38-Sâd Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Sâd;
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. Hayır! İnkâr edenler bir gurur ve (Allah’a ve Resûlüne karşı) muhâlefet içindedirler.
3. Onlardan önce nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk ettik; o zaman feryâd ettiler; (ama) artık kurtuluş zamânı değildir!
4. Buna rağmen (onlar şimdi) kendilerine içlerinden bir korkutucu gelmesine şaştılar. Ve o kâfirler dediler ki: “Bu pek yalancı bir sihirbazdır.”
5. “İlâhları tek bir ilâh mı yapmış? Doğrusu bu gerçekten şaşılacak bir şeydir!”
6. Onların ileri gelenleri ise: “Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?” diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
7. Onların ileri gelenleri ise: “Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?” diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
8. Onların ileri gelenleri ise: “Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?” diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
9. Yoksa Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen) Vehhâb (çok ihsân edici) olan Rabbinin rahmet hazîneleri onların yanında mıdır?
10. Yoksa göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkiyeti onlara mı âiddir? Öyle ise sebebler(e başvurmak)la (arşa) çıksınlar (da kâinâtı idâre etsinler bakalım)!
11. (Onlar, peygamberlerine karşı gelen) topluluklardan (oluşmuş), işte şurada (Mekke’de) bozguna uğratılmış (olacak) derme çatma bir ordudur.
12. Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi), kazıklar sâhibi Fir‘avun, Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanlamışlardı. İşte onlar (peygamberlerine karşı gelen çeşitli) topluluklardır.
13. Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi), kazıklar sâhibi Fir‘avun, Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanlamışlardı. İşte onlar (peygamberlerine karşı gelen çeşitli) topluluklardır.
14. Doğrusu hepsi peygamberleri yalanladı da azâbım (onların üzerine) hak oldu.
“Kavm-i Nûh ve Semûd ve Âd ve Fir‘avun ve Nemrûd gibi bütün muârızlar (karşı çıkanlar) gadab-ı İlâhîyi (Allah’ın gazabını) ve azâbını ihsâs edecek (hissettirecek) bir tarzda gaybî tokatlar yedikleri gibi, kāfile-i kübrânın (bu büyük kāfilenin) Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Muhammed Aleyhimüssalâtü Vesselâm’lar gibi bütün kudsî kahramanları dahi, hârika ve mu‘cizâne (mu‘cize olarak) ve gaybî bir sûrette mu‘cizelere ve ihsânât-ı Rabbâniyeye (Allah’ın ihsanlarına) mazhar olmuşlar. Bir tek tokat, hiddeti; bir tek ikram, muhabbeti (sevgiyi) gösterdiği gibi, binler tokat muârızlara (karşı tarafdakilere) ve binler ikram ve muâvenet (yardım) kāfileye gelmesi, bedâhet derecesinde (apaçık) ve gündüz gibi zâhir (görünen) bir tarzda o kāfilenin hakkāniyetine (haklılığına) ve sırât-ı müstakīmde (doğru yolda) olduğuna şehâdet ve delâlet eder.” (Şuâ‘lar, 6. Şuâ‘, 92)
15. Bunlar da ancak tek bir sayhayı (sûra birinci üfürülüşü) bekliyor. (Ama) onun (bir hayvanın ikinci sağımı kadar bile) gecikmesi yoktur.
16. Bir de (alay ederek) dediler ki: “Rabbimiz! Bize (azabdan) payımızı, hesab gününden önce hemen ver!”
17. (Habîbim, yâ Muhammed!) Onların söylemekte olduklarına sabret ve kuvvet sâhibi kulumuz Dâvûd’u hatırla! Doğrusu o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimse idi.
18. Gerçekten biz, dağları (ona) boyun eğdirdik, akşam sabah onunla berâber tesbîh ederlerdi.
19. Kuşları da toplanmış olarak (ona itâat ettirdik)! Hepsi onun (zikrine katılmak) için dönüp gelici idiler.
“Mâdem rûy-i zemin (yeryüzü), bir sofra-i Rahmân’dır. İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifâde eden sâir hayvanât (diğer hayvanlar) ve tuyûrun (kuşların) çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasılki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdâm edip (hizmetinize verip) ilhâm-ı İlâhî ile azîm bir istifâde yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdâm ederek ve papağan misillü (gibi) kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine (insanlık medeniyetinin güzelliklerine) güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların isti‘dâd dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye (ehil hayvanlar) gibi, birer mühim işte istihdâm edilebilirler. Meselâ: Çekirge âfetinin istîlâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzîm edilse, ne kadar fâideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdâm edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi‘ (çeşit) istifâde ve teshîri (itâat ettirilmesi) ve telefon ve fonoğraf gibi, câmidâtı (cansızları) konuşturmak ve tuyûrdan istifâde etmek, en müntehâ hudûdunu (son sınırını) şu âyet çiziyor. En uzak hedefini ta‘yîn ediyor. En haşmetli sûretine parmağıyla işâret ediyor ve bir nevi‘ teşvîk eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 84)
20. Ve onun saltanatını kuvvetlendirdik ve ona hikmet ve (hak ile bâtılı) ayırd edici konuşma (kābiliyeti) verdik.
21. Hem sana o da‘vâcıların haberi geldi mi? Hani ma‘bed(in duvarın)a tırmanmışlardı.
22. O vakit Dâvûd’un yanına girmişlerdi de (Dâvûd) onlardan ürkmüştü. Dediler ki: “Korkma! (Biz) birbirimizin hakkına tecâvüz eden iki da‘vâcıyız; şimdi (sen) aramızda hak ile hükmet; haksızlık etme ve bizi (doğru) yolun ortasına çıkar!”
23. (Onlardan biri şöyle dedi:) “Doğrusu bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise tek bir koyunum var. Böyle iken: ‘Onu bana ver!’ dedi ve tartışmada beni yendi.”
24. (Dâvûd:) “Doğrusu (o,) senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana haksızlık etmiştir! Zâten şübhesiz ortakların birçoğu, birbirlerine gerçekten haksızlık eder; ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler müstesnâ! Onlar ise ne kadar azdır!” dedi. Dâvûd (böylelikle) kendisini imtihân ettiğimizi sezdi (anladı); hemen Rabbinden mağfiret diledi, rükû‘ ederek (secdeye) kapandı ve (Allah’a) yöneldi.
Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin onuncusudur. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için; bakınız; (sahîfe 175, hâşiye 2)
25. Bunun üzerine (biz de) ondan bunu (bu zellesini) affettik. Ve şübhesiz ki katımızda onun için elbette bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.
26. Ey Dâvûd! Muhakkak ki biz, seni yeryüzünde bir halîfe kıldık; öyle ise insanlar arasında hak ile hükmet; ve nefsinin arzusuna uyma! Yoksa (bu) seni Allah’ın yolundan saptırır. Şübhesiz Allah’ın yolundan sapanlar yok mu, hesab gününü unuttuklarından dolayı onlar için (pek) şiddetli bir azab vardır.
27. Hem göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Artık, ateşten dolayı vay hâline o küfre düşenlerin!
28. Yoksa îmân edip sâlih ameller işleyenleri, yeryüzünde o fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa takvâ sâhiblerini (yoldan çıkan) o günahkârlar gibi mi kılacağız?
29. (İşte bu,) âyetlerini düşünsünler ve akıl sâhibleri ibret alsın diye onu sana indirdiğimiz mübârek bir Kitab’dır.
30. Bir de Dâvûd’a (oğlu) Süleymân’ı ihsân ettik. (O Süleymân) ne iyi kuldu! Hakīkaten o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimseydi!
31. Hani ona bir ikindi sonrası, (bir ayağını tırnağı üzerine kaldırıp diğer) üç ayağı üzerinde duran ve sür‘atli koşan atlar arz edilmişti.
32. Bu yüzden demişti ki: “Doğrusu ben Rabbimin zikrinden (cihâda yarayışlı hayvanlar olmasından) dolayı hayra muhabbeti (o atları) sevdim.” Nihâyet (eğitilen o atlar sür‘atle koştular da sanki ufukta) perdenin arkasına gizlendiler (gözden kayboldular).
33. (Süleymân seyislerine:) “Onları bana geri getirin!” (dedi.) Sonra (onlara sevgisinden) bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
34. And olsun ki Süleymân’ı (bir rahatsızlıkla) imtihân ettik ve tahtının üstüne (kendisini) bir cesed olarak (o hâlsizlikte) bıraktık; sonra (o, sıhhate) yöneldi (şifâ buldu).
35. Dedi ki: “Rabbim! Bana mağfiret buyur ve bana, benden sonra hiç kimseye nasîb olmayacak bir saltanat ihsân et! Şübhesiz ki Vehhâb (çok ihsân edici) olan ancak sensin!”
36. Bunun üzerine rüzgârı ona boyun eğdirdik; onun emriyle istediği yere yumuşak olarak akıp giderdi.
37. Her binâ yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).
“*مُقَرَّن۪ينَ فِي الْأَصْفاَدِ*[Zincirlerle birbirlerine bağlı olanlar] (…) (meâlindeki) âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zîşuûr (şuur sâhibi) olarak en mühim sekenesi (sâkinleri) olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temâs edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbûr olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenâb-ı Hakk’ın evâmirine musahhar olan (emirlerine itâat eden) bir abdine (kuluna), onları musahhar etmiştir. Cenâb-ı Hakk, ma‘nen şu âyetin lisân-ı remziyle (işâretiyle) der ki: Ey insan! Bana itâat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerîrlerini (şerli olanlarını) itâat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan, çok mevcûdât (varlıklar), hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.” (Zülfikār, 25. Söz, 82-83)
38. Her binâ yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).5
39. Bu bizim ihsânımızdır; artık ister (dilediğine) hesabsız olarak ver, ister tut!
40. Ve muhakkak ki katımızda onun için gerçekten bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri (olan Cennet) vardır.
41. (Ey Resûlüm!) Kulumuz Eyyûb’u da an! Hani, Rabbisine: “Doğrusu şeytan (hastalığımdan dolayı yakınlarıma verdiği vesveseleriyle) bana bir yorgunluk ve bir elem dokundurdu!” diye seslenmişti.
42. (Ona:) “Ayağın ile (yere) vur! İşte yıkanılacak ve içilecek (ve böylelikle şifâ bulacağın) bir serin (su)!” (dedik.)
43. Tarafımızdan bir rahmet ve (selîm) akıl sâhibleri için bir ibret olmak üzere ona (Eyyûb’a) hem âilesini hem de onlarla berâber bir mislini daha bağışladık.
44. (Ona:) “Eline bir demet sap al da onunla (zevcene) vur ve yemînini bozma!” (dedik).
Eyyûb (as) zevcesinin i‘tikāden yanlış bir konuşması sebebiyle, sıhhat bulduğu zaman, ona yüz değnek vuracağına yemîn etmişti. Fakat o hanımcağız, hastalık günlerinde kendisine gāyet fedâkârca hizmet ettiği için Allah-ü Teâlâ ona böyle, yüz fesleğen sapından oluşan bir demetle şeklî ve latîf bir cezâyı kâfî görmüştü. (Nesefî, c. 4, 66)
45. (Ey Habîbim!) Kuvvet ve basîret sâhibi kullarımız İbrâhîm’i, İshâk’ı ve Ya‘kūb’u da an!
46. Çünki biz onları, hâlis (bir haslet) olan âhiret düşüncesiyle ihlâslı (kimseler) kıldık.
47. Gerçekten de onlar, bizim katımızda elbette seçilmişlerden, en hayırlı kimselerdendir.
48. İsmâîl’i, Elyesa‘ı ve Zülkifl’i de an! Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
49. Bu, (onları güzel) bir yâd etmedir!
“Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki: O Zât (asm) herkesçe müsellem (kabûl edilen) ümmîliğiyle (okur-yazar olmamasıyla) berâber, geçmiş enbiyâ (peygamberler) ile kavimlerinin ahvâllerini (hâllerini) görmüş ve müşâhede etmiş gibi Kur’ân’ın lisânıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyân ederek âleme neşr ü i‘lân etmiştir (duyurmuştur). Bilhassa naklettiği onların kıssaları (ibret verici hikâyeleri), bütün zekîlerin nazar-ı dikkatlerini celb eden (dikkatli bakışlarını kendine çeken) da‘vâ-yı nübüvvetini (peygamberlik da‘vâsını) isbât içindir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 158)
50. Bu, (onları güzel) bir yâd etmedir!7
51. Orada (o gün artık tahtlar üzerinde) yaslanmış kimselerdir; orada (dilediklerinden) birçok meyveler ve içecekler isterler.
52. Yanlarında da (kocalarından) başkasına bakmayan aynı yaşta olan (zevce)ler vardır.
53. (İşte) bu, hesab günü için va‘d edilmekte olduğunuz şeylerdir.
54. Şübhesiz ki bu, gerçekten bizim (verdiğimiz) rızkımızdır; onun tükenmesi yoktur.
55. Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
56. Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
57. Bu (böyledir!) İşte tatsınlar onu; bir kaynar su ve bir irin!
58. Ve bunun şeklinden başka çeşit çeşit (azablar) vardır.
59. (Azgınların elebaşlarına:) “İşte bunlar, sizinle berâber körü körüne (ateşe) girecek bir topluluktur” (denilir). (Fakat reisler:) “Onlar rahat yüzü görmesin! Çünki onlar (kendileri hak ettiği için) ateşe gireceklerdir” (derler).
60. (O elebaşlarına uyanlar ise:) “Hayır! (Asıl) siz rahat yüzü görmeyin! Bunu bizim başımıza siz takdîm ettiniz (siz getirdiniz). Artık o ne kötü karargâhtır!” derler.
61. (Yine onlar:) “Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim takdîm etti (getirdi) ise, artık ona ateşteki azâbı bir kat daha artır!” derler.
62. (Azgınların reisleri) yine derler ki: “Bize ne oldu ki, (dünyada iken) kendilerini kötülerden saymakta olduğumuz adamları (fakir Müslümanları burada aramızda) göremiyoruz?”
63. “Onları alaya alıyorduk; yoksa (buradalar da) gözler(imiz) mi onlardan kaydı?”
64. Şübhesiz ki bu, ateş ehlinin (böyle) birbirleriyle çekişmesi elbette haktır.
65. De ki: “Ben ancak (Allah’ın azâbını size haber veren) bir korkutucuyum! Vâhid (bir olan), Kahhâr (herşeyden en üstün) olan Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur.”
66. (O,) göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, Azîz (kudreti dâimâ üstün olan)dır, Gaffâr (çok bağışlayan)dır.
67. De ki: “Bu (Kur’ân), büyük bir haberdir!”
68. “Siz ondan yüz çeviren kimselersiniz.”
69. “(Onlar Âdem hakkında) tartışırlarken benim o mele-i a‘lâ (melekler topluluğu) hakkında hiçbir bilgim yoktu.”
70. “Doğrusu ben ancak apaçık bir korkutucu (peygamber) olduğum için bana vahyediliyor.”
71. Bir zaman Rabbin meleklere buyurdu ki: “Şübhesiz ben, çamurdan bir insan yaratıcıyım.”
72. “Bu yüzden onu (insan sûretinde yaratıp) düzelttiğimde ve ona (yarattığım) rûhumdan üflediğimde,
Buradaki “(Kendi yarattığım) rûhumdan üflediğim” ta‘bîriyle Cenâb-ı Hakk’ın rûhu ve üflemeyi kendine nisbet etmesi, rûhun şeref ve i‘tibârını yüceltmek içindir. Beytullah (Allah’ın evi), Nâkatullah (Allah’ın devesi) lafızlarında olduğu gibi. (Nesefî, c. 4, 84; Celâleyn Şerhi, c. 6, 405)
73. Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler.
74. Ancak (cinlerden olan) İblis hâriç. (O,) büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75. (Allah:) “Ey İblis! İki elimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni men‘ eden nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?” buyurdu.
76. (İblis:) “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın; onu ise bir çamurdan yarattın” dedi.
77. (Allah) buyurdu ki: “Haydi oradan (o Cennetten) çık; artık elbette sen kovulmuş birisin!”
78. “Muhakkak ki cezâ gününe kadar lâ‘netim senin üzerinedir!”
79. (İblis:) “Rabbim! Öyle ise bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!” dedi.
80. (Allah:) “Haydi, doğrusu sen ma‘lûm vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
81. (Allah:) “Haydi, doğrusu sen ma‘lûm vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
82. (İblis) dedi ki: “O hâlde senin izzetine yemîn ederim ki, mutlakā onların hepsini azdıracağım!”
83. “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.”
“Mühim ve büyük bir umûr-ı hayriyenin (hayırlı işlerin) çok muzır (zararlı) mâni‘leri (engelleri) olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle (hizmetkârlarıyla) çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine (herşeyde Allah’ın rızâsını esas yapmak hasletine) dayanmak gerektir.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 167)
84. (Allah) buyurdu ki: “İşte hak! (Ben azîmüşşân) hakkı söylerim! Celâlim hakkı için Cehennemi, seninle (cinlerle) ve onlardan (o insanlardan) sana uyanlarla hep birlikte dolduracağım!”
85. (Allah) buyurdu ki: “İşte hak! (Ben azîmüşşân) hakkı söylerim! Celâlim hakkı için Cehennemi, seninle (cinlerle) ve onlardan (o insanlardan) sana uyanlarla hep birlikte dolduracağım!”
86. (Ey Resûlüm!) De ki: “(Ben) buna (bu tebliğ vazîfeme) karşılık, sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben (size kendiliğimden Kur’ân’ı uydurup) külfet çıkaranlardan değilim.”
“Küçük bir adam, küçük bir haysiyetiyle (şerefiyle), küçük bir cemâatte, küçük bir mes’elede, münâzaralı (tartışmalı) bir da‘vâda hicabsız (sıkılmadan), pervâsız (korkusuz); küçük, fakat hacâlet-âver (utandırıcı) bir yalanı, düşmanları yanında hîlesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.
Şimdi bak bu Zât’a: Pek büyük bir vazîfede, pek büyük bir vazîfedâr (vazîfeli), pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete (güvenliğe) muhtaç bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet (düşmanlık) karşısında, pek büyük mes’elelerde, pek büyük da‘vâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-pervâ (korkusuz), bilâ-tereddüd, bilâ-hicâb, telaşsız, samîmî bir safvetle (sâfîlikle), büyük bir ciddiyetle, hasımlarının (düşmanlarının) damarlarına dokunduracak şedîd (şiddetli), ulvî (yüksek) bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf (hakīkatin aksi) bulunabilir mi? Hiç hîle karışması mümkün müdür? Kellâ! (Aslâ!)” (Zülfikār, 19. Mektûb, 97)
87. “Doğrusu o (Kur’ân), ancak âlemler için bir nasîhattir.”
“Kur’ân’ın mâ‘nâları dağ gibi akılları işbâ‘ ettiği (doyurduğu) gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle ta‘lîm eder (öğretir). Tatmîn eder. Zîrâ Kur’ân, bütün ins (insanların) ve cinnin bütün tabakalarını îmâna da‘vet eder. Hem umûmuna (tamâmına) îmânın ulûmunu (îman ilimlerini) ta‘lîm eder. İsbât eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 23)
88. “Ve onun haberini bir zaman sonra mutlakā bileceksiniz.”








