
Washington’un Hizbullah’a yönelik baskı kampanyası yeni değil, ancak son dönemdeki tavrı şüphesiz daha sert.
ABD’li bir delege, Lübnanlı yetkililerle yaptığı son toplantıda, Lübnan’ın Hizbullah’ın finansmanını “kurutmaya” yardımcı olmaması, özellikle de El-Kard el-Hasan gibi kurumları hedef almaması halinde İsrail’in “kendi başına hareket edeceği” uyarısında bulundu.
Dikkat çekici olan, tehdidin kendisi değil, bazı Lübnanlı politikacıların onu benimseme hevesidir. Tepkileri, daha derin ve daha tehlikeli bir dinamiği gözler önüne seriyor: Yerel suç ortaklığı dış saldırganlığı beslerken, Batı destekli medya süreci normalleştiriyor.
Milletvekili Nadim Cemayel’in cevabı bu gidişatı özetliyordu. “40 yıldır bu anı bekliyorduk” derken, yalnızca kişisel bir görüş belirtmiyordu.
Gemayel, 1982 işgali sırasında İsrail rejimiyle açıkça işbirliği yapan ve normalleşme çabaları gösteren kötü şöhretli savaş lideri Beşir Gemayel’in torunudur.
Bu miras, tarihsel bir dipnot değil; yabancı müdahaleyi bir tehditten ziyade bir fırsat olarak görmeye devam eden bir siyasi kampın ideolojik omurgasıdır.
Bugün bu miras, Direniş’e karşı dış baskıyı, Lübnan’ın iç yapısını yeniden şekillendirmenin stratejik bir aracı olarak gören politikacılar aracılığıyla yeniden ortaya çıkıyor.
Bu davranışın sonuçları var. Lübnanlı aktörler, yıllardır Batı büyükelçiliklerine çarpıtılmış bilgiler, abartılar veya tamamen uydurmalar sunarak, yabancı güçleri iç rakiplerine karşı silah olarak kullanma ümidiyle hareket ediyorlar.
Bu anlatılar Beyrut salonlarından Washington’daki düşünce kuruluşlarına, Avrupalı diplomatlara ve en sonunda Tel Aviv’e ulaşıyor ve orada yaptırımları, askeri tırmanışı veya Direniş’in siyasi izolasyonunu meşrulaştırmak için “kanıt” olarak yeniden paketleniyor.
Cumhurbaşkanı Mişel Avn, Lübnanlı şahsiyetlerin “Amerika Birleşik Devletleri’nde zehir yayması” konusunda bir zamanlar uyarıda bulunmuştu. O zamanlar pek çok kişi bu ifadeyi ciddiye almamış, ancak şimdi ileri görüşlü görünüyor. Avn’ın anlattığı şey marjinal bir olgu değil; yapısal bir eğilim.
Batı tarafından finanse edilen ve bu anlatıları tekrarlayan, temizleyen ve güçlendiren medya kuruluşlarının rolü de aynı derecede endişe verici. Haberleri, büyükelçilik söylemleriyle sürekli örtüşüyor: Direniş’i karalıyor, Amerikan müdahalesini meşrulaştırıyor ve İsrail tehditlerini Lübnan’ın “kötü davranışlarının” rasyonel sonuçları olarak sunuyorlar.
Hibe, atölye çalışmaları ve diplomatik erişimle desteklenen bu tür yayınlar, yabancı baskının hem gerekli hem de kaçınılmaz olduğu konusunda yumuşak bir fikir birliği üretiyor.
Bu güçler bir araya gelerek Lübnan’ı son derece tehlikeli bir döneme doğru itiyor. Ulusal egemenliği aşındırıyor, İsrail düşmanını cesaretlendiriyor ve bölgesel gerilimlerin zaten arttığı bir dönemde iç birliği parçalıyorlar. Tehlike artık sadece siyasi değil. Varoluşsal.
Lübnan, 22 Kasım’da Bağımsızlık Günü’nü kutlarken, bu kez kültürel alanda bir egemenlik sınavıyla daha karşı karşıya. Casino du Liban’ın bu özel günü Fransız şarkıcı Kendji Girac’ın üç konseriyle kutlama kararı yoğun tartışmalara yol açtı.
Girac’ın kamusal duruşları ve çağrışımları, İsrail varlığına karşı açık bir sempatiyi yansıtıyor ve bu durum birçok Lübnanlının, kurtuluş ve onura dayalı ulusal bir bayramın, her ikisine de düşmanca söylemlerle uyumlu bir sanatçıyı nasıl içerebildiğini sorgulamasına yol açıyor.
Bağımsızlık Günü tarafsız bir bayram değil, Fransız işgaline ve Batı hegemonyasına karşı bir direnişin sembolüdür.
Lübnan’a karşı onlarca yıldır süren saldırılardan sorumlu olan varlığı, açıklamaları veya bağlantıları aracılığıyla meşrulaştıran bir sanatçıyı ağırlamak, günün ahlaki ve tarihsel anlamını sorgulamaktadır. Bu mesele, sanatsal zevkin ötesindedir.
