
Seyyid Hasan Nasrallah’ın şehadetinin birinci yıldönümünün anılması, Direniş’in iç dinamiklerini yeniden ayarlaması açısından önemli bir an oldu. Katılımın yüksek olması, Hizbullah’ın kalıcı halk desteğini ve örgütsel birliğini vurguladı.
Yıldönümü, Washington’un İsrail’i desteklemeye kararlı olduğu ve Gazze savaşındaki ateşkesi daha geniş çaplı bir savaştan önce geçici bir mola olarak gördüğü büyük bölgesel değişimlerin yaşandığı bir döneme denk geldi.
Bu arada Tel Aviv’in “İran’ın vekillerini” ortadan kaldırma hedefine henüz ulaşamadığı da açık.
ABD elçisi Thomas Barrack, İsrail’in Hizbullah’a karşı askeri eyleme hazır olduğunu ve partinin saflarını yeniden düzenleyerek ve sivil ortamını yeniden sağlayarak “yeni bir diriliş” olarak tanımlanan bir şeye doğru ilerlediğini açıkça ortaya koydu; bu durum Washington ve Tel Aviv’i endişelendiriyor.
Bu endişe, Başbakan Nevvaf Selam hükümetinin, Direniş’in silahsızlandırılması yönündeki Washington-Tel Aviv talebini yerine getirmede başarısız olmasının ardından daha da yoğunlaştı. Bu durum, Batı’yı ve İsraillileri, bu görevi yalnızca İsrail’in yerine getirebileceği düşüncesine yöneltti.
Yemen Ensarullah Hareketi Lideri Seyyid Abdulmelik el-Husi ise işgalin önündeki en büyük engelin Hizbullah’ın silahları ve Gazze olduğunu vurgulayarak, silahsızlanmayı talep eden Amerikan-İsrail dayatmalarına kapılmamak gerektiği uyarısında bulundu.
Seyyid el-Husi, Lübnan Direnişinin yalnız olmadığını, aksine bütünleşik bir eksenin parçası olduğunu vurguladı!
Benjamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler’deki konuşmasının, İsrail’in Hizbullah’ı bölgeyi boyunduruk altına alma projesinin önündeki temel engel olarak gören uzun vadeli stratejisini pekiştirdiği dikkati çekiyor.
Netanyahu, sözde “barış”ın sağlanmasını Direniş’in dağıtılmasına bağlayarak, Lübnan’da iç savaşa yol açabilecek seçeneklere işaret etti. Hizbullah ve Hamas’a karşı zaferin, İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesinin bir koşulu olduğunu belirtti.
Ancak Netanyahu, savaşın sonuçlarının arzulanan sonuçları sağlamadığını ve Direniş’in İsrail hegemonyasının önündeki temel taş olmaya devam ettiğini dolaylı olarak kabul etti.
Seyyid Nasrallah liderliğindeki Hizbullah, hiç şüphesiz, özellikle Mayıs 2000 zaferinden sonra, İsrail işgaline karşı direniş hareketleri tarihinde yeni bir dönemin başlamasını sağlayarak Lübnan’ın özgüvenini yeniden tesis ederek “yenilmez düşman” anlayışını yerle bir ederek Batı Asya’da alternatif bir jeopolitik alanın yeniden şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır.
Şehit Seyyid Nasrallah yalnızca askeri destek sağlamakla kalmadı, aynı zamanda Filistin davasını yeniden ön plana çıkaran bölgesel bir ortam da yarattı.
Nasrallah’ın şehit edilmesinin ardından Direniş, Joseph Avn’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ve Nevaf Selam’ın başbakan olarak atanmasıyla başa çıkmada esneklik gösterdi. Ancak, stratejik kırmızı çizgiler çizdi ve rakiplerinin Lübnan’ı bir iç çatışmaya sürükleme girişimlerini engelledi.
Ayrıca 1701 sayılı Kararın uygulanmasında Lübnan Ordusuyla esnek bir şekilde işbirliği yaptı ancak karara uyulmasının İsrail saldırılarının sona ermesine bağlı olduğunu vurguladı.
Öte yandan Direniş, askeri gücünün yeniden inşası konusunda sessizliğini ve belirsizliğini korudu ve bu da düşmanlarının kaygısını artırdı.
Dolayısıyla Netanyahu’nun konuşması, Amerikan sızdırılanları ve Seyyid el-Husi ile İranlı yetkililerin tutumları, Hizbullah’ın bölgesel denklemlerde en etkili aktör olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor. Askeri üstünlüğüne rağmen İsrail, Direniş’in dayattığı dengeyi bozamadı ve “barış” söylemini, hegemonyasını yeniden kurma çabasından başka bir şey haline getirmedi.
Bölge şimdi uzun bir sınavla karşı karşıya ve Hizbullah, Amerikan-İsrail projesinin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor.
