
ABD’nin İran’la yaşadığı çatışma, artan ekonomik maliyetler ve seçim yenilgisi, Washington’ın askeri gücü siyasi sonuçlara dönüştürme kapasitesini ve küresel nüfuzunu yeniden tartışmaya açtı.
ABD hâlâ dünyanın en güçlü askeri aktörlerinden biri ve en büyük ekonomilerinden birine sahip. Ancak gücü korumak ile bu gücü etkili biçimde kullanabilmek aynı şey değil. 2026 yılında daha belirgin hale gelen tablo, ABD’nin sahip olduğu devasa kapasite ile hükümetin bu kapasiteyi kalıcı siyasi sonuçlara dönüştürme becerisi arasındaki uçurumu ortaya koyuyor. Bu durum hem ülke içinde hem de uluslararası ilişkilerde kendisini gösteriyor.
Amerikan The Atlantic dergisinde Alexandra Petri imzasıyla yayımlanan ve “Bildiğimiz Amerika’nın Sonu” başlığını taşıyan mizahi yazıda, Demokratların ara seçimlerde elde ettiği zafer, muhafazakârlar açısından bir kâbus olarak tasvir edildi. Yazar, Cumhuriyetçilerin karşı çıktığı kültürel ve toplumsal politikaların yeniden gündeme gelmesi üzerinden sağ kanadın endişeleriyle alay ediyor.
Ancak yazının siyasi mizahının ötesinde daha ciddi bir gerçek bulunuyor: ABD, iki parti arasındaki iktidar mücadelesinden çok daha derin bir krizle karşı karşıya. Bu kriz, ülkenin siyasi kimliği, ulusal öncelikleri ve dünyadaki konumuyla ilgili.
İki partili rekabetin ötesindeki kriz
3 Kasım 2026’da gerçekleştirilen ara seçimler, bu krizin en önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da kontrolü ele geçirdi. Bu sonuç, yalnızca Cumhuriyetçiler açısından seçim yenilgisi anlamına gelmiyor; aynı zamanda Trump yönetiminin başkanlığının son iki yılında siyasi hareket alanının daralmasına işaret ediyor.
Seçimlerin Beyaz Saray’a verdiği mesaj ise daha önemli. Associated Press’in seçim anketine göre seçmenlerin yaklaşık üçte ikisi, Trump’ın politikalarının ekonomik durumu kötüleştirdiğini düşünüyor. Ayrıca her 10 seçmenden yaklaşık 7’si, önceki dönemde Kongre’nin başkanın faaliyetlerini yeterince denetlemediği görüşünde.
Dolayısıyla Demokratların zaferini yalnızca bu partinin siyasi programına verilen destek olarak değerlendirmek doğru değil. Sonuçta Beyaz Saray’da gücün merkezileşmesine, ekonomik koşullara ve iç ve dış krizlerin yönetilme biçimine yönelik tepkiler de etkili oldu.
İran, ABD’nin askeri gücü için zorlu bir sınav
Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinde etkili olan faktörler arasında İran’la yaşanan askeri karşılaşma, Trump’ın dış politikası açısından en önemli sınavlardan biri ve iç kamuoyundaki memnuniyetsizliği artıran gelişmelerden biri oldu.
ABD yönetimi, 28 Şubat 2026’da İsrail rejimiyle birlikte başlattığı operasyonun hedefleri arasında İran’ın füze ve askeri kapasitesini zayıflatmayı ve Tahran’ın nükleer silah edinmesini engellemeyi gösterdi. Ancak sonraki gelişmeler, bir ülkeye askeri zarar vermenin o ülkenin siyasi davranışlarını değiştirmek veya iradesini kabul ettirmek anlamına gelmediğini ortaya koydu.
İran, yaşanan insani ve altyapısal kayıplara rağmen siyasi yapısını korudu ve karşı karşıya kaldığı gelişmelerin etkilerini askeri alanın ötesine taşıyabildi. Bu süreç, bölgenin jeopolitik ve ekonomik coğrafyasının ABD’nin askeri gücü üzerinde ciddi sınırlamalar oluşturabileceğini gösterdi.
Washington geniş çaplı askeri operasyonlar gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip olsa da özellikle enerji güvenliği ve küresel ticaret alanında bu operasyonların sonuçlarını kontrol etmek tamamen farklı bir mesele.
Hürmüz Boğazı, küresel ekonomi üzerinde baskı aracı
Hürmüz Boğazı, bu denklemde en önemli baskı noktalarından birine dönüştü. Küresel enerji piyasası açısından hayati öneme sahip olan boğazın güvenliği, uluslararası ekonomi üzerinde doğrudan etkili.
Uluslararası Para Fonu, temmuz ayında yayımladığı değerlendirmede, boğazın fiilen kapanmasının bir aşamada günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürününü, yani dünya tüketiminin yaklaşık beşte birini piyasadan çıkardığını bildirdi. Alternatif güzergâhlar ise yaşanan aksamanın yalnızca bir bölümünü telafi edebildi.
Böylece İran, ABD’nin stratejik açıdan hassas olduğu alanlardan birini öne çıkardı: Küresel ekonominin enerji piyasalarındaki istikrara ve uluslararası ticaret yollarının güvenliğine bağımlılığı.
Washington açısından ortaya çıkan mesaj açıktı: Askeri üstünlük, ekonomik coğrafyanın kontrolünü ve bir çatışmanın bütün sonuçlarını yönetebilme kapasitesini garanti etmiyor.
Belirsiz bir sonuç için 47 milyar dolarlık maliyet
İran’la yaşanan askeri karşılaşmanın mali boyutu da stratejik maliyetlerin boyutunu ortaya koyuyor.
Associated Press’in 28 Ekim tarihli haberine göre Pentagon’un tahminleri, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarının maliyetinin 16 Ekim itibarıyla 47,1 milyar dolara ulaştığını gösteriyordu. Bu rakam, eylül ayı başında açıklanan 43,6 milyar dolarlık tahminin üzerine çıktı.
Maliyetin önemli bir bölümü kullanılan mühimmatın yeniden tedarik edilmesine ayrıldı. Söz konusu rakam, ABD’nin bölgedeki askeri üslerinde meydana gelmiş olabilecek hasarları ve bazı dolaylı ve uzun vadeli giderleri de tamamen kapsamıyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca Washington’ın operasyon için harcadığı para değil. Aynı zamanda askeri kapasitenin yeniden oluşturulması ve gelecekte yaşanabilecek krizlere hazırlıklı olunması için yeniden tahsis edilmesi gereken kaynaklar.
Bu maliyetler, ABD’nin özellikle Hint-Pasifik bölgesinde karşı karşıya olduğu diğer stratejik sorunlar düşünüldüğünde daha da önem kazanıyor. Gelişmiş mühimmatın yoğun biçimde tüketilmesi ve savunma stoklarının yeniden oluşturulması ihtiyacı, Washington’ın gelecekteki krizlere askeri müdahale esnekliğini sınırlayabilir.
Dış politikadaki çatışma Amerikan halkının cebine yansıdı
İran’la yaşanan gerilim ile Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisi arasındaki en önemli bağlantı, Amerikalıların günlük ekonomik yaşamında ortaya çıktı.
ABC televizyonunun seçim verilerine göre ara seçim günü ABD’de bir galon benzinin ortalama fiyatı 4 dolar 14 sente ulaştı. Bu rakam, şubat ayının sonlarında başlayan askeri karşılaşma dönemine kıyasla yaklaşık yüzde 38 daha yüksekti.
Seçmenlerin yaklaşık yüzde 80’i de son bir yılda enflasyonun aile bütçelerini orta veya ağır düzeyde etkilediğini belirtti.
Associated Press’in anketi, seçmenlerin yaklaşık yüzde 60’ının ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahale kararını yanlış bulduğunu da ortaya koydu. Bununla birlikte yaşam maliyeti ve hükümetteki yolsuzluk iddiaları, seçmenlerin öncelikleri arasında İran’la yaşanan çatışmadan daha fazla öne çıktı. Ancak bu çatışma, ekonomik kaygıların ve yönetime yönelik memnuniyetsizliğin artmasına katkıda bulundu.
Trump burada stratejik bir çelişkiyle karşı karşıya kaldı. Ekonomiyi iyileştirme, yaşam maliyetlerini düşürme ve Amerikan çıkarlarını öncelik haline getirme vaatleriyle iktidara gelen bir başkan, maliyeti doğrudan ülke ekonomisine yansıyan bir çatışmanın içine girdi.
Dış politikanın uzak bir mesele olmaktan çıkarak Amerikan seçmeninin günlük yaşamını etkileyen somut bir konuya dönüşmesi de tam bu noktada gerçekleşti. Akaryakıt fiyatları, ulaşım maliyetleri ve enflasyon baskısı artık yalnızca bölgesel bir krizin sonuçları değil, aynı zamanda başkanın performansının değerlendirildiği ölçütler haline geldi.
Washington’ın müttefikleriyle ilişkilerinde güven aşınması
ABD’nin yaşadığı kriz, Trump’ın veya Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisiyle sınırlı değil. Demokratların zaferi, Washington’ın uluslararası itibarının kendiliğinden yeniden tesis edileceği anlamına da gelmiyor.
ABD’nin müttefikleri, yönetim değişiklikleriyle birlikte ülkenin dış politikasının ne ölçüde öngörülebilir kalacağı sorusuyla karşı karşıya. Washington’ın rakipleri ise son gelişmeleri, ABD’nin aynı anda birden fazla krizi yönetme kapasitesinin sınırlarına ilişkin bir gösterge olarak değerlendiriyor.
Küresel güç yalnızca uçak gemilerinin, gelişmiş savaş uçaklarının ve silah stoklarının sayısıyla ölçülmüyor. İttifakları korumak, caydırıcılık oluşturmak, krizleri yönetmek ve askeri üstünlüğü siyasi kazanımlara dönüştürmek de gücün temel unsurları arasında yer alıyor.
Bir dış politika hamlesinin maliyeti ülke ekonomisine yansırken müttefiklerin de bunun sonuçlarından endişe duyması, söz konusu ülkenin uluslararası itibarını zorluyor.
ABD’nin yenilmez olduğu yönündeki algı sona mı eriyor?
Bu açıdan bakıldığında The Atlantic’in mizahi başlığı, parti rekabetine yönelik bir göndermeden çok daha geniş bir anlam taşıyor.
ABD, küresel bir güç olarak sona yaklaşmış olmayabilir. Ancak geçmişteki ABD algısı, yani ağır bedeller ödemeden kendi iradesini diğer ülkelere kabul ettirebilen bir güç olduğu düşüncesi, ciddi biçimde sorgulanıyor.
İran’la yaşanan çatışma, bu sınırlamaların en belirgin örneklerinden biri oldu. Bu deneyim, açık bir siyasi stratejiyle desteklenmeyen askeri gücün zaferi garanti etmediğini; aksine ekonomik kapasitenin, uluslararası itibarın ve ülke içindeki siyasi istikrarın aşınmasına yol açabileceğini gösterdi.
Belki de bildiğimiz Amerika’nın sonu, ülkenin çöküşü değil; yenilmez olduğu ve dünyadaki gelişmeleri sınırsız biçimde yönetebileceği yönündeki algının sona ermesidir.
