Rehber’in 5. Filistin İntifada Konferansındaki Konuşması – Tam Metin

Dünya Müslümanlarının ve Mustazaflarının Rehberi İmam Seyyid Ali Hamaney’in Uluslar arası 5. Filistin İntifada Konferansında Yapmış Olduğu Tüm Konuşmanın Tam Metni:
Bismillahirrahmanirrahim,
Esselamu Aleykum ve Rahmetullah,
Tüm hamdler alemlerin Rabbi olan Allah’a, salat ve selam Efendimiz Muhammed (SAV)’e O’nun tertemiz Ehl-i Beyt’ine ve Kıyamet Gününe kadar O’nun yolunda giden takipçilerine olsun.
Hüküm ve Hikmet sahibi Allah şöyle buyuruyor: ’’ Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir. Onlar “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izzetlidir (her şeye galiptir).’’ (Hac Sûresi 39- 40)
Tüm değerli misafirler ve onurlu katılımcılara hoş geldiniz diyorum.
Dünya çapında İslami ve siyasi olarak ele alınacak tüm konular arasında, Filistin sorunu özel bir öneme sahiptir. Filistin, İslam ülkelerinin ortak konuları arasında öncelikli bir konudur. Bu konunun kendine has özellikleri vardır.
İlk özelliği, Müslüman bir halkın kendi topraklarından çıkarılarak, farklı ülkelerden bir araya gelerek sahte ve mozaik bir topluluk oluşturan yabancılara verilmesidir.
İkinci özelliği, bu tarihsel olaya sürekli olarak cinayetler, katliamlar, zulüm, baskı ve aşağılanma eşlik etmesidir.
Üçüncü özelliği, ilk kıble ve birçok dinin merkezi olan Filistin’in yıkım, imha, yok ediliş gibi eylemlerle saygısızca tehdit edilmesidir.
Dördüncü özelliği, İslam dünyasının en hassas noktasında bulunan sahte İsrail devleti ve toplumu, bugüne kadar küstah güçlerin bölgedeki askeri, siyasi ve politik üssü olmuştur. Ve İslam ülkelerinin vahdetini, gelişmesini ve ilerlemesini istemeyen ve benzeri birçok nedenden rahatsız olan sömürgeci batı güçleri bunu, İslam Ümmetinin kalbine her zaman bir hançer gibi sapladı.
Beşinci özelliği, insanlık için etik, politik ve ekonomik olarak büyük bir tehlike oluşturan siyonizm, burayı dünyaya kendi etkinliğini ve hegemonyasını yaymak için bir atlama tahtası olarak kullandı.
Eklenecek diğer konular arasında şunlar da yer almalıdır:
-İslam ülkelerinin şimdiye kadar ödediği ağır finansal ve insan maliyetleri,
-Müslüman yönetim ve halkların meşgul edilmesi,
-60 yıllık işgalle birlikte yerlerinden ve bugün bir kısmı hala kamplarda yaşayan Filistinlilerin çektikleri acılar,
-Ve İslam Dünyasının önemli bir medeniyet merkezinin varlığına son vermek.
Bugün ortaya çıkan bir başka önemli konu da İslami Uyanış dalgalarıdır. İslami Uyanış, bütün bölgeyi kaplamış ve İslam Ümmetinin tarihinde oldukça önemli ve yeni bir sayfa açmıştır. Bu kitlesel hareket şu konularda Filistin davasından güç ve cesaret almaktadır:
– Dünyanın bu hassas bölgesinde etkili gelişmelere ve uyumlu bir İslam Birliğine vesile olmasında,
– Müslüman halkların güçlü bir kararlılıkla İslami Uyanış hareketlerine bağlanmalarında ve bu yolda Allah’ın yardımına güvenmelerinde,
-Bölgemizin batılıların arka bahçesi olduğu, zayıflık ve zilletin egemen olduğu döneme bir son verebilmelerinde.
Sakin birer okyanusu andıran Mısır’da, Tunus’da, Libya’da ve bölgenin diğer halklarında bu güçlü İslami uyanış dalgalarının oluşmasında; bir yandan bu halkların diktatör ve yozlaşmış yönetimlerinin Siyonist rejimle artan işbirlikleri etkili olurken, öte yandan da Lübnan’daki Direniş Hareketi’nin 33 gün süren savaşta ve Filistin’deki Direniş Hareketi’nin 22 gün süren savaşta israile karşı imanlı gençlerinin mucizevi zaferleri etkili olmuştur.
Şu bir gerçek ki, yenilmez olduğu iddia edilen ve tepeden tırnağa silahlı olan siyonist rejim, Lübnan’daki savaşta, imanlı ve cesur mücahitlerin sıkılı yumruğu karşısında kesin ve alçaltıcı bir yenilgiye uğramıştır. Daha sonra kör bıçağını, günahsız ancak direnişte kararlı Gazze halkı üzerinde kullanmayı denedi, ancak yine başarısız oldu.
Bölgenin mevcut şartlarını analiz ederken ve alınacak her bir kararın uygunluğu ölçülürken, bu noktalara büyük dikkat gösterilmelidir.
Bu nedenle şunu söylemek yanlış olmayacaktır ki, bugün Filistin Meselesi artan bir önem ve aciliyet kazanmıştır ve bölgedeki mevcut şartlar içinde Filistin halkının Müslüman ülkelerden daha fazla beklenti içerisinde olması hakkıdır.
Şimdi geçmişe ve bugüne bir göz atalım ve gelecek için bir yol haritası hazırlayalım. Belirtilen konuları bu eksende ele alacağım:
Filistin topraklarının işgalinin üzerinden 60 yıldan daha fazla bir zaman geçti. Bu kanlı trajediye yol açan tüm nedenler ortaya konuldu ve bu nedenler içerisinde en önemlisi sömürgeci İngiliz yönetimidir. İngiliz devleti ve diğer batılı küstah devletler siyasi, askeri, kültürel, ekonomik ve istihbarat güçlerini bu büyük zulmü (Filistin’in işgalini) gerçekleştirme uğrunda kullanmışlardır. İşgalcilerin acımasız pençeleri altındaki korumasız Filistin halkı katledildi ve evlerini terk etmeye zorlandı. Bugüne kadar bu insanlık ve medeniyet trajedisinin – ki bu katliamı medeniyet ve insanlığı savunduğunu söyleyenler bizzat yapmıştı- yüzde biri bile ortaya konulmamış, medyada ve görsel dünyada görmezden gelinmiştir. Görsel sanatların, sinemanın ve batı film mafyasının bunun gerçekleşmesine izin vermeye niyetleri yoktur. Bütün bir halk (Filistin halkı), katledilmekte ve bu durum sessizlik içinde seyredilmekteydi.
İşgalin başlangıcındaki bazı direniş örnekleri sert ve acımasızca bastırıldı. Filistin’in dışında, özellikle de Mısır’da bir grup insan İslami kaygılarla bazı girişimlerde bulundu. Ancak bunlar yeterli destekten yoksundu ve etkili bir varlık gösteremediler.
Daha sonra bazı Arap ülkeleri ile siyonist ordu arasında klasik cephe savaşları gerçekleşti. Mısır, Suriye ve Ürdün ordularını harekete geçirdi, ancak Amerika, İngiltere ve Fransa’nın siyonist rejime verdiği şartsız, kitlesel ve artan askeri ve mali destek Arap ordularına galip geldi. Bu savaşlarda, (Arap devletleri) sadece Filistin halkına yardım etme konusunda başarısız olmakla kalmadılar, ayrıca bir kısım topraklarını da siyonist rejime kaptırdılar.
Filistin’in Arap komşularının zayıflığı ortaya çıktıktan sonra organize direniş hücreleri zamanla silahlı Filistinli grupları oluşturmaya başladılar ve bir süre sonra bir araya gelerek “Filistin Kurtuluş Örgütü”nü (FKÖ) kurdular. Bu parlayan bir umut kıvılcımı idi ancak uzun sürmedi. Oluşumun başarısızlığında birçok faktör etkili idi, ancak en temel faktör Örgütün halktan, İslami inanç ve imandan uzak olmasıydı. Sol ideoloji ve milliyetçi duygular, karmaşık ve zor bir mesele olan “Filistin Meselesi”nin ihtiyacı olan şey değildi. Bütün bir halkı cesaretlendirip direniş sahasına çekerek yenilmez bir güce dönüştürecek faktörler: “İslam-Cihad ve Şehadet”ti. Bunu layıkıyla anlayamadılar. Büyük İran İslam Devrimi’nin ilk aylarında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Liderleri, Devrimle birlikte yeni bir ruh bulmuşlardı ve ardı ardına Tahran’ı ziyaret ediyorlardı. Bu dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün en üst düzey bir yetkilisine “Bu haklı mücadelelerinde neden İslam Bayrağını dalgalandırmadıklarını?” sordum. Onun cevabı aralarında bir grup Hristiyan’ın bulunduğu oldu. (Bu kişi daha sonra bir Arap ülkesinde siyonistler tarafından suikastla öldürüldüğünde Yüce Allah’tan onun için rahmet dilemiştim.) Ama onun gerekçesi yanlıştı. Çünkü inanıyorum ki imanlı bir Hristiyan, inançtan yoksun, halkının desteğinden kopuk, sağlam bir fikriyatı olmayan bir hareket içinde savaşmaktansa, Allah’a, hesap gününe, ilahi yardıma iman etmiş kendini cihada adamış bir hareketin içerisinde çok daha inanmış ve kararlı biçimde savaşacaktır.
İmandan yoksunluk ve halktan kopukluk, hareketi zamanla etkisiz hale getirdi. Tabi ki aralarında cesur, onurlu, kendisini davasına adamış ve yürekli insanlar vardı. Ancak FKÖ, bu insanları yanlış hedeflere yönlendirdi. Onların bu sapması “Filistin Davası” için önemli bir darbeydi. Belli bazı ihanet içerisindeki Arap hükümetleri gibi FKÖ’de, Filistin’in kurtuluşunun tek yolu olan direniş idealinden vazgeçti. Bu şekilde yalnızca Filistin’e darbe vurmuş olmadılar, aynı zamanda kendilerine de güçlü bir darbe indirmiş oldular.
1979 yılındaki İran İslam İnkılabı’nın zaferi, bölgedeki bütün dengeleri tersine çevirdi. İslam Devrimi’nin Küresel etkileri ve zalim güçlere indirdiği darbeler içerisinde en açık ve hızlı biçimde gerçekleşenleri, işgalci siyonist devlet üzerinde olanlarıydı. Bu dönemde, siyonist rejimin liderlerinin korku ve endişeleri yüzlerinden okunmaktaydı. Devrimin ilk haftaları içerisinde Tahran’daki siyonist elçilik kapatıldı ve çalışanları sınır dışı edildi. Elçilik, FKÖ yetkililerine resmen verildi ve bugün onların temsilcileri hala elçiliktedir. Bizim Yüce İmamımız, Devrimin hedeflerinden birisinin Filistin’in özgürleştirilmesi ve kanser tümörü israilin buradan sökülüp atılması olduğunu açıkladı. Tüm dünyayı o dönemde saran güçlü devrim dalgaları gittiği her yere şu mesajı ulaştırdı: “ Filistin özgürleştirilmelidir.” İran İslam Cumhuriyeti bu mesajı, devrim düşmanlarının İslam Cumhuriyeti’ni Filistin Davasını desteklemekten vazgeçirmek için ardı arkası kesilmeyen büyük sorunlarla uğraştırırken haykırmaktaydı. Bu sorunlardan bir tanesi ABD, İngiltere ve Bazı Arap hükümetleri tarafından desteklenen Saddam Hüseyin’in ülkemize açtığı ve 8 yıl süren savaştır.
İslam Devrimi ile birlikte Filistin’in damarlarına yeni bir kan pompalanmış oldu. Müslüman Mücahid gruplar Filistin’de ortaya çıkmaya başladı. Düşmana ve onun destekçilerine karşı Lübnan direnişi güçlü ve yeni bir cephe olarak açıldı. Filistin, artık Arap hükümetlerine dayanmak ve BM gibi zalim güçlerin suç ortağı olan uluslararası örgütlerden medet ummak yerine, İslama karşı derin bir imanı olan, fedakar gençlere, kadınlara ve erkeklere güveniyordu ve dayanıyordu. Bu, tüm başarıların temel anahtarıdır.
30 yıllık bir geçmişi olan bu süreç günden güne hız kazanmıştır. Siyonist rejimin 2006 yılında Lübnan’da zelil biçimde yenilgi alması, zalim siyonist ordunun Gazze’de 2008 yılında alçaltıcı bir yenilgiye uğraması, siyonist rejimin Güney Lübnan’dan ve Gazze’den arkasına bakmadan kaçması ve özetle Filistin halkının çaresiz ve de ümitsiz bir halktan, ümitvar, dirençli, kendine güvenen bir halka dönüşmesi… işte bunlar Filistin Davası’nda (İran İslam İnkılabı ile birlikte) son 30 yılın öne çıkan karakteristik özellikleridir.
Direnişi kırmaya ve Filistinli gruplarla Arap hükümetlerinin israilin meşruiyetini tanımaya yönelik taviz ve ihanet girişimleri ortaya çıktığında bu genel resim daha iyi anlaşılacaktır. “Camp David Anlaşmasıyla” başlayan bu ihanet girişimleri, Cemal Abdulnasır’ın hain ve alçak halefi tarafından her zaman direnişçi güçlerin çelik iradesini kırmak için kullanılmıştır. Camp David anlaşmasıyla ilk defa bir Arap hükümeti resmen Filistin topraklarının siyonistlere ait olduğunu kabul etmekte ve Filistin’in Yahudilerin vatanı olduğunu onaylamaktaydı.
Filistinli grupların birbiri ardına verdiği tavizler, Amerika ve sömürgeci Avrupa devletlerinin yaptığı müdahalelerle oluşan Camp David anlaşması ve 1993’teki Oslo anlaşması ve onun tamamlayıcısı olan daha sonraki diğer anlaşmalarla düşman israil, Filistin halkının ve Filistinli grupların direniş azmini kırmak için boş ve aldatıcı vaatlerde bulundu. Filistin halkı ve Filistinli gruplar iç çekişmelerle meşgul edilmeye çalışıldı. Tüm bu anlaşmaların işe yaramadığı çok kısa zamanda anlaşıldı ve siyonistlerle onların destekçileri, bu anlaşmaları birer kağıt parçasından ibaret olarak gördüklerini defalarca ortaya koydular. Bu planlarındaki hedefleri Filistinliler arasında güvensizliği yaymak ve İslami direnişi zayıflatmaktı.
Filistin’deki İslami Gruplar ve Filistin halkındaki direniş ruhu, hain oyunlara karşı hep bir panzehir niteliğinde olmuştur. Allah’ın izni ve Allah’tan gelen bir vaat olarak düşmana karşı durdular ve İlahi yardım onlara ulaştı: “…Şüphesiz ki Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hacc, 40) Kapsamlı bir kuşatma ve ambargoya rağmen Gazze’deki direnişin varlığı ilahi yardımın bir delilidir. Hain ve kokuşmuş Hüsnü Mübarek rejiminin yıkılması ilahi bir yardımdır. Bölgede güçlü İslam Uyanış dalgalarının ortaya çıkması ilahi bir yardımdır. Amerika, İngiltere ve Fransa’nın ikiyüzlülüklerinin ortaya çıkması ve bölge halklarında bunlara karşı nefretin artması ilahi yardımlardır. siyonist rejimin, yerel politik, ekonomik ve toplumsal sorunlarından onu dünyadan izole eden sorunlarına ve batıda siyonizme karşı halk ve hatta akademik düzeyde bir nefretin oluşmasına kadar sayısız ve bitmeyen sorunlarla karşılaşması hep ilahi yardımın delilleridir.
Bugün siyonizm her zamankinden daha zayıf, daha nefret edilen ve dünyadan daha izole edilmiş bir durumdadır ve en büyük destekçisi Amerika, her zamankinden daha zor durumda ve karışıklıklar içerisindedir.
Bugün Filistin’in 60 yıllık işgal tarihi gözlerimizin önündedir. Bu tarihi göz önünde bulundurarak ve ondan dersler çıkararak geleceği planlamamız gerekmektedir.
İki konu öncelikle açıklığa kavuşturulmalıdır. Birinci konu, bizim istediğimiz bütün Filistin’in özgürlüğe kavuşturulmasıdır, Filistin toprağının sadece bir kısmının değil. Filistin’i parçalanmaya götürecek hiçbir plan kabul edilemez. “Filistin Yönetiminin BM’de bir devlet olarak tanınması” kisvesi altında sunulan “iki devlet “ fikri, aslında siyonizmin kendisini “Filistin toprakları üzerinde tanınmasını” sağlayacak bir girişimden başka bir şey değildir. Bunun tanınması, Filistin halkının haklarının çiğnenmesi, topraklarından edilen Filistinlilerin haklarının görmezden gelinmesi ve hatta “1948 toprakları” üzerinde bir Filistin Devleti’nin bile tehlikeye atılması anlamına gelmektedir. Bunun anlamı kanser tümörünü (İsrail) el değmeden olduğu gibi bırakmak ve İslam Ümmetini- özellikle de bölge halklarını- bu tehlike altında tutmaktır. Bunun anlamı, onlarca yıl süren acıların geri getirilmesi ve bu uğurda akan şehid kanlarının heba edilmesidir.
Oluşturulacak herhangi bir çözüm, “Filistin sadece Filistinlilerindir” ilkesini temel almalıdır. Filistin toprağı “Şeria nehrinden Akdenize” kadar uzanan tüm topraklardır ve bundan bir karış bile daha az değildir. Tabi şunu da belirtmek gerekir ki, Gazze örneğinde görüldüğü gibi, Filistinliler topraklarının sadece belirli bir kısmını özgürleştirdiklerinde, bu topraklarla sınırlı bir yönetimi asli hedeflerinden taviz vermeksizin sürdürebilirler.
İkinci konu, bu yüce hedeflere ulaşmak için gerekli olanın boş söz değil, eylem olduğudur.
-Bu konuda içten ve kararlı olunmalıdır, göstermelik jestlerden kaçınılmalıdır.
-Sabırlı ve hikmetli hareket edilmeli, çeşitli aceleci eylemlerden kaçınılmalıdır.
-Geniş ufuklu düşünülmeli, azimli, Allah’a tevekkül etmiş ve ümitvar bir şekilde adım adım ilerlenmelidir.
Filistin’de, Lübnan’da ve diğer ülkelerdeki direniş grupları, Müslüman yönetimler ve halklar, bu genel mücadelede kendi paylarına düşen görevi tanımlamalı ve Allah’ın izni ile direnişin açmazlarını çözüme kavuşturmalıdır.
Daha önce detayları belirtildiği gibi, İran İslam Cumhuriyeti’nin Filistin konusundaki çözümü, dünya kamuoyu tarafından kabul gören, siyasi hikmet temelinde açık ve makul bir tekliftir. Biz, ne İslam ülkelerinin orduları tarafından yürütülecek klasik bir savaşı, ne de Yahudi göçmenlerin denize dökülmesini veya BM gibi uluslararası kuruluşların müdahalesini teklif etmedik. Biz, Filistin halkı arasında yapılacak bir referandumu teklif etmekteyiz. Diğer tüm halklar gibi Filistin halkının da kendi geleceğini tayin etme ve kendi kendini yönetme hakkı bulunmaktadır. Tüm yerli Filistinliler, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler -işgalci göçmenler hariç- bu genel referanduma katılmalı ve gelecekteki Filistin hükümetini belirlemelidir. Referanduma katılma konusunda şu anda Filistin’de yaşayan Filistinlilerle, sürgüne gönderilmiş olan veya kamplarda yaşayanlar arasında bir ayrım yapılmamalıdır. Bu referandumla kurulacak olan Filistin Yönetimi de, Filistinli olmayıp sonradan Filistin’e göç etmiş olanların durumuna karar vermelidir. Bu teklif, bağımsız halklar ve hükümetler tarafından desteklenebilecek ve dünya kamuoyunun benimseyeceği adil ve de makul bir tekliftir.
İşgalci siyonistlerin bu teklifi kabul etmesini tabi ki beklemiyoruz ve burada görev hükümetlere, halklara ve direniş gruplarına düşmektedir. Filistin halkını desteklemenin en önemli boyutunu işgalci düşmanı desteklemeyi bırakmak oluşturmaktadır ve bu İslami yönetimler için büyük bir görevdir. Halklar sokaklara inip, güçlü biçimde siyonist rejim aleyhine sloganlar attıktan sonra, hükümetleri hangi makul temellere dayanarak, işgalci siyonist rejimle ilişkilerini sürdürebilecektir? Müslüman ülke hükümetlerinin Filistin halkını dürüst biçimde desteklediklerinin kanıtı, siyonist rejimle gizli ve açık her türlü siyasi ve ekonomik ilişkilerine son vermeleri olacaktır. siyonist elçiliklere veya ticari temsilciliklerine ülkelerinde ev sahipliği yapan hükümetler, Filistin davasını desteklediklerini iddia edemezler. Ve bu hükümetlerin anti-siyonist sloganları da içten ve samimi bulunmamalıdır.
Son yıllarda cihadın ağır yükünü omuzlarında taşıyan İslami Direniş hareketleri de bu konuda ciddi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Onların organize olmuş direnişleri, Filistin halkının yüce hedeflerine ulaşmasına yardım edebilecek etkili bir unsurdur. Evleri ve ülkeleri işgal altında olan Filistin halkının cesur direnişi uluslararası konferanslarda tanınmakta ve övülmektedir. siyonizmin politik ve medya ağlarıyla yaydığı terörizm iddiaları ise içi boş ve temelsiz iddialardır. Asıl teröristler ise siyonistlerin kendisi ve onların batılı destekçileridir. Filistin direnişi ise, bu zalim teröristlere karşı insani ve kutsal bir harekettir.
Bu arada, batılı ülkeler için mevcut durumu gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmek için uygun bir ortam söz konusudur. Bugün batı, bir yol ayrımındadır. Ya zorbalığı terk edip Filistin halkının haklarını kabul ederek insanlık dışı ve zorba siyonistlerin planları doğrultusunda hareket etmeyi reddedecekler, ya da daha güçlü yumrukları yemek için çok da fazla beklemeyeceklerdir. Bu felç edici yumruklar, sadece onların bölgedeki yıkılmakta olan yönetimlerine yönelmekle kalmayacaktır. Avrupa ve Amerika halkları ekonomik, sosyal ve etnik problemlerinin büyük kısmının nedeninin kendi hükümetleri üzerinde bir ahtapot gibi egemenlik kurmuş olan uluslararası siyonizmin olduğunu anladıklarında ve yöneticilerinin kişisel çıkarları adına Avrupa ve Amerika’da şirketleri olan parazit siyonistlere teslim olduğunu gördüklerinde bu yöneticilere dünyayı öyle bir cehenneme çevirecekler ki, hiçbir kurtuluş yolunu hayal bile edemeyecekler.
ABD başkanı, israilin güvenliğinin kendisinin “kırmızı çizgisi” olduğunu söylüyor. Hangi faktör bu kırmızı çizgiyi belirliyor? Acaba bu faktör Amerikan halkının çıkarları mı, yoksa Obama’nın kişisel mali ihtiyaçları ve bir sonraki dönem de ABD başkanı olmasını sağlayacak siyonist şirketlerin desteği mi? Kendi halkını daha ne kadar kandırabileceğini sanıyorsun? Birkaç gün daha iktidarda kalabilmek için zengin siyonistlere alçakça itaat ettiğini Amerikan halkı anladığında sana ne yapacaklarını düşünüyorsun? Büyük bir milletin çıkarlarını siyonistlerin ayakları altında feda ettiğini anladıklarında sana ne yapacaklarını düşünüyorsun?
Değerli kardeşler ve bacılar,
Biliniz ki, Obama ve onun gibiler tarafından çekilen bu kırmızı çizgi, bugün ayaklanan Müslüman halklar tarafından silinecektir. siyonist rejimi bugün tehdit eden İran’ın füzeleri veya direniş grupları değildir. İsrail için gerçek ve kaçınılmaz tehdit, Amerika, Avrupa ve onların kukla rejimlerinin varlığını artık bölgelerinde istemeyen İslam ülkelerinin tam bir kararlılık içindeki erkekleri, kadınları ve gençleridir.
Tabi ki (İran İslam İnkılabı’nın sahip olduğu) bu füzeler, düşman bir tehdit oluşturduğu zaman görevlerini tam olarak yerine getireceklerdir.
“Öyleyse sabret, muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Sakın imanı sağlam olmayanlar seni (sabırsızlıkla) hafifliğe sevketmesinler.” (Rum, 60)
Esselamu Aleykum ve Rahmetullah…
