Haberlerİmam Ali HamaneyİranOrtadoğu

İmam Hamaney: İmam Hasan’ın barışı olmasaydı, Aşura hareketi gerçekleşmeyecekti

Eğer İmam Hasan barış yapmasaydı, Peygamber ailesinin bütün büyükleri yok edilecek ve kimse sağ bırakılmayacaktı, bu durumda İslam’ın aslî değerlerini koruyacak kimse de kalmayacaktı. Her şey bütünüyle ortadan kaldırılacak ve İslam’ın adı silinecekti ve Aşura hareketi de gerçekleşmeyecekti.

İmam Mücteba’nın dönemi ve yüce insanın Muaviye ile yaptığı barış, yahut adına barış denilen şey, ilk yıllardaki İslam inkılabı süreci açısından hayatî ve belirleyici bir olaydı. Buna benzer bir olay daha yoktur. Bu cümleye ilişkin kısa bir açıklama yapayım ve sonra asıl konuya gireyim. İslam inkılabı yani İslam tefekkürü ve Allah’ın İslam adıyla insanlara gönderdiği emanet, ilk dönemde bir kıyam ve bir hareketti, büyük bir inkılabî mübareze ve hareket şeklinde kendini göstermişti. Bu, Allah Resûlü’nün Mekke’de bu fikri ortaya attığında, tevhid ve İslam tefekkürü düşmanlarının bu fikrin ilerleyişini durdurmak için karşısında saf tuttuğu bir zamandaydı. Peygamber mümin unsurların güçleriyle bu hareketi teşkilatlandırdı, çok zekice ve güçlü bir biçimde Mekke’de bir mücadele başlattı. Bu hareket ve kavga, on üç yıl sürdü. Bu ilk dönemdi.

On üç yıl sonra Peygamberin talimatlarıyla, ortaya koyduğu şiarlarla, oluşturduğu yapı ile göstermiş olduğu fedakârlıklarla, var olan bütün etkenlerle bu tefekkür bir hükümete, bir nizama, siyasi bir nizama, bir ümmetin yaşam nizamına dönüştü. Bu, Allah Resûlü’nün Medine’ye teşrif ettiği ve orayı kendine karargah kıldığı, İslam hükümetini orada yayıp, İslam’ı bir hareket şeklinden bir devlet şekline dönüştürdüğü zamandı. Bu, ikinci dönemdi.

Bu süreç Peygamberin hayatta olduğu on yıllık dönemdeydi ve ondan sonra, dört halife dönemi ve sonra da İmam Mücteba’nın yaklaşık altı ay süren hilafetine kadar devam etti ve İslam bir hükümet şekli olarak ortaya çıktı. Her şeyiyle toplumsal bir nizam şekline de sahipti, yani hükümet, ordu, siyasî işler, kültürel işler, hukuksal işler, insanlar arasındaki ekonomik ilişkilerin düzenlenmesini de kapsıyordu ve bu, yayılmaya müsaitti. Eğer bu şekilde ilerleseydi, bütün yeryüzünü kuşatacaktı, yani İslam bu kabiliyette olduğunu göstermişti.

İmam Hasan döneminde, muhalif akımlar öylesine gelişmişti ki, gözle görünür bir engel halini almışlardı. Elbette bu muhalif akımlar, İmam Mücteba döneminde ortaya çıkmadı, yıllar önce ortaya çıkmışlardı. Eğer bir kimse inanç zaviyesinin dışında sadece tarihî olaylara dayanarak konuşmak isterse, belki de bu akımların, İslam döneminde ortaya çıkmadıklarını, bunların Peygamberin hareketi başlattığı dönemde -yani Mekke döneminde- var olan akımların devamı olduğunu iddia edebilir. Hilafet Osman döneminde -ki Benî Ümeyye’dendi- bu kavmin eline geçtiğinde, Ebu Süfyan, -üstelik o dönemde kör olmuştu- ve dostları bir araya toplandıklarında şöyle sordu: “Bu toplantıda kimler vardır?” Cevap verildi: “Falan, falan ve falanca.” Herkesin kendilerinden olduğuna ve aralarında yabancı birinin bulunmadığından iyice emin olduktan sonra onlara hitap ederek şöyle dedi: “Tıpkı bir top gibi kendi aranızda çevirin ve elinizden çıkmasına izin vermeyin.”[1] Bu olayı Sünnî ve Şîa tarihçileri nakletmişlerdir. Bunlar akidevî meseleler değildir ve biz kesinlikle akidevî açıdan konuşmuyoruz. Yani ben meseleyi o açıdan ele almayı sevmiyorum, aksine sadece tarihî açıdan gündeme getiriyorum. Elbette Ebu Süfyan o zaman Müslümandı ve İslam’a girmişti, ancak fetihten sora İslam’a girmiş, Müslüman olmuştu. İslam gurbette ve zayıf bir durumda değildi, İslam’ın güçlü olduğu dönemlerdi. Bu akım İmam Mücteba döneminde gücünün doruklarına ulaşmıştı, Muaviye bin Ebu Süfyan şeklinde İmam Hasan Mücteba’nın karşısında zuhur etmişti. Bu akım karşı çıktı ve İslamî hükümetin -yani hükümet şeklindeki İslam’ın- yolunu kesmiş, koparmıştı ve sorunlara zemin hazırlamıştı. Öyle ki, amelen, İslamî hükümet akımının ilerlemesine engel olmuştu.

İmam Hasan’ın barışı konusunda defalarca konuştum ve kitaplar da İmam Hasan’ın yerinde kim olsa, hatta Emirelmüminin dahi olsa, o şartlarla yüz yüze kalsa, İmam Hasan’ın yaptığının dışında bir şey yapmasının mümkün olmadığını yazar. Hiç kimse İmam Hasan’ın yaptığı işin bir zerresinin bile şüpheli olduğunu söyleyemez. Hayır, o yüce şahsiyetin yaptığı iş, yüzde yüz mantığa dayalıydı ve mantık dışı olarak görülmesi mümkün değildi. Peygamber ailesi içinde hepsinden daha coşkulu olan kimdir? Şahadete en yakın ve layık hayatı hangisi sürmüştür? Düşman karşısında dini koruma yolunda hangisi daha gayretliydi? Hüseyin bin Ali’ydi. O hazret bu barışta, İmam Hasan’ın ortağıydı. Barış yapan sadece İmam Hasan değildi, imam Hasan ve İmam Hüseyin bu işi birlikte yapmışlardır. Ancak İmam Hasan öndeydi ve İmam Hüseyin ise onun ardındaydı. İmam Hüseyin İmam Hasan barışını savunanlardandı. Özel bir mecliste yakın dostlarından biri -coşkulu ve hamasi bir şekilde- İmam Mücteba’ya itiraz ettiğinde İmam Hüseyin ona karşılık verdi “Hüseyin Hucr’a işaret etti (ve o da sustu).”[2] Hiç kimse, “Eğer İmam Hasan’ın yerinde İmam Hüseyin olsaydı bu barış gerçekleşmezdi” diyemez. Hayır, İmam Hüseyin, İmam Hasan ile birlikteydi ve bu barış gerçekleşti. Eğer imam Hasan olmayıp, sadece İmam Hüseyin olsaydı bile o şartlarda aynı şey gerçekleşir barış yapılırdı.

Barış, kendi etkenlerine sahipti ve hiç bir kaçışı kurtuluşu yoktu. O gün şehadet mümkün değildi. Merhum Şeyh Razi Al-i Yasin Hasan’ın Barışı adlı kitabında -ki ben onu 1347 yılında tercüme ettim ve basıldı- şahadetin kesinlikle imkânsız olduğunu ispatlamıştır. Her ölen şehit olmaz, belli şartlarda gerçekleşen ölümler şehitlik makamındadır. O şartlar, orada oluşmamıştı ve eğer İmam Hasan, o gün öldürülseydi, şehit olmayacaktı. O gün hiç kimsenin o şartlarda maslahat üzere davranarak öldürülmesinin ve bunun adının intihar değil de şahadet konulmasının imkânı yoktu.

Barış hakkında çeşitli boyutlarıyla konuşmalar yaptık, ama şimdi mesele İmam Hasan’ın barışından sonra işin akıllıca ve zekice yürütülerek İslam’ın ve İslamî akımın, adına hilafet denilen ve gerçekte saltanat anlamına gelen kirli kanallara nasıl sokulmadığıdır. Bu, İmam Hasan-ı Mücteba’nın hüneriydi. İmam Hasan-ı Mücteba öyle bir iş yaptı ki, İslam’ın asli akımı -ki Mekke’den başlamış, İslam hükümetine, oradan Emirelmümininin zamanına ve nihayet kendi zamanına ulaşmıştı- başka bir mecraya kanalize olmamıştı. Ancak bir hükümet şeklinde değildi, çünkü bu imkânsızdı, en azından ikinci kez bir kıyam hareketi şekline dönüşmüştü. Bu, İslam’ın üçüncü dönemidir. İslam, tekrar bir kıyam hareketi haline geldi. Saf İslam, asil İslam, zulme karşı koyan İslam, uzlaşmaz İslam, tahriflerden uzak İslam, heva ve heveslerin oyuncağı olmadan ancak bir kıyam şeklinde baki kalabilirdi. Yani İmam Hasan döneminde, geçmişte var olup hükümet gücüne ulaşan, inkılabî İslam tefekkürü tekrar geri döndü ve bir hareket halini aldı. Elbette bu dönemde, bu hareketin işi Peygamber dönemindekine göre daha zordu, çünkü şiarlar dindarlık elbisesi giyen insanların elindeydi, oysaki onlar dinden değillerdi. Hidayet İmamlarının işlerinin zorluğu buradaydı. Ben rivayetlerden ve İmamların yaşamlarından şunu anladım ki, bu yüce şahsiyetler İmam Hasan’ın barış yaptığı günden başlayıp sonuna kadar daima bu hareketi yeniden Alevî ve İslamî bir hükümete dönüştürmek amacındaydılar. Bu alanda, rivayetler de vardır. Elbette başkaları bu noktayı bu şekilde görmeyebilir, başka türlü anlamlandırabilirler, ancak benim görüşüm bu yöndedir. İmamlar bu hareketin yeniden bir hükümete ve İslam’ın aslî akımına dönüşmesini ve nefsî hevalarla lekelenmemiş, bulanmamış, kirlenmemiş o İslamî akımın iş başına gelmesini istemişlerdir, ancak bu iş zorlu bir iştir.

İkinci hareket döneminde, yani Süfyanî, Mervanî ve Abbasî hilafetleri döneminde, insanların ihtiyaç duydukları en önemli şey, özgün İslam’ın, asil ve Kur’anî İslam’ın kıvılcımlarını farklı konuşmaların içinde görmek, işitmek ve hataya düşmemekti. Dinlerin bu kadar akletme ve düşünmeye dayanıyor olması boşuna değildir. Kur’an’ın insanları bu kadar akletmeye, düşünmeye ve tefekkür etmeye teşvik etmesi boşuna değildir, üstelik dinin en asli mevzularından olan tevhid konusunda. Tevhid sadece “Allah vardır, o iki değil, birdir” demek değildir. Bu, tevhidin görünen yüzü, zahiridir. Tevhidin bâtını, Allah’ın velilerinin boğuldukları uçsuz bucaksız bir okyanustur. Tevhid çok büyük bir vadidir, ama böylesi büyük bir vadide mümin, Müslüman ve muvahhidlerden yine de tefekkür, akletme ve düşünmeye dayanarak ilerlemeleri istenmiştir. Gerçekten de akıl ve tefekkür insanı ileriye taşıyabilir. Elbette farklı aşamalarda, akıl vahiy nurundan, marifet nurundan ve Allah velilerinin öğretilerinden beslenmektedir, lakin neticede ilerleyen şey akıldır. Akıl olmadan hiç bir yere gidilemez.

İslam milleti bir kaç yüzyıl boyunca adına hilafet denilen bir yapı tarafından yönetildi -yani Abbasî hilafetinin sürdüğü yedinci yüzyıla kadar, elbette Abbasî hilafetinin yıkılmasından sonra, yine kenarından köşesinden hilafet adıyla bir şeyler varlığını sürdürdü, tıpkı Mısır’da Memluklular ve sonraki yıllarda da Osmanlı ve diğerleri gibi- ve burada insanlar ihtiyaç duyduğu şeyi anlamak için aklı hakim kılmalıydılar. Böylece İslam’ın, Kur’an’ın, ilahîkitabın, sahih hadisleri var olan hakikatlerle uyuşup uyuşmadığını görebilirlerdi. Bu çok önemli bir şeydir.

… Süfyanî, Mervanî ve Abbasî hilafetleri dönemleri, İslamî değerlerin kendi gerçek muhtevalarının kaybolduğu, içinin boşaltıldığı bir dönemdi. Zahirler baki kaldı, ancak içerik cahili ve şeytani bir içeriğe dönüştü. İnsanları akıllı, dindar, mümin, özgür, kirlerden uzak, Allah huzurunda mütevazi, kibirliler karşısında kibirlenen kimseler olarak yetiştirip, eğitmek isteyen o sistem – ki en iyisi, peygamber dönemindeki islami yönetim sistemidir – insanları farklı düşüncelerle, dünya, heva ve heves ehline, maneviyattan uzak dalkavuk, şahsiyetsiz ve fasit çember içindeki insanlara dönüştürdü. Maalesef, Emevi ve Abbasi hilafetleri dönemleri tamamen böyleydi. Tarih kitaplarında, öyle şeyler yazılmıştır ki onları burada zikretmek istesek çok zaman alır. Muaviye’nin kendi zamanında başladı. Muaviyeyi meşrulaştırdılar, yani tarihçiler onun yumuşak huylu, zerafet sahibi biri olduğunu, muhaliflerine karşısında konuşma izni verdiğini ve istediklerini söyleyebildiklerini yazmışlardır. Elbette belli bir dönem ve işin başında belki böyle davranmıştır, ancak bu boyutunun yanında şahsiyetinin diğer boyutlarını neredeyse yazmamışlardır. İnsanları, liderleri, fertleri nasıl inançlarından ve imanlarından dönmeleri ve hatta hakka karşı durmaları için silahlanmaya zorladığını yazmamışlardır. Bunları pek çoğu yazmamıştır. Elbette yine de tarih bunları kaydetmiştir ve bunları biz şimdi bildiğimize göre birileri yazmıştır.

O sistemde yetişen insanlar, halifenin heva ve arzularına karşı hiç bir şeyi dile getirmeme üzerine şartlandırılıyorlardı. Bu nasıl bir toplumdur? Bu nasıl bir insanlıktır? Bu insanlardaki nasıl bir ilahi ve İslamî iradedir ki, bu halleriyle fesadı ıslah ederek ortadan kaldırıp toplumu ilahî bir topluma dönüştürmek istiyorlar? Böyle bir şey mümkün müdür?

O dönemde reislere ve halifelere dalkavukluk edenler iş başındaydı. İşler salahiyet ve liyakate göre verilmiyordu. Usul olarak Araplar, asıla ve nesebe çok önem verirlerdi. Falan kimse, hangi ailedendir? Babası kimdir? Bunlar asıl ve nesebe bile riayet etmiyorlardı…

Bu akım, aynı şekilde devam etti. Bunun yanında, asil Müslümanlık akımı, İslamî değerler akımı, Kur’anî İslam akımı -ki asla o hakim olan, değerlere karşı olan akımla bir araya gelmez- da devam etti ki, bunun en bariz ölçüsü, Hidayet İmamları ve bir çok Müslüman’ın onlarla beraber olmasıdır. İmam Hasan-ı Mücteba’nın bu İslamî değerler hareketinin bereketi İslam’ı korudu. Eğer İmam Mücteba bu barışı yapmasaydı, o değerler İslamı hareketi kalmayacak ve yok olup gidecekti. Çünkü Muaviye eninde sonunda galip gelecekti. Durum İmam Hasan-ı Mücteba’nın galip gelmesine imkân tanıyan bir vaziyette değildi. Bütün etkenler, İmam Mücteba’nın galibiyetinin önünde engel teşkil ediyordu. Muaviye kazanacaktı, çünkü propaganda gücünü elinde tutuyordu. Onun İslam açısından kişiliği ortadaydı. Eğer İmam Hasan barış yapmasaydı, Peygamber ailesinin bütün büyüklerini yok edecek ve kimseyi sağ bırakmayacaktı, bu durumda İslam’ın aslî değerlerini koruyacak kimse kalmayacaktı. Her şey bütünüyle ortadan kaldırılacak ve İslam’ın adı silinecekti ve Aşura hareketi de gerçekleşmeyecekti. Eğer İmam Mücteba, Muaviye ile savaşa devam etseydi ve bu Peygamberin ailesinin şahadetleriyle sonuçlansaydı, İmam Hüseyin de bu olayda ölmüş olacaktı, onun seçkin ashabı da ölecekti, Hucr bin Adiy’ler de ölecekti, bütün hepsi yok edilecekti ve geriye fırsatlardan istifade ederek İslam’ı sahip olduğu değerleriyle birlikte koruyacak kimse kalmayacaktı. Bu, İmam Hasan’ın İslam’ın baki kalması üzerindeki büyük hakkıdır.

Elbette bu dikte edilmiş bir barıştı, ancak neticede barış yapıldı. Hazretin buna gönüllü olmadığını söylemek gerekir. Hazretin öne sürdüğü şartlar, gerçekte Muaviye’nin yaptığı işin temellerini sarsmıştır. Bu barışın kendisi ve İmam Hasan’ın şartları, ilahî bir tuzaktan başka bir şey değildi. “Tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu.”[3] Yani eğer İmam Hasan savaşsaydı ve bu savaşta öldürülseydi -ki büyük bir ihtimalle Muaviye’nin casusları tarafından satın alınan kendi ashabı tarafından öldürülecekti- Muaviye “ben öldürmedim, kendi ashabı öldürdü” diyecekti. Yas bile ilan edecek ve Emirelmümininin bütün ashabını tarumar edecekti. Yani artık Şîa adına hiç bir şey kalmayacaktı ve yirmi yıl sonra İmam Hüseyin’i davet edecek olan Kufe’deki küçük bir grup dahi olmayacaktı. Kesinlikle hiç bir şey kalmayacaktı. İmam Hasan Şîa’yı korumuştur, yani yirmi, yirmi beş yıl sonra hükümetin tekrar Ehl-i Beyt’e dönmesi için ana gövdeyi korumuştur.

İmam Hasan Muaviye ile barış yaptıktan sonra, cahiller ve bilinçsizler farklı söylemlerle Hazreti eleştirdiler. Bazen ona müminlerin zelil edicisi[4] diye hitap ederek, “Siz Muaviye karşısında duran coşkulu ve cesur müminleri barışınızla utandırdınız ve Muaviye’ye teslim ettiniz” diyorlardı, bazense daha saygılı ve edeplice eleştiriler yöneltiyorlardı, ancak içerik aynıydı. İmam Hasan, bu itirazlar ve kınamalar karşısında onlara hitaben bir tek cümle söylüyordu ve bu cümle belki de Hazretin bütün konuşmalarından daha kapsamlıdır: “Ne biliyorsunuz, belki bu sizin için bir (fitne) denemedir, (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır.”[5] Ne biliyorsunuz ve nereden biliyorsunuz ki, bu belki de sizin için bir imtihandır. Belki Muaviye’nin biraz daha faydalanması için verilmiş bir mühlettir, bu cümle ayetten alınmıştır.

Bu açıkça göstermektedir ki, Hazret geleceğin beklentisi içindedir ve o gelecek, İmam Hasan’ın nazarında kabul edilemez olan bu hükümetin ortadan kalkıp yerine istenen bir hükümetin gelmesinden başka bir şey değildir ve olamaz da. Bu yüzden onlara “Sizin işin felsefesinden haberiniz yoktur” diyor. “Ne biliyorsunuz belki bu işin yapılmasında bir maslahat vardır.”

Barışın başlangıcında Şiîların liderlerinden iki kişi -Museyyib bin Necebe ve Süleyman bin Sured- bir grup Müslümanla beraber Hazretin huzuruna çıktılar. Dediler ki, biz çok sayıda askere sahibiz, Horasan’dan, Irak’tan… ve bunları sizin emrinize vereceğiz, Muaviye’yi Şam’a kadar kovalamaya hazırız. Hazret onları yalnız bir şekilde huzuruna çağırdı ve onlarla biraz konuştu. Dışarı çıktıklarında rahatlamışlardı, beraberlerindeki askerleri dağıttılar ve yanlarında bulunanlara da onları aydınlatıcı bir cevap vermediler.

Taha Yasin[6] bu görüşmenin Şîa’nın mücadelesinin temel taşı olduğunu iddia etmiştir, yani İmam Hasan’ın bunlarla oturup meşverette bulunmasını ve bu görüşmeyi büyük Şiî yapılanmasını meydana getirdiğini söylemektedir.

Dolayısıyla imam Hasan’ın yaşamında ve sözlerinde bu çok açıktır doğrusu o zaman böylesi bir kıyamın alt yapısı hazır değildi, çünkü insanların gelişimi yetersiz, düşmanın elindeki propaganda ve mali imkânlar çok fazlaydı. Düşman, İmam Hasan’ın baş vuramayacağı yöntemlerden faydalanıyordu, tıpkı sınırsız para dağıtarak salih olmayan bilinçsiz insanları toplamak gibi ki, İmam böyle bir işi yapamazdı.

Hazret-i Sadık’tan gelen bir rivayette şöyle buyruluyor: “Allah bu işin yetmişinci yılda olmasını taktir etti.”[7]

İlahî taktir Emirelmümininin şahadetinden otuz ve İmam Hüseyin’in şahadetinden on yıl geçtikten sonra, hükümetin Ehl-i Beyt’in eline geçmesi yönündeydi. Ancak bu büyüklükte bir sonucu kim elde edecekti? İnsanlar bunun ön adımını irade ve kararlılıklarıyla hazırlamış olmalıydılar. Allah Teâlâ’nın kimseyle kavim ya da akrabalık bağı yoktur. İnsanların sorumluluğunda olan iş, yerine getirilmedi. İmam Hasan ve İmam Hüseyin sorumluluğunu üstlendikleri işleri yerine getirdiler, ancak seçkin insanların sorumluluğunda olan işler -Abdullah bin Cafer’den Abdullah bin Abbas’a kadar- yerine getirilmedi. Hatta sonradan Kerbela’ya gelerek İmam Hüseyin ile beraber savaşanlar, Müslim zamanında yapmaları gereken işi yapmadılar. Gevşeklik gösterdiler, yoksa Müslim o şekilde şehit edilmezdi. Meseleyi halletmeleri gerekirdi, ama halletmediler. İşte bu yapılmayanlar, Kerbela hadisesinin yaşanmasına neden oldu.

Sonra Hazret şöyle buyurdu: “Ardından Hüseyin şehit edilince, Allah’ın yeryüzü halkına gazabı arttı ve bu işi yüz kırk yıl erteledi.”[8]

Yani zahiren ertelendi; bana göre yüz kırkıncı yıla ötelendi. Yani yetmiş yıl geriye atıldı. O yıllarda Abbasîler iş başındaydılar… Yani İmam Hasan’ın barışının büyük bir işin alt yapısını hazırladığı anlaşılmaktadır, yoksa İmamlar işin peşini bırakmazlar. Velayet ve hükümet meselesi küçük bir mesele miydi? Dinin esası ve mihveri buydu. Ancak artık böyle olmuştu.

Bu barış hakkında pek çok şey söylenmiştir, ancak benim arz etmek istediğim, İmam Hasan’ın barışına getirilen yeni bir yaklaşımdır. Bu olayın tarihin çok hassas bir döneminde olması olayın önemini artırmaktadır, İslam tarihi boyunca sürecek siyasi bir olaya dönüştürmektedir. İslam tarihi çeşitli olaylarla doludur -Peygamber zamanındaki olaylar, Peygamberden sonraki olaylar, Emirelmüminin dönemi, İmamların yaşadığı dönemler, Emevî ve Abbasî halifeleri dönemlerindeki olaylar- İslam tarihi farklı olaylarla doludur, ancak böylesine İslam tarihinin tamamının kaderini değiştirecek bir olay -İmam Hasan’ın barışı- çok azdır. Yani İslam tarihinde, bütün İslamî akımlar içinde yüzyıllar boyunca bunun gibi belirleyici olan belki bir iki olaya daha rastlayabiliriz. Olay bu açıdan çok önemlidir.

Özetle bu olay İslamî halifelik akımının saltanata dönüşmesinden ibarettir. Eğer üzerinde yeterince düşünecek olursak bu cümlenin çok dolu, akıl yüklü bir cümle olduğunu görürüz. Hilafet bir tür yönetim şeklidir, saltanat ise başka bir tür ve bunların ayrışması bir iki özelliklerinin farklı olmasından kaynaklanmamaktadır. Bunlar birbirinden tamamen farklı iki akımdırlar, Müslümanlar, ülke ve İslam toplumu üzerinde farklı idare ve yönetim şekline sahiptirler, biri saltanat diğeri ise hilafettir. Bu olayla birlikte İslam tarihinin ve İslamî yaşantının vagonları makas değiştirdi. Tıpkı bir yöne doğru giden trenin belli bir noktada makas değiştirerek yüz seksen derece dönerek ters yöne hareket etmesi gibi, kuzeye giden treni güneye yönlendiriyorlar, elbette bu yüz seksen derece dönüş bir anda olan bir şey değil, ancak insan dönüp geriye baktığında böylesi bir şeyi müşahede ediyor. Ben olayı bu açıdan görüyorum.

… İmam Hasan’ın barışından sonra bir akım yerini bir başka akıma bıraktı. Güç bir çizgiden, günümüz deyimiyle bir diğer çizginin eline geçti. Bu iki çizginin ayrıldığı ve farklı olduğu noktalar nelerdir? Yer değişen bu iki akımın özellikleri neydi? Birinci konu budur. İkinci konu gücü ele geçiren bâtıl akımların, gücü ele geçirmede ve insanlara musallat olmak için kullandıkları yöntemleri nelerdi? Üçüncü mesele, gücü kaybeden hak akımının -yani İmam Hasan’ın akımı- bâtıl akımına karşı koymak için uyguladığı yöntemler nelerdi? Hangi yöntemlere başvuruyordu? Dördüncü mesele, yenilginin tahlilidir. Hak akımı ne oldu da bu macerada yenildi? Bunu nasıl tahlil etmeliyiz? Beşinci konu, galip gelen güruhun mağluplara karşı nasıl davrandığıdır. Çok öğretici ve ibret verici konulardan biri de budur. Altıncı mesele mağlup olan güruhun, galip olanlara karşı tutumu nasıldı? İster siyasi, ister stratejik olarak bunların başvurdukları yöntemlerin sonucu ne oldu? Yedinci konu, neticedir. Ele alınması gereken yedi mesele bunlardır.

Bu iki akım arasındaki farklar konusunda birçok özellik hak hareketiyle bağlantılıdır, bir kısmı ise batıl akımıyla. Ki eğer tek tek sayarsak uzun bir liste olacaktır, ben burada özetlemekle yetineceğim. Hak akımı yani İmam Hasan’ın akımı, asliyeti dine vermektedir. Onlar için aslolan, din idi. Din yani ne? Yani hem insanların imanı, hem itikadı din baki kalmalıydı ve insanlar dine tabi olmalıydılar, iman ve amellerinde kalmalıydılar ve din toplum yönetiminde hakim olmalıydı. Bunlar için aslolan buydu, toplumun dinin idaresinde, dinin gücünün hakimiyeti altında hareket etmesi ve nizamın İslamî olmasıydı. Güç sahibi olmak, hükümet sahibi olmak, kendilerinin işin içinde olması ikinci, üçüncü, dördüncü… plandaydı diğer meseleler ayrıntıydı. Asli mesele dindi ki, bu nizam ve bu toplum dinin hakimiyeti altında idare edilmeliydi ve toplumdaki fertler dini, imanı gönüllerinde muhafaza ederek, gönüllerinde derinleştirmeliydiler. Birinci akımın özelikleri bunlardı. İkinci akım için aslolan ne pahasına olursa olsun gücü ele geçirmekti. Hakim olmak istiyordu. Bu ikinci akıma hakim olan siyasetti. Onlar için mesele gücü ele geçirmekti, sonrasında ne pahasına olursa olsun, hangi yöntemle, nasıl olursa olsun gücü elde tutmaktı. Dünya siyasetçilerinin sıradan yöntemi gibiydi. Değerler, esaslar onlar için asıl değildir. Eğer zihinlerinde olan esasları koruyabilirlerse korurlar, eğer koruyamazlarsa onlar için aslolan gücün kendi kontrollerinde kalmasıdır. Onlar için önemli olan budur. Bu çok önemli ve hassas bir sınırdır. Her iki akımın da dinî zahirlere göre amel etmeleri mümkündür, nitekim Emirelmüminin ve Muaviye arasındaki savaş da böyleydi.

Demek ki, bazen gücü esas alan akımın İslam’ın zahirine sahip olduğunu görürsünüz, bu bir şeyi ispatlamaz, işin bâtınına bakmak ve hangi akımın nereye uygun düştüğünü akıllıca teşhis edebilmek gerekir, bu birinci konu. Bu iki akımın belirgin özellikleri, bir tarafın güç peşinde olması, diğer tarafın esaslar ve değerlerin peşinde olmasıdır. İslamî yapılar, İslamî düşünsel yapılar; yani İslamî değerleri kabul etmek, onun için çalışmak, o yolda mücadele etmek. Bir tarafta öze temele sahip çıkma, esası isteme, asli değerleri koruma vardır, diğer tarafta ise güç peşinde olmak, gücü ele geçirmeyi istemek. Bir gün öyle, bir gün böyle, ama nasıl olursa olsun yönetim gücünü elde etmek istemektedir.

Ancak bâtıl akım hangi yöntemlerden faydalanmaktadır? Bu da çok dikkat çeken bir konudur. Bâtıl yöntemler genel olarak bir kaç şeyin bileşiminden oluşurlar, yani Muaviye’nin gücü elde tutma ve hakimiyetini derinleştirme planı bir kaç bölümden oluşmuştu, bu bölümlerin her biri bir operasyon ve uygulama içeriyordu. Bu bir kaç şey şunlardan ibaretti: Biri güç gösterisiydi. Bazı yerlerde şiddetle güç gösterisinde bulunuyor, orayı ezip geçiyordu. Bir diğeri, paraydı ki kötü işler yapılmasında en tesirli etkendi. Diğer bir tanesi, propagandaydı, dördüncüsü siyasi hareket etmekti, yani siyasi yöntemlerle, gevşek bırakıp sıkma siyasetiydi, bunlar Muaviye’nin genel yöntemleriydi.

Sizler Muaviye’nin bir yerde davranışlarının şiddetini öylesine arttırdığını hatta kendisine pahalıya patlayacak olmasına rağmen Peygamberin sahabesi Hucr bin Adiy’i bile öldürmekten çekinmediğini görüyorsunuz. Ruşeyd Hucr’ü takip edip, peşinden giderek öldürdü. Ziyad bin Ebih’i ki, zalim, kompleksli, köksüz, güç peşinde koşan kötü ahlaklı biriydi, bunu Kufe’ye -yani Şîa ve velayet düşüncesinin merkezine- yönetici olarak tayin ediyor ve ona istediği her şeyi yapma yetkisi veriyordu. Ziyad bin Ebih hakkında tarihçiler şöyle yazmışlardır: “Birinin Ehl-i Beyt taraftarı olduğundan küçücük bir şüphe dahi duysa onu tutukluyor, işkenceden geçiriyordu. Bir kimse Peygamber ailesiyle ve yenilmiş olan akımla işbirliği yapmakla suçlanırsa onu öldürüyor, ortadan kaldırıyordu.”[9]

Şîa ve Peygamber ailesinin hakimiyetinin merkezi olan Kufe’de yer yerinde oynuyordu. Bazen de bu şekilde güç gösterisinde bulunuyordu.

Aynı Muaviye’nin başka bir olayda, örneğin, falan kabileden ihtiyar bir kadın gelip yaptıklarından dolayı Muaviye’ye hakaret edip kötü sözler söylediğinde gülümsediğini, ona güzel sözler söylediğini, muhabbet gösterip, hiç bir cevap vermediğini görüyorsunuz. Adiy bin Hatem gözleri kör bir vaziyetteyken Muaviye’nin önüne geldiğinde Muaviye ona şöyle dedi: “Adiy! Ali sana haksızlık etti, sen iki oğlunu Ali’nin benimle yaptığı savaşta kaybettin, ama Ali iki oğlunu -Hasan ve Hüseyin’i- muhafaza etti.” Adiy bin Hatem ağlayarak şöyle dedi: “Muaviye! Ben Ali’ye karşı haksızlık yaptım, Ali şahadete ulaştı ve Allah’ına kavuştu ve ben henüz yaşıyorum.”[10] Muaviye’nin meclisinde Ehl-i Beyt bağlılarından biri olduğunda ve orada Emirelmüminine en küçük bir hakaret yapıldığında mecliste bulunan o kimse cesaretle, açıkça ve bütün gücüyle Muaviye ve dostlarına saldırıyordu, Muaviye de gülüyor, onu övüyordu, hatta bazen ağlıyor ve şöyle diyordu: “Evet, doğru söylüyorsunuz…” Belki inanmayacaksınız, ama bu gerçektir, propaganda böyle bir şeydir. Propaganda tarih boyunca bâtılın yararlandığı en zehirli en tehlikeli alettir. Hak hareketi propagandadan, asla bâtıl hareketinin yararlandığı gibi yararlanamaz. Çünkü bu propaganda zihinleri tamamıyla devre dışı bırakmak için kullanılacaksa, bir oyuncuya, yalana ve aldatmaya ihtiyaç vardır. Hak hareketi, yalancı ve aldatıcı değildir. Bâtıl hareket içinse hiç bir şeyin önemi yoktur. Önemli olan bir hakikatin insanların gözünde başka türlü gösterilmesidir. Bunun için bütün araçlardan yararlanırlar ve öyle de yaptılar.

Sizler farklı ağızlardan bunu duymuşsunuzdur, Emirelmüminin mihrapta şahadete ulaştığında, Şam halkı şaşırmıştı, “Ali’nin mihrapta ne işi var” demişlerdi. “Mihrap namaz kılanların bulunduğu yerdir.” Bazıları bunun gerçek olduğuna inanmıyorlardı. Bu yıllar içerisinde Muaviye hükümeti ve öncesinde de kardeşi -büyük kardeşi Yezid bin Ebu Süfyan- Şam’a öylesine kara propaganda yapmışlardı ki, zihinler bulanmış ve hiç kimse bunun dışında bir şey düşünemez olmuştu. Benî Ümeyye ve Muaviye ailesinin lehine, Peygamber ailesinin aleyhine propaganda yapılıyordu. İslam dünyasında hicretten sonra – yani Emirelmümininin döneminden yaklaşık kırk, elli yıl sonra takriben yüz yıl boyunca minberlerden Emirelmüminine lanet okumuşlardır- yapılan bu lanet olayı Muaviye’nin işidir, onun ahlakıdır, bunun böyle olduğu bir gerçekliktir. Bazıları Şîa’yı sahabenin bir kısmına kem gözle baktıkları ve lanet ettikleri için kınadılar, oysa bu işi yapan kendileridir, bu, Muaviye’nin yaptığı bir iştir. Emirelmüminini, Ali bin Ebu Talib’i insanların en faziletlisini[11] İslam’da en eski olanını[12], Peygamberin en yakın ashabını, bunlar yıllarca, onlarca yıl boyunca minberden kötülediler ve kınayıcı sözler söyleyerek ona lanet ettiler. Bu, Ömer bin Abdulaziz dönemine kadar böyle devam etti. O, halife olunca bunu yasakladı, “Bundan sonra kimsenin bunu yapmaya hakkı yoktur” dedi. Abdulmelik bin Mervan’dan sonra on iki, on üç yıl boyunca Velid ve Süleyman adındaki iki oğlu birbiri ardınca hükümetin başındaydılar, onlardan sonra Ömer bin Abdulaziz yaklaşık iki yıl hilafet makamına oturdu, ondan sonra tekrar Abdulmelik’in diğer iki oğlu -Yani Yezid ve Hişam- halife oldular. Ömer bin Abdulaziz o zamana kadar Emirelmüminine yapıla gelen lanetlerin önünü aldı. Yapılan işlerden biri de buydu. Elbette insanlar ilk önce şaşırmışlardı, lakin yavaş yavaş buna alıştılar.

İslam tarihinde okuduğuma göre, Muaviye ve onun yerine geçenler Ehl-i Beyt’e sövmek ve onların düşmanlarını övücü hadis uydurmak ve ayet tefsir etmek zorunda bırakmadıkları bir tek kari, muhaddis ve ravi bırakmamışlardır.

Hak akımının yöntemleri; hak taraftarları da bâtılın bu saldırıları karşısında boş durmuyorlardı. Onların da sahip oldukları yöntemler vardı. Bunlar en başından beri güçlü bir direniş ve faaliyetler olarak özetlenebilir. Bazıları İmam Hasan-ı Mücteba’nın savaşmaya korktuğunu zannediyorlar, hayır. İmam Hasan -ı Mücteba kararlı bir şekilde savaşa gidiyordu ve kendisi Arapların en cesurlarındandır. Okuduğum bir kitapta İmam Mücteba’nın çeşitli olaylardaki kahramanlıklarının anlatıldığını gördüm. O hazretin pek çok olayda sayısız kahramanlıkları vardır. Nitekim Emirelmümin yapmış olduğu savaşlarda, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in kendilerini tehlikeye atmalarına engel olmak zorunda kalıyordu. Bazıları “Neden Muhammed Hanefiye’yi ön saflarda savaşmaya gönderiyorsun da İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i göndermiyorsun, o da senin oğluydu değil mi?” diye sorular yönelttiklerinde, şöyle buyurdu: “Allah Resulü’nün soyunun kesilmesinden korkuyorum. Bunlar Peygamberden geriye kalan tek şeylerdir. Ben, Peygamberin neslini korumak istiyorum.” Savaş meydanlarında bir tehlike hissettiğinde, onların korunmasını istiyordu. Onlara olan sevgisinden dolayı değil, yoksa diğer evladını da seviyordu, Emirelmüminin kendisi de savaşçıydı, savaştan kaçmaz, korku nedir bilmezdi, tehlikeden korkacak biri değildi. Ancak bunlar Peygamberin çocuklarıydılar ve Emirelmüminin onları tehlikeye atmak istemiyordu. Onlar Emirelmüminin savaşlarında varlardı, onları fazlaca meydana göndermemesinin sebebi buydu, dolayısıyla bu iki yüce şahsiyetin -İmam Hasan ve imam Hüseyin- isimleri o dönemdeki kahramanlar arasında kayıtlara geçmemişti. Lakin İran ile yapılan İslam savaşlarında İmam Hasan vardı, İmam Hasan Emirelmüminin emriyle saldırganlara karşı Osman’ın evinin savunmasında yer almıştı ve daha birçok önemli olayda İmam Hasan varlığını ispatlamıştı. Cemel ve Sıffin Savaşında da çok önemli roller ifa etmiştir ki, ben İmam Hasan’ın adına Sıffin ve Cemel olaylarında -özellikle bu iki olayda- İmam Hüseyin’in adından daha çok rastladım. Yani o hazret -İmam Hasan-ı Mücteba- İmam Hüseyin’den daha fazla meydanlarda ve olayların içindeydi. Hayır, savaşçı, siyasetçi, tedbirli, adı anılası, güçlü bir insandı. İnsan, İmam Hasan-ı Mücteba’nın tartışma ve mücadelelerini okuduğunda tüyleri diken diken oluyor, gereğinden fazla güçlü ve kudretli olduğunu görüyor.

Barış olayında ve sonrasında bu yüce şahsiyetten öylesine kesin ve ezici sözler nakledilmiştir ki, bazı noktalarda Emirelmümininin sözlerinden daha keskin ve ezici olduğu göze çarpmaktadır. Ben, düşman karşısında Emirelmüminin ezici ve güçlü sözlerine daha az rastladım, belki bu, Emirelmümininin karşı karşıya olduğu düşmanlarının bu kadar alçak ve habis olmamalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla İmam Hasan’ın yapmış olduğu işlerde hiç bir eksiklik yoktur. Bütün eksiklik, zamanın şartlarındadır. Bütün gücüyle müdafaa için dik durmuştur bu, mümkün olduğu kadar yerine getirilen yöntemlerden biridir. Bazen bütün gücüyle karşı koymanın zarar vereceği durumlarda vardır. Bazı yerlerde karşı koymak ve bütün gücüyle işi devam ettirmek zararla sonuçlanır. Yöntem değişikliği ve manevra temel ve gerekli bir iştir.

İkincisi, propaganda. Hak saflarında propagandanın önemi çok büyüktür. Ancak -söylediğim gibi- hak hareketinin propagandada elleri bağlıdır. Her yöntemden, her yoldan yararlanamaz. Hak ve gerçeği beyan edebilir, halkın zihninde olan ve duymak istedikleri şeyleri batıl hareketi korkusuzca halkın istediği şekilde beyan edebilir. Ancak hak hareketi bunu yapamaz, acı da olsa gerçekleri beyan eder. Emirelmümininin yarenlerine karşı söylediklerine bakın, bazen insanı şaşırtacak derecede acı sözler ediyordu. Bazen o yöntemleri benimsemeyi isteyen bizler için bile şaşırtıcıdır. Muaviye hiç bir zaman böyle bir şey yapmıyordu. Muaviye insanlara dalkavukluk ediyordu. Muaviye ne pahasına olursa olsun halkın desteğini almak istiyordu. Ali bin Ebu Talib bu işi yapmıyordu. Bilmediğinden değil, takvaya aykırıydı, esaslara aykırıydı ve bizzat Ali bin Ebu Talib şöyle buyurmuştu: “Takva olmasaydı ben Arap’ın dahisi olurdum.”[13]

Takva meselesi olmasa, değerleri koruma derdi olmasa, ben Muaviye’den daha zeki ve uyanık olurdum. Gerçek de böyledir, Ali’nin asaleti ve kökeni, onun peygambere yakınlıktaki geçmişi, büyüklüğü, onun yüce zihin ve ruhu, açıktır ki, Muaviye’den daha kapsamlı, daha büyüktür. İstese çok şeyler yapabilirdi, ancak hak izin vermemektedir.

Değerlerden taraf olmak, değerleri korumanın başka bir yöntemidir. Hak yapısında çok önem taşıyan şey ve dikkat edilmesi gereken yöntemler, değerlerin her ne pahasına olursa olsun korunmasını gerektirir ve sonunda mektebin bekası için belli bir yere kadar geri çekilmek pahasına olsa bile. Bunu da dikkate alın, yani hak eğer karşı koymasının mektebin aslını tehlikeye attığını görürse geri adım atar, bundan utanmaz ve sıkılmaz. İmam Hüseyin şöyle buyurdu: “Ölüm utançtan daha hayırlıdır ve utanç da cehenneme girmekten daha hayırlıdır.”[14]

Gerekirse utancı kabul ederim, ama cehennem ateşine girmem. Bazen, bazıları kendilerini utandıracak bir iş yapmaktan kaçınırken, ilahî azap ve gazabı göze almaktadırlar. Utanç nedir? Esas olan insanın Allah’ın rızasını kazanmasıdır. Esas olan, insanın velev ki sözünden dönmeyi, hatasından vazgeçmeyi, bir konuda geri adım atmayı gerektirse bile vazifesini yerine getirmesidir. Allah ne istiyorsa, Allah neden razıysa, bakın bu, İmamların yaşamındaki bir esastır ve İmam Hasan da böyleydi. İmam Hasan zorunluluk ve olayların baskıları sonucu çaresizce Muaviye’yle barışı kabul ettiği zamana kadar, düzenli olarak ordu gönderiyor, birlikleri görevlendiriyor, asker topluyor, mektuplar yazıyor ve bir savaş için gerekli her şeyi yapıyordu, ancak sonradan baktı ki yapacak bir şey yok barışı kabul etti. Yakın dostları bile ondan yüz çevirdiler… İmam Hasan barışı kabul ettiğinde bir çokları sevindiler, gönülleri savaştan rahatsızdı, hatta için için sevinenler bile İmam Hasan’dan yüz çevirdiler, bu olayı kınama malzemesi olarak kullanarak şöyle dediler: “İmam! Sen neden sözünden döndün?” İsimlerini zikretmek istemediğim en yakın, en büyük parlak siması olan sahabeler gelip İmam Hasan’a uygunsuz kelimeler ettiler. Ama o yüce insan, mektebin korunması için geri adım attı.

Bir sonraki mesele, hak hareketinin yenilgisinin tahlilidir. İmam Hasan’ın yenilgisinin sebepleri, genelin zayıf görüşlü olmasıdır, asli sebebi ise imanın maddî heves ve beklentilerle iç içe geçmiş olmasıdır. Genel görüşteki bu zayıflık meselesinde insanlar gerçekten çok çok bilinçsizdiler, imanları ve dinleri de maddî heves ve beklentilerle karışmıştı. Onlar için maddiyat asıl hükmündeydi. Değerlerin sarsıntıya uğraması, o olaydan on, yirmi yıl öncesine dayanmaktaydı; İmam Hasan’ın barışından yaklaşık on beş yıl önce değerler tek tek sarsılmıştı. Biraz bu art niyetler ve biraz da bu türden olaylar meydana çıkmıştı ve bunların hepsi İmam Hasan’ın muvaffak olamamasında etkili olmuşlardır.

Galip tarafın mağlup tarafa karşı davranışları, İmam Hasan’ı ve yarenlerini tutuklayıp zindana atma yahut öldürmek yerine, çok fazla olmasa da saygınlıklarını koruma şeklinde oldu. Hazreti ziyarete gelerek çok ihtiram gösterdiler, ancak Muaviye ve kazanan güruh onun şahsiyetini zayıflatma ve mahvetme kararı almışlardı. Şahsiyeti yok etmek için şahsı korumuşlardı. Bu, onların yöntemiydi, dediğim gibi, propagandada bunu esas aldılar.

Mağlup taraf galipler karşısında ne yaptı? Onlar strateji olarak, fitne dolu, bulanık, çok tehlikeli ve zehirli bu ortamda, hak hareketi oluşturdular, şekillendirdiler ve bunun asli sütunu İslam’ı korumak olan bu hareketi geliştirdiler. Şu an bütün toplumu İslamî fikirle donatamıyorsak, kırılgan ve yok olacak bir hareket yerine -ki bu genel harekettir- daha derin ve asli bir hareketi İslam’ın esaslarını korumak için azınlık bir şekilde el altında gizlice koruyalım, dediler. Bu işi İmam Hasan yaptı. Sınırlı bir hareket oluşturdu, daha iyi bir ifadeyle teşkilatlandırdı, bu hareket Ehl-i Beyt’in yaren ve ashabının hareketidir, Şîa hareketidir. Bunlar İslam tarihi boyunca, boğucu karanlık dönemler boyunca kaldılar ve İslam’ın bekasının sebebi ve garantisi oldular. Eğer bunlar olmasaydı her şey tamamıyla değişecekti. İmamet hareketi ve Ehl-i Beyt görüşü hareketi gerçek İslam’ın garantörüydü.

Neticeye gelince, İslam dünyasının zihninde galipler, fatihler ve zorbalar mahkumlara dönüştüler ve mağluplar ve zayıf görülenler hakim ve fatihler haline geldiler…

Çev. Muaz Pazarbaşı

NOT: Bu yazı, İmam Hamaney’in sözlerinden derlenerek hazırlanmış olan “Ehl-i Beyt’in 250 Yıllık Mücadele Tarihi” adlı eserden alıntılanmıştır.
————————————————-
[1] Tabersî, El-İhticac alâ Ehli’l Lecac, c. 1, s. 234.
[2] İbni Ebi’l Hadid, Şerh-u Nehcu’l Belâğa, c. 16, s. 15.
[3] Al-i İmran Sûresi, 54.
[4] Tuhefu’l Ukul, s. 308, “Ya Muzille’l Mü’minin”
[5] Biharu’l Envar, c. 44, s. 56. Bu, Enbiya Sûresi 111. ayetten alınma bir sözdür.
[6] Çağdaş Mısırlı tarihçi.
[7] El-Kafi, c. 1, s. 368.
[8] El-Kafi, c. 1, s. 368.
[9] Biharu’l Envar, c. 44, s. 214.
[10] Ed-Derecat er-Refie, s. 360.
[11] El-Kafi, c. 15, s. 301.
[12] Evâmilu’l Ulum ve’l Maarif, c. 11, s. 383.
[13] El-Kafi, c. 8, s. 24
[14] Biharu’l Envar, c. 75, s. 128.

Başa dön tuşu
Bugün 22 Ekim 2021 (1) içerik yüklenmiştir.