HaberlerHizbullah HakverdiİranÖrnek ŞahsiyetlerOrtadoğuŞafakta On Gün Yazılar

Hizbullah HAKVERDİ’nin anlatımıyla İslam İnkılabı güneşi… 3.Bölüm

“Vel’fecr; and olsun ‘Fecr’e;.. Asrımızı aydınlatan İslam inkılabı güneşine!..”

Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;., parıltılarının belirtileri ile birlikte ‘küfür yarasaları’ meydanları terk

etmiş, ortalıklarda görünmez olmuştur. Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;.. İlâhî şulelerinin yansıması ile birlikte ‘hak ile bâtıl’ kesin hatlariyle ayrılmış, ‘nifak’ perdelerini çatır-çatır yırtmış, ‘sıddıkları’ ve ‘kezzâbları’ deşifre etmiş, ‘Su üzerine’ çıkarmıştır. Öyle bir ‘fecr’; öyle bir ‘güneş’ ki;., dünyayı kendi ‘çiftliği’, ‘yağma ve talan alanı’; insanlığı da ‘hizmetçileri, ırgatları ve köleleri’ mesabesinde gören ‘emperyalist güçlerin’ ve ‘müstekbirlerin’ zulüm-katl ve cinayetle yoğurulmuş habis ‘saltanatlarını’ derinden derine ‘sarsmaya’, ‘çatlatmaya’ ve yer yer de ‘yıkmaya’ başlamış; İslam ümmetinin ve ezilen dünya halklarının-mustaz’aflarının ‘kurtuluş ümidi’, ışığı ve ‘can simidi’ durumuna gelmiştir… Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’; ‘Öz Muhammedî islamın mücessem timsâli haline gelmiş’, ‘alem-i mülk ve melekütü, alem-i ervahı ve ma’nayı ‘ihtizaza’ ve cüş-u huruşa getirmiştir.. Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;.. İslâm ümmetinin üzerine musallat olmuş, emperyalistler adına ‘İslam ve ‘Ümmeti’ kontrol altına alma görevini üstlenmiş, bununla birlikte ‘alim(?) ‘mücâhid(?) unvanını gasb etmiş habis ve uşak zihniyeti, yani ‘Amerikancı İslam cephesini’ kesin (ve kalın) çizgilerle ayırmış; ‘Öz Muhammedî İslamın kimliğini’ yani ‘Muhammedi ve Hüseynî çizgiyi’ ortaya koymuş, ‘gerçek İslam’ın ne olduğunu’ göstermiş, bu hususta ‘İlâhî Furkan’ fonksiyonunu oynamıştır… Öyle bir ‘Fecr’; öyle bir ‘Güneş’ ki;.. ışıldayan-parıldayan İlâhî huzmeleri, ‘tağutî sarayları’ cayır cayır yakarken, tutuşmaya ‘müheyya’ -üzeri küllenmiş- imanlı gönülleri de uyandırmaya, canlandırmaya, ‘İman ateşiyle’ ve aşkiyle yakmaya-alevlendirmeye ve ‘İslamın izzet ve hürriyeti’ uğruna ayaklandırmaya ve şahlandırmaya başlamış, böylece günümüz dünyasını kasıp-kavuran emperyalist güçlerin ‘sömürü imparatorluklarının’ çöküş ve yıkılış kapısını açmıştır!..

‘El-fecr’ suresinde ifadesini bulan bu İlâhî tablo’nun ihtişamını ve nurâniyetini gerçek yüzüyle ve tam anlamiyle idrak edebilmek için,ezelden ebede kadar her şeyi ve her olayı ‘ihata’ eden ve ‘Kelamullah’ olan Kur’an-ı Kerim’in İlâhî ve şümullü hitabına kulak verelim:

“(Felâketleri bütün mahlûkâtı sarıp kaplayacak olan kıyamet günün haberi.sana geldi mi? (Ki, bir kısım) yüzler vardır ki, o gün zillete bürünmüştür. Zor işler altında bitkin düşmüştür. (Onlar) kızgın bir ateşe girerler; kızgın bir kaynaktan girilecektirler; kötü kokulu, kuru bir dikenden başka yiyecekleri yoktur! (Ki) O, ne semirtir ve ne de açlığı giderir. (Ve yine, bir kısım) yüzler de vardır ki, o gün parıl parıl’dır. Çalıştıklarından dolayı hoşnuddur. (Ki, onlar) yüksek bir Cennettedir; orada boş bir lâf işitmez(ler); orada dâima akan (nice) bir pınaı vardır! Orada yüksek tahtlar.yerleştirilmiş kâseler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş saçaklı halılar vardır!…” (El-Ğaşiye: 1-16) Ayet-i Kerimeleri, her asırda ve her zaman karşı karşıya bulunan ‘iki zıt cephenin’, yani ‘küfür’ cephesiyle ‘İman’ cephesinir akibetlerini ‘vecîz’ ve net bir biçimde beyân ederken, “Onlar (sâdece, örnek olsun diye) deveye bakmazlar mı (ki, ne kadar acâib ve) nasıl (bir hikmetle-san’atlâ) yaratılmıştır? Göğe de., (bakmazlar mı?) Nasıl yükseltilmiştir? (bakmazlar mı) dağlara da! (ki) nasıl dikilmiştir? Ve yere de., (bakmazlar mı? Ki,) nasıl yayılmıştır?…” (EI-Gaşiye: 17-20) Ayetleri de ‘ehl-i küfrün’ akıl ve kalbini tahkir ve istihfaf etmekte; ‘İman’ ehline ‘Tevhîdî-yakînî’ ufuklar-pence-reler açmaktadır.

“… Sen hemen hatırlat (ve Tevhidi çizgide öğütler ver!) sen, ancak bir hatırlatıcısın! Onların üzerine ‘musâytir’ (musallat, mutasallıt, zor kullanıcı) değilsin! (Senin bu hatırlatmandan sonra, başkası değil) ancak kim yüz çevirirse ve küfrederse, Allah onu en büyük azâb ile azablandırır. Şübhesiz onların dönüşü, ancak bizedir. Sonra hesaplarını görmek de bize düşer!” (El-Ğaşiye: 21-26) Ayetleriyle, Resülüllah Sallallahü Aleyhi Ve Sel-lem Efendimizin şahsında, her devirde ‘İslam’ın öncü kadrolarının’ ve liderlerinin tavır ve durumları beyân edilmektedir. Ki; genel’den özel’e, küll’den cüz’e doğru geldiğimiz zaman, değişik zamanlardaki ‘muhtelif efradından bir ferd-i vahidi’ olma noktasında ve mezkûr ayetlerle olan ‘münâsebât-ı ma’nevî-yeleri’ cihetiyle ‘İslam İnkılabının ve rehberinin’ kudsiyeti ve ulviyeti daha iyice anlaşılmaktadır. Zira; ‘El-fecr’ suresinin ‘sibakı’ olması yönünden, ondaki ‘hakâik’ ile münâsebâtı zahir olan ve “her yandan insanları ve toplumu saran, istilâ eden kâbu, dert, belâ, maddi ve ma’nevi kıyamet, ateş, kılıf-perde, ukubat…” gibi anlamlara gelen (47) ‘Ğaşiye’ kelimesi ve onun ‘alem’ olduğu ve ‘müsemmâsı’ olan mezkûr sure’nin (bilhassa) son kısımları, -âdetâ-‘İslam İnkılabı öncesi dünyanın (özellikle mahall-i İnkılab olan iran’ın) hâzin durumunu (remzen) tasrih ve tebyîn etmekte; ‘Vâris-i Resülüllah’ olan İnkılab rehberinin haline ve pozisyonuna dikkat çekmektedir…

Evet;.. ‘Büyük şeytan’ Amerika’nın ‘bölge uşağı’ rolünü oynayan, insanlık tarihinde gelip geçmiş nice selefler bulunan ‘şahlık’ tağutunun bir ‘kâbus’, ‘dert’, ‘belâ-fitne’, ‘ateş’ ve kahredici bir ‘zulümât’ hâlinde tüm toplumu ‘sarıp-kuşatması’ ve her yönden ‘istilâ’ ederek zalim ‘kıskacı’ arasına alması; o tağutî düzeni karşısına ‘volkan’ gibi dikilen şanlı imamın da ‘ordu, saltanat, aşiret’ gibi., hiç bir ‘maddi gücü’ ve zorlayıcı vâsıtaları olmadığı halde, sâdece ‘tezkir, tebliğ, ikâz ve irşâd’ ile iktifa etmesi; buna rağmen, hakim olan tağutî ‘şahlığın’ ondan ‘yüz çevirmesi’; silâhla, zulümle, katl-ü cinayetle karşılık vermesi; Allah-u Teala’nın da o zalim düzenin başlarını maddî ve ma’nevî, dünyevî ve uhrevî ‘azab-lara’ düçâr kılması ve tar-u mâr etmesi;.. ‘Vel-fecri, ve leyalin asrin…’in ‘sibakı’ oian mezkûr ‘El-Gâşiye’ suresinin, bilhassa ‘son kısımlarının’ da ‘İslam İnkılabı’ ve ‘mümtaz imamı’ ile ‘ma’nen ve işâreten münâsebettar olduğunu göstermekte; böylece ‘El-fecr’ suresinin ‘İlâhî müjdesinin’ ve ‘fecr-i sadıkın doğuşunun’ öncüsü durumuna gelmektedir. Ki; bunu müteakiben de ‘El-fecr’ suresi, ‘İslam İnkılabı fecrini ve güneşini’ remzen, imaen ve işâreten ‘ihbâr-ı ğayb’ kabilinden müjdelemekte ve ‘efradından’ olan zamanımızın ‘fecrini’ (İslamink-ılabını) haber vermektedir…

Evet:

“And olsun fecr’e; ve leyâlin aşr’e (bir arada geçen ve karanlık gündüzleri de ihtiva eden on gece’ye); ve şef’ü vetr’e (her nev’i çift ile tek’e…); (gelip-gide-ceği) ve geçeceği demde gece’ye;.. Ki bunlarda (ve bunların içinde cereyan eden, çok garaib-acâîb ve harika olaylarda) akıl sahibi bir kimse için kasem (edilmeğe lâyık değerler) var, değil mi?… (El-Fecr: 1-5) Ayetleri, İslam İnkılabının bir ‘fecr’olarak doğuşunu, doğuş öncesi ‘ahvâlini’ ve imamın durumunu ‘veciz’ bir şekilde terennüm ederken;. “…Görmedin mi, rabbin nasıl yaptı ad’a; İ’mâd (direk) sahibi İrem’e; ki o, beldeler içinde misli yaratıl mamış^bir kavim) idi…; ve va’idlerde kayaları (kesip) oyan Semud’e; ve ‘Evtâd’ (kazıklar, ordular, ehramlar) sahibi fir’avn’e; ki (bütün) bunlar, belde-ler(in)de tuğyan etmişlerdi;.. Ve oralarda fesadı çoğaltmışlardı… Onun için, rabbin de üzerlerine bir azâb kamçısı yağdırıverdi. Şüphesiz rabbin, (sürekli olarak) ‘rasâd’ etmektedir, (dâima nigâhbandır, her an gözetleyicidir..).” (El-Fecr: 6-14) Ayet-i Kerimeleri de, ‘tağutî şahlığın’ seleflerine ve elîm akibetlerine dikkat çekmekte; remzen ve imâen ‘Ad, Semud, İrem ve Fir’avn’ tağutîliklerinin ‘haleflerinden’ olan şahlığın ve benzerlerinin de aynı aki-bete düçâr olacaklarına ‘işaret’ etmektedir. Ki bu; aynen tahakkuk etmiş, böylece ‘Sünnetullah’ in her zaman aynen (değişmeden) cereyan ettiğini göstermiştir…

Ezel’den ebed’e kadar.. Her şeyi ve tüm hâdisâtı ‘İhata eden’ Kur’an-ı kerim, ‘El-Fecr’ suresinde kati bir şekilde, asrımızın harika ‘İslam İnkılabından’ bahsetmekte, daha öncede değindiğimiz gibi; İmam’ın İran’a geliş tarihi olan 1-Şubat-1979 tarihi ile, kesin zaferin kazanıldığı 11-Şubat-1979 tarihleri arasında geçen ‘korkulu, karanlık on günün’ (on gecenin) geçmesinden sonra ‘fecr-i sâdık’ doğmakta, yani çağlar üstü muhteşem ‘İslam İnkılabı’ bil-fiil hakim olmaktadır. Ki, Merhum İmamın ve İslam İnkılabının dikkat çektiği bu kutsal; ve, müjdeler-ümidler dolu ‘On gece’ (ve on gün), islam İnkılabının hakim olduğu beldelerde “şafakta on gün” diye, resmî merasimlerle kutlanmaktadır. Bu mutlu ve kutlu ‘fecr-i sâdık’olayını, ‘El-Fecr’ suresinin tefsiri kısmında ‘Fi zılâl’il-Kur’an’ ‘dan ta’kib edelim:

“Sure’nin bu ‘giriş’ kısmındaki ‘yemin’; şeffaf, ısındırıcı, letafet dolu, ruh sahibi yaratıkları ve tabloları ihtiva etmektedir: ‘And olsun fecr’e;.. Hayat; Nefesini kolayca aldığı, sevinç ve tebessüm yayıldığı, tatlı bir dostluğun ve muhabbetin hakim olduğu, o an’aL Dalgın varlıkların, yavaş yavaş uyanmağa başladığı nefesleriyle sanki, birer birer yalvardıkları, her anının, beklenen bir açılış hüviyeti arzettiği ‘fecr’ saatine!..”;

“Ve on gece’ye; “…Ayetin akışı içerisinde gecelere hususî bir şahsiyet verilmektedir. Kur’anın uçuşan ifadelerinin gerisinden biz, gecelerin ‘ruh sahibi’ ‘birer canlı varlık’ olduğunu, onun bizi kucakladığını, bizim de onu kucakladığımızı hisseder gibi oluyoruz!…” (48) diyen merhum Kutub, “Zevc-zevce ve ferd”, “Her şeydeki çift ve tek”, “zamm, şefâât ve ‘iytar’ gibi teklemek ve ‘ahz-ı intikam ve öç almak”, “iki rek’âtli ve tek rek’âtli namaz” gibi., bir çok ve geniş anlamlar taşıyan (49) “Ve’ş-şef’i ve’l-vetri” (Hem çift’e, hem tek’e!) ayetinin sâdece ‘namaz’ şıkkı ve tevcihi hususunda şöyle devam etmektedir:

“Ve’ş-şef’i ve’l vetri” (hem çift’e, hem tek’e!);… “Bununla bu sevimli, insanı ısıtan fecir ve gece havasına, ibadet ve namaz ruhu verilmektedir…. Huşu’ dolu ibadet ruhuyla mevcudatın ruhu buluşmakta ve ibadet eden ruhlar, seçkin gecelerin ve parlak ‘Fecirlerin ruhuyla karşılıklı konuşmaktadırlar!”

“Gelip geçeceği dem’de geceye!” Buradaki ‘Gece’, ‘Canlı bir varlıktır’. Kâinat içerisinde gelip geçer. Ve sanki, ‘karanlıkta dolaşan’ ‘uykusuz bir insan’ veya ‘uzak bir seyâhâta çıkmış bir yolcu’ gibi… Ne güzel bir sahne! Ne tesirli nağme! ve; ‘fecr’le, ‘On geceyle’, ‘çift ve tek’le uyuşan ahenk!…”

“Bu ifadeler, ibare ve lâfızlardan ibaret değil. Bunlar, fecir meltemleri gibi esen bir rüzgâr! Itırla parlayan tatlı bir esinti! Yahut da, kalbin alıştığı ‘bir kurtuluş kuşağı’! Ruhun sevdiği lâtif bir fısıltı! Vicdanın uyandığı manalı bir dokunuş!… Bu bir güzellik… Güzel; sevimli, lâtif bir güzellik! Bu öyle bir güzellik ki; büyük bir şiirin büyüyü andıran güzelliği izaha yakınlaşamaz! Çünkü burada, şaheser bir güzellikle beraber büyük bir hakikat dile getiriliyor. Ve bunun için ardından “Akıl sa-hibleri için bunların her biri birer yemine değmez mi?” deniyor…” (50)…

Merhum Seyyîd Kutub’un, tamamen ‘fıtrî, tabîî, insiyakı’ olan ve ‘El-Fecr’ suresinin baş kısmının tefsirini ihtiva eden bu ifadeleri, lâhûtî ve çağları ihata edici İlâhî evsafa hâiz olan ‘Kur’an-ı kerimin’ mezkûr ayetlerinin şümullü muhtevâsiyle ‘mütenâsiben zamanımızda ‘İran’ coğrafyasında doğan muhteşem ‘İslam İnkılabı’ ‘nın yapısına ve biribiriyle olan ‘münâsebât-ı ma’neviyesine’ ne kadar da muvafık düşmekte,ne güzel ve ne tatlı bir ahenk göstermektedir!… Hele, İran İslam İnkılabı’nın ‘fecrini’ (zuhurunu ve doğuşunu) görmediği halde; İslam İnkılabını gerçekleştiren Hizbullahî ümmeti ve gece-li-gündüzlü, namaz-niyaz ve takva ile yoğurulmuş muhteşem kıyamlarını “Ruh sahibi yaratık ve tablolar”, “Gecelerin ruh sahibi birer canlı varlık olduğunu”, “Dalgın varlıkların yavaş yavaş uyanmağa başladığı nefesleriyle…”, “Onun bizi,bizim de onu kucakladığımızı hisseder gibi oluyoruz”, “(Kıyam dolu olan o geceler, bilhassa son) gece, canlı bir varlıktır.”, “Bir kurtuluş kucağf’dır… şeklinde tasvir ederken; “Karanlıkda dolaşan ‘uykusuz’ bir insan”, “uzak bir seyâhata çıkmış bir yolcu gibi…” ifadeleriyle de, İslam İnkılabının ve kıyamının aşkı, şevki ve heyecanı ile “karanlıklarda dolaşan” “uykusuz bir insan” olan ve Türkiye, Irak ve Fransa’daki ‘on beş yıllık sürgün ve hicret hayatiyle’ zaman ve mekân cihetiyle “uzak bir seyâhata çıkmış bir yolcu gibi” Merhem İmam Humeyni’nin (Rıdvanullahi Aleyh) inkılâb (fecr) öncesi durumunu -adetâ- tasvir etmekte, böylece serapa ‘mu’cize’ olan Kur’an-ı kerim’in mezkûr mu’cizevî ‘El-Fecr’ suresinin lâhutî ifâdesine ve ihbarına güzel bir ‘âyine’ hâline gelmektedir…

Evet;… “Gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazı (şafak atması ve tan ağarması); “Cihanın zulmetten ‘nura’ geçmek üzere gülümsediği en neş’eli ye en mes’ud bir demi” (51) olan ‘fecr’ (İslam İnkılabı), uzun ve çetin bir mücâdele dönemi neticesinde yorgun’, ama büyük bir huzur içerisinde aşılan ve bu aşama ‘uyuşukluğu’ atılan gecelerin sür’atle gidişlerini netice vererek bir ‘şems-i taban’ gibi doğmuş; asırlardan beri zulüm ve zulmetler içerisinde kıvranan insanlık alemini ve İslam ümmetini nura, ışığa sürura ve saadete kavuşturmuştur…

Zamanımızda doğan İlâhî ‘fecr’in (İslam İnkılabı’nın) müessisi ve ‘mihveri’ (İmamı-Rehberi) olan Merhum Humeyni’nin (Rıdvanullahi Aleyh), 1-Şubat-1979 tarihinde-‘İslam inkılabım’ gerçekleştirmek üzere- ‘mahall-i inkılab’ olan ‘İran’ a ayak basmasıyla beraber “on gece” yavaş yavaş kaymağa; son “gecenin gideceği dem’e” kadar geçen ‘süre’ içerisinde “kadın-erkek”, “genç-ihtiyar”, “küçük-büyük”, “fakir-zengin”,”zayıf-güçlü”, “avam-havas”, “ümmi-alim”, “öğrenci-öğret-men”, “işçi-patron”, “köylü-şehirli”, “baba-oğul”, “zevc-zevce” tüm (çift ve tek) hizbullahiler, ‘fecr’in arefesi olan ‘seher’ vaktinin meltemli rüzgarlarının ma’nevi ve lahuti’ esintileriyle yoğurulmuş ve ‘hüşyar’ olmuş bir şekilde ‘şef ve ‘vetr’ (çift ve tek rek’âtli, kunutlu) namazlarını büyük bir vecd, aşk, iştiyak, huşu’ ve huzu’ ile ‘İkame’ edip ‘tağutî’ düzenin kalıntılarından-kırıntılarından İslam’ın ve müslümanların/ezelî’ intikamını, asırlardan beri ezilen ve sömürülen mazlumların-mustaz’afların ‘tarihi’ öcü’nü almağa;.. İnsanlığın kanı ile beslenen müstekbirlerden ve emperyalist güçlerden ‘hesap’ sormağa;.. İslami cihad ve inkılab ateşiyle, imani aşk ve heyecanın ilahî kıvılcımiyle gönüllerdeki iman meşalesini tutuşturmağa;.. ‘Öz Muhammedi İslam’ın’ ve ‘Hüseynî kıyamın’ ilâhî neşvesiyle, asırlardır uyumuş-uyutulmuş İslam ümmetini ve dünya mustaz’âflarını uyarmağa-uyandırmağa ve ‘kıyama’ kaldırmağa;.. ‘Şehâdet’ emvâcının (dalgalarının) ‘lahûtî’ sinyalleriyle ‘alarma’ geçen milyarlık İslam ümmetini “Muhammed ordusu” hüviyetiyle harekete geçirmeğe;.. Dünya müslüman-larının ve mustaz’afların “büyük ve ilâhî ümidi” olmağa; ve tağutî-şeytanî güçlerin habis saltanatlarını sarsmağa;.. Yani; “El-Fecr’ suresinde ifadesini bulan ve müjdelenen ‘fecr-i sadık’, 11-Şubat-1979 (22-Behmen) günü ‘şafakla birlikte doğmağa, alem-i insaniyeti aydınlatmağa;.. Böylece tarihî ve ilâhî ‘kurtarıcılık’ görevini ifâ’ya başlamıştır… (zerrât-ı mevcudat adedince yüce rabbimize hamd-ü senalar ve şükürler olsun!…)

Tarihin muhtelif devirlerinde ‘efradı’ ve mazhârı bulunan ‘Fecr-i İslam’ın’ asrımızdaki tezahürü, masadaki, mazharı, muhatabı ve bir ferd-i vahidi olan “İran İslam İnkılabı’na” mezkûr şekilde dikkat çeken ve zuhurunu müjdeleyen Kur’an-ı kerimin ‘El-Fecr’ suresinin ‘baş kısımları’ remzen bu veçhiyle devam ederken, ‘onu takip eden kısımları’ da, ‘seleflerini’ zikretmekle, tağutî şahlık rejiminin ve benzerlerinin maddî-ma’nevî, dünyevî ve uhrevî felâketine ve elîm akibetine dikkat çekmekte; “Sünnetullahın” her zaman ‘aynı şekilde’ geçerli olduğunu göstermektedir. Evet:

“…Görmedin mi, Rabbin nasıl yaptı ad’a? İ’mâd (sütunlar) sahibi İrem’e? Ki o, beldeler içinde misli yaratılmayandı… Ve vadilerde kayaları (kesip) oyan Semud’e; ve evtâd (kazıklar, zulümler, ordular ve ehramlar) sahibi Fir’avn’e; ki bunlar, bel-deler(in)de tuğyan etmişlerdi;.. Ve on(lar)da (o yer lerde) ‘fesadı’ (zulüm, anarşi ve bozgunculuğu) çoğaltmışlardı… Onun için, rabbin de üzerlerine bir azâb kamçısı yağdın verdi! Şübhesiz rabbin (onların yaptıklarını sürekli olarak) ‘raşâd’ edicidir. (nigâhban olarak, dâima gözetleyicidir.)…” (El-Fecr: 6-14).

Bilindiği gibi; Hak ile Batilin, İman ile Küfr’ün Tevhid ile Şirk’in, Adalet ile Zulmün savaş alanı olan küre-i arz’da zaman zaman galib-hakim duruma gelen ve insiyatifi eline alan ‘tağutr güçler ve düzenler, insanlık alemini ‘şirk, küfr, zulm ve bâtıl’ kıskaçlar arasına almış, insanlık hayatını -adetâ- cehenneme çevirmişlerdir. Günümüzün ‘tağutî’ düzenlerinin selefleri olan ‘Ad, Semud, İrem, Sabîî, Nemrud, Fir’avn…’ gibi cani ve zalim kavimler, güçler ve tağut-lar, bîçâre insanlığı; ‘toplu katliamlardan’ ‘kazığa çekmelere’, ‘diri diri toprağa gömmelerden’ ‘ateşle yakmalara-ateşe atmalara’ ‘derilerini diri diri yüzmelerden’ ‘kürek çekmeiere-arabalara koşmalara’, ‘İnsan cesedleriyle ehram-saray ve kal’a inşâ etmelerden’ ‘kemikleri haşat edip pa-ram-parça etmelere’, ‘zincirlere vurmalardan-hayvan gibi çalıştırmalardan’ ‘ırz-namus ve şeref pây-ı mal etmelere’ kadar.. Zulüm, cinayet, işkence, tazyik ve vahşetlerin tümüne, akıl ve hayale gelmeyen türlerine düçâr kılarak ma’ruz bırakmışlardır…

İşte, günümüz insanlık hayatını kasıp kavuran ve mustaz’afların alın terleri ve kanları üzerine habis ‘saltanatlarım’ kurup devam ettiren ‘büyük şeytan’ Amerika ve yandaşları olan, ‘müstekbir ve emperyalist’ güçler gibi; … kendi çağlarını ve beldelerini ‘kan denizine’ çeviren mezkûr tağutî düzenler ve ‘ele başları’olan tağutlar; mazlum ve mustaz’afların terleri, kanları ve irinleri ile ‘semizlenmiş’, kesilen ‘kafataslan’ ve insan kemikleriyle ‘saraylar’inşâ etmiş bununla yetinmeyip Halık-ı Arz ve Semavî olan Allah-u Teala’ya da -haşa- ‘kafa tutmaya’, kendilerini -hâşâ- rab ve ilâh diye ilân etmeğe, tüm insanlığı da kendilerine ‘kul’ edinmeğe başlamışlardır. Emsalsiz bir ‘tuğyan’, ‘zulüm’ ve ‘fesâd’ timsâli olan mezkûr kavimler ve tağutlar, böylece Allah-u Teala tarafından üzerlerine ‘Bir(er) azâb kamçısının yağdırıverilmesini’ hak etmişler; maddî ve ma’nevî, dünyevî ve uhrevî helâketlere-felâketlere uğrayarak cehennemin ‘esfel-i safilini’ni boylamışlardır… Bu keyfiyet; yalnız adı geçen ‘Ad, Semud, İrem, Fir’avn’ gibi kavimlere ‘has’ ve ‘münhasır’ değildir; tarihin her devrinde gelmiş, geçmiş ve gelecek ‘benzer’ tüm kavimlere, zalimlere ve tağutlara şamildir…

Evet; kendi devirlerini ‘İfsad’ eden tağutlar ve tağutî kavimler, ‘bir azab kamçısı’ ile tar-u mâr olmuş, onların karşılarındaki ‘İslam öncüleri’ ve askerleri de -her yönden- kesin zafere ulaşmışlardır. Hûd, Salih, Nuh, Lût, İbrahim ve Musa Aleyhimussalatu Vesselam gibi… Allah’ın Yüce Peygamberleri, isyâna-Tuğyana gelen karşılarındaki tağutları tepelemişler, canlarını (Yüce Allah’ın yardımıyla) cehenneme göndermişlerdir. Son Resul Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz de, keza karşısına dikilen Arap put-perestliğini, me-cusî Ateş-perestliğini, Yahudî temerrud-perestligini ve Nasrânî Müstekbirliğini yerle bir etmiş; İslam’ın mutlak hakimiyetini (ma’nen tamamen, maddeten de kısmen) gerçekleştirmiştir. Ki, böylece; tağutun her devirde ‘efradı’ bulunduğu, ‘Sünne-tullah’ gereği de hepsinin ‘Cehennemi’ boylayıp yok olacağı anlaşılmış olmaktadır. Zira; Şanı Yüce Rab-bimiz, her zaman ‘rasâd edicidir’; nigâhbandır. tuğyana gelmiş olanları, hiçbir zaman ‘başıboş’ ve cezasız bırakmayacak, her zaman-‘üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverecektir..!’

Tarihin geçmiş devirlerinde tağutları tar-u mar eden, bunu da Yüce kitabında yeri geldikçe bildiren (52) Yüce Rabbimiz, ‘El-Fecr’ suresinde de “Görmedin mi ‘Rabbin’ nasıl etti?..”; ‘Rabbin’ de üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverdü”; “‘Rabbin’ rasâd edicidir!..” gibi ifadelerle ‘dehşet’ ve ‘heybet’ içerisinde; ‘Rabbin, senin Rabbin!..’ diyerek sonsuz bir ‘ülfet’ ‘Ünsiyef, ‘emniyet’ ve ‘sekinet’ bahşetmekte, bîçâre-aciz ‘mü’min kullarına ‘Zat-ı Rububiyetine nisbet-intisâb vesikası’ ve güçlü bir ‘tevekkül-teslimiyet belgesi’ vererek, hayatlarını ‘garanti altına’ almaktadır. Bu ilâhi, intisab ve teslimiyettir ki; “Sağ elime güneş, sol elime de ay konsa, asla bu işden vazgeçmem! (tağutlara boyun eğmem!)” (53); “Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir!” (54) gibi., eşsiz bir ‘güven ve itmi’nan’ husule getirmektedir. Zira; düşmanlar ne kadar çok ve ne derece azgın olurlarsa olsunlar, ‘Rabbü’l-Alemin’ olan Aliah-u Teala’nın İlâhî gücü, kudreti ve himâyesi karşısında ne halt edebilir?..

Mezkur ayetler ve benzerleri, “Yüce Rabbiniz her şeyden ve her güçten daha büyük ve daha güçlüdür; yegâne güç ve azamet sahibi O’dur! O’na istinâd edene ve O’nun himayesine girene, hiç kimse asla dokunamaz!. O’nun için kat’iyyen müsterih olun, Ey tevekkül ehli ve ey iman edenler!…” diye, ma’nen Yüce Resulün (ASM) şahsında her devrin Hizbullahî Müslümanlarına hitab etmekte; kendi zamanlarındaki tağutlardan asla korkmamalarını, zira onların da akibetlerinin ‘Ad, Semud, Kavm-i Nuh, Kavm-i Lût, Nemrud, Şeddad, Fir’avn..” gibi olacaklarını ders vermektedir.

İşte; zamanımızın ‘büyük şeytanı’ olan Amerika emperyalizminin, bölge temsilcisi ve sâdık uşağı, tağutî ‘Şahlık’ rejiminin ve patronlarının karşısına, ‘çelik’gibi dikilen Merhum imam Humeynî (Rıdvanul-lahi Aleyh) ve Hizbullahî cemaati de ‘Rabbü’l-Alemin olan Allah-u Teala’nın büyük hıfzı ve himayesine mazhar olmuş, uşak tağutî düzeni (Allah’ın yardımiy-le) yerle bir etmiş, sair müstekbir güçlerin saltanatlarını da büyük ölçüde sarsmış ve yerinden oynatmıştır. ‘Veraset-i Nübüvvet’ cihetiyle zamanımız da ‘Öz Muhammedi İslamı’ hakimiyet tahtına oturtarak, muhteşem İslam İnkılabını gerçekleştiren Merhum İmam Humeynî, büyük bir ‘emniyet, teslimiyet ve sekinet* içerisinde dünya müstekbirliğine karşı koymuş, birleşik küfür güçleri karşısında azıcık da olsa, bir korkuya ve endişeye asla kapılmamıştır. Ve; 1 Şubat 1979 tarihinde geldiği İran toprağında, “on gün” (gece ve gündüz) sürdürdüğü ölüm-kalım savaşını müteakib gerçekleştirdiği ‘İslam İnkılabı’ ile, asrımızın “Fecr-i Sadıkı” bütün ihtişamiyle tulu’ etmiştir…

Evet; Ad, Semud, İrem, Nuh kavimleri ile, Nemrud ve Fir’avn gibi tağutlar, nasıl ki o zaman o devirlerde doğan ‘Fecr-i İslam’ ile tar-u mâr ol-muşlarsa; zamanımızda doğan ‘Fecr-i İslam’ ile de ‘Tağutî Şahlık’ düzeni yıkılmış, sair tağutî saltanatlar da büyük ölçüde sarsılmış ve yıkılmağa ramak kalmıştır. Ki, yavaş yavaş tüm tağutî düzenler yıkılmağa doğru gitmekte; ‘İslam’ın, dünya hakimiyetine doğru gidişi’ gittikçe hız kazanmaktadır…

Mezkur Ad, Semud… kavimleri, Nemrud ve Fir’avn gibi tağutlar, nasıl ki, kendi zamanlarında ve beldelerinde yaşayan insanları inim inim inletmiş; terleri-kanları ve irinleri ile semizlenmiş; kafatas-larmdan saraylar (?) inşa etmiş; ve değişik zulüm-işkence ve cinayetlerle insanlık hayatını zehire ve cehenneme çevirmişlerse;.. zamanımızın emperyalist ve zulüm düzenleri, örneğin ‘tağutî şahlık’ düzeni de, onlardan geri kalmamış, hatta yer yer daha da ileri giderek, zulüm-cinâyet-işkence ve katl’i âmlarda ‘zirveye’ tırmanmıştır…

‘Fir’avnların-Nemrutların’ zulümlerine ve tuğyanlarına ‘taş çıkartan’ mel’un ‘şehinşahlık’ düzeni; ‘toplu katliamlardan’ ‘diri diri yakmalara ve ateşten ızgaralar üzerinde kavurmalara’; ‘çoluk-çocuk, kadın-erkek insan topluluklarını tank paletleri ile param-parça etmelerden, vücutlarını lime lime etmelere’; ‘muhalif kişileri uçaklardan-helikopterlerden yeryüzüne, dağlara-va’dilere atmalardan, tuz göllerine diri diri atıp eritmelere’, ‘elektrikli (CIA eğitimi ve usulü ile) değişik işkencelerden, kafaları-beyinleri matkablarla delmelere’; ‘kundakdaki bebeklere varıncaya kadar, tüm toplumu top-tank ve makinalı tüfeklerle hunharca öldürmekten, camilerdeki halkları kurşun yağmuruna tutmaya’; ‘ateş ile dağlamaktan, tırnak çekmelere’; ‘anadan doğma üryan halde soğuk ve buzlu su ve depolarına-hücrelerine koymaktan,tavuk kafeslerine tıkamalara’; ‘kol’dan-ayak’dan asmalardan, kum torbaları ile iç organları yumruklanarak -tamamen- tahrib etmeye ve yerinden sökmeye’; ‘organları değişik zulüm ve usulleriyle felç bırakmalardan, kesip-biçmeye ve sakat bırakmaya’; ‘ceza ve gözetim evlerinde kadm-er-kek mazlumların ırzlarına-namuslarına alçakça tecavüzlerden, aç-susuz bırakmalara ve def’i-ha-cetlerine -bile- engel olmalara’ kadar… Akıl ve hayale gelmeyen; insanlığa değil, hayvanlığa bile yakışmayacak derecede bir aiçakhk arzeden her türlü zulüm, işkence, katliam’, cinayet ve vahşetler irtikab etmiş; böylece selefleri olan ‘Ad, Se-mud, İrem, Sabîî’.. kavimlerine ve Nemrud, Şed-dad, Fir’avn gibi tağutlara ‘layık bir vâris’, hatta onlardan da rezil -adî ve cânî olduğunu göstermiştir…

Allah-u Teala da, İlâhî ‘Sünneti gereği, Şahlık tağutunun üzerine de dehşetli ‘bir azab kaçması yağdırıverip’ maddî-manevî, dünyevî-uhrevî yönden ‘hüsrana’ uğratıp ‘cehennemin esfel-i safi-line’, seleflerinin yanına göndermiştir. Böylece; her devri ‘rasad edici’ (adım adım gözetleyici, ‘hesab görücü ve İntikam alıcı olan Allahu Teala’, tağutî-hâbis Şah’lık düzenini de ‘Ad, Semud, İrem ve Fir’avn’ kavimlerinin-tağutlarının -ma’-lûm olan-aki-betlerine uğratmış; gözleri yaşlı, gönülleri ğamkin mü’minleri ve ezilen mustaz’afları huzura ve sürura kavuşturmuştur…

İşte; Şâh’lık tağutîliğinin yıkılmasının, dünya müstekbirliğinin de sarsılmasının ‘lâhûtî amîli’ olan muhteşem ‘İslam İnkılabı’, beklenen bir “fecr-i sâdık” olarak ‘tulu’ ederken, bedbaht asrımızı ‘Öz Muhammedî İslamın’ İlâhî nuruyla ‘nurlandırmış’, -hükümranlık noktasında-, kapitalist çağ’dan sosyalist ve komünist çağ’a geçmiş bulunan çağımızı “Nur çağı”, “İslam çağı”, “Kur’an çağı”, “İman çağı”, “cihad ve şehadet çağı” hâline getirmiş; ‘Cahili 20. asır devrini’ kapamış, “İlâhî-Muhammedî ve inkılâbî 21. asır, ‘İslam devrini’ ” açmıştır. Ki; daha şimdiden Sovyet-Rusya’dan Hindistan’a, Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya, Filipinlerden Endonezya’ya kadar., dünyanın tüm bölgelerinde bu “fecr-i islam’ın; muhteşem İslam İnkılabı güneşinin” İlâhî-kıyamî ve inkılâbı ışıkları parılda-maya, Muhammedî-lahutî huzmeleri ışıldamaya, gönüllerde meknuz bulunan ‘İman meş’âlesini’ tutuşturmaya, mustaz’af halkları uyandırmaya-ayaklandırmaya ve ‘emperyalist sarayların temellerini’ kökten sarsmaya ve ‘yıkmaya’ doğru gitmeye başlamıştır… (Bu kutlu tezahür ve tecelli, Hizbullah ümmetine ve dünya mustaz’aflarına mübarek olsun!…)

Elbette, bu derece ulvî, kudsî ve şümullü bir ‘İslam İnkılabı’, ‘Öz Muhammedî İslamın yeniden tezahürü’ ve ‘Mutlak Fecr-i İslam’ın asrımızdaki nurani tecellisi’ olan bir ‘Hükümet-i İslami’, ezelden ebede kadar ‘her şeyi ve her olayı’ İlâhî bünyesinde mündemiç bulunan Kur’an-ı kerim’in yüksek senasına, tezkirine ve te’yidine mazhar olacak, böylece; iman ehlinin İlâhî bir ‘tahâssüngâhı’ olurken, kâfir-münâfık ve fasık çevrelere de ‘korkular’ salacaktır… Bütün bunlar, “Akıl sahibi olanlar için and edilmeye layık birer değerler” ifade etmektedir, elbette!..

Başa dön tuşu
Kapalı
Bugün 09 Temmuz 2020 (31) içerik yüklenmiştir.