HaberlerİranOrtadoğu

İran’ın 11. hükümetinin dış politikadaki dinamikleri açıklandı

İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ruhani’nin dış politikasının prensipleri hakkında Dışişleri Bakanı Zarif’in yazdığı makale ABD medyasının dikkatini çekti.

İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Dr. Zarif’in Amerikan Foreign Affairs dergisinde yayımlanan ve İran’ın 11. Hükümette dış politikadaki dinamiklerini açıklayan makalesi:

Dış siyaset, tüm ulus devletler için hayatın ve yönetimin vazgeçilmez bir parçası sayılmaktadır. Bu faktörün önemi, son yıllarda devletlerarası ilişkilerin gitgide karmaşık bir hal almasına paralel olarak daha da artmıştır. Uluslararası arenada çok yönlü kurumlar, devlet dışı aktörler ve hatta bireyler olmak üzere aktör sayısındaki kaçınılmaz artış, politika yapmayı daha bir karmaşık hale getirmiştir. Bununla birlikte küreselleşme sürecinin devam etmesi – nasıl algılanıp tanımlandığına, eleştirilip eleştiremediğine bakılmaksızın- gelişmiş veya gelişmekte olan büyük veya küçük ülkelerin dış politikasını kaçınılmaz olarak etkilemiştir.

Halk inkılâbı ile 1979 yılında kurulan İran İslam Cumhuriyeti, kurulduğu andan itibaren, bu sorunlarla boğuşmuştur. İnkılâptan sonraki yıllarda İran’ın dış politikası, ülke Anayasasında belirtildiği üzere; İran’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, ulusal güvenliğini korumak ve uzun vadeli kalıcı ulusal kalkınmaya ulaşmak gibi yüce idealler ve hedefler üzerine kurulmuştur.

İran kendi sınırlarının ötesinde, bölgedeki ve dünyadaki yerini güçlendirmek ve ayrıca İslami demokrasi, başta komşu ülkeler ve bağlantısızlar hareketine üye ülkeler olmak üzere ikili ve çok taraflı ilişkileri geliştirmek, başka ülkelerle gerginlikleri azaltmak ve anlaşmazlıkları yönetmek, olumlu ilişkiler yoluyla bölgesel ve küresel barış ve emniyeti ilerilere taşımak, kültürel diyalog ve angajman yoluyla uluslar arası uzlaşıyı teşvik etmek gibi ideallerini daha ilerilere taşımak istemektedir.

** Çok taraflı dünyada İran

Soğuk savaş sona erip, dünyanın iki kutba ayrıldığı 1990’lı yılların başından itibaren, dünya düzenin yapısı derin bir değişime uğramışsa da, henüz yerleşmiş bir yenidünya düzenin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Geçmişte diğer geçiş dönemlerinde karmaşıklık ve güvensiz bir görünüm arz eden uluslararası işlerdeki durum, bugün de şiddetle tehlike ve sorun arz etmektedir.

Önceki geçiş dönemlerindeki karmaşıklık, genelde askeri rekabetlerden ve hatta dönemin derin güçleri arasında aleni savaşların yaşanmasından kaynaklanıyordu. Geçmişte olduğu gibi şimdiki rekabetler de son derece şiddetli. Hal böyleyken, küresel düzeyde yaşanan ciddi değişiklik, gücün mahiyetinin değişime uğraması ve de devlet ve devlet dışı aktörlerin çeşitlenmesi ve çoğalması gibi nedenlerle rekabet bu günlerde ciddi manada sivil bir görünüm almış durumdadır.

Geleneksel olarak askeri güçle değerlendirilen güç kavramı, hatırı sayılır oranda değişime uğramıştır. Ekonomik, teknolojik ve kültürel nüfuz yeni biçimlerde ortaya çıkarken, aynı zamanda kavramsal düzeydeki değişiklikler, gücün kültürel, yöntemsel ve anlamsal dinamiklerini de sahneye çıkarmış, bu durum birçok aktörün güç kaynaklarına ulaşmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, ikinci dünya savaşından sonraki dönemlerde zamanla çok taraflılığa yöneliş uluslararası kuralların ve icmanın önemini artırmıştır.

Dünya düzeni yapısında yaşanan bunca derin değişikliklere rağmen, önceki düzenden geriye kalanlar ve bu düzenden nemalananlar geçmişin kalıntılarını korumaya çalışmışlardır. Birleşik Devletler’de 1980’li yılların sonundan 1990’lı yılların başlarına kadar olan dönmede “Tarihin sonu” veya “Medeniyetler çatışması” gibi teorilerin ortaya çıkması ve “Düşmansızlık” boşluğuna verilen fevri tepkiler, soğuk savaşın sona ermesi ve Müslümanların dünya sahnesindeki yerini almasından kaynaklanmaktadır.

Daha sonraları İslamofobi çerçevesinde yürütülen çabalar – ki bu çabalar bazen çeşitli yöntem ve biçimlerde örgütlenmek suretiyle kendini devletin resmi politikası olarak göstermiştir- bazıları batıda İslam dünyasını küresel çapta yeni ideolojik düşman olarak empoze etmeye çalışmıştır.

Ancak bugün dünya, birbirinden uzaklaşıp kaçmıyor; aksine karşılıklı olarak birbirine yakınlaşma yönünde hareket ediyor. Önceki dönemlerdeki üstün güçler veya yeni güçlerce tek taraflı politikalar izlenmesi, geçmiştekinin aksine bugün çıkmaza girmiş ve felç olmuştur. Bugün ulus devletlerin çoğu, topraklarını genişletmek, güç ve nüfuzunu vs. diğer özelliklerini artırmanın dışında şu noktanın ayrımına varmıştır ki, dünyadan soyutlanmak – ki bu ister gönüllü ister dayatmayla olsun- bir ayrıcalık değildir. Toplu hareket ve işbirliği günümüz dönemin bariz özelliklerindendir.

Müşterek sorunlara ortak çözüm yolu bulunması için toplu arayışlar anlamına gelen çok taraflılık, uygulamadaki etkisini ve geçerliliğini hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde kanıtlamıştır. Hatta başlıca küresel güçler, her ne kadar hoşlarına gitmese de, artık tek taraflı olarak kendi çıkarlarının peşinde olamayacaklarını veya özel hedeflerine ulaşamayacaklarını anlamışlardır.

Bölgesel ve küresel çaptaki ittifak arayışları süreci, ister kısa süreli amaçlarla ister kalıcı çabalarla olsun, kaçınılmaz olarak toplu hareketlere tanık olacaktır. İradeye bağlı işbirliği zamanla devletlerarasındaki angajmanlarda yeni bir çalışma modeli olarak ortaya çıkmış, bir zamanlar dünyada hâkim olan şimdi ise geçerliliğini yitirmiş “karşı karşıya gelme”, “kayıtsız şartsız teslim olma” veya “sürekli rekabet” modellerinin yerini almıştır.

Bugün, artık dengeleri sıfır toplamlı oyunla kurmak imkânsızdır; bu küreselleşmenin, toplu hareket etme ve işbirliğine yönelişlerin beraberinde getirdiği kaçınılmaz bir sonuçtur. Tüm bunlara rağmen bugün hala bazı aktörler, eski alışkanlıklarında ısrar ederek başkalarına zarar vermek pahasına da olsa kendi çıkarlarına ulaşmayı hedefliyorlar.

Elbette şunun bilinmesi gerekir ki, bazı büyük güçlerin sıfır toplamlı ve kazan- kaybet yöntemine dayalı oyunlarda ısrar etmesi, genelde bütün aktörler için kaybet-kaybet şeklinde sonuçlanmıştır.

Birleşik Devletler’ in, dünyanın en güçlü askeri donanıma sahip olmasına rağmen, günümüz dünyasında sorun olarak ortaya çıkan konumu, bu durumun bariz bir örneğidir. Dünyanın çeşitli noktalarında gördüğümüz ve Birleşik Devletlerin doğrudan başını ağrıtan fiili durum, İran’ın komşuluğunun kaçılmaz olduğu büyük Ortadoğu’da Washington’un, her ne kadar gönülsüz olsa da, küresel diğer güçlerle ve hatta bölgesel aktörlerle ittifak kurma yönünde çark ettiğini açıkça göstermektedir.

Çin, Hindistan ve Rusya, dünyada daha çok rol üstlenmek için temelde batı bloğu ile rekabet halindedir. Bununla birlikte şu anda dünyada varlık gösteren büyük güçler ve ileride güç sahibi olacak ülkeler rekabetlerini ve sahip oldukları farlılıkları ve hatta çekişmelerini askeri donanım ile çözümlemeye ilgi duymuyorlar.

Bu durum, zamanla devletleri dış politikalarını gözden geçirmeye itmiştir. Ulus devletler bugün, şu anki konumlarına ve sahip oldukları güce bakmaksızın, kendi konumlarını güçlendirmeye ve hedeflerine işbirliği ve rekabetten oluşan bir dengeyi korumak suretiyle ulaşmaya çalışıyorlar.

Geçmişteki ölümcül rekabetler zamanla yerini kültürel, yöntemsel ve anlamsal biçimlere bırakmıştır. Küresel kurallar ve davranışlarda günümüzdeki geçiş döneminden kaynaklanan güvensizlik hali, beraberinde olumsuz sonuçları da getirebilmektedir.

Eğer devletler, kendi güçlerini veya başkalarının güçleri ve niyetlerini hesaplamada yanılışa düşerlerse böyle bir şeyin bedeli ilgili herkes için çok ağır olur. Durumun günümüz şartlarında doğası itibariyle tehlikeli vaziyet arz etmesi, devletlerin en gerçek analizlere dayanıp kendi konum ve güçlerini ve ayrıca başkalarının muhtemel niyet ve davranışlarını dakik bir şekilde değerlendirmesini gerektirmektedir.

Bütün hükümetler kendi konumlarını ileriye taşımak için bu geçiş aşamasından yararlanıp menfaatlerini artırabilirler. Devletler, sahip oldukları nispi ayrıcalıklar ile kendi zayıf noktaları konusunda gerçekçi hesaplar yapmalı, bundan daha da önemlisi kendilerine aydınlık plan ve hedefler hazırlamalıdırlar.

Geçtiğimiz birkaç on yıllık dönemde, özellikle de soğuk savaşın sona ermesinden itibaren dış politikada hesabını doğru ve iyi yapan ülkeler bölgesel ve küresel konumunu yükseltmede en yüksek başarıyı elde etmiş; buna karşılık küresel şartları doğru okuyamayıp yanlış hesap ve yargılara dayalı politikalar izleyenler ise ya eski konumunu kaybetmiş ya da kenara itilmişlerdir.

**İran’ın kapasitesinin ortaya çıkması

İran, küresel politikanın çalkantılarla dolu bu geçiş döneminde bölgesel sarsılmaz bir güç olarak özel bir konuma sahip olmuştur. Geniş toprakları ve doğu ve batıyı birbirine bağlayan eşsiz coğrafyasıyla, İran ötelerden beri hep kendi bölgesine ve ötesine hâkim bir konuma sahip olagelmiştir. İran medeniyeti ve kültürel mirası bugün yerinde duruyorsa da İran’ın siyasi ve ekonomik kaderi, içteki yönetim durumu ve İran’ın dış dünya ile ilişkileri nedeniyle dönem dönem iniş- çıkışlara sahne olmuştur. Bütün halkı kucaklayan ve saltanatlık karşıtı olan 1979 halk inkılâbının zafere ulaşması, ülkede cumhuriyetçi ve İslami özelliklerden oluşan yeni bir düzenin şekillenmesine neden olmuştur. Etkileri ve sonuçları oldukça şiddetli ve derin olan bu inkılâp sadece ülkenin komşuluk ilişkilerini değil, büyük Ortadoğu ve dünyanın diğer ülkeleri ile olan ilişkilerini de derinden etkilemiştir.

Çalkantılı bir bölgede yer alan İran’ın seçkin özellikleri gerçekçi bir yaklaşımla tahlil edildiğinde, ülkenin bölgesel ve küresel çapta üstün bir rol oynayabilecek yüksek bir kapasiteye sahip olduğu hemen görülecektir. İran İslam Cumhuriyeti, bölge barışı, güvenliği ve istikrarına etkili bir şekilde katkı sağlayabileceği gibi uluslararası ilişkilerdeki mevcut geçiş aşamasında da önemli bir rol üstlenebilir. Küresel politikadaki kural ve mana öğelerinin ivme kazanmasının öneminden hareketle, İran toplumu ve kültürünün binlerce yıllık mirası ve ayrıca İslam İnkılâbının ülkeye kazandırdığı miras, özellikle de yerel yönetim modeli ve bu modele katılım, İslam Cumhuriyeti’ni seçkin bir konuma taşımıştır. İran böyle bir güçten destek alarak, İran halkının, kalıcı kalkınma ve ilerleme sağlamak ve bölgede kendi kapasitesi ve konumuna uygun güç elde etmek gibi derin ulusal arzularının gerçekleşmesine katkı sağlayabilir.

İran kendine has ve bir fırsat olarak değerlendirilebilecek bir dizi tarihi özellilere de sahip olup, bu özelliklerden birçoğu, geçmişte uygun bir şekilde veya tamamıyla kullanılmamıştır. Örneğin, İran geride kalan yabancı güçlerden bağımsız bir şekilde ve gerçek bir bağlantısız olarak hareket etmiş, özel bir uygulama ile mevcut dünya düzeni çerçevesinde özgür bir ülke olduğunu ortaya koymuştur.

Yine, İran kendi geleneksel siyasetlerinden yaralanabilir. İran modern dünyada nadir görülen dini demokrasi ve kalkınmaya dayalı demokratik yerel bir yönetim modelini başarıyla uygulamıştır.

Öte yandan, dinamik bir İran-İslam kültürünün emsalsiz kültürel kimliğine sahip olan İran, bu özelliğinden tüm İslam dünyasında kendi misyon ve mesajını aktarmada yararlanabilir. Çeşitli etnik azınlıkları, farklı mezhep ve dilleri eskiden beri kendinde barındıran İran, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir siyaset izlemede örnek teşkil eden bir ülkedir.

İran, bütün bu başarıları, tarih boyunca büyük çekişmelere ve uzun süren askeri müdahale ve çatışmalara tanıklık etmiş, hayati ve jeopolitik öneme haiz bir bölgenin merkezinde elde etmiştir.

Netice itibariyle İran, eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin öncülüğünü yaptığı “Medeniyetler arası diyalog” ve fiili Cumhurbaşkanı Ruhani’nin son olarak önerdiği ve geçen Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen “Şiddet ve aşırıcılığa karşı duran bir dünya” önerisi yoluyla, sesini dünyaya duyurabilmiş ve güçlülüğünü bir kez daha ortaya koymuştur.

Yeni dünyada yönetim ve liderlik, bütün hükümetler için, toprak genişliği, nüfus, devletin şekli, coğrafi konum, dünya ile ilişkiler ve kalkınma düzeyinden ayrı olarak, zor ve sıkıntılı bir iştir.

İran ötelerden beri, her ne kadar bazı dönemlerde yönetimde kopukluklar yaşanmışsa da, toparlanmayı bilmiş, tarih boyunca savaşta ve barışta birçok komşusu ve diğer çatışan güçlerle geniş ilişkilere sahip olmuştur. Oldukça zengin bir birikim ve deneyim hazinesine sahip olan İran’ın yedi ülke ile ortak sınırı bulunmakla birlikte, Hazar Denizi ve Fars Körfezi kanalıyla – ki bu iki su yolu sahil ülkelerinin ve yabancı güçlerin ilgi odağıdır- on iki ülkeye erişim imkânı söz konusudur.

Dolayısıyla, ulusal güvenlik ve dış ilişkiler açısından baktığımızda, İran’ın önünde birçok konu olduğunu görüyoruz. İran, temelinde kriz doğurucu meselelerin yattığı bir bölgede bulunmaktadır. Filistin topraklarının yıllardır işgal atında olması ve bu topraklarda yaşanan çatışmalar tüm Ortadoğu’nun refahı ve kalkınmasına darbe vurmuştur.

Uzun yıllar süren yabancı askeri müdahaleler nedeniyle- ki Afganistan ve Irak bunun somut örneğidir- son yıllarda bölgedeki kronik karmaşa, istikrarsızlık ve şiddet hali daha da kötü bir durum almıştır. 2011 yılının başlarında Arap dünyasındaki siyasi hareketler ve kanlı olayların başlangıcında bazı çevrelerce “Arap Baharı” diye adlandırılan ve bazıları tarafından da “İslami Uyanış” denilen hareketle, bölgeye yeni bir istikrarsızlık unsuru eklenmiş oldu.

Öyle anlaşılıyor ki, bu süreç daha uzun süre devam edecektir. Ancak süreç çok güvensizlik vermektedir.

Bölgenin büyük resmine bakarak ve yerel ve küresel oyuncuların arasındaki etki – tepkinin sürekliliği – ve özellikle Birleşik Devletler- İran dış ilişkilerinde birçok sorunla uğraşmak zorunda kalacaklardır. Herhalde İran’la Birleşik Devletler arasında ki nükleer programdan kaynaklanmış olan gerginlik, İran ve komşuları arasındaki ilişkiler durumunu daha da karmaşıklaştırmıştır.

Aynı zamanda, devlet dışı radikal ve şiddet yanlısı aktörlerin ve özellikle İran ve Şia düşmanlıkları ön planda olan gurupların varlığı, Afganistan, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölge ülkelerinde faaliyetleri artmıştır.

Eşgüdümlü bir hareketle, İslamafobi, İran ve Şia fobisi yaratmak ve İran’ı, bölgesel barış ve güvenliği için bir tehdit olarak göstermektir. Bu hareketle, İran karşıtı iddiaları desteklemek, dünyadaki imajını kötülemek ve bölgedeki konumunu zayıflatıp, İran’ın bölgesel rakiplerini silahlandırmak, İran karşıtı güçleri- ki bunlar Taliban ve diğer aşırı guruplardır- aktif olarak desteklemek. Bu girişimler İran’ın komşularıyla olan görüş ayrılıklarını artırmıştır.

**İtidal ve Ümit

Böyle bir küresel ortamda, Ruhani çok çekişmeli geçen Haziran 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kesin bir başarı elde etmiştir. Ruhani birinci turda 5 rakibine karşı kullanılan toplam oyun yüzde 51’ini almayı başarmıştır. Onun itidal ve ümit üzerine kurmuş olduğu siyasi platformu, İran siyasetinde bir dönüm noktası sayılmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katılımın yüzde 73 olması, şunu göstermiştir ki İran’daki halk ve siyasi toplum, 2009 seçimlerinden kalmış olan anlaşmazlıkları bir kenara bırakmıştır. Ruhani’nin iç ve dış konulardaki pragmatik yaklaşımı İranlı seçmenler için güven verici olmuştur. Ruhani’nin seçim propagandası, birçok kritik alanda rakiplerinden ayrışmıştır: İran’ın şu andaki durumuyla ilgili açık ve net analizi, toplumun ve devletin karşı karşıya olduğu zorlukları açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyabilmesi, bu zorlukların ve sorunların aşılması için samimi ve net tutumu. Böylece Ruhani kararsız seçmenleri seçim yarışının son günlerinde sandık başına çekerek, halkın yüksek katılımını sağlamıştır.

Dış politikada ise Ruhani önceki hükümetin 8 yıllık dış ilişkilerini ilkesel olarak akılcı ve nazikçe eleştirmiştir. Ruhani seçim propagandasında gidişatın kabul edilemez durumunu, dış politikamızı reform ederek, düzelteceği sözünü vermiştir. Ruhani’nin açıklamış olduğu reformlar, çağdaş uluslararası düzenin realitesini anlamak açısından v İran’ın dış dünya ile karşılaştığı zorlukları ortaya koymaktadır. Bu değişiklikler aslında İran’ın dış dünya ile olan ilişkilerini normlarına geri oturtmak için neler yapılması gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Ruhani aynı zamanda itidal söylemini vurgulamıştır. Bu yöneliş, milli güvenliği sağlamanın yanında, ülkenin konumunu güçlendirmek, uzun soluklu gelişimini sağlamak, İran’ı çatışmacılıktan diyaloğa çekmek, yapıcı ve uzlaşmaya yöneltmektir.

İtidal, gerçekçiliğe dönüş, özgüven, gerçek idealizm ve yapıcı etkileşimdir. Gerçekçilik, işin özünü anlamak, dünya düzenindeki güç yapısı ve mekanizmasını ve aynı zamanda potansiyelini ve kurumlarının sınırlarını anlamayı gerektirir.

Ruhani’nin açısından itidal, İslami devrim ideallerine derinden inanmak, aynı zamanda İran’ın gerçek potansiyelini, gücünü ve sınırlılıklarını değerlendirebilmektir. Böyle bir bakış açısı, hakaretvari girişimlerden, aşağılayıcı ve kendini üstün görme davranışlardan uzak durmayı gerektirmektedir. Bu bakış açısı aynı zamanda İran’ın maddi ve manevi kaynaklarını, örneğin toplumun ortak aklına dayanan kendine özgüveni teşvik etmektedir.

Bu bakış açısı halka karşı cevap verebilirlik, şeffaflık ve sadakate değer verip, siyasetlerin reform ve iyileştirmesini güvence altına almaktadır. Ruhani’nin bu yaklaşımı dengeleri oturtmak için ince bir çabayı gerektirir: milli gereksinimlerle, bir tarafta bölgesel ve küresel olanaklar, diğer tarafta mevcut araç ve politikalar; dış politikada süreklilik ve esneklikle; hedefler ve imkânlarla ve gücün araç ve gereçlerinin sürekli değişim halinde olan dünyamızla…

Sonuç olarak Ruhani’nin yapıcı etkileşimi sağlama taahhüdü, diyalog ve diğer ülkelerle eşit konumda bir ilişkiyi karşılıklı saygıya dayalı ve ortak çıkarlara hizmet etmeyi gerektirmektedir. Bu yaklaşıma göre diğer aktörlerle gerginliği azaltmak, güven artırıcı girişimlerde bulunmak ve nihai bir uluslararası huzura ermek için çaba sarf etmeyi gerektirmektedir.

**Önümüzdeki süreç

Yukardaki kavramsal çerçeveye göre, hükümetin İslam Cumhuriyeti dış politikasının milli düzeyde toplumsal uzlaşı ve dış dünya ile yapıcı etkileşim ve işbirliğine yönelik olacaktır. İzzet, hikmet ve maslahat ilkesi, İran dış politikasına yön verecektir. Bu genel stratejinin hedefi İran’ın milli güvenliğini güçlendirmek; dış tehditleri ortadan kaldırmak veya etkisizleştirmek, İslamofobi ve İranofobi ile mücadele, ülke konumunu yüceltmek ve kapsayıcı bir gelişim sağlamak olacaktır.

Bu gerçeğe dayanarak Dışişleri Bakanlığı, diğer hükümet kurumları ile yakın işbirliği içerisinde, İran dış politikayı programlama ve icra eden merkezi kurum olarak hareket etmektedir.

İslam Cumhuriyeti ileriye dönük hareketinde birkaç kilit hedef takip etmektedir:

Öncelikle İran ikili ve çok yönlü ilişkilerini anlamlı angajmanla, büyük devletlerle, kuruluşlarla, bu arada uluslararası ekonomi kuruluşlarıyla geliştirip, derinleştirecektir.

Çok yönlülük, İran dış politikasında eksen rolü üstlenmektedir. Bu ise etkin bir işbirliği ile küresel normları oluşturmak ve aynı görüşü paylaşan devletlerin koalisyonunun barış ve istikrara yönelik çabalarını gerektirmektedir.

İkinci öncelik, bir yönetim anlayışı olarak İran vatandaşlarının, nerede olursa olsunlar, bireysel ve sosyal haklarının korunması, İran İslam kültürü, Fars dili, İslami değerler ve İslam demokrasisinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi.

Üçüncüsü; İran başta Filistin olmak üzere dünyada zülüm altında bulunan tüm halkları desteklemeyi ve ayrıca Siyonizm’in İslam dünyasında sorun yaratma girişimlerine karşı olmayı sürdürecektir.

Mevcut acil sorunlar ışığında, İran bir takım acil hedeflerine odaklanmayı sürdürecektir. Birinci öncelik uluslararası camiada meydana gelen İran karşıtlığını etkisizleştirmek ve nihayetinde ise yenilgiye uğratmak olacaktır. Bu İran karşıtlığı İsrail ve Amerikalı destekçiler tarafından yaratılmış olup hedefleri İran’ı güvenlik konusu haline getirmektir. Başka bir deyişle İran İslam Cumhuriyeti’ni dünya düzenine karşı bir tehdit olarak göstererek meşrusuzlaştırmak istiyorlar. Bu doğrultuda kullanılan temel araç ise barışçıl nükleer program konusunda kriz yaratmaktır. İran açısından bu kriz tamamen uydurmadır. Bundan dolayıdır ki Sayın Rohani çıkmaz sokaktan çıkmak ve 5+1 ile müzakere yoluna girmek adına, ortak zeminin bulunması, silahların yayılmamasının garanti edilmesi, İranın bilimsel kazanımlarının korunması, İran’ın nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmasından doğan haklarına saygı duyulaması için ve ayrıca yabancı güçler tarafından empoze edilen adaletsiz yaptrımları sonlandırmak için hiç zaman kaybetmeden girişimde bulunmuştur.

İran nükleer silahlara ilgi duymamakta ve bu gibi silahların güvenliğini artıramayacağına inanmaktadır. İran düşmanlarına karşı nükleer silah kullanımını engelleyecek imkanlara sahip değildir. Ayrıca İran Devleti hatta İran’ın nükleer silah peşinde olduğu değerlendirmesinin de ülke güvenliği ve bölgesel rolü için zararlı olduğuna inanmaktadır. Çünkü İranın fars körfezinde stratejik üstünlüğe ulaşma çabasının bir takım tepkileri tahrik etmesi kaçınılmazdır ki bu tepkiler İran’ın bölgedeki askeri üstünlüğünü azaltacaktır.

Dolayısıyla nükleer konuda yapılan müzakereler üstesinden gelinemeyecek engellerle karşı karşıya değildir. Başarıya ulaşmak ve Cenevre’de geçen yılın ekim ayında onaylanan ortak eylem planında belirlenen hedefe ilerlemek sadece müzakerecilerin siyasi irade ve iyi niyet sergilemesini gerektirmektedir. Bu planda müzakerenin hedefi karşılıklı kabul görmüş uzun vadeli ve kapsayıcı bir çözüm yoluna ulaşmak olarak belirlenmiştir ki İran’ın nükleer programının tamamen barışçıl kalacağını garantilesin. Müzakerelerin birinci aşamasındaki beklenmeyen hızlı ilerleme bu gereksiz krizin hızlı biçimde çözümü ve yeni diplomatik ufukların açılması için olumlu sinyaller sergilemiştir.

İran dış tehditleri diğer dünya ülkeleri bilhassa komşu ülkelerle askıya alınmış konuları çözümlemek yoluyla gidermeye çalışacaktır.

Güven artırıcı önlemler ve işbirliği İranın bölgedeki temel politikasını oluşturacaktır. Bundan dolayı İran geçen sene Fars körfezinde güvenlik ve işbirliği tertibatı oluşturmayı önermiştir. İran sorumlu bir bölgesel oyuncu olarak radikalizim ve şiddeti azaltmak için bölge ülkeleri ve ötesi ile ikili, bölgesel ve çok taraflı aktif işbirliği yapacaktır.

Ayrıca İran Amerika birleşik devletleri ile mevcut farklı düşüncelerini azaltarak ve daha fazla gereksiz gerginliğin çıkmasını önlemek adına bilge bir şekilde davranacak ve böylelikle zamanla gerginlikleri azaltacaktır.

İran ayrıca Avrupa ülkeleri ve diğer batılı ülkeler ile önceki ilişkilerin canlandırılması ve ilişkilerin daha da geliştirilmesi hedefiyle işbirliğine gidecektir. Bu normalleşme süreci karşılıklı saygı ve çıkar temeline dayalı olmalı ve tarafların meşru olan ilgi alanlarına odaklanmalıdır.

İran aynı zamanda Çin, Hindistan ve Rusya gibi diğer güçler ile dostane ilişkilerini güçlendirecek ve geliştirecektir. İran 2015 yılına kadar bağlantısızlar hareketinin başkanlığını üstlenmiştir ve gelişmekte olan dünyada yeni zuhur etmiş güçlere elini uzatacak ve onların sahip olduğu büyük potansiyeli dünya barışı ve refahı için seferber etmeye gayret edecektir.

İran halkı geçen yıl cumhurbaşkanlığı seçimlerine büyük katılım sağlamış ve yapıcı işbirliğine kararlılıkla oy vermiştir. Bu durum İran’daki yeni hükümet ve dünya için istisnai bir fırsat oluşturmuş; böylece ikili ve çok yönlü ilişkilerde farklı ve çok umut verici yol belirlemiştir.

İran İslam Cumhuriyeti vatandaşlarının seçimine ciddiyetle saygılı olacak ki şüphesiz dünya işlerinde de büyük etkisi olacaktır.

İran’ın bu çabalarının başarılı olması için diğer hükümetler İran’ın rolünün Orta doğu ve ötesindeki rolünü kabul etmeli ve İran’ın milli hukuk, çıkarlar ve meşru güvenlik anlayışına saygı göstermelidirler. Ayrıca diğer diğer yönetimler, İran halkının hassasiyetlerini, bilhassa milli izzet ile ilgili bağımsızlık ve kazanımlarını ciddiyetle dikkate almalıdırlar. Batılıların, bilhassa Amerikanlıların geçmişte yaptıkları yanlış analiz ve uygulamalardan kaçınmaları için, İran ve Ortadoğu ile ilgili anlayışlarını değiştirmeye ve bölgeyle ilgili gerçeklere daha iyi bir anlayışla yaklaşmaya ihtiyaçları var. Şu an oluşmuş ve bir daha elde edilemeyebilecek bu tarihi fırsatın cesur bir yönetim anlayışı ile değerlendirilmesi gerekir. Bu fırsat kaçırılmamalıdır.

Başa dön tuşu
Bugün 18 Ekim 2026 (13) içerik yüklenmiştir.