Zariyat Suresi’nin 1-23.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub
1- Esip savuranlara.
2- Yükünü yüklenenlere.
3- Kolayca süzülenlere.
4- İşi ayıranlara and olsun.
5- Size va’dedilen, mutlaka doğrudur.
6- Ceza muhakkak olacaktır.
Bu kısacık ve hızlı etkilerin böylesine anlamı kapalı ifadelerle gelmesi -giriş kısmında da belirtildiği gibi- insanın his ve duygularına bambaşka ilhamlar ve belirli duygular vermekte ve kalbi dikkate değer bir işe ve dikkat edilmesi gerekli bir duruma bağlamaktadır. İlk nesiller arasında da birçok kişi ayette geçen “zariyat”, “hamilat”, “cariyat” ve “mukassimat” kelimelerinin anlamını sormak zorunda kalmışlardır.
İbn-i Kesir tefsirinde derki: Haccac oğlu Şu’be, İbn-i Ar’ananın oğlu Halid oğlu Semmak’tan, o da Hz. Ali’den şunu duyduğunu belirtmiştir. Aynı şeyi Şu’be de Ebu Bezze oğlu Kasım’dan, Kasım Ebu Tufeyl’den o da Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Ayrıca birçok kanallardan mü’minlerin halifesi Hz. Ali’nin aynı şeyleri söylediği nakledilmiştir. Buna göre Hz. Ali, Kufe Camiinde minbere çıkarak der ki: “Bugün bana, Allah’ın kitabından ve Resulullah’ın -salât ve selâm üzerine olsun- hadisinden ne sorarsanız size karşılığını vereceğim: ‘ Bunun üzerine İbn-i Keva ayağa kalkar ve ey mü’minlerin halifesi, Kur’an’da geçen Zariyat (esip savurana) kelimesinin anlamı nedir diye sorar. Hz. Ali “Rüzgardır” der. Ya, Hamilat (yükünü yüklenenlere) ne demektir der. Hz. Ali “O da buluttur” karşılığını verir. Sonra, Cariyat (kolayca süzülenler) ne demektir deyince, Hz. Ali “O da gemilerdir” der. Mukassimat (işi ayıranlar) ne demektir deyince Hz. Ali ” Meleklerdir ” der.
Temim kabilesinden Asel oğlu Sabiğ Hz. Ömer’e gelerek, bu kelimelerin anlamlarını sorar. Hz. Ömer, Hz. Ali’nin rivayet olunan görüşlerinin aynısı gibi cevap verir. Fakat Hz. Ömer; bu soruyu soran adamın inad ve yanıltmak için sorduğunu anlayarak onu izlettirmiş ve tevbe edip, önceki kanaatından artık içinde hiçbir fikir kalmadığına ağır yeminlerle yemin edene dek halk ile bir araya gelmesini yasak etmiştir.
Bir rivayet de gösteriyor ki; bu kapalı ifade ve tedbirleri birtakım yanıltıcılar, arkasına gizlendikleri paravana olarak kullanıp onu her rastladıklarını soruyorlardı.
Bu ifadeleri, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Mücahid, Cübeyr oğlu Sait, El Hasen Katade, Süddi ve birçokları aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İbn-i Kesir’in de dediği gibi, İbn-i Cerir ve İbn-i Hatem de bu yolda görüş belirtmişlerdir.
Allah Teala insanların gerek bildikleri gerekse bilmedikleri bir çok taneleri, tozları, birçok bitkileri aşılayan aşıları ve bulutları esip savuran “rüzgara”, yine kendisinin dilediği yerlere sevk ettiği yağmur yükünü taşıyan “bulutlara” kudreti ile gerek suya gerek gemilere ve gerekse tüm kainata vermiş olduğu rahatça akıp süzülmeyi sağlayan özellik sonucu suyun yüzünde rahatça akıp süzülen “gemilere”, sonra da Allah’ın emirlerini taşıyıp istediğine uygun olarak dağıtan, kendilerine özel işleri ayırıp kainattaki olayları ona göre ayıran “meleklere” yemin etmektedir.
Rüzgar da, bulut da, gemi de, melekler de Allah’ın yarattıklarından birer yaratıktır dırlar. Yüce Allah onları kendi kudreti için birer vasıta dileği için birer perde olarak kullanıyor. Ve onların kanalı ile Allah’ın gerek kainatında gerekse kulları hakkındaki kaderi gerçekleşiyor. Yüce Allah yöneltmeyi hedeflemektedir ki böylece kalpler onların gerisindeki gerçekleri idrak etsinler. Onları yoktan var eden kendilerini dilediği gibi kullanan ve belirlenmiş kaderi kendileri vasıtası ile gerçekleştiren Allah’ın kudret elini görsünler diye… Bu yaratıklardan özellikle bu biçimde söz edilmesi, kalbin dikkatini bunların gizli sırlarına ekmekte, sonra da bunlardan böylesine ruhlara ilham verecek tarzda sözedilmekte ardından insan kalbi bu yaratıkların yaratıcısı olan Allah a bağlanmaktadır.
Sonra bir başka yönden bu yaratıkların her halde rızık konusu ile de ilgisi olsa gerek. Nitekim surenin devamının hedefi insanı rızkın esaretinden özgür kılmak ve onun ağırlığı altında ezilmekten kurtarmaktır. Rüzgarların, bulutların, gemilerin rızık ile ve rızkın neden ve araçları ile ilişkisi gayet açıktır. Meleklere ve onların işleri taksim etmelerine gelince, şüphesiz ki meleklerin taksim ettikleri işler arasında bu rızık konusu da vardır. Bundan dolayı surenin bu iri kısmı ile sure içinde çeşitli yerlerde ele aldığı temel konu arasındaki ilgi apaçık ortaya çıkmaktadır.
Allah Teala bu dört yaratık üstüne yemin ederek, bu yemini ile “Şüphesiz ki size va’dolunan mutlaka doğrudur, ceza muhakkak olacaktır” hükmünü güçlendirmektedir. Allah Teala, insanların iyiliklerine iyilikle, kötülüklerine de kötülükle karşılık vereceğini va’detmiştir. Eğer bu dünyada hesaplarını geciktirecek olursa, öteki dünyada geciktirip onlara mühlet verecek değildir. O halde dünyada hesap mutlaka kaçınılmazdır. “Ceza muhakkak olacaktır.”
Allah’ın va’di doğrudur. Mutlaka ya burada ya orada gerçekleşecektir. Allah’ın insanlara va’dettiği şeyler arasında onlara vereceği rızık ve bu rızkı kendi kutsal dileği uyarınca geniş veya dar olarak kendi üzerine alması da vardır. Allah’ın va’di her yerde doğru olduğu gibi bu rızık konusunda da doğrudur, haktır.
Elbette Allah’ın insanlara va’dettiği şeyler O’nun dilediği şekilde ve istediği zamanda gerçekleşecektir. Dolayısı ile bu konunun Allah açısından üzerine yemin edilmeye ihtiyacı yoktur. Allah Teala’nın bu dört yaratığın üstüne yemin etmekteki hedefi, -daha önce de belirttiğimiz gibi- insanların dikkatlerini bu yaratıklara çekmektir. Ki böylece kalpler bunların gerisindeki eşsiz yaratma sanatını Allah’ın kudretini, planlayıcılığını, yöneticiliğini idrak edip anlasınlar çünkü bu yaratma, bu kudret, bu idare, insanın ruhuna bu yaratıkların bu düzen ve bu ölçü içinde yaratıcısı olan Allah’ın va’dinin mutlaka hak ve doğru olduğunu ilham etmelerinin yanısıra, insanların hayırlı, şerli bozuk veya iyi olmalarına göre, hesaba çekileceklerini ilham etmektedir. Çünkü üzerine yemin edilen bu varlıkların benlikleri, bunların boşu boşuna, tesadüf eseri ve hassasiyetten uzak rast-gele yaratılmadıklarını ima etmektedir… İşte böylece, bu yaratıklar insanın dikkatini kendilerine çeken, duygularını kendilerine yönelten yeminin yardımı ile, güçlü alametler ve bambaşka güçlü ilham ve anlamlar içeren deliller haline gelmektedir. Bu da ilham ve terbiye yollarından birisi ve kainatın dili ile doğrudan doğruya insan fıtratına seslenmektir.
7- Yolları bulunan göğe andolsun ki.
8- Ey inkarcılar, siz, şüphesiz çeşitli görüştesiniz.
9- Çevrilen, ondan çevriliyor.
Yüce Allah, halkaları içiçe girmiş sağlamca örülmüş bir zırh gibi sağlam yapılı ve ahenkli gökyüzü üstüne yemin etmektedir.
Ayette geçen “Hubük” kelimesi gökyüzündeki bulutların şekillerinden birisini ifade ediyor olabilir. Bulutların rüzgar estiği zaman dalgalanan kum ve su gibi -zırh misali- süslü ve nakışlı oldukları anı canlandırıyor olabilir. Veya bu yörüngelerin gökyüzüne yerleştirilmesini ve gök cisimlerinin son derece girift ve son derece ahenkli olan yörüngelerinin sürekli bulundukları durumlarını yansıtıyor da olabilir.
İşte Allah Teala, hareli yollarda bezeli gökyüzü üstüne yemin ederek onların görüşlerinin aynı olmadığını, görüşlerinin dayanak, destek ve istikrardan uzak ve çelişik olduğunu istikrar ve değişmezlikten yoksun olduğunu açıklıyor. Kimisinin o sözden döndüğünü kimisinin de hâlâ kanaatini değiştirmediğini dolayısı ile taşıdıkları fikirde ne bir istikrar ne ahenk ve ne de değişmezlik olmadığını aksine şaşkınlığın sürekli endişenin sürdüğünü belirtiyor. İşte batıl da her zaman böyledir. Sarsak ve kaypak toprak parçası gibidir. Işıksız ve işaretsiz bir çölü andırır. Batıl, bir kararda durmaz değişmez bir temele bağlı değildir, hassas bir ölçüsü yoktur. Batıla sapan insanlar bir araya gelir gelmez bir müddet sonra hemen birbirlerine arkalarını dönerler, birbirlerine düşerler ve aralarında bir çekişmedir başlar, bir boğuşmadır sürüp gider.
Onların kararsızlıkları, uyuşmazlıkları ve sıkıntılı ve zor durumları, ahenkli düzgün ve hareli yollarla bezenmiş gök tablosu karşısında daha da açığa çıkıyor.
KAHROLSUN YALANCILAR
Bundan sonra yüce Allah sözü değiştiriyor ve onların ahiret günü konusunda tam bir vehim ve zan içinde olduklarını ve bu konudaki görüşlerinin herhangi bir gerçeğe ve kesin bilgiye dayanmadığını belirtiyor. Onların bu apaçık hak konusunda ayrı ayrı görüşler taşıdıklarını ifade ediyor. Sonra da onlara ahiret gününü göz doyurucu canlı bir tablo içinde canlandırıyor:
10- O çeşitli görüşleri atan yalancılar kahrolsun.
11- Onlar aptallık içinde ne yaptıklarını bilmezler.
12- “Ceza günü ne zaman?” diye sorarlar.
13- O gün onların ateşe sokulacakları gündür.
14- “Azabımızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte ” denir.
Ayette geçen “Hars” kelimesi, hassas bir ölçüye dayanmayan tahmine dayalı takdir ve zan demektir. Allah Teala o ölçüye dayanmayan tahmini yürütenlere ölüm bedduasında bulunmaktadır. Aman Allah’ım ne kadar korkunç! Allah’ın onların hakkında ölüm istemesi (bedduası) onların ölüm fermanı demektir. “O çeşitli görüşleri atan yalancılar kahrolsun”. Az sonra durumları daha da açıklık kazanıyor. “Onlar aptallık içinde ne yaptıklarını bilmezler.” Onlar, sapıklık ve vehimlere gömülmüşlerdir, uyanıp bir türlü kendilerine gelmezler. Bu ifade, onların cehalet ve gaflet içinde çevrelerinde olan hiçbir şeyi hissetmez ve düşünmez bir halde sanki sarhoşlar gibi gaflet içinde gezinip durduklarını belirtirken bambaşka bir izlenim uyandırmakta ve vermektedir.
Çünkü onlar aklı başında ve bilinçli her akıllının görüp kabul edeceği apaçık bir konuyu düşünüp kavrayamıyorlar ve “Ceza günü ne zaman? diye sorarlar”. Bilmek ve öğrenmek için değil, fakat ayette gösterildiği gibi özellikle “eyyane” kelimesini kullanarak sormalarından anlaşılacağı üzere, yalanlamak ve o günün geleceğini uzak bir ihtimal ve imkansız gördüklerini belirtmek için soruyorlar.
Bundan dolayı, Allah Teala onların imkansız ve tuhaf gördükleri kıyamet günündeki tabloları ile yansıtıyor onları. Onlar bu tabloda maden cevherinin özü cürufundan ayrılsın diye yıkılması gibi ateşte yıkılıyorlar. “O gün onların ateşe sokulacakları gündür.” Ve bunun yanısıra, o sıkıntı dolu durumda bir de acı verici azarlama vardır: “Azabımızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz budur işte.”
Onların durumlarını canlandıran bu ifade sorularına en güzel cevaptır. Tablodaki bu şiddet sahnesi ise o yalancıların içinde yaşadıkları gaflet ve umursamazlık hallerine bir karşılıktır. Bu da yüce Allah’ın onların ölümlerini istemesinin doğruluğuna bir delildir. Hem de kendilerinin ateşe sokulacakları günde en şiddetli ve en katı biçimi ile…
MUTTAKİLERİN İBADETİ
Öbür tarafta, karşı sayfada başka bir tablo canlanmaktadır. Bir başka grubun, kesin olarak inanan, kendini kuruntulara kaptırmayan, sakınan, böbürlenmeyen uyanık olan, ibadet eden ve bağışlanmasını dileyen ve ömrünü cehalet ve gaflet içinde geçirmeyen bir grubun tablosu canlanmaktadır.
15- Doğrusu Allah a karşı gelmekten sakınanlar, cennetlerde, pınar başlarındadırlar.
16- Rab’lerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan öncede güzel davranırlardı.
17- Geceleri pek az uyurlardı.
18- Seher vaktinde de istiğfar ederlerdi.
19- Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.
Bu zümre… Uyanık müttakiler zümresi… Allah’ın kendilerini gözetmesi ve onların kendi kendilerini gözetmeleri konusunda son derece hassas olan bir zümredir. Bunlar “Cennetlerde, pınar başlarındadırlar.” Dünya hayatında sanki görüyormuşçasına Allah’a ibadet etmelerine ve Allah’ın kendilerini gördüğüne kesin iman etmelerine bir ödül olmak üzere Rab’lerinin kendilerine vermiş olduğu nimet ve ihsanı almış olarak, cennetlerde ve pınar başlarındadırlar. “Çünkü onlar bundan önce güzel davrananlardı.”
Allah Teala onların iyi davranışlarını, huşu dolu, incelik ve hassasiyet dolu bir tabloda canlandırıyor:
“Geceleri pek az uyurlardı. Seher vaktinde de istiğfar ederlerdi.” Herkesin uyuduğu gecenin karanlığında uyanıktır onlar. Bağışlanma ve rahmet dileyerek Rab’lerine yönelirler. Uykuyu çok az tadarlar ve geceleyin az uyurlar. Gecenin bağrında Rab’leri ile başbaşa olurlar. Vücutları yataklarından uzaklaşır. Allah’ın rahmetini beklemek onları tüy gibi hafifletmiş ve uyuyup da ağırlıklarına ağırlık katmamışlardır.
Hasenü’l Basrî: “Geceleri pek az uyurlardı” ayetini tefsir ederken der ki: “Onlar gece namazının güçlüğüne göğüs gererler, gecenin çok az bir kısmında uyurlar, ibadetlerine gayret ederler, ibadetlerini seherlere kadar uzatırlar ki sonunda bağış dilekleri tam seher vaktine tesadüf etsin: ‘
Katade der ki: “Onlar geceleri pek az uyurlardı” ayetini Kays oğlu Ahnef “Onlar çok az uyurlardı” diye açıklar, sonra da “Ben bu ayete konu olanlardan değilim” dermiş.
Hasanü’l Basrî anlatıyor: Kays oğlu Ahnef dermiş ki: “Benim amelimle cennetliklerin amellerini karşılaştırdığımda bizim onlardan çok uzakta olduğumuzu gördüm. Çünkü bizler onların amellerine ulaşamayız. Onlar geceleyin çok az uyurlar. Sonra kendi amelimi cehennemliklerin ameli ile karşılaştırdığımda gördüm ki onlar, hayırsız bir topluluktur, Allah’ın kitabını yalanladıkları gibi O’nun Peygamberlerini ve öldükten sonra dirilmeyi yalanlamışlardır, bizim içimizdeki en hayırlılarımızın ise, iyi bir ameli başka bir kötü ile karıştırdıklarını gördüm ” Eslem oğlu Zeyd’in oğlu Abdurrahman der ki: Temim oğulları kabilesinden birisi babama der ki: Ey Usamenin babası! Öyle bir nitelik ki kendimizde bulamıyorum hiç. Allah Teala bir zümreden söz ediyor ve buyuruyor ki: “Geceleri pek az uyurlardı.” Biz ise vallahi gecenin az bir kısmında ibadet ediyoruz. O zaman babam -Allah kendisinden razı olsun- ona: “Ne mutlu uyku basınca uyuklayan uyanınca da Allah’tan korkana” diye karşılık verir.
Bu öyle bir haldir ki, tabiinden iman ve yakin mertebesinde yol almış kalbur üstü kimseler bunu inceliyorlar ve kendilerini bu mertebenin gerisinde buluyorlar ve Allah’ın özel olarak seçtiği görevlerini tam yapmaya muvaffak ettiği ve bundan dolayı iyi kimselerden yazdığı bazı kimselerin bu makamı elde ettiklerini görüyorlardı.
Onların Rab’leri ile olan durumları bu. İnsanlar ve dünya malı ile olan durumlarına gelince bu da iyi davrananlara yaraşacak şekildedir. “Mallarında yoksullar ve dilenciler için bir hak vardır.”
Onlar isteyip de kendisine verilen dilenci ile, susup haya eden ve dolayısı ile de mahrum kalan yoksulun paylarını ayırırlar. Her ikisinin payı da mallarında farz kılınan bir hak olarak kabul ederler. Ve sınırı belirtilmemiş olan bu hak görevini gönüllü olarak yaparlar.
Bu işaret, surenin gönülleri ihtirasın esaretinden, cimriliğin yükünden ve rızıkla meşgul olmanın kötü akıbetinden korumak için rızık ve mülk konusunu ele almasına uygun düşmektedir. Öte yandan bu işaret, müttakilerin niteliklerini ve iyi davrananların tablolarını canlandırıp tamamlarken surenin ikinci kesimine geçiş için hazırlık mahiyetindedir.
20- Kesin inanacak insanlar için yeryüzünde nice deliller vardır.
21- Kendi canlarınızda da nice deliller vardır. Görmüyor musunuz?
22- Rızkınız da, size va’dedilen azab da göktedir.
23- Göklerin ve yerin Rabb’ine and olsun ki bu vaad, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.
Bu da yeryüzünde ve ruhlarda Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren delillere bir göz atış, takdir edilen nasip ve yazılmış olan rızık konusunda dikkatleri gökyüzüne yöneltmektir. Bu göz atış büyük bir yeminle son bulmaktadır. Ve Allah Teala kendi zatı ve bu bölümde sözünü etmiş olduğu Göklerin ve yerin Rabbi niteliği (sıfatı) üstüne yemin ederek kendi katından gelen bu va’din kesin gerçek olduğunu belirtmektedir.
“Kesin inanacak insanlar için yeryüzünde nice deliller vardır.” “Kendi canlarınızda da nice deliller vardır. Görmüyor musunuz?” Üzerinde yaşadığımız şu gezegen Allah’ın zatına ve sanatının harikalarına işaret eden delillerin sergilendiği muazzam bir fuardır. Öyle bir fuar ki şu ana kadar o harikaların çok az bir kısmını görebildik. Ve bizler bu fuarda her geçen gün yeni bir harika ile karşılaşıyor ve her gün yeni bir şey öğreniyoruz. Tıpkı bu fuar gibi bir başka fuar da bizlerin içimizde gizlidir. Bu fuar insan ruhudur. Yalnız içinde yaşadığımız yer kürenin sırları değil bütün varlık aleminin sırlarını içinde saklayan sır küpü insan ruhunun, fuarıdır bu fuar.
Bu iki ayet bu kısacık işareti ile akılları yerinden oynatan şu iki fuara dikkat çekmektedir. Ama bu kısacık işaret, bu iki fuarın kapılarını onları görmek isteyenlere, ruhunu tatmin etmek isteyenlere, ardına kadar açmaktadır. Ve hayatın, nimet, sevinç, canlı ibretlerle dolup taşacak kadar anlamlı hale getirmek isteyenlere ayrıca hayatına kalpleri yücelten, ömürleri uzatan gerçek marifetin (bilginin) çok değerli hazinelerini doldurmak isteyenlere kapılarını ardına kadar açmaktadır!
Kur’an ayetleri her ortamda, her çevrede her hal ve şartta kendisi ile amel edilsin diye hazırlanmıştır. Her ruha, her kafaya ve her akla herbirinin alabileceği ve dayanabileceği kadar olmak üzere hazinelerinden belirli kısmını açabilir.
İnsanlık bilgi basamaklarında yükseldikçe düşünce ufukları genişledikçe, bilgisi artıp tecrübeleri çoğaldıkça, kainatın ve ruhun sırlarını çözdükçe Kur’an-ı Kerim’den alacağı payı çoğalır, istifadesi o derece büyük olur. Ve Kur’an ayetlerinden elde edeceği azık, öğüt çeşit çeşit olur. Bu öyle bir Kitap’tır ki, onu Allah’tan alan, sırlarını tam olarak anlayan ve o sırlarla birlikte yaşayan Peygamberin, ondan bahsederken dediği gibi, “Bu kitabın harikaları bitmez tükenmez, tekrar tekrar okumakla yeniliğini kaybetmez: ‘ Peygamber bu sözleri kendi ruhunda bulunan canlı tecrübeye dayanarak söylemiş ve bu tecrübeyi bu ifade kalıplarına dökerek dile getirmiştir.
Bu Kur’an’ı ilk defa duyanlar, yeryüzünde ve ruhlarda Allah’ın varlığı ve kudretini gösteren delillerden kendi paylarına düşeni aldılar. Ve kendi bilgi, tecrübe ve yetenekleri oranında hazinelerini teslim aldılar. Aynen bunun gibi onlardan sonra gelen nesiller de kendi bilgi, tecrübe ve marifetlerine uygun olarak nasiplerine, paylarına düşeni aldılar. Bizler de kendi bilgi, marifet ve tecrübemizin genişliğine göre ve bu koca kainattaki bitmez tükenmez sırlardan keşfedebildiklerimiz oranda payımıza düşeni almaktayız. Bizden sonra gelecek nesiller de, henüz bizim için yeryüzünde ve ruhlarda açıklık kazanmamış olan delillerden hazır bekleyen nasiplerini alacaklardır. Ama bu kutsal ve görkemli olan iki fuar (yeryüzü ve ruhumuz) yenilikler ve harikalarla dopdolu olarak zamanın sonuna kadar devam edip gidecektir.
Şu yeryüzü, şu hayat için hazırlanmış, bütün özellikleri ile hayatı karşılamak ve devam ettirmek için hazırlanmış olan şu yeryüzü, akıllara durgunluk veren kainat okyanusunda nerde ise bizce bilinen yegane gezegendir. Yıldızlar ve gezegenlerle dopdolu olan şu kainatta sadece bilinen yıldızların sayısı -ki bilinenler kainatın gerçek yüzüne oranla söz edilemeyecek kadar azdır- yüz milyonlarca galaksidir. Her bir galakside de yüz milyonlarca sabit yıldız vardır. Gezegenler işte bu yıldızların uydularıdır. İşte yerküre bu yıldız okyanusu içinde hayat için elverişli tek gezegendir.
Sayılara sığmayan bunca yıldız ve gezegene rağmen yeryüzü, bu çeşit bir hayatın oluşup devam etmesi için elverişli tek yerdir. Şayet yeryüzünün gerçekten çok olan özelliklerinden en ufak birisi zedelenecek olsa, üzerinde bu çeşit hayatın sürmesi imkansızlaşırdı. Şayet dünyanın hacmi değişip büyüse veya küçülse, güneşin karşısındaki durumu değişip güneşe yaklaşıp uzaklaşsa, güneşin hacmi ve ısı derecesi değişecek olsa, yeryüzünün şuradan veya buradan ekseni üzerindeki eğimi değişecek olsa, yeryüzünün kendi ekseni veya güneş çevresindeki hareketi değişip de daha hızlı ya da daha ağır dönecek olsa, dünyamızın uydusu olan ayın hacmi ya da dünyaya uzaklığı değişecek olsa, dünyamızdaki kara ve denizlerin birbirine oranları değişip de, bunlardan herhangi biri artıp eksilecek olsa, şayet, şayet, şayet… daha yeryüzünde hayatın oluşması ve devam etmesi için kendisinin uygunluğuna etki eden bilinen ve bilinmeyen binlerce dengeye kadar bu varsayım uzatılabilir.
Bütün bu sayılanlar şu kutsal fuarda sergilenen ve Allah’ın varlığı ve kudretini gösteren deliller değil midir?
Sonra… Yeryüzünde barınan canlılar için saklanmış ve depolanmış olan şu yiyecekler… Yerkürenin yüzeyinde barınan, havasında süzülüp uçan, veya sularında yüzen veya mağara ve oyuklarında gizlenen veya toprağın bağrında ve içinde gizlenen bunca canlılar… Bu basit ve bileşik yapıda olan, hazır yiyecekler sayılara sığmaz bunca canlıların yine sayısız gıdalarını temin etmek için çeşit çeşit şekil ve türlerde olabilen bu yiyecekler… Toprağın bağrında gizlenen, suyunda akan, havasında esen, yüzeyinde biten, yeryüzüne güneşten ve bazıları bilinen ve bazıları bilinmeyen alemlerden gelen, bu azıklar ve yiyecekler… Bütün bunlar, bu yeryüzünü hayat için elverişli bir yuva olarak kuran ve yeryüzünü sayılara sığmayan türde canlılar için hazırlayan yüce iradenin planlaması uyarınca fışkırıp, çıkmaktadır.
Yeryüzünün tablo ve manzaraları, hangi köşesinde göz atılırsa atılsın, neresine adım atılırsa atılsın, çeşit çeşittir. Bitip tükenmez harikalarla dopdolu bu manzaralar, bu ovalar, bu vadiler, bu alçak sahalar ve dağlar, bu deniz ve göller, nehir ve sular, birbirine komşu kimi verimli kimi verimsiz arazi parçaları, şu üzüm bahçeleri, tarlalar, şu tek ve iki gövdeli hurma ağaçları.. Bu manzaralardan her birisini, bir an olsun yaratma ve değiştirmeden geri durmayan sürekli yaratma ve değiştirmenin kutsal eli durmadan değiştirip türlü türlü şekiller verir. İnsan kurak bir yere varır bir başka manzara görür, otlarla bezeli bir yere rastlar bir başka tablo görür. Yemyeşil bitkiler varken gördüğü ayrı bir tablodur. Hasat zamanı gider karşılaştığı manzara sararmış solmuş bir başka haldir. Bir adım bile değiştirmemiştir seyrettiği yeri ama karşılaştığı farklı farklı manzaralardır.
Bu yeryüzünde yaşayan canlılar, bitkiler, hayvanlar, kuşlar, balıklar, sürüngenler ve haşereler… İnsanı bir tarafa bırakalım. Çünkü Kur’an insanlardan özel olarak söz etmekte, onları özel olarak ele almaktadır… Sayılarının ne kadar olduğunu belirlemek bir yana -çünkü imkansızdır- cins ve türlerinin sayısı, bile henüz keşfedilemeyen bunca yaratıklar ve bunların içinden her bir yaratık başlı başına bir topluluktur. Herbiri başlı başına bir harika… Her hayvan, her kuş, her sürüngen, her haşere, her kurtçuk ve her bitki… Hatta ve hatta, bir kurtçuğun her kanadı, bir çiçekteki her yaprak, bir yaprağın her damarı harikaları bitmez tükenmez akıllara durgunluk veren bu kutsal fuarda sergilenmektedir.
İnsan, hatta insanların topyekün tümü böyle düşünmeye devam etseler ve yeryüzündeki harikalara ve bu harikaların gösterdiği delillere işaret etmeye çalışsalar, ne sözleri biterdi ne de işaretleri… Kur’an ayetleri, düşünsün ve ibret alsın diye beşer kalbini uyarmaktan bu gezegen üzerindeki seyahat boyunca bu dehşetli fuarda harikaları sergilemekten ve yolculuk boyunca bu sergilemenin sağlayacağı nimet. ve sevinci tattırmaktan başka bir şey yapmıyor. Fakat Kur’an insan kalbi gözlere ve basiretlere sergilenmekte olan bu ilahi müze ile gaflet uykusundan uyansın diye kalbine şöyle bir dokunup geçiyor. İnsan şu dünya denen gezegende yolculuğunu düşünerek ibret alarak geçirsin diye şöyle bir dokunup geçmektedir. Bu gezegende yolculuğunu, harikaları görerek, düşünerek ve kendi benliğinde gizli olan şu akıllara durgunluk veren yaratmayı düşünerek, büyük bir hazla sürdürsün diye şöyle bir dokunuyor. Ama insanoğlu bundan habersizdir, dikkati başka şeylerdedir.
Doğrusunu söylemek gerekirse, insan yaratıkların yüzlerini, özelliklerini, hareketlerini ve adetlerini en güzel yaratıcının yarattığı bir müzede dolaşan gezgin bir kul gözü ile düşününce ve yolculuğunu sürdürünce gerçekten de haz ve heyecan verici saniyeler geçirir. Ya bütün hayatını bu yüce hazlarla dolu alemde geçiren insanların duyacağı zevk ve sevinç nice olur?
İşte Kur’an-ı Kerim, bu tür dokunuşları ile insanı yeniden yaratıyor. Yeni bir duygu ile yoktan var ediyor. İnsana yeni bir hayat sunarak hak veriyor. Yeryüzünde düşünmesi imkansız ve eşi bulunmaz bir zevk ve sürur veriyor, insana.
İşte Kur’an bu tür düşünce ve idrak yüceliği istemektedir, insandan. Beşer kalbine bu hazineyi ancak iman verir. Bu yüce hazzı henüz yeryüzünde çamur ve toprak dünyasında iken ancak iman hazırlar insana.
İmdi… Birinci bakış yeryüzü sergisine idi. İkinci gezinti ruhlardaki harikaların fuarında idi. Bunlardan sonra, perdelerle örtülü yüce gaybın, görülmez alemin fuarı gelmektedir. Ki bu belirlenmiş rızık ve yazılmış olan nasiplerin yer aldığı fuardır.
“Rızkınız da size va’dedilen azab da göklerdedir.”
Bu hayret veren bir işarettir doğrusu. Rızkın gözle görülen araçları yeryüzünde olmasına rağmen, insan yeryüzünde çalışıp didinirken ve rızkını ve nasibini çalışma ve didinmesinden beklerken Kur’an-ı Kerim, insanın bakışlarını ve ruhunu gökyüzüne, görünmeyen aleme Allah’a çeviriyor. Ki insanoğlu belirlenen rızkını ve yazılan nasibini oradan beklesin diye… Yeryüzü ve yeryüzündeki gözle görünen rızık araçları ise inananlar için Allah’ın varlığı ve kudretine birer delildirler. Gönülleri rızıklarını Allah’ın ihsanından beklesinler diye ve yeryüzünün ağırlıklarından ve ihtirasın pençesinden kurtarmak için Allah’a döndüren birer delildirler. Onun için Kur’an gözle görülen rızık araçlarına bu araçları yaratan ilk kaynaktan rızkı beklemeye engel olma fırsatı tanımaz.
İman eden bir kalp bu işaretin iç yüzünü kavrar ve olduğu gibi anlar. Bu işaretten maksadın yeryüzünü ve rızık araçlarını ihmal etmek demek olmadığını ve kendisinin yeryüzünde halifelikle ve orayı kalkındırmakla yükümlü olduğunu bilir. Bu işaretten hedefin, ruhun bu araçlara bağlanmaması ve yeryüzünü kalkındırırken Allah’ı unutmamak demek olduğunu bilir. Yeryüzünde çalışıp rızkı gökten beklemek gerektiğini, rızkın araçlarına sarılıp fakat, kendisine rızık verenin bu araçlar olmadığına kesin iman etmek gerektiğini, rızkının gökte planlanmış olduğunu ve Allah’ın va’dettiği şeyin mutlaka olacağını bilir.
İşte böylece insanın kalbi yeryüzünde gözle görülen araçlara esir olmaktan kurtulur. Aksine insan ruhu bu araçlarla göklerin yüceliklerine doğru kanat çırpar. Rızık araçlarında onların yaratıcısını gösteren deliller görüp kalbi gökyüzüne bağlı, ayakları yeryüzünde yaşarken göklerin yüceliklerine kanat çırpar insanoğlu… İşte bunu istemektedir Allah insanlar için… Çamurdan yaratıp, ruhundan bir soluk üflediği ve alemlerde birçok yaratıklardan üstün kıldığı bu yaratık için bunları istemektedir…
İnsanın en üstün durumda olduğu bu konumun gerçekleşmesi için tek vasıta imandır. Çünkü insan ancak bu takdirde Allah’ın kendisini yaratırken hedeflediği duruma, içine bozukluk ve sapıklık nüfuz etmeden Allah’ın insanları yarattığı önceki orjinal ve saf duruma gelebilir…
Yeryüzüne, ruhlara ve gökyüzüne bu kısa bakışlardan sonra, yüce Allah yüce zatı üstüne yemin ederek, bütün bu sözlerin doğru olduğunu belirtiyor:
Göklerin ve yerin Rabb’ine and olsun ki bu vaad, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.”
Onların kendi aralarında konuşması nasıl bir gerçek ise, konuşup konuşmadıkları konusunda nasıl ki görüş ayrılığına düşüp tartışmıyorlar, bu konuda kuşku duymuyorlar ve bundan nasıl emin iseler, aynen bunun gibi bu kutsal sözlerin de tümü gerçektir, kuşkusuzdur. Ve Allah söylenenlerin en doğrusudur.
Esmaî’den naklolunan ve Zemahşerî’nin Keşşaf’ında zikrettiği güzel bir söz vardır. Biz rivayet bakımından ihtiyatlı olmakla birlikte güzel olduğu için buraya almayı uygun görüyoruz:
“Basra camisinden çıkmıştım. Devesine binmiş bir bedevi çıkageldi. Bedevi: – Hangi kabiledendir bu adam? dedi. Ben de:
– Asma oğulları kabilesinden dedim. Bedevi: – Nereden gelirsin? diye sordu. Ben de:
– Rahman’ın sözünün okunduğu yerden dedim. Bedevi:
– O sözden oku bakalım dedi. Bunun üzerine Zariyat suresini okumaya başladım. Baştan 22 nci ayete gelince, Bedevi:
– Yeter dedi. Kalktı devesini yatırdı ve boğazladı. Etini gelene ve geçene dağıttı. Kılıcına ve yayına yöneldi, onları kırdı ve gitti. Bir müddet sonra ben Harun er Raşit ile tavaf ediyordum. Bir de baktım ki birisi ince bir ses ile beni çağırıyor. Döndüm ve gördüm ki o bedevi. Sararmış solmuş ve incelmişti. Bana selam verdi ve aynı sureyi okumamı istedi. Aynı ayete gelince bir çığlık attı ve dedi ki: “Biz Rabb’imizin bize va’dinin gerçek olduğunu bulduk” (A’raf, 44). Sonra:
Başka var mı dedi. Ben de “Göğün ve yerin Rabb’ine and olsun ki bu vaad, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir” ayetini okudum. Bir çığlık daha attı ve:
– Sübhaneallah dedi. Kim öfkelendirdi celal sahibini ki yemin etmiş O? Sözünü kim tasdik etmemiş ki yemine başvurmuş dedi. Bu sözü üç kere tekrar etti ve ruhunu teslim etti: ‘
Bu bir menkıbedir. Doğru olabilir de olmayabilir de… Ama bu menkıbe bizlere Allah’ın yemininin ne kadar yüce olduğunu hatırlatması bakımından önemlidir. Allah’ın zatına ve göğün ve yerin Rabbi olması niteliğine yemininin yüceliğini hatırlatması bakımından önemlidir. Çünkü bu yemin, yemin edilerek pekiştirilen gerçeğe de bir yücelik katmaktadır. Ki bu gerçek kaseme ve yemine gerek kalmayacak kadar apaçık bir gerçektir.
Buraya kadar anlatılanlar surenin birinci bölümü idi. İkinci bölüm ise Hz. İbrahim, Lut, Musa’nın -selâm üzerlerine olsun- hikayeleri ile, Hud Peygamberin kavmi olan Ad, Salih Peygamberin kavmi olan Semud ve Nuh peygamberin kavmine dair hikayelere işaretleri içermektedir. Bu bölümün önceki bölümle ve aynı zamanda surenin akışı içinde kendisini izleyen bir sonraki bölümle yakın bir ilişkisi vardır.








