi belirlenmiş yasanın sınırları içinde hayatın değişen ihtiyaçları ile birlikte ayrıntı sayılan yeni düzenlemeler yapmaktır. Bu konuda aralarında görüş ayrılığı baş gösterirse meseleyi yüce Allah’a döndürürler; yüce Allah’ın insanlar için hayat düsturu olarak koyduğu temel yasalara başvururlar. Çünkü yüce Allah bu temel yasaları insanların ayrıntı sayılan düzenleme ve uygulamalarını ölçtükleri bir kriter olarak koymuştur.

Böylece yasama kaynağı bire indirgenmiş oluyor; hüküm tek başına Allah’a özgü kılınıyor. O, herkesten iyi hükmeder. Bu yöntemin dışındaki her girişim Allah’ın şeriatına, Allah’ın dinine, Allah’ın Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e -salât ve selâm üzerlerine olsun- tavsiye ettiği prensibe karşı çıkmaktır, isyan etmektir.

“Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.” Yüce Allah, onlara her meselenin kesin çözüme bağlandığı güne kadar mühlet verileceğine ilişkin olarak kesin bir söz vermiştir. Eğer bu söz olmasaydı, kuşkusuz yüce Allah onlara ilişkin kararını bildirecekti; yüce Allah’ın koyduğu kanunlara karşı çıkıp, ondan başkasının koyduğu kanunlara uyanları suçüstü yakalayıp en kısa zamanda cezalarını verecekti. Ne varki yüce Allah, her meselenin çözüme bağlandığı, her amelin karşılığını eksiksiz aldığı güne kadar onlara süre tanımıştır.

“Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır.”

İşte zulmün karşılığı olarak onları bekleyen bu can yakıcı azaptır. Allah’ın koyduğu kanunlara karşı çıkıp ondan başkasının koyduğu kanunlara uymaktan daha büyük bir zulüm var mıdır?

Bu yüzden zalimler bir kıyamet sahnesinde sunuluyorlar. Burada zalimler azaptan dolayı korkuyor, titriyorlar. Oysa daha önce korkmuyorlardı, hatta büyük bir küstahlıkla bu azabın bir an önce gelip çatmasını istiyorlardı.

“Yaptıkları işler başlarına inerken zalimlerin, korkudan titrediklerini görürsün.”

Bu ilginç ifade onların korkudan titremelerini “Yaptıkları işlere” bağlıyor. Sanki onların dünyadaki bu kazançları başlıbaşına korkunç bir felakettir. Oysa bu onların kazançlarıdır, kendi elleri ile elde etmişlerdi, ondan dolayı sevinmişlerdi! Ama onlar bugün dünyada “yaptıkları işler başlarına inerken” korkuyor, paniğe kapılıyorlar. Sanki onların işledikleri ameller kaçıp kurtulması mümkün olmayan bir azaba dönüşmüş ve çepeçevre kuşatmıştır onları.

Karşı sayfada ise bu günün azabından korkan, titreyen, mü’minleri görüyoruz. Onları güvenlikte, esenlik ve rahatlık dolu bir ortamda buluyoruz: “İnanıp iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rabb’lerinin yanın da onlara diledikleri herşey vardır. İşte büyük lütuf budur.” … “Allah, inanıp salih ameller işleyen kullarını bununla müjdeler…”

İfade bütünüyle insana huzur veriyor, etrafa huzur havası yansıtıyor: “Cennet bahçelerindedirler..” “Rabb’lerinin yanında onlara diledikleri herşey vardır.” Herşey sınırsız ve sonsuz… “İşte büyük lütuf budur…” “Allah inanıp salih ameller işleyen kullarını bununla müjdeler.”Bu ortada bulunan bir müjdedir ve önceki müjdeleri de doğrulamaktadır. Bu atmosfere en uygun olanı da müjde havasıdır.

Bu bol, güzel ve geniş nimetlerin yer aldığı sahnenin ardından Hz. Peygamber’e -salât ve selâm üzerine olsun-; sonuçta bu nimetleri elde etmelerini sağlayacak ve kendilerini bu can yakıcı azaptan uzaklaştıracak doğru yolu bulmalarına karşılık olarak kendisi ile aralarında bulunan akrabalık bağını gözetmekten, bu konuda sevgi göstermekten başka bir ücret istemediğini, ücret olarak bunun yeterli olduğunu söylemesi telkin ediliyor:

“Ey Muhammed! De ki: `Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem: Kim güzel bir amel işlerse onun güzelliğini arttırırız. Doğrusu Allah bağışlayandır. Şükrün karşılığını verendir.”

Bu ayetin ifade ettiği anlam için şuna işaret etmiştim: Hz. Peygamber onlardan bir ücret istemiyor. Onun akrabalara yönelik sevgisi -Nitekim Peygamber efendimizle Kureyş kabilesine mensup bütün aileler arasında akrabalık vardı- onu kendisinin izlediği doğru yola, hidayete, onları da çağırmaya yöneltiyordu. Onlara karşı beslediği bu sevgiyi, bu duyguyu tatmin etmek için onlara bu şekilde iyilik yapmak istiyordu. Bu girişimine karşılık istediği tek ücret buydu ve bu da yeterliydi.

Kur’an-ı Kerim’de bu ifadeyle karşılaşıp okuduğum her seferinde içimde bu düşünce uyanır. Bir de İbn-i Abbas’ın -Allah onlardan razı olsun- bu ayetle ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunduğu rivayet edilir. Bu rivayeti Buhari’de yer aldığı için buraya alıyorum:

Buhari diyor ki: Bize Muhammed b. Beşşar anlattı, ona da Muhammed b. Cafer anlatmış, ona da Şu’be Abdulmelik b. Meyserenin şöyle dediğini aktarmış: Tavus’un İbn-i Abbas’tan şunları anlattığını duydum: İbn-i Abbas’tan yüce Allah’ın “Yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem” sözünün ne anlama geldiği soruldu. Said b. Cübeyr: Burada kastedilen Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- soyunun akrabalığıdır dedi. Bunun üzerine İbn-i Abbas: Acele ettin! Hz. Peygamberle Kureyş kabilesine mensup bütün aileler arasında akrabalık vardı. Peygamberimiz bunu kastederek, “Benimle aranızdaki akrabalığı gözetmenizden başka ücret istemiyorum” demiştir.

Bu durumda ayet şu anlamı ifade eder: Akrabalığımızı gözönünde bulundurarak bize eziyet etmekten vazgeçmenizden, beni dinleyip, size yönelttiğim çağrıyı daha yumuşak bir tavırla karşılamanızdan başka birşey istemiyorum. Sizden istediğim tek ücret budur, başka değil.

İbn-i Abbas’ın yorumu Said b. Cübeyr’in yorumundan realiteye daha yakındır. Ne varki ben halâ biraz önceki anlamın daha yakın ve daha uygun olduğu düşüncesini taşıyorum. Hiç kuşkusuz yüce Allah bununla neyi kastettiğini bizden daha iyi bilir.

Her halukârda Peygamber efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- cennet bahçelerinin ve müjdelerin sunulduğu sahnenin karşısında bunun için onlardan herhangi bir ücret istemediğini hatırlatıyor. Oysa bundan çok daha düşük şeylerle yol göstericilik yapan herberler büyük ücretler isterler. Ne varki bu, yüce Allah’ın lütfudur. O, kullarına lütufta bulunurken onları ticaret ve adalet ölçülerine göre hesaplamaz. Hoşgörü ve lütufuna göre hesaplar ödüllerini.

“Kim güzel bir amel işlerse onun güzelliğini artırırız.”

Sözkonusu olan sadece ücret istememek değildir. Bunun yanısıra iyilikler de arttırılıyor, bol nimetler bahşediliyor. Bütün bunlardan sonra bağışlanma ve şükür vardır.

“Doğrusu Allah bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”

Allah bağışlıyor. Sonra… Allah teşekkür ediyor… Kime teşekkür ediyor?.. Kullarına teşekkür ediyor… Onların iyilik yapmalarını sağlayan O’dur. Sonra onların iyiliklerini arttıran O’dur. Kötülüklerini bağışlayan O’dur. Bütün bunlardan sonra yüce Allah onlara teşekkür ediyor…

Ne büyük lütuf! Bunlara karşı şükretmek, gereğini yerine getirmek bir yana, insan bu lütufları izlemekten bile acizdir. Sonra tekrar ilk gerçeğe dönülüyor.

Burada söz son şüpheden açılıyor. Onlar, geçen gezintilerde kaynağından, mahiyetinden ve hedefinden sözedilen vahye kârşı takındıkları olumsuz tavrı bu şüpheye bağlıyorlardı:

“Yoksa `Allah’a yalan uydurdu’ mu diyorlar?”

Şu halde onlar Hz. Peygamber’in sözlerini doğrulamıyorlar. Çünkü ona vahiy inmediğini, Allah katından ona birşey gelmediğini iddia ediyorlar!

Fakat bu söz geçersizdir, hiçbir mantıklı dayanağı yoktur. Çünkü yüce Allah, kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde bir insanın kalkıp Allah tarafından kendisine vahiy geldiğini ileri sürmesine müsade etmez. Yüce Allah’ın onun kalbini mühürlemeye ve bunun gibi bir Kur’an’ı okumasına engel olmaya gücü yeter. Böyle bir insanın sunduğu batılı ortaya çıkarıp, gerçeği onun yerine yerleştirebilir:

“Allah dilerse senin kalbine mührü basar; batılı mahveder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir.”

Çünkü Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- zihninde geçen hiçbir şey O’na gizli değildir. O bunları ifade etmeden önce yüce Allah onun kafasında geçenleri bilir:

“Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.”

Şu halde bu, dayanaksız bir kuşkudur. Hiçbir temele dayanmayan bir kuruntudur. Yüce Allah’ın tüm gizlilikleri bildiğine, herşeye gücü yettiğine, hakkı yerleştirip batılı yok etmeye ilişkin yasasına ters düşen bir iddiadır. Şu halde vahiy haktır. Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- sözü doğrudur. Onun hakkında dolaşan dedikodular batıldır, zulümdür, sapıklıktır. Bununla geçici bir süre için vahiy meselesine ara veriliyor. Bu açıklamanın ardından surenin akışı onları bir başka gezintiye çıkarıyor.

Surenin bu ikinci bölümü iç ve dış alemdeki imanın kanıtlarından, ilahi gücün insanları kuşatan doğrudan doğruya onların hayatları ve geçimlerini ilgilendiren etkilerinden sözediyor. Mü’minleri diğer insanlardan ayrıcalıklı kılan belirgin niteliklerine değiniyor. Surenin birinci bölümünde, değişik yönleriyle vahiyden ve peygamberlik görevinden sözedildikten sonra bu konuya giriliyor. Sonra tekrar surenin sonunda vahyin mahiyetinden ve peygamberlere iletilirken izlenen yoldan sözediliyor. İki bölüm arasında bir bağlantı olduğu da açıktır. Bunlar insan kalbine giden, onu vahiy ve imana ulaştıran iki yoldur.

25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.

26- Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder. Lütfundan onlara fazlasını verir. Kafirlere gelince onlara da çetin bir azap vardır.

27- Allah kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat O rızkı dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarından haberdardır, onları görür.

Psikolojik yönden uyarmayı amaçlayan bu mesaj, kıyamet günü karşılarına çıkan kendi kazançları olan amellerden korkup kaçan zalimler ile cennet bahçelerinde nimetler içinde yaşayan mü’minlerin yeraldığı sahnenin sunuluşundan, ayrıca peygamberin yüce Allah’tan alıp kendilerine sunduğu inanç sisteminin etrafındaki tüm kuşkular bertaraf edilip, yüce Allah’ın kalplerde olan herşeyi bildiği vurgulandıktan sonra geliyor.

Bu mesaj, kıyamet günü nihai karar verilmeden önce içinde bulunduğu sapıklıktan tevbe edip dönmek isteyenleri teşvik etmek amacı ile geliyor ve tevbe kapısını, geriye dönüp kapısını sonuna kadar açıyor: Allah tevbeleri kabul eder, kötülükleri bağışlar. Şu halde karamsarlığa, günahta ısrar etmeye ve geçmişte işlenen günahlardan dolayı korkmağa gerek yoktur, diyor. Çünkü Allah onların ne yaptıklarını biliyor. Dolayısiyle O, gerçek tevbeyi de bilir ve onu kabul eder. Tıpkı geçmişte işlenen günahları da bilip bağışladığı gibi.

Bu mesaj iletildiği sırada tekrar mü’minlerle kafirlerin alacakları karşılığa değiniliyor. İnanıp salih ameller işleyenler Rabb’lerinin çağrısına olumlu karşılık veriyorlar. O da onlara yönelik lütfunu arttırıyor: “Kafirlere gelince onlara da çetin bir azap vardır”. Ama şiddetli azaptan kurtulmak, yüce Allah’ın olumlu karşılık verenlere yönelik lütfundan yararlanmak isteyenler için tevbe kapısı açıktır.

Yüce Allah’ın ahiretteki lütfu hesapsızdır, sınırsız ve sonsuzdur. Ama dünyada kullarına bahşettiği rızık ise, sınırlıdır, miktarı belirlenmiştir. Çünkü yüce Allah, yeryüzünde insanların üzerlerine Allah’ın sınırsız lütfunun kapılarının açılmasına güç yetiremeyeceklerini biliyor:

“Allah kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarından haberdardır, onları görür.”

Bu ifade -ne kadar çok olursa olsun- dünya hayatında insanlara bahşedilen rızıkların ahiretteki bol lütuf karşısında çok az olduğunu tasvir ediyor. Yüce Allah kullarının yani şu insanların ancak sınırlı bir zenginliği kaldırabileceklerini biliyor. Şayet ahirette onlara bol bol nimet bahşettiği gibi dünya hayatında da rızıklarını bollaştırırsa, azgınlaşacaklarını, sapacaklarını biliyor. Çünkü insanlar küçük ve güçsüz yaratıklardır, dengeli davranamazlar. Güçsüzdürler, ancak belli bir noktaya kadar kaldırabilirler. Allah kullarından haberdardır, onları görür. Bu yüzden onların rızıklarını kaldırabilecekleri ölçüde sınırlı tutmuştur. Bol lütfunu ise, dünyadaki sınavı başarıyla veren, denemeleri aşan, yüce Allah’ın kendileri için hazırladığı sonsuz ve sınırsız nimetlerine kavuşmak için sonsuzluk yurduna esenlik içinde ulaşan kimseler için bırakmıştır.

28- İnsanların umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren ve rahmetini yayan Allah’tır. O, gerçek dosttur, övülmeye layık olandır.”

Bu da bir başka mesaj. Aynı şekilde yüce Allah’ın yeryüzünde kullarına bahşettiği lütfun bir yönünü hatırlatıyor. İnsanlar uzun süredir yağmur yüzü görmemişlerdir. Bir damla yağmur yağmamıştır. Hayatın sürmesi için gerekli olan temel unsurdan, yani sudan yoksun duruyorlar… Artık ümitlerini yitirmiş, karamsarlığa düşmüşlerdir. Sonra yüce Allah yağmur indiriyor, su ihtiyaçlarını gideriyor. Rahmetini her tarafa yayıyor. Bunun üzerine yeryüzü canlanıyor, kuruyan yerler yeşeriyor, tohumlar gelişiyor, bitkiler hareketleniyorlar. Hava yumuşuyor, hayat akışını sürdürüyor, her tarafta hareketlilik görülüyor. Çizgiler, yollar genişliyor, kalpler açılıyor ve içinde arzular kıpırdanmaya başlıyor. Ümit yeniden uyanıyor. Ümitsizlikle rahmet arasında sadece birkaç saniye var. Bu birkaç saniye içinde rahmet kapıları açılıyor, gök kapılarından su iniyor. “O, gerçek dosttur, övülmeye layık olandır.” O, gerçek yardımcıdır, kullarının rızkını ve hayatını O, garantilemiştir. O’nun zatı da, sıfatları da övgüye layıktır.

Burada yağmuru ifade etmek için Kur’an ayetinde seçilen “Gays” kelimesi, etrafa yardım, kurtarma ve dara düşenin, sıkıntıda olanın yardımına koşma havası yayıyor. Nitekim gönderilen yağmurun etkisi anlatılırken de aynı durum sözkonusudur… “Rahmetini yayar.” Bu da tazelik, ümit ve sevinç havasını yayıyor. Bu durum bizzat yeryüzünde bitkilerin açılıp serpilmeleri ile, meyvelerin tomurcuklanması ile yaşanmaktadır. Kuraklıktan sonra yağan yağmurun sahnesi gibi hiç bir sahne duygu ve sinirleri yatıştırmaz. Kalp ve vicdanı yumuşatıp rahatlatmaz. Hiçbir sahne, yağmurun yağması ile birlikte her türlü bitkiyi yeşerten, öldükten sonra yemyeşil bir renge bürünen toprağın manzarası gibi kalbin sıkıntılarını dağıtamaz, insan ruhuna huzur veremez.

29- Gökleri, yer ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O’nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onları tekrar toplamaya da kaadirdir

30- Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.

31- Yeryüzünde O’nu aciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz da yardımcınız da yoktur.

Dikkatlere sunulan bu evrensel ayet, vahyin tanıklık etmek üzere geldiği gerçeğe tanıklık etmek amacı ile yaratılmıştır. Ne varki onlar bu gerçekten kuşku duyuyorlar, onu yorumlarken görüş ve inanç ayrılığına düşüyorlar. Göklerin ve yerin şahsında somutlaşan ayet tartışmaya ve kuşkuya katlanamaz. Çünkü bu ayetin ifade ettiği anlam kesindir. İnsanın öz yaratılışına kendine özgü diliyle hitap eder. Gerçeği öğrenmenin peşinde olan hiçbir tartışmacı bu konuda tartışmaya girmez. Gökleri ve yeri var edip yönlendiren insan olmadığını, onun dışında Allah’ın yarattığı herhangi bir varlığın da bunu gerçekleştiremeyeceğine içtenlikle tanıklık eder. Onları varedip yönlendirenin varlığını kabul etmekten başka seçenek yoktur. Çünkü göklerin ve yerin dehşet verici büyüklüğü, ince ahengi, kesintisiz işleyen düzeni, değişmez yasalar sisteminin birliği… Evet bütün bunları, akıl açısından yaratıp yönlendiren bir ilahın varlığı ile açıklamaktan başka seçenek yoktur. İnsanın öz yaratılışına gelince; o, bu evrenin mesajını dolaysız algılar, bu mesajla ilgili olarak dışardan bir tek söz bile duymadan önce bu mesajı kavrar, onu benimser.

Gökler ve yer ayeti özünde bir başka ayeti de barındırıyor: “Bunların içine yayıp ürettiği canlılar…” Göklerde bulunup ta bizim kavrayamadığımız hayat türleri bir yana-. Şu yeryüzündeki hayat da tek başına bir ayettir. Nasıl ortaya çıktığını bırak, hiç kimse mahiyetine derinlemesine inemediği sırrın. Hiç kimsenin nereden geldiğini, nasıl geldiğini, nasıl canlıları bürüdüğünü bilemediği kapalı bir sır. Bu sırrın kaynağını ve mahiyetini ortaya çıkarmak amacı ile başlatılan tüm girişimlerin yüzüne kapıları kapanmış, perdeler gerilmiştir. Ve bu araştırmaların tümü -hayatın ortaya çıkışından sonra- canlıların gelişmesi, türlere ayrılmaları, farklı görevler üstlenmeleri konusu ile sınırlı kalmışlardır. Bu dar ve gözler önündeki kısımla ilgili olarak değişik görüşler ve teoriler ortaya atılmıştır. Perdenin gerisi ise hiçbir bakışın uzanamadığı, hiçbir düşüncenin ulaşamadığı bir sır olarak varlığını korumuştur… Kısacası hayat sırrı Allah’a özgü bir meseledir. Ondan başkası bu sırrı kavrayamaz.

Her yere dağılmış bulunan bu canlılar… Yeryüzünde ve yerin altında, denizin derinliklerinde ve uzay boşluğunda yaşayan bu canlılar -Gökyüzünde yaşayan başka canlıları bir yana bırak- insanın çok az bir kısmını bildiği ve sınırlı araçlarla ancak bilinen türlerini kavrayabildiği bu her tarafa dağılmış canlılar. Gökte ve yerde dolaşan bu canlıları yüce Allah dilediği zaman biraraya toplar. Bir tek tanesi bile kaybolmaz onların. Eksiksiz bir araya gelirler!

Öte yandan insanoğlu kafeslerinden uçup gitmiş bir evcil kuş sürüsünü veya peteklerinden kaçmış arı sürüsünü toplamaktan acizdir.

Sayısını ancak yüce Allah’ın bildiği yığınlarca kuş sürüsünü. Allah’tan başka kimsenin sayamadığı arı, karınca ve benzeri hayvan yığınlarını. Allah’tan başka nerede olduklarını kimsenin bilemediği haşere, parazit ve mikrop sürülerini. Yine Allah’tan başka kimsenin haberdar olmadığı, balıkları ve deniz hayvanlarını. Her tarafa dağılmış bulunan evcil ve yırtıcı hayvanları. Yeryüzünün her bölgesine yerleşmiş insan gruplarını. Bunlarla birlikte göklerin bilinmezliklerinde gizlenmiş bulunan yüce Allah’ın yarattığı sayısız canlıları… Hepsini… Hepsini. Dilediği zaman yüce Allah biraraya getirir.

Bütün bu canlıların göklere ve yere yayılması ile bir araya getirilmeleri için bir söz yeterlidir. İfade, Kur’an’ın olayları sunuş yöntemi uyarınca yayılma sahnesi ile toplanma sahnesini bir çırpıda ve aynı anda karşılıklı olarak sunuyor. Çünkü daha dil bu kısacık Kur’an ayetini tamamlamadan kalp bu iki dehşet verici sahneyi aynı anda seyredebiliyor:

Bu iki sahnenin ışığında ayetlerin akışı onlara bu dünya hayatında kendi elleri ile kazandıkları şeylerden dolayı başlarına gelecek akıbetten sözediyor. Ama bu akıbet onların dünyadaki tüm kazançlarının karşılığı değildir. Çünkü yüce Allah onları bütün yaptıkları işlerden dolayı sorumlu tutmuyor. Bir çoğunu bağışlıyor. Bu arada ayet-i kerime onların güçsüzlüklerini tasvir ederek, bu niteliklerini onlara hatırlatıyor. Böylece koskoca canlılar aleminde sadece küçücük bir grup olduklarını somut biçimde ortaya koyuyor.

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder. Yeryüzünde O’nu aciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz da, yardımcınız da yoktur.”

Birinci ayette yüce Allah’ın adaleti ve şu zayıf insana yönelik rahmeti belirginleşiyor. Çünkü insanın başına gelen her kötülüğün, insanın kendi elleriyle hazırladığı bir sebebi vardır. Ne varki yüce Allah, onu her yaptığından dolayı suçlu bulup cezalandırmıyor. Çünkü yüce Allah insanın zayıf bir yaratık olduğunu, onun fıtratına bazı itici özellikler verdiğini ve bu itici özelliklerin zaman zaman insanı etkisi altına aldığını biliyor. Bu yüzden bir hoşgörü örneği ve insana yönelik rahmetinin belirtisi olarak çoğu suçlarını bağışlıyor.

İkinci ayette ise insanın zayıflığı önplana çıkarılıyor. Buna göre insan yeryüzünde Allah’ın kurduğu düzeni değiştiremez, Allah’ın yasasının işlemesine engel olamaz. Öte yandan onun Allah’tan başka dostu ve yardımcısı da yoktur. Şu halde gerçek dostuna ve yardımcısına sığınmaktan başka ne yapabilir? Nereye gidebilir?

GEMİLER VE DENİZLER

32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun ayetlerindendir.

33- Allah dilerse rüzgarı durdurur, gemiler denizin yüzünde durakalır. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

34- Yahut yaptıkları yüzünden gemileri helak eder. Bir çoğunu da affeder.

35- Ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de Allah’ın ibret alınması gereken ayetlerinden biridir. Gözle görülen somut bir ayet. Bu ayet, tartışmasız tümü de yüce Allah’ın yarattığı başka ayetlere dayanır. Şu denizi kim meydana getirmiştir? Hangi insan O’nun dışında hangi yaratık denizi meydana getirdiğini iddia edebilir? Kim, ona koca gemileri kaldırmasını sağlayacak yoğunluk, derinlik ve genişlik gibi özellikler vermiştir? Sonra şu gemilerin’ öz maddesini kim yaratmış, bu maddeyi suda yüzebilecek yeteneklerle kim donatmıştır? Ayrıca o gün için bu ayete muhatap olanların bildiği bu tür gemilerin hareket etmesini sağlayan rüzgara (rüzgar dışında günümüzde insanın emrine verilen buhar ve atom enerjisi veya bundan sonra yüce Allah dilerse ortaya çıkacak başka enerji türlerine) bu evrende dağlar gibi gemileri denizde yüzdürme gücünü kim vermiştir?

“Allah dilerse rüzgarı durdurur, gemiler denizin yüzünde durakalır.” Nitekim zaman zaman rüzgar diner, o zaman gemiler derin bir sessizliğe gömülür, içinde hayat kalmamış gibi öylece kalakalır.

“Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Gemilerin akıp gitmesinde, aynı şekilde hareketsiz kalmasında çok sabreden, sürekli şükreden kişiler için çıkarılacak ibret dersleri vardır. Kur’an-ı Kerim’de sabır ve şükür çoğu zaman birlikte gündeme getirilir. Sınama maksatlı zorluklara karşı sabır, nimetlerden dolayı şükür, darlıkta ve bollukta mü’min ruhun iki temel dayanağıdır.

“Yahut yaptıkları yüzünden gemileri helak eder.”

Veya insanların işledikleri günahlar, kötülükler ve bazı insanların dışında bütün yaratıkların boyun eğdiği insan gerçeğine karşı çıkmaları yüzünden gemileri suyun dibine batırır ya da onları paramparça eder.

“Bir çoğunu da affeder.”

Yüce Allah insanları işledikleri bütün günahlardan dolayı cezalandırmaz. Çoğu zaman onlara hoşgörülü davranır, bağışlar, birçok günahlarını affeder. “Ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.”

Şayet yüce Allah onları azabı ile karşı karşıya getirmeyi dilese ve onların gemilerini batırsa, onlar bundan kurtulamazlar.

Böylece Kur’an-ı Kerim insanlara ellerinde bulunan tüm dünya nimetlerinin her an yok olmakla karşı karşıya bulunduğunu, Allah’la kurulan sağlam bir ilişkiden başka hiçbir şeyin sürekli ve kalıcı olmadığını hatırlatıyor.

Dünya Hayatı ve Mü’minlerin Özellikleri

Sonra Kur’an-ı Kerim onlarla bir adım daha atıyor ve şu yeryüzünde kendilerine verilen tüm nimetlerin bu dünya hayatı ile sınırlı olduğuna dikkatlerini çekiyor. Bu arada kalıcı değerin, yüce Allah’ın ahirette mü’minlere, Rabb’lerine güvenip dayananlara hazırladığı nimetler olduğunu vurguluyor. Buradan hareketle sözkonusu mü’minlerin ayırıcı ve kendilerini özel nitelikleri ve karekteristik özellikleri olan bir ümmet olarak belirginleştiren sıfatlarını belirliyor: