Ehl-i Beytİmam Ali Hamaneyİslamİslami ŞahsiyetlerÖrnek Şahsiyetler

İnsanlığa örnek insan Hz.Ali(as)

Hz. Ali’nin nurani ve kudsi makamı

Mü’minlerin emiri olan Hz. Ali’nin bazı özellikleri, o büyük insanın manevi ve melekuti boyutları olup, bizler hatta bu özellikleri idrak edebilecek güce bile sahip değiliz. Bu büyük insanın sahip olduğu ilmi makam, nurani mevki ve kudsiyeti, onun içinden ve nurani gönlünden fışkıran ve mübarek diline yansıyan hakikatler, Allah katına olan yakınlığı ve tüm sözlerine, amellerine ve davranışlarına yansıyan ilahi zikirleri, onun nurani fıtratı gibi bizler için kolayca anlaşılabilecek şeyler değildir. Ama biz onlara inanıyor ve onlarla onur duyuyoruz. Çünkü biz bu özellikleri sadık kaynaklardan duyduk.
Ancak Hz. Ali’nin başka özellikleri daha vardır ki bu özellikler onu bir örnek, bir model olarak tarih boyunca tüm insanlık için gündemde tutmaya devam etmektedir ve bu özellikler, bu yolun izlenmesi için gereklidir.
Bir model, insanların yapacağı işlerde kendisiyle kıyaslayabileceği bir kriter ve ölçektir. Bu model artık özel bir kesime ve hatta müslümanlara özgü bir şey değildir. Eğer Emir’ül Mü’minin’in simasının tarih boyunca bunca cazip kalmayı başardığını görüyorsanız, bunun sebebi sözü edilen özellikleridir. Dolaysıyla İslam dinine inanmayan veya o büyük insanın imametini kabul etmeyenler bile onun bu özelliklerinin azameti karşısında boyun eğiyor ve ister istemez onu takdirle karşılıyorlar. Bu yüzden bu özellikler hepimiz için örnektir ve bugün bir İslam devletinin başında bulunan ve onun yolunu sürdürdüğünü iddia eden bizler için bu örnek kesin, acil ve göz ardı edilemez özelliklere sahiptir. Sadece sözde Emir’ül Mü’minin Ali diyerek ve ona karşı sevgimizi ifade ederek, ancak amelde onun davranışlarına aykırı hareket ederek, onun izleyicisi olamayız.
Bu devletin hizmetkarları olan bendeniz ve benim gibilerin sorumluluğu daha da ağırdır. Çünkü biz onun gittiği yolu takip etmeliyiz. Belki bazıları siz nerede, Emir’ül Mü’minin nerede, diyebilir. Onun gücü, yetenekleri, iman ve sabrı, sağlam ruhu, bunlar nerede ve siz nerede, diyebilir. Bu sözler doğrudur. Bizlerden hiç birimiz onunla kıyaslanamayız. Hatta o daha iyi, daha yüksekte ve biz daha aşağıdayız bile diyemeyiz. Bu kıyaslama kesinlikle yanlıştır. O doruktadır ve biz kara toprakta çırpınıp durmaktayız. Mesafeler çok fazla, ama doğru istikameti seçmek mümkün. Yani bizler kendimizi onun gösterdiği hedefe doğru yöneltmeliyiz.

Emir’ül Mü’minin’in şahsiyetinde denge

Sizler hangi yönden Hz. Ali (S)’in şahsiyetine bakacak olursanız içinde ilginç şeyler yattığını görürsünüz. Bu, bir abartma değil. Bu, yıllarca Hz. Ali’nin hayatını araştırmış bir seçkin şahsiyetin, yani Ali’ye bu sıradan zeka ve akılla ulaşılamayacağını anlamış bir insanın acziyet itirafıdır. Hz. Ali’ye hangi açıdan bakarsanız bakınız, harikulade özelliklerle dolu olduğunu farkedersiniz.
Tabii ki, Hz. Ali, İslam peygamberi (S)’in küçültülmüş bir kopyası gibidir ve o büyük insanın talebesidir. Ama yine de kendisini İslam peygamberi karşısında küçük ve naçizane bir varlık gibi gören ve kendisini o büyük insanın talebesi sayan bu büyük şahsiyete beşeri gözle baktığımızda bize insan üstü bir şahsiyet gibi gelir.
Hz. Ali’nin hayatı ile ilgili olarak söylemek istediğim bir özelliği, ki ben bu özelliği ‘Hz. Emir’ül Mü’minin’in şahsiyetinde denge’ olarak adlandırıyorum, o büyük insanın şahsiyetinde göze çarpan enteresan dengedir. Yani onun şahsiyetinde çelişkili ve zıt sıfatlar öylesine güzel bir biçimde yan yana gelmiş ki kendi başına ayrı bir güzelliği oluşturuyor. Bu özellikleri sıradan bir insanda asla yan yana göremezsiniz. Bu tür sıfatlar Hz. Ali’de maşaallah çokça vardır, yani bir iki tane değil, çok fazladır. Şimdi o hazrette yan yana gelen bu zıt sıfatlardan bazılarını aktarmak istiyorum.
Örneğin şefkatli olmakla kesin tavırlı ve tavizsiz olmak bir biri ile uyum sağlamaz. Ama Hz. Emir’ül Mü’minin’de sevgi ve şefkat yüksek derecede vardır ki bu özellik normal insanlarda bu denli olamaz.
Onun sevgi ve şefkatine şu örneği vermek mümkün:
O hazret yetim çocukları olan dul bir kadının evine gider, ocağını yakar, onlara ekmek pişirir ve onlara götürdüğü yiyecekleri kendi mübarek elleriyle yetim çocuklara yedirir. Hz. Ali, çocukları sevindirmek ve onları güldürebilmek için onlarla kalır, onlarla oynar, eğilir ve onları omuzlarına bindirir ve böylece onları eğlendirmeye ve yetim çocuklarının dudaklarına sevinç ve gülümsemeyi oturtmaya çalışır. Bu, onun sevgi ve şefkatinin örneğidir. O dönemde bu manzaraları gören biri şunları anlatır: ‘Hz. Emir’ül Mü’minin’in yetim çocukların ağzına kendi mübarek parmakları ile bal koyduğuna o kadar tanık oldum ki kendi kendime keşke ben de yetim bir çocuk olsaydım da Hz. Ali beni böylesine sevgisi ile lütuf ve inayetinden yararlandırsaydı, derdim.’
İşte bu anlatılanlar, Emir’ül Mü’minin’in sevgi, incelik ve merhametinin örnekleridir.
Aynı Hz. Ali Nehrevan hadisesinde, bazı bağnaz ve yanlış düşünceli insanlar onun hükümetini yersiz bahanelerle yıkmaya çalıştığında, onlarla karşılaştığı zaman önce nasihat eder, nasihat fayda etmeyince delil ve burhan getirerek konuya tartışır, bu da fayda etmeyince arabulucu gönderir, mali yardımda bulunur ve birliktelik vaad eder, bu da fayda etmeyip karşısında saflar kurduklarında son kez nasihat eder, bu da fayda etmeyince bu kez kesin tavır koyardı. İşte bu insan aynı insandır, ama karşısında duranların kötü ve art niyetli insanlar olup akrep gibi davrandığını görünce kesin tavır sergilerdi.
‘Havaric’ kelimesini doğru tercüme etmiyorlar. Maalesef konuşmalarda, şiirlerde, hutbelerde ve her yerde Havaric’i ‘kaba softa ve bağnazlar’ olarak tercüme ediyorlar. Bu, yanlıştır. Bağnazlar da kimdir? Eğer Havaric’i tanımak istiyorsanız size kendi çağımızdan örneğini sunacağım. Hani münafıklar örgütünü hatırlıyorsunuz.
Havaric’i doğru tanımak gerekir. Onlar dinin zahiri yönlerine ve Kur’an’ı Kerim ayetlerine sarılmak, Kur’an’ı Kerim’i ezberlemek, Nehcül Belaga’yı ezberlemekle zahirde dini meselelere inanan kimselerdi, ama batınlarında dinin temeli ve özüne karşı çıkıyor ve bu sözleri üzerinde bağnazlıkla duruyorlardı. Onlar Allah’tan söz ediyor, ama şeytana kulluk ediyorlardı. Hatırlıyorsunuz, o günlerde benzer iddialarda bulundular. Daha sonra da gerekli gördüklerinde inkılapla, İmam’la ve İslam Cumhuriyeti ile mücadele yolunda Amerika, siyonist rejim, Saddam ve herkesle işbirliği yapmaya ve onların kulu kölesi olmayı kabullendiler. Havaric de bu tür bir kitleydi. İşte bu yüzden Hz. Ali onlar karşısında kesin bir tavır sergiledi.
Bakın, bu iki farklı özellik Hz. Ali’de nasıl bir arada güzel bir şekilde bulunuyor. Yetim bir çocuğun üzüntüsüne gönlü razı olmayan onca sevgi ve şefkat dolu bir insan ‘bu çocuğu güldürmeden bırakmam’ diyor, ama çarpık düşünceli insanlarla karşılaşınca, hani her masum insanı sokan akrep gibi insanlarla karşılaşınca, kesin tavır sergiliyor.
Bir başka örnek, o hazretin Vera ve hükümetidir. Vera ne demektir? Vera, yani insanın dinle muhalefet kokusu veren her şeyden sakınması demektir. Öte yandan hükümet nasıl olur? Yani acaba bir hükümette insan böylesine bir vera anlayışıyla hareket edebilir mi dersiniz? Şimdi bizler hükümetle uğraşıyoruz ve bakıyoruz ki bu özellik bir insanda oluştuğunda ne kadar önem arz ediyor. Hükümette insan genel meselelerle karşı karşıyadır. Uyguladığı bir yasada bir çok mesele söz konusudur, ama bu yasayı uygularken bir köşede birilerine zulmetmiş olabilir. Belki insanın görevlendirdiği kimse, dünyanın bir başka köşesinde hata yapabilir. İnsan bunca kontrol altına alması güç olan detaylarda nasıl ilahi vera’ya riayet edebilir? Dolayısıyla görünen o ki vera, hükümetle uyum sağlayamaz. Ancak Hz. Emir’ül Mü’minin vera’nın doruğunu en güçlü hükümet biçimi ile yan yana getirmiştir ve bu, çok ilginç bir durumdur.
Hz. Ali hiç kimseye karşı müsamahada bulunmazdı. Eğer o hazrete göre bir hakimin zaafı var ise ve yaptıkları uygun değilse, hemen onu görevinden alıyordu. Muhammed Bin Ebubekir, Ali’nin kendi evladı gibiydi ve o hazret bu insanı kendi evladı gibi severdi. O da Hz. Ali’yi kendi babası gibi görürdü. Muhammed, Ebubekir’in küçük oğlu ve Ali’nin özel talebesiydi ve o hazretin yanında büyümüştü. Hz. Ali, Muhammed Bin Ebubekir’i Mısır’a gönderdi. Daha sonra o hazret bir mektup yazdı ve bence bizim tabirimizle ona, ‘sana Mısır yetmez, seni görevden alıyor ve yerine Malik Eşter’i gönderiyorum’ dedi. Muhammed Bin Ebubekir bu mektuptan rahatsız oldu. Ne de olsa o da bir insandı, her ne kadar mevkii yüksek olsa bile sonuçta bu mektup onuruna dokundu. Ancak Emir’ül Mü’minin bu durumu önemsemedi. Muhammed Bin Ebubekir, Cemel savaşında ve biat sırasında Hz. Ali’ye çok yardımı olmuş önemli bir şahsiyetti ve aynı zamanda Ebubekir’in oğlu ve mü’minlerin annesi Ayşe’nin kardeşiydi. Bu şahsiyet Hz. Ali için bu denli değerliydi, ancak o hazret Muhammed Bin Ebubekir’in rahatsız olmasını önemsemedi. Bu, vera’dır; yani devlet uygulamalarında insanın işine, bir hükümdarın işine yarayan vera’dır. Bu eylemin yüksek derecesini Hz. Ali’nin uygulamalarında gözlemlemekteyiz.
Bir başka örnek, o hazretin gücü ve mazlumiyetidir. Bu büyük insanın döneminde kendisinden daha güçlü, böylesine cesarete sahip kim vardı ki? Hiç kimse onun ömrünün sonuna dek cesaret konusunda o hazretle boy ölçüşebileceği iddiasında bulunmadı. Ancak aynı insan kendi çağının en mazlum ve hatta ifade edildiği gibi İslam tarihinin en mazlum insanıydı.
Güç ve mazlumiyet, yan yana gelemeyen iki özelliktir. Doğal olarak güçlüler mazlum olamazlar, ama Hz. Ali mazlum konumundaydı.
Bir başka örnek abid olmak, kusursuz bir kullukta bulunmak ve nefis tezkiyesidir. O, ibadette ve fani dünyaya gönül vermemekte örnekti. Belki de Nehcül Belaga’nın en seçkin konusu, bu eserin nefis tezkiyesine verdiği önemdir.
Hz. Ali, İslam peygamberinin vefatı ile kendisinin hilafeti arasındaki 25 yıllık süre içerisinde kendi malından yararlanarak imar işleri ile uğraştı, bahçeler yaptı, kuyular yaptırdı, sular akıttı, tarlalar oluşturdu. İşin ilginç tarafı tüm bu çalışmalarını Allah rızası için yapmasıydı.
Şunu bilmekte yarar var ki Hz. Ali, kendi döneminde en gelirli insanlardan biriydi. O hazretten naklen şu rivayet söz konusudur: ‘Eğer benim kendi malımdan verdiğim sadakayı Haşimoğullarına dağıtacak olursak, hepsine yeter.’
Hz. Ali’nin adaleti yine bir başka örnektir. Eğer o hazretin adaletli olduğunu söylüyorsak bunun ilk anlamı onun toplumda sosyal adaleti yaygınlaştırmasıdır. Bu, adalettir. Ancak daha üstün olan adalet, bahsettiğimiz dengedir. Yani yaratılıştaki dengeyi kastediyoruz. Hak da aynı şekilde öyledir. Adalet ve hak sonuçta aynı şeylerdir ve bir anlam ve bir hakikati yansıtır. Hz. Ali’nin hayatındaki özellikler, adalet ve dengenin simgesidir. Tüm iyilikler ve güzelliklere onun hayatında rastlayabilirsiniz.
Hz. Ali’nin bir başka özelliği istiğfardır. O’nun tevbesi ve istiğfarı çok önemlidir. Savaşan ve mücadele eden, savaş meydanlarını süsleyen, siyaset meydanlarını süsleyen, yaklaşık beş yıl o dönemin en büyük devletinin başında bulunan bir şahsiyet söz konusudur. Eğer bu gün onun hüküm sürdüğü toprakları dikkate alacak olursanız, belki on ülke veya buna benzer bir şey olur. Böylesine geniş bir toprağa onca uğraşı ile hükmeden bu insan, mükemmel ve büyük bir siyaset adamıdır ve gerçekte bir dünyayı yönetmektedir. Siyaseti, savaşı, sosyal işleri, halk arasında hükmetmesi ve toplumda insanların haklarını koruması; bunlar büyük işlerdir ve büyük çaba ve uğraş gerektirir ve insanın tüm zamanlarını doldurur. Bu tür alanlarda tek boyutlu insanlar ‘işimiz, bizim duamız ve ibadetimiz sayılır, Allah yolunda çalışıyoruz ve işlerimiz Allah içindir’ der. Ancak Hz. Ali böyle demezdi ve hem bu işlerle uğraşır, hem de ibadetini bırakmazdı.

(Tahran Cuma namazı hutbelerinden bir bölüm / 31.1.1997)

Hz. Ali’nin devlet yönetimi biçimi

Hz. Ali’nin devlet anlayışının özellikleri

İlkin, Allah dinine tam bağımlılık ve ilahi dinin ikame edilmesi üzerinde ısrar etmek.
Bu, ilk özelliktir. Esas işi Allah dinini ikame etmek olmayan bir devlet, Hz. Ali’nin yolunu izlediğini iddia edemez. 8 yıllık mukaddes savunma yıllarında savaş meydanında olanlar benim ne demek istediğimi bilir. Her savaşçının ve her askerin tüm çabası nasıl saldıracağını ve nasıl kendisini savunacağını düşünmek olduğu bir sırada, adamın biri Hz. Ali’nin huzuruna çıkar ve tevhid ile ilgili bir soru sorar. Adam ‘Kul huvallahu ehad’ ibaresindeki ehad ne demektir ?’ der. Tabii bu soru çok temel bir soru da değildi, yani Allah’ın varlığı hakkında bir soru sormadı ve sadece ikinci planda önem arz eden bir soru sordu. Hz. Ali’nin etrafındakiler tepki gösterdiler ve ‘şimdi bu tür soruların zamanı mı ?’, diyerek adamı azarladılar. Ancak Hz. Ali şöyle karşılık verir: ‘Hayır, bırakın cevabını vereyim, zaten biz bunun için savaşıyoruz.’
Yani onun savaşı, siyaseti, cephede bulunması, çektiği acılar ve İslam devleti için seçtiği tüm yollar Allah dinini ikame etmek içindir. Bu güzel bir özelliktir. Eğer İslam nizamında ve kendisini Ali’nin izleyicisi olarak tanıtan İslam Cumhuriyeti nizamında amaç, Allah dinini ikame etmek değilse; insanlar Allah’ın dinine göre amel eder veya etmez, inansalar veya inanmasalar, ilahi hak ikame edilir veya edilmez de bizi ne ilgilendirir denirse, eğer böyle ise bu devlet, Hz. Ali’nin yolunu izleyen bir devlet olamaz.
İlahi dini ikame etmek, ilk özelliktir ve bu özellik Emir’ül Mü’minin’in hayatı ve hükümetinin tüm özelliklerinin anasıdır. Hz. Ali’nin adaleti de buradan kaynaklanır. Onun halka dayanması ve hayatında halkın haklarına riayet etmesi de buradan kaynaklanır.
Hz. Ali’nin hükümetinin ikinci özelliği adalettir, mutlak adalet. Yani o, hiç bir şahsi maslahatı ve kendi şahsı ile ilgili hiç bir siyaseti adaletten üstün tutmazdı.
Hz. Ali (S) ‘hiç bir zaferi zulmederek elde etmek istemem’ diye buyurur. Bakın bu ne parlak bir tablo ve ne yüksek bir bayraktır. Size ‘şu siyaset meydanında, şu bilimsel yarışmada, şu seçimlerde, şu savaş alanında zafer elde edebilirsiniz, ancak şu zulmü yapmanız gerekir’ denebilir. O zaman ne yaparsınız ? Hz. Ali, ‘ben, böyle bir zaferi istemiyorum’ diyor, ‘yenilsem önemi yok, ama zulmetmem’ diyor. Hz. Ali’nin adalet eksenli sözlerinin hepsi onun ne denli mutlak adalet taraftarı olduğunu gösterir. Herkese adalet ve her yerde adalet, yani iktisadi adalet, siyasi adalet, sosyal adalet, ahlaki adalet. Bunlar Hz. Ali’nin hükümetinin kriterlerindendir. O, zulümde bulunmadığı gibi, zulme de teslim olmazdı; hatta maslahatını kaybetme pahasına dahi olsa… En büyük zulümlerden biri, ayrımcılıktır; ister ahkamla ilgili ayrımcılıklar, isterse ahkamın uygulanmasındaki ayrımcılıklar olsun,fark etmez. Bunların hiç biri Hz. Ali tarafından asla kabul edilmezdi.
Emir’ül Mü’minin Ali’nin hükümetinin bir başka özelliği, takvadır.
Bakın, bunların her biri birer bayrak gibidir. Takva ne demek? Takva, insanın ferdi amellerinde hak yolundan asla sapmaması için gösterdiği özenin derecesidir. Takva budur. Yani tam olarak kendine dikkat etmek demektir. Yani paraya dokunurken dikkat etmek, insanların onuruna dikkat etmek, seçimlerinde dikkat etmek, dışlamalarda dikkat etmek, konuşurken dikkat etmek ve hakka aykırı konuşmamak, yani dikkatli olmanın derecesi demektir.
Nehcül Belaga’ya bir göz atın. İçi bu tür konularla doludur. Nehcül Belaga’yı baştan sona gözden geçirin. Bu kitap baştan sona takvaya vurgu yapar, takvaya davet eder. Takvalı olmayan insan Allah dinini ikame edemez. Kirlilik kötü bir derttir. İnsan gönlünün günaha bulaşmış olması, hakikati anlamasını engeller ve hakikati takip etmesine mani olur. Hz. Emir’ül Mü’minin hükümetinin özelliklerinden biri olan takva, halkın irade ve talebinden kaynaklanan bir özelliktir.
Hz. Ali’nin mantığında zorla halka hakim olma anlayışı yoktur. Hz. Ali kendisini haklı gördüğü halde bir kenara çekildi, ta ki halk geldi, ısrar etti, belki de ağladı, yalvardı ve ona ‘gelin işin başına geçin’ dedi işte o zaman geldi ve halkın işlerinin başına geçti. Kendisi ‘eğer halk gelmemiş olsaydı, eğer halk ısrar etmeseydi, eğer halkın talebi ciddi olmasaydı, ben bu iş için hevesli değildim’, diyor.
Gücü elinde bulundurmak ve iktidarın başına geçmek, Hz. Ali için cazip değildi. Güç ve iktidar ancak nefsani istek ve heveslerini tatmin etmek isteyenler için caziptir, Hz. Ali için değil. O, şer’i görevinin peşindeydi, hakkı ikame etme peşindeydi. İnsanlar iktidarı ona teslim etti ve o da bu iktidarı tüm gücüyle korudu.

(Hz. Ali’nin veladet yıldönümü münasebetiyle halk kitlelerine hitaben yaptığı konuşmadan / 21.9.2002)

Hz. Ali (S) hükümetinin karşısındaki cepheleşme

Hz. Ali karşısında dikilen üç akım

Hz. Ali’nin mazlumiyeti ile birlikte vuku bulan iktidar faaliyetlerinin sonucunu şöyle özetlemek mümkün. Bu hükümet döneminde, beş yıldan az süren Hz. Ali hükümetinde, üç akım onun karşısında yer aldı. Bunlar Kasitin, Nakisin ve Marikin akımlarıydı. Bu rivayet hem şii ve hem de sünni alimlerce Emir’ül Mü’minin Ali tarafından nakledilir:
‘Ben, Nakisin, Kasitin ve Marikin’i mahvetmekle emrolundum.’
Bu adı bizzat büyük insan koymuştur. Kasitin, yani zalimler. O, bu zümrenin adını zalim koydu. Bunlar kimlerdir? Bunlar İslam dinini zahiri ve maslahat icabı kabul edenler ve Hz. Ali’nin hükümetini temelden kabul etmeyen kimselerdi. Hz. Ali bunlara her ne yapsa fayda etmiyordu. Dolayısıyla bunlar Hz. Ali’nin yönetimini temelden kabul etmeyen ve hükümetin başka türlü olmasını ve kendi ellerinde olmasını isteyenlerdi ki daha sonra bunu gösterdiler ve İslam dünyası onların hükümetini gördü. Yani Hz. Ali döneminde bazı sahabelere hoş yüz gösteren ve sevgi gösterisinde bulunan Muaviye daha sonra kendi iktidarı döneminde çok sert bir tutum sergiledi. Ta ki sıra Yezid iktidarına ve Kerbela hadisesine geldi, daha sonra da sıra Mervan, Abdulmelik, Hüccac Bin Yusuf Sakafi ve Yusuf Bin Ömer Sakafi’ye geldi ki o hükümetin neticelerindendir. Yani öylesine hükümetler kuruldu ki tarih onların suçlarını saymaktan ürkmektedir. Hüccac hükümeti gibi hepsi Muaviye’nin temelini attığı hükümetlerdir ve böyle bir hükümeti kurmak için Hz. Ali ile savaşılmıştır. Ta baştan onların neyin peşinde oldukları belliydi, yani sırf dünyevi bir hükümet peşindeydiler. Bencilliklerini eksen alan bir hükümet, yani Emevilerin iktidarında görülen tüm şeyler. Tabii ki ben burada kesinlikle inanç ve kelam tartışması yapmıyorum. Bunlar tarihte geçen şeylerdir. Tarih de şii tarihi değildir.
Bunlar İbni Esir, İbni Kuteybe ve benzeri tarihlerdir ve metinleri bende vardır ve hepsini not aldım ve koruyorum. Bunlar kesin olan şeylerdir, burada şii sünni ihtilafı söz konusu değildir.
Hz. Ali’ye karşı savaşan ikinci cephe, nakisin idi. Nakisin, yani kıranlar. Burada biatlerini kırmak söz konusudur.
Onlar ilkin Hz. Ali ile biat ettiler, ama daha sonra biatlerini kırdılar. Bunlar müslümandı ve ilk grubun aksine Hz. Ali’ye daha yakın olanlardı. Ancak bunlar ancak hükümette önemli bir payı oldukları sürece kendilerini Hz. Ali’nin yakınları olarak görüyordu. Yani eğer onlara danışılır, onlara görev verilir, yetkiler sunulursa, ellerinde bulunan mallara dokunulmaz ve nereden getirdikleri sorulmazsa kendilerini Hz. Ali’nin yakınları olarak görmekteydiler.
Saad Bin Ebi Vakkas da baştan biat etmedi, diğer bazıları da öyle; ama Talha ve Zübeyr, sahabenin önde gelen büyükleri ve diğerleri Hz. Ali’ye biat ettiler, teslim oldular ve onu kabul ettiler. Ancak bir kaç ay geçtikten sonra baktılar ki olmuyor, bu hükümetle işleri yürümüyor. Çünkü bu hükümet dost ve ahbap tanımıyor ve kendileri için özel hak tanımıyor, kendi aileleri için imtiyazlar tanımıyor, İslam dinine daha önce girenlere hak tanımıyordu. Kaldı ki kendisi de ilk müslümanlardandı. Bu hükümet ilahi hükümleri yerine getirmekte asla ayrıcalık tanımıyordu. Bunları görenler baktılar ki olmuyor, bu adamla uzlaşılamıyor, bu yüzden ayrıldılar ve Cemel savaşını başlattılar ki gerçekten de büyük bir fitneydi. Onlar mü’minlerin annesi Ayşe’yi de kendilerine kattılar. Bir çok insan bu savaşta öldü. Tabii ki Hz. Ali zafer kazandı ve olayları aydınlattı. Bu da o büyük insanı bir süre uğraştıran ikinci cepheydi.
Üçüncü cephe Marikin cephesiydi. Marik demek, kaçan demektir. Bu kesim öylesine dinden kaçıyordu ki okun yaydan fırlayışını andırıyordu. Hani siz oku yaya yerleştirir ve atarsınız ya, o ok nasıl yaydan uzaklaşır, işte marikin de öylesine dinden kaçtılar ve uzaklaştılar. Tabii ki bunlar da zahirde dindar gözüküyor ve dinden söz ediyorlardı. Bunlar gerçekte tıpkı havaric gibiydiler. Bu kesim işin temelini yanlış ve sapık düşünce ve algılamalara dayandırmıştı ki bu da çok tehlikeli bir işti. Dolaysıyla Hz. Ali’nin karşı karşıya bulunduğu ve onlara galip geldiği üçüncü kesim, marikin idi. Hz. Ali, Nehrevan savaşında bu kesime ağır bir darbe indirdi, ama bunlar sonuçta toplum içindeydi ve sonunda da bu varlıkları o büyük insanın şehid düşmesine neden oldu.
Kimileri havarici kaba softalara benzetiyor. Hayır, mesele bağnazlık veya mukaddesat yanlısı gözükmek değildir. Mukaddesat yanlısı gözükmek isteyen bir kimse, bir köşeye çekilir ve kendi kendine namaz kılar, dua okur. Havaric bu demek değildir. Havaric, isyankar bir unsurdur, kriz yaratan bir unsurdur; ortaya çıkarak Hz. Ali ile savaşmak isteyen ve savaşan kimselerdir. Ancak işin temeli yanlıştır, yapılan savaş yanlıştır, aracı da yanlıştır, amacı da yanlıştır.
İşte Hz. Ali’nin karşı karşıya bulunduğu üç grup, bunlardı.

Hz. Ali ile İslam peygamberinin hükümetleri arasındaki temel farklılık, safların belli olmamasıdır.

Hz. Ali dönemindeki hükümetle İslam peygamberi (S) dönemindeki hükümet arasındaki esas farklılık, İslam peygamberi döneminde safların belli olmasıydı, yani iman ve küfür safları. Münafıklar ne yapacaklarını bilemiyordu, çünkü Kur’an-ı Kerim ayetleri sürekli olarak insanları bu zümreden sakındırıyordu, işaret parmağını onlara doğru uzatıyordu, mü’minleri onlara karşı güçlendiriyor ve münafıkların psikolojisini bozuyordu. Yani İslam peygamberi dönemindeki İslami nizamda her şey açıkça belliydi. Belli saflar bir birine karşı dikilmişti. Biri küfür ve cahiliyet taraftarı idi, biri de iman, İslam, tevhid ve maneviyat taraftarı idi. Tabi o dönemde de her türlü insan vardı, ancak saflar belliydi. Ancak Emir’ül Mü’minin döneminde esas sorun, safların belli olmayışıydı, çünkü sözü geçen ikinci grup, yani nakisin, toplumda saygın kişilerdi. İnsanlar Zubeyr veya Talha gibi şahsiyetler hakkında karar verme açısından kuşkuya düşüyordu. Mesela Zubeyr, İslam peygamberi döneminde seçkin şahsiyetlerden biriydi ve İslam peygamberinin yeğeni olmakla beraber kendilerine çok yakın biriydi. Zubeyr hatta İslam peygamberinden sonra da Emir’ül Mü’minin’i savunmak uğruna Sakife’ye itiraz etmişti. Evet, görüldüğü üzere herkesin şahsiyetine işin sonunda bakmak gerekir. Allah hepimizin sonunu hayır etsin. Bazen dünya malı hırsı, dünyanın çeşitli çekicilikleri öyle etkiler yapıyor ki, öylesine insanların karakterini değiştiriyor ki, sıradan insanlar bir yana, insan bazen özel kişiler karşısında bile kuşkuya kapılıyor.
Dolaysıyla o dönem gerçekten zor bir dönemdi. Emir’ül Mü’min’inin çevresinde yer alanlar ve direnip savaşanlar, çok basiretli insanlardı. Ben bir çok kez Hz. Ali’nin şu sözünü nakletmişimdir:
‘Bu bayrağı, basiret ve sabır sahiplerinden başka hiç kimse taşıyamaz.’ Yani her şeyden önce basiret gerekir. Bu tür sürtüşmelerin var olduğu bir ortamda Emir’ül Mü’minin’in nasıl büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu daha iyi anlaşılır. İslam dinine bağlı olduğunu iddia eden ve çarpık düşünceleri yüzünden Hz. Ali ile savaşan ve yanlış sözler söyleyenlere ne demeli?
Asr-ı Saadet’te de çok yanlış şeyler gündeme gelirdi, ancak Kur’an-ı Kerim ayeti nazil olur ve gündeme gelen yanlış düşünce net bir şekilde reddedilirdi, ister Mekke döneminde olsun ve isterse Medine’de. Bakın Bakara suresi Medine’de nazil olan bir suredir. Bu sureye baktığınızda genellikle İslam peygamberinin münafıklar veya yahudilerle sürtüşmesi ve konunun detayları söz konusudur. Hatta o dönemde Medine yahudilerinin İslam peygamberini psikolojik baskı altına almak için baş vurduları yöntemler bile anlatılır.
Yine Mekke’de nazil olan Araf suresi hurafe ile mücadele eden bir suredir. Burada hangi etin haram ve hangisinin helal olduğu tartışması söz konusudur ve hangisinin haram olduğu anlatılır ve Kur’an-ı Kerim burada yanlış düşüncelerle açıkça mücadele eder. Ancak Emir’ül Mü’minin döneminde muhalifler de Kur’an-ı Kerim’den yararlanırdı. Onlar da aynı Kur’ani ayetlere istinad ediyordu. Bu yüzden Hz. Ali’nin işi daha da zorlaşıyordu. Hz. Ali, hükümetini bu tür zorluklar arasında geride bıraktı.
Bu zümreye karşı bir de Hz. Ali’nin kendi cephesi vardı, çok güçlü bir cepheydi bu. Ammar, Malik Eşter, Abdullah Bin Abbas, Muhammed Bin Ebubekir, Meysem Tammar, Hücer Bin Uday gibi şahsiyetler, mümin ve basiretli şahsiyetler, bunlar halkın bilinçlenmesinde önemli rol ifa ettiler.
Hz. Ali döneminin güzel bölümlerinden biri, tabii ki harekette bu büyük insanların çabaları yüzünden güzel, ama çekilen acılar ve görülen işkenceler bakımından acı bölüm; bu cephenin Küfe ve Basra’ya doğru açılımı…
Talha ve Zubeyr ve bunlara benzer insanlar saflaşıp Basra’yı ele geçirdiklerinde İmam Ali, Hz. Hasan ve bazı sahabeyi gönderdi. Onların halkla yaptığı müzakereler, onların camide söyledikleri ve yüzleşmeler, Asr-ı Saadet’in en heyecanlı, en güzel ve en ilginç bölümlerinden biridir. Bu yüzden görürsünüz ki, Hz. Ali’nin düşmanlarının saldırılarının büyük kısmı da bu insanlara yönelikti. Malik Eşter’e karşı bir çok komplolar düzenlendi, Ammar Yaser’e karşı da öyle, Muhammed Bin Ebubekir’e karşı da öyle. Yani işin ta başında Hz. Ali meselesinde sınanmış ve ne denli güçlü imanları ve sağlam basiretleri olduğunu ispatlamış kimseler, düşmanın türlü iftiralarına uğradılar, onlara yönelik suikastler gerçekleşti ve çoğu da şehid düştü. Ammar savaşta şehid düştü, ama Muhammed Bin Ebubekir, Şam’lıların hilesi ile şehid oldu. Malik Eşter de Şam’lıların hilesi ile şehid oldu. Kimileri de sağ kurtuldu, ama daha sonraları bir nevi şehid oldular.
İşte bu, Hz. Ali’nin hayatı ve hükümetinin özetidir. Eğer söylediklerimizi şöyle bir toparlayacak olursak, bu hükümetin güçlü bir hükümet dönemi olduğu ve aynı zamanda hem mazlum ve hem de muzaffer bir hükümet olduğu söylenebilir. Yani bu hükümet kendi döneminde hem düşmanları dize getirdi, hem mazlum bir şekilde şehid düştükten sonra tarih boyunca tarihin zirvesinde bir meşale gibi yanmaya devam etti. Tabii ki bu dönemde Hz. Ali’nin çektiği acılar, tarihin en acıklı ve en trajik sayfalarını oluşturur.

(Tahran Cuma namazı hutbelerinden bir bölüm / 8.1.1999)

Hz. Ali’nin vasiyet ve tavsiyeleri

Emir’ül Mü’minin (S)’in vasiyetlerinden

Hz. Ali’nin ilk ve son sözü her zaman takva olmuştur. O, şöyle buyurur: ‘evlatlarım, kendinize dikkat edin, Allah yolunda ve ilahi kriterlerle hareket edin. Takvaullah, bu demektir. Burada Allah’tan korkmak söz konusu değildir; bazıları takvayı Allah korkusu olarak tabir ediyorlar. Haşiyetullah ve Havfullah da başka değerlerdir. Ancak bu, takvadır. Takva demek, yani işlediğiniz her amelin yüce Allah’ın sizin için gözetlediği maslahata uygun olmasına dikkat etmeniz demektir. Takva öyle bir an bile bırakılabilecek bir şey değildir. Eğer bırakacak olursak yol kaygan ve dereler derindir, hemen kayar ve düşeriz, ta ki elimiz tutunacak bir taş, bir dal bulsun da kendimizi yukarı çekelim.
‘Takvalı insan şeytanın temasını hissedince hemen kendine gelir ve toparlanır.’ Şeytan bizden uzaklaşmaz. Bu yüzden ilk vasiyet takvadır.

Takvanın yapı taşları: dünya peşinde koşmamak

Takvanın ardından bir başka şey geliyor, o da dünya peşinden gitmemektir, hatta dünya sizin peşinizden gelse bile. Bu ikinci meseledir. Bu, takvanın yapı taşlarındandır. Tabii ki tüm iyi ameller takva malzemesidir. Dünya peşinden koşmamak gibi. Size dünyayı bırakın demiyor, dünya peşinden gitmeyin, dünya talebinde olmayın, diyor.
Gerçekte bizim dilimizdeki tabiri ‘dünya peşinden koşmayın’ şeklindedir. Dünya ne demek? Yani yer yüzünü bayındır hale getirmek mi ? Yani ilahi servetleri ihya etmek mi? Acaba peşinden gitmeyin denilen dünya bu mu? Hayır, dünya sırf kendi zevkiniz için istediğiniz ve tatmin olmak istediğiniz şeydir, buna dünya derler. Yoksa yer yüzünü imar etmek eğer beşeriyetin hayır ve maslahatı için olursa bu ahiretin ta kendisidir. Bu, sözü edilen iyi dünyadır. Kötülenen ve bizlerden peşinden gitmememiz istenen dünya bizleri çabadan alıkoyan ve kendine çeken dünyadır. Bizim bencilliğimiz, kibirimiz ve servetimizi kendimiz için istemek, sözü edilen kötü dünyadır ve peşinden gidilmemesi gerekir.
Elbette bu dünyanın haram biçimi de vardır, helal olanı da. Yani kendimiz için istemenin her çeşidi haramdır diye bir şey söz konusu olamaz. Hayır, bunun helal biçimi de vardır. Ama hatta helal olan kısmının da peşinden gitmeyin demiştir. Eğer dünya bu manada ise helalı da iyi değildir. Her ne kadar maddi yaşantının simgelerini Allah yolunda kullanırsanız bir o kadar kar etmiş olursunuz ve bu da ahiret demektir. Ticaret yapmak da eğer halkın yaşantısının iyileşmesi için olur da mal biriktirmek için olmazsa ahiretin ta kendisi olur. Dünyanın diğer işleri de buna benzer sayılır. O zaman ikinci nokta, dünya peşinden gitmemektir.
Hz. Ali’nin bu vasiyette buyurduğu espri, başlı başına her şeyi açıklıyor. Onun hayatına baktığınızda bu kısa vasiyetinde zikredilenleri görürsünüz.
Bir başka konu şu ki, eğer kötülenen bu dünyadan elinize bir şey geçmez ise üzülmeyin. Başkasının zenginliği, lezzeti, mevkii veya refahının hasretini çekmeyin. Bu da üçüncü nokta.
Bir başka vasiyet, hakkı söyleyin ve gizlemeyin, vasiyetidir. Eğer sizce bir şey hak ise ve belli bir yerde beyan edilmesi gerekiyorsa, bunu yapın. Hakkı gizlemeyin. Hakkı gizleyen ve batılı gündeme getirenler veya batılı hakkın yerine yerleştirenlere karşı hakkı savunanlar hakkı söylerse, hak mazlum kalmaz, hak yalnızlık hissetmez ve batıl ehli olanlar hakkı yok etmeye kalkışmaz.
Bir başka vasiyet, ilahi ve gerçek mükafat için çalışmaktır. Boşuna çalışmayın. Ey insanoğlu, senin işin, ömrün ve nefes alman, senin tek sermayendir, bunları boşuna harcama. Eğer bir ömür yaşıyorsan, eğer bir iş yapıyorsan, eğer nefes alıyorsan ve eğer bir rızkın varsa, tüm bunları bir mükafat için yap. Mükafat nedir? Bir insanın varlığının mükafatı ne kadardır? Sarf edilen ömrün mükafatı nedir? Acaba başkalarının hoşuna gitmesi mi mükafatımız? Hayır.
Yine imam Ali şöyle buyurur: ‘Zalimin hasmı ve mazlumun yardımcısı olun.’
Zalimin hasmı olun. Hasım, düşmandan farklı bir şeydir. Biri zalimin düşmanı olabilir. Yani zalimi sevmeyebilir ve onun düşmanı olabilir. Bu, yeterli değildir. Zalimin hasmı olacaksın. Yani karşısında iddian olacak. Hasım, iddiası olan düşman demektir, öyle bir düşman ki zalimin yakasına yapışır ve bırakmaz. Beşeriyet,Hz. Ali’den sonra bu güne dek, zalimlerin yakasına yapışmadığı için bedbaht oldu. Eğer imanlı eller zalimlerin yakasına yapışmış olsaydı zulüm, bu dünyada bu kadar ilerlemezdi, bilakis kökünden kururdu. Hz. Ali, bunu istiyor.
Zalimin hasmı olun, dünyada, nerede zulüm ve zalim varsa. Eğer sen orada isen kendini onların hasmı bil. Hani şimdi yola çık da dünyanın öbür ucuna git de zalimin yakasına yapış demiyoruz. Biz diyoruz ki husumetini göster, nerede ve ne zaman olursa olsun zalimin hasmı ol ve yakasına yapış. Bir zaman olur ki insan zalimin yanına yaklaşıp husumetini beyan edemez, bu yüzden uzaktan husumet eder. Bakın bugün Hz. Ali’ninyalnızca bu vasiyetine uymamakla dünyada nasıl bir bataklık oluşmuş ve beşeriyet ne acılara garkolmuştur. Bakın milletler ve özellikle müslümanlar nasıl mazlum konumuna düşmüşlerdir. Oysa eğer Hz. Ali’nin yalnızca bu vasiyetine uyulsaydı, bugün bir çok zulüm ve bu zulümlerden doğan musibetler olmazdı.
Ve nerede bir mazlum varsa ona yardım et. ‘Mazlumun taraftarı ol’ demiyor, hayır, ona yardım et diyor, nasıl olursa ve ne kadar olursa önemli değil, yardım et diyor.
Buraya kadar olan vasiyet, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (S)’yı muhatap alıyor. Tabi bu sözler İmam Hasan ve İmam Hüseyin’e özgü sözler değil, onlara hitaben sarf edilen sözlerdir, ama aynı zamanda bütün herkese aittir.
Vasiyetin sonraki ifadelerinde Hz. Ali, genel bir hitapta bulunuyor ve ‘siz iki evladıma ve tüm evlatlarıma ve tüm akranlarıma ve bu mektubun ulaşacağı herkese vasiyet ediyorum’ diyor. Bu hesapla sizler ve bu vasiyetnameyi okuyan ben, hepimiz Hz. Ali’nin muhatabıyız.
Hz. Ali, ‘hepinize vasiyet ediyorum’ diyor. Neye? Takvaya. Tekrar takva. İşte onun ilk ve son sözü takvadır. Ve ardından ‘işinizde düzenli olun’ diyor. Ne demek bu? Yani hayatınızda yaptığınız her şeyde düzenli olun diyor. Acaba anlamı bu mu? Belki bu olabilir. Ama ‘işlerinizi düzeltin’ demiyor. Yani tek bir şeyi kastediyor, bir kaç şeyi kastetmiyor. İşte burada insan o işin tüm insanlar arasında ortak bir şey olduğunu anlıyor. Bence bu faktör, İslami hükümet ve velayeti ikame etmektir. Anlamı şu ki hükümet ve nizamda düzenli davranın ve kargaşalardan sakının.

Karşılıklı anlaşma ortamı

Vasiyetin 2. bölümünde vurgulanan 3. temel bir birinizle iyi geçinmenizdir. Gönüller şeffaf olmalı, vahdet içinde olmalı ve ihtilaflardan sakınmalı. Hz. Ali bu ifadeyi kullanırken peygamberin kelamından bir şahid getiriyor. Belli ki bunun üzerinde önemle duruyor ve hatta çekiniyor. Hani iyi geçinmenin düzenli olmaktan daha önemli olması açısından değil, daha çok kırılgan olmasındandır. Bu yüzden İslam peygamberinden şunları naklediyor:
‘İnsanlar arasında iyi geçinmek her namazdan ve oruçtan daha iyidir.’ Burada tüm namazlardan ve tüm oruçlardan daha iyi demiyor, her namazdan ve oruçtan daha iyidir diyor. Siz isterseniz namazınız ve orucunuzla ilgilenin, ama bir iş var ki her ikisinden daha faziletlidir. Nedir bu iş? Eğer bir yerde İslam Ümmeti arasında bir ihtilaf gördüyseniz gidin ve bu ihtilafı giderin. Bu işin fazileti namaz ve oruçtan daha fazladır.

Yetimlerle ilgilenmek

Hz. Ali, bundan sonra çok daha derin ve anlamlı bir ifadeyi gündeme getiriyor:
‘Ne olur, Allah için yetimlerle ilgileniniz.’
Bu çok önemlidir. Sakın unutmayın ve elinizden geldiğince yetimlerle ilgilenin. Bakın insanı ve Allah’ı böylesine tanıyan psikolog insan, ne kadar incelikle bakıyor meselelere ? Evet, yetimlerle ilgilenmek, sadece ferdi bir acıma duygusu veya sıradan bir duygu değildir. Bir çocuk babasını kaybetmiş, bir insan en temel ihtiyacını kaybetmiş ve bu ihtiyaç, baba sevgisidir. Bunu bir nevi telafi etmelisiniz. Gerçi telafi edilmesi mümkün değil, ama dikkat etmeliyiz ki babasını kaybetmiş çocuk veya bu genç adam yokolup gitmesin..
‘Sakın onların açlık çekmesine izin vermeyin.’ Sakın bazen bir şeylerin yetiştiği, bazen de onlara hiç bir şeyin ulaşmadığı durumlar yaşanmasın.
‘Sakın bunlar yitirilip gitmesinler ve sizler varken ilgisizliğe uğramasınlar.’ Eğer onlar arasında değilseniz, haberiniz de yok demektir. Ama sakın orada olmanıza rağmen bir yetim ilgisizlik ve ihmalkarlığa uğramış olmasın. Herkesin yalnızca kendi işinin peşinde koşuşturması durumunda, yetim çocuklar yalnız kalmasın sakın.

Komşuluk haklarına riayet etmek

‘Komşuluk meselesini küçümsemeyin.’ Bu mesele de çok önemlidir. Bu, büyük bir sosyal bağdır ve İslam dininde özel ilgi görür ve insanların fıtratına uygundur. Ancak maalesef insani fıtrattan uzak medeniyetlerde bu değerin kaybolduğunu görmekteyiz.
Komşularınızın halini gözetin. Bu, sadece iktisadi ve mali boyutta değil; tabii ki bunlar da önemli, ama aynı zamanda tüm insani yönlerle de ilgilenmek gerekir. Bakın o zaman toplumda nasıl bir yakınlık oluşur ve devasız dertlere deva bulunur. Bu, İslam peygamberinin de nasihatidir.
İslam peygamberi komşular hakkında öylesine tavsiyelerde bulunmuştur ki bizler adeta ‘komşuya miras payı belirlenecek’ diyorduk.
‘Sakın Kur’an-ı Kerim’e inanmayanlar bu kitaba amel edip sizden öne çıkmasın ve imanı olan sizler, amel etmeyip de geri kalmayasınız.’
Yani bugün karşı karşıya bulunduğumuz durum. Bu dünyada öne geçen insanlar çabaları, iyi amelde bulunmaları, yüce Allah’ın sevdiği iyi sıfatlarla öne geçtiler; fesadları ile, şarap içmekle veya ettikleri zulümlerle değil…
‘Var olduğunuz müddetçe Allah’ın evini boş bırakmayın.’
‘Eğer Allah’ın evi terk edilirse, size süre tanınmaz, ya da yaşama imkanı bulamazsınız.’ Bu ibare farklı şekillerde yorumlanmıştır.

Allah yolunda cihadı terk etmemek

‘Sakın Allah yolunda malınız, canınız ve dilinizle cihadı terk etmeyin.’ Bu cihad, İslam Ümmeti’nce sürdürüldüğü takdirde dünyada örnek bir millet olduğu ve bırakıldığı zaman da zillete düştüğü cihaddır.
İslami biçimi ile cihad, kendine göre sınırları olmasına rağmen, zulüm değildir. Cihadda insanların haklarına tecavüz söz konusu değildir. Cihad, onu bunu öldürme bahanesi değildir. Cihadda müslüman olmayan herkesin öldürülmesi söz konusu değildir. Cihad, çok azametli bir ilahi hükümdür. Cihad varsa, onurlu milletler de vardır.
Daha sonra şöyle buyurulur:
‘Bir birinizle irtibat içinde olun ve bir birinize yardım edin, bağışta bulunun.’
‘Bir birinize sırt çevirmeyin, bağlarınızı koparmayın.’
‘Asla emri bil ma’ruf ve nehyi anil münker’i terk etmeyin. Eğer terk edecek olursanız, iyiliğin davet edeni ve kötülüğün sakındıranı olmadığı yerde şerler işbaşına gelir ve iktidarı ele geçirir.’ Eğer insanlar kötülükleri kötü sayma huyundan vaz geçecek olursa kötüler iş başına gelir ve her şey onların kontrolü altında olur. Daha sonra da siz iyiler Allah’ım bizi bu kötülerden kurtar diye dua edersiniz, ama yüce Allah dualarınızı kabul etmez.

(Tahran Cuma namazı hutbelerinden / 4.3.1994)

Hz. Ali’nin hükümetinin tanınmasındaki sorumluluklar

Sadece Allah için sorumluluk üstlenmek

Bu, Hz. Ali’den almamız gereken derstir. Bunun anlamı kendimizi o düzeye ulaştırabileceğimiz değildir, çünkü hiç kimse kendini o düzeye ulaştıramaz. Bunun anlamı İslam Cumhuriyeti nizamında herkesin, nerede olursa olsun bu egzersizi asla bırakmaması, unutmaması ve yaptığı her işi Allah için yapmaya çalışması, üstlendiği her sorumluğu Allah için üstlenmesi ve yaptığı her hareketi Allah için yapması demektir.
İnsan bir sorumluluğu Allah için kabul ederse ve o işi Allah için yaparsa işler onun için kolaylaşır, çünkü Allah için yapmaktadır ve insan nefsi o işte müdahil değildir. O işte nefsani saikler söz konusu değildir ve bu yüzden sorumluluk üstlenmek de kolay olur, bırakması da aynı şekilde kolaydır. Yapmak istediğin kolay, söyleyeceğin söz de kolay, söylenmeyecek söz de kolay olur. Karar vermek kolay, zehir kadehini kaldırmak kolay, tüm dünyaya karşı durmak da kolay, süper güçlere karşı koymak da kolay hale gelir.
Meseleleri zorlaştıran şey nefsimizdir, isteklerimizdir, maddi hesaplarımızdır. Eğer böyle olursak ne olur? Nasıl bir zarar söz konusu olur? Hangi şeylerden geri kalırız ? Ne zaman ki benlik yoksa, bencillik yoksa ve her şey Allah için ise tüm büyük işler kolaylaşır. Eğer siz bu büyük deneyimi görmek istiyorsanız, Hz. Ali’nin yaşantısına bir bakın yeter. Bir işi bırakması gerektiği zaman bunu çok kolaylıkla yapardı ve ne zaman görevi olduğunu anlarsa, başka hiç bir şey için değil sadece görevi olduğu için o işin peşinden gider ve görevi kabul ederdi. Hz. Ali, din düşmanları ile mücadele etmek için hilafetinin hemen hemen tümünü düşmanla savaşla geçirdi. Eğer Hz. Ali’nin meselesi, nefsani mesele olsaydı tabi ki başka türlü davranırdı. Kesinlikle nefsani meseleler söz konusu değildi. Nitekim hedefi uğruna canını feda etmesi gerektiğinde de bunu kolayca yaptı.

(İslam İnkılabı Rehberi’nin Gadir bayramında ülke yetkililerine hitaben yaptığı konuşmadan / 9.6.1993)

Hz. Ali hükümetinin örnek oluşu

Hz. Ali’nin hükümeti tüm şartlarda adaleti ikame etmek, mazlumu desteklemek, zalime karşı çıkmak ve hakkı savunmada bir modeldir ve örnek alınıp ona uyulması gerekir. Bu, eskiyecek bir şey de değildir ve dünyanın her türlü bilimsel ve sosyal şartlarında insanların saadeti için örnek olmaya devam edecektir. Biz o dönemin bürokrasi modelini taklit edip bunların çağın yeni şartlarına göre değiştiğini ve yeni güncel yöntemler ortaya çıktığını söylemek istemiyoruz. Biz sadece bu hükümet anlayışı ebediyen canlı olduğu için ona uymak istiyoruz. Mazlumu savunmak her zaman parlak bir noktadır. Zalimle uzlaşmamak, zorbalardan hakikati ayaklar altına alma pahasına rüşvet almamak, dünyada hiç bir zaman eskimeyen değerlerdir. Bu değerler her türlü şartlar altında değer olarak kalır. Bizler bunların takipçisi olmalıyız. Bunlar birer ilkedir. Eğer ilkeli ve prensipli bir hükümetten söz ediyorsak, bunun anlamı bu tür değerlerin, yani asla eskimeyen değerlerin takipçisi olmayı kastediyoruz. Nitekim dünya zorbaları da bundan rahatsızdır. Onlar, nasıl olup da İran İslam Cumhuriyeti’nin mazlum Filistin milleti veya Afganistan milletinin taraftarı olması veya dünyanın falanca zalim ve zorba devleti ile uzlaşmaması karşısında öfke duyarlar. Eğer köktencilik veya ilkecilik gibi terimler bir küfür gibi bu milletin düşmanlarının ağzından düşmüyorsa, bunun içindir. Bu ilke, dünya zorbalarını zarara sokan ve bu yüzden muhalefet ettikleri bir unsurdur. O dönemde de Hz. Ali bunun için çarpıştı. Bizim de hükümet olarak çabalarımız bu yönde olmalıdır.
O, kendisini o dönemin en fakir halkı gibi yaşayan biri olarak gündeme getirerek şöyle buyurmuştur: ‘Ben sizin imamınız olarak böyle yaşıyorum.’
Hz. Ali, Osman Bin Hanif’e şöyle buyurmuştur: ‘Siz benim gibi yaşayamazsınız, zaten böyle bir beklenti de yoktur. Ancak günahtan sakının ve bu mevkiye ulaşmak için çaba sarf edin.’
Bunlar, Hz. Ali (S)’in bizlere öğütleri… Yani suçtan, günahtan ve gayri meşru olandan sakının ve kendinizi onun söylediği yere yakınlaştırmak için çaba harcayın, yapabildiğinizce bunu yapın.
Hz. Ali için adaleti uygulamak, mazlumu desteklemek ve kim olursa olsun zalimle mücadele etmek çok önemli bir mesele idi. Ali, mazlumu savunmak için İslam şartını koymamıştı. Yani, İslam dinine onca bağlı olan, bir numaralı mü’min sayılan, İslam için büyük fetihlere imza atan Hz. Ali, mazlumu savunmak için illa onun müslüman olması gerektiği şartını koymamıştı.
Eğer biz Hz. Ali’nin adına saygı duyuyorsak, bunu amelde de göstermeliyiz. Biz sürekli olarak insanlara ‘Hz. Ali gibi olun’ diyemeyiz. Bugün İslam Cumhuriyeti’nde yetkili olan bizlerin sorumluluğu daha fazladır. Umarım İslam Cumhuriyeti yetkilileri onun yolunda adım atma ve onun yolunu izleme başarısına kavuşur. Hz. Ali bu yolda büyük zorluklara katlandı. Ali, kendisinin ürünü ünlü Komeyl duasında yüce Allah’a hitaben şöyle diyor:
‘İlahi, efendimiz, mevlamız ve malikimiz; ey halimizi kendisine şikayet ettiğimiz güç…’ Onun kalbi acılarla doluydu. Hz. Ali’nin kaygısı hem toplumun durumu, hem insanlar, hem dinin gidişatı ve o dönemin yeni ayakta durmaya çalışan dini yönelişi ve hem de kendisinin ağır sorumluluğu idi. Elbette o asla bu sorumlulukların en küçüğünden bile kaçmamıştır.

(Tahran Cuma namazı hutbelerinden / 7.12.2001)

Başa dön tuşu
Kapalı