Hayrat Vakfı Yayınları Meali

25-Furkân Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Âlemlere bir korkutucu (bir uyarıcı) olsun diye, Furkān’ı (hak ile bâtılı ayıran Kur’ân’ı) kuluna indiren (Allah) ne yücedir!
“Ma‘den-i kemâlât (fazîletler kaynağı) ve muallim-i ahlâk-ı âliye (yüksek ahlâkın muallimi) olan o dellâl-ı vahdâniyet ve saâdet (Allah’ın birliğinin ve ebedî saâdetin i‘lâncısı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm) kendi kendine söylemiyor, belki söylettiriliyor. Evet, Hâlık-ı kâinât (kâinâtın yaratıcısı) tarafından söylettiriliyor. Üstâd-ı Ezelîsinden (Hakk Teâlâ’dan) ders alır, sonra ders veriyor. Çünki sâbık (geçen) işâretlerde kısmen beyân edilen binler delâil-i nübüvvetle (peygamberlik delilleriyle), Hâlık-ı kâinât bütün o mu‘cizâtı (mu‘cizeleri) onun elinde halk etmekle (yaratmakla) gösterdi ki; o, O’nun hesâbına konuşuyor, O’nun kelâmını teblîğ ediyor.
Hem ona gelen Kur’ân ise içinde, dışında kırk vech-i i‘câz (mu‘cize yönü) ile gösterir ki o, Cenâb-ı Hakk’ın tercümânıdır. Hem o, kendi zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emânetiyle ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla (hâlleriyle ve tavırlarıyla) gösterir ki, o kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor. Belki Hâlık’ı (yaratıcısı) nâmına konuşuyor. Hem onu dinleyen bütün ehl-i hakīkatin (hakīkati araştıran âlimlerin) keşif ve tahkīkıyle tasdîk etmişler ve ilme’l-yakīn îmân etmişler ki: O, kendi kendine konuşmuyor! Belki Hâlık-ı kâinât onu konuşturuyor, ders veriyor, onunla ders verdiriyor.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 90-91)

2. O (Allah) ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur; ne bir çocuk edinmiştir, ne de mülkünde bir ortağı olmuştur; herşeyi yaratıp onu (maslahatına en uygun bir şekilde) ta‘yîn ederek takdîr etmiştir.

3. (Kâfirler) O’nu bırakıp da hiçbir şey yaratamayan, bil‘akis kendileri yaratılmış olan, kendileri için ne bir zarara ne de bir faydaya sâhib olan ve (kendiliklerinden) ne ölüme, ne hayâta, ne de (öldükten sonra) dirilmeye mâlik olan birtakım ilâhlar edindiler.

4. İnkâr edenler dedi ki: “Bu (Kur’ân), onun (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; bu hususda ona başka bir topluluk da yardım etmiştir.”
Bakınız; (sahîfe 59, hâşiye 1)

5. Ve dediler ki: “(Bu âyetler) evvelkilerin masallarıdır; onları (başkasına) yazdırmış da sabah akşam onlar kendisine okunuyor.”

6. (Ey Resûlüm!) De ki: “Onu, göklerde ve yerdeki sırrı (gizlilikleri) bilen (Allah) indirmiştir.
“İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhît (kuşatıcı) ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle berâber ta‘rîf eder ki, onun mâhiyetine (ne olduğuna) dikkat eden elbette anlar ki: O din, bu güzel kâinâtı yapan Zât’ın, o kâinâtı kendiyle berâber ta‘rîf edecek bir beyannâmesidir ve bir ta‘rifesidir.
Nasılki bir sarayın ustası, o saraya münâsib bir ta‘rife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir ta‘rife kaleme alır; öyle de, din ve şeriat-ı Muhammediyede (asm) öyle bir ihâta (kuşatıcılık), bir ulviyet (yücelik), bir hakkāniyet (haklılık) görünüyor ki, kâinâtı halk (yaratan) ve tedbîr edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinâtı güzelce tanzîm eden kim ise, şu dîni güzelce tanzîm eden yine odur.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 92)

7. Bir de (onlar) şöyle dediler: “Bu nasıl peygamber ki, yemek yiyor, çarşılarda geziyor. Ona bir melek indirilmeli de onunla berâber (o da) bir korkutucu olmalı değil miydi?”
“O Zât-ı Mübârek’in (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın) tamâm-ı mâhiyeti ve hakīkat-i kemâlâtı (hakīkī yüksek makāmı ve ahlâkı), siyer ve târihe geçen beşerî ahvâl ve etvâra (insânî hâllere ve tavırlara) sığışmaz.
Meselâ: Hazret-i Cebrâîl ve Mikâîl, iki muhâfız yâver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübârek’i, çarşı içinde bedevî bir Arabla at mübâyaasında (alış-verişinde) münâzaa etmek (tartışmak), bir tek şâhid olan Huzeyfe’yi şâhid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için, her vakit mâhiyet-i beşeriyeti (kişiliği) i‘tibâriyle işitilen evsâf-ı âdiye (sıradan vasıflar) içinde başını kaldırıp, hakīkī mâhiyetine ve mertebe-i risâlette (peygamberlik makāmında) durmuş nûrânî şahsiyet-i ma‘neviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 10)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 128, hâşiye 1)

8. “Yâhut kendisine bir hazîne bırakılmalı, ya da ondan yiyeceği bir bahçesi olmalı (değil miydi?)” Ayrıca o zâlimler (mü’minlere): “(Siz,) ancak sihirlenmiş bir adama tâbi‘ oluyorsunuz” dedi.

9. Bak, senin hakkında nasıl misâller getirdiler de dalâlete düştüler; artık (onlar, hidâyete) hiçbir yol bulamazlar.

10. Eğer dilerse, sana bundan daha hayırlısını, altlarından ırmaklar akan Cennetleri verecek ve sana saraylar ihsân edecek olan (Allah) ne yücedir!

11. Bil‘akis (onlar) kıyâmeti yalanladılar; bunun üzerine (biz de) kıyâmeti yalanlayanlara (pek) alevli bir ateş hazırladık!

12. (Bu öyle bir ateştir ki) onları (o kâfirleri) uzak bir yerden görünce, onun öfkelenişini ve homurtusunu işitirler.
“Beyânât-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın açıklamaları) ehl-i dalâletin sımâhında (haktan sapanların kulağında) kaynayan rasas (kurşun) gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran Cehennem gibi, mi‘desinde acı, dikenli (bir ağaç olan) darî‘ gibi te’sîr eder. Evet, bir Zât’ın tehdîdini gösteren Cehennem gibi bir azab me’mûru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve تَكاَدُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ (lisân-ı hâli) [Nerede ise öfkeden çatlayacak] (meâlinde) söylemesi, söyletmesi, o Zât’ın terhîbi (korkutması) ne derece dehşetli olduğunu gösterir.” (Zülfikār, 25. Söz, 15)

13. Elleri boyunlarına bağlı kimseler olarak onun (o Cehennemin) dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta (ölsek de kurtulsak diyerek) helâki çağırırlar.

14. (Onlara şöyle denir:) “Bugün helâki (sâdece) bir def‘a çağırmayın, birçok def‘alar helâki çağırın!”

15. De ki: “(Başınıza gelmesi muhakkak olan) bu (netîce) mi hayırlıdır, yoksa takvâ sâhiblerine va‘d edilen (ni‘metleri aslâ kesilmeyecek olan) Huld Cenneti mi? (Orası) onlar için bir mükâfât ve bir varış yeridir.”

16. Orada, ebediyen kalıcı kimseler olarak kendileri için ne dilerlerse vardır. (Bu,) Rabbinin üzerinde, (yerine getirilmesi) istenen bir va‘ddir.

17. (Rabbin) onları ve Allah’dan başka tapmakta oldukları şeyleri toplayacağı gün, (o tapılanlara) der ki: “Bu kullarımı siz mi dalâlete düşürdünüz, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar?”

18. (Onlar:) “Seni tenzîh ederiz; senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat onlara ve babalarına birçok ni‘metler verdin de sonunda (seni) anmayı unuttular
“Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedîd tuğyanlarını (şiddetli taşkınlıklarını), en azîm küfranlarını (büyük nankörlüklerini) tevlîd eden (doğuran) öyle bir vaziyetleri var ki, ni‘met içinde in‘âmı (ni‘met vermeyi) görmüyorlar. İn‘âmı görmediklerinden, Mün‘im-i Hakīkī’den (ni‘meti gerçekte verenden) gaflet ediyorlar. Mün‘im’den gafletleri sâikasıyla (sevkiyle) o ni‘metleri esbâba (sebeblere) veya tesâdüfe isnâd ediyorlar (dayandırıyorlar), Allah’dan o ni‘metlerin geldiğini tekzîb ediyorlar (yalanlıyorlar). Binâenaleyh (bundan dolayı), her bir ni‘metin bidâyetinde (başlangıcında), mü‘min olan kimse Besmeleyi unutmasın, okusun! Ve o ni’metin Allah’dan olduğunu bilmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesâbına aldığını bilsin, Allah’a minnet ve şükranla mukābelede (karşılıkta) bulunsun.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 81)

19. (Bunun üzerine diğerlerine şöyle denir:) “İşte (taptıklarınız) söylemekte olduklarınızda sizi gerçekten yalancı çıkardılar; şimdi ne (azâbı) geri çevirmeye, ne de (kendinize) bir yardıma güç yetirebilirsiniz.” Artık içinizden kim zulmederse (bilsin ki), ona (pek) büyük bir azab tattıracağız!

20. (Ey Resûlüm!) Senden önce peygamberlerden gönderdiklerimiz var ya, şübhesiz ki onlar da elbette yemek yerler ve çarşılarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbirinize imtihan yaptık. Bakalım sabredecek misiniz? Rabbin ise hakkıyla görendir.

21. Bize kavuşmayı ummayanlar ise dedi ki: “Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?”
İnsanları kabûle mecbur bırakacak tarzda mu‘cize gösterilmemesi hakkında bakınız; (sahîfe 127, hâşiye 2)

22. (Fakat) melekleri görecekleri gün, işte o gün, günahkârlara müjde yoktur ve (melekler onlara): “(Size müjde) yasaktır, yasaklanmıştır!” diyeceklerdir.

23. (O vakit artık) her ne amel işlemişlerse ele almışız da, onu (etrâfa) yayılmış toz zerreleri hâline getirmişizdir.

24. O gün Cennet ehli, kalacak yer i‘tibâriyle en iyi ve istirâhat edecek yer cihetiyle de en güzel olan(lar)dır.

25. O gün gökyüzü, bulutlarla yarılacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.

26. O gün, gerçek mülk (hâkimiyet) Rahmân’ındır. Kâfirlere ise, zor olan bir gündür!

27. O gün zâlim kimse, ellerini ısırıp şöyle der: “Keşke ben, peygamberle berâber bir yol tutsaydım!”

28. “Vay hâlime! Ne olurdu ben falancayı dost edinmeseydim!”

29. “Yemîn olsun ki, (o) bana geldikten sonra beni Zikir’den (Kur’ân’dan), saptırdı.” Şeytan ise, insanı (işte o gün, böyle) yardımsız bırakır.

30. Peygamber: “Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’ân’ı (ortada) terk edilmiş (bir şey) saydılar” dedi.

31. (Ey Resûlüm!) İşte böylece her peygamber için günahkârlardan bir düşman kıldık. Hidâyet edici olarak da, yardımcı olarak da Rabbin yeter!

32. İnkâr edenler ise: “Kur’ân, ona bir def‘ada topluca indirilmeli değil miydi?” dedi(ler). Onunla senin kalbini kuvvetlendirmek için böyle (azar azar indirmişiz)dir ve onu (sana) ağır ağır okuduk.
“Onları şübheye düşürten, güyâ Kur’ân’ın def‘aten (bir seferde) nâzil olmamasıdır. Demek Kur’ân def‘aten nâzil olmuş olsa idi, Allah’ın kelâmı olduğunda şübheleri olmayacaktı. Lâkin Kur’ân’ın parça parça nâzil olması, onların şübhelerini bâis olmuştur, ve: ‘Bu beşer kelâmıdır (insan sözüdür), parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.’ diye şübheye düşmüşlerdir. Kur’ân-ı Kerîm dahi onların kolay zannettikleri yolu, ****** [bir sûre] ta‘bîri ile ihtâr etmiş ve: ‘Haydi sizin kolay zannettiğiniz parça parça şekilde olsun mislini getiriniz’ diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur.
Ve kezâ Zemahşerî’nin beyânına göre, Kur’ân-ı Kerîm’in sûrelere taksîm edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok fâideler vardır. Evet çok garib letâifi (güzellikleri) hâvi olduğu (taşıdığı) için, şu üslûb-ı garib (görülmemiş bir üslûb) ihtiyâr edilmiştir (seçilmiştir).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 186)

33. Hem sana (da‘vânı ibtâl için) getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, (biz) sana hakkı (onun doğru cevâbını) ve açıklama cihetiyle daha güzelini getirmiş olmayalım.
“(Kur’ân) ehl-i dalâletin (haktan sapanların) bütün aksâmını (kısımlarını) susturur ve şübehâtın (şübhelerin) bütün menşe’lerini (kaynaklarını) kapatır. Ehl-i dalâlet için, içine girip saklanacak şeytânî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor.” (Zülfikār, 25. Söz, 19)

34. O yüzleri üstü Cehenneme (sürülüp) toplanacak olanlar yok mu, işte onlar, yerce en kötü ve yolca en sapık olan(lar)dır.

35. Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya Kitâb’ı verdik; kardeşi Hârûn’u da berâberinde yardımcı yaptık.

36. “Haydi! Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!” dedik. (Fakat onlar elçilerimizi yalanladılar.) Bunun üzerine onları tamâmen helâk ettik.

37. Nûh kavmini de (helâk ettik); peygamberleri yalanladıkları vakit, onları suda boğduk ve onları insanlar için bir ibret kıldık. Ve o zâlimler için (pek) elemli bir azab hazırladık!

38. Âd ve Semûd (kavimlerin)i, Ress halkını ve bunların arasında daha birçok nesilleri de (bu yüzden helâk ettik).
Ress, kuyu demek olup, Ashâb-ı Ress’in de peygamberlerini bir kuyuya hapsederek öldürdüklerinden veya putperest olduklarından dolayı kuyu başında helâk edilen bir kavim veya Ashâb-ı Uhdud veya Habîbü’n-Neccarı öldürerek bir kuyuya atan Antakya ahâlisi oldukları rivâyet edilmiştir. (Râzî, c. 12/24, 83)

39. Her birine (îkāz edici) misâller getirdik. (Fakat dinlemedikleri için) hepsini tamâmen kırıp geçirdik.

40. (Ey Resûlüm!) And olsun ki (bu müşrikler), belâ yağmuruna (taşa) tutulan o şehre uğradılar. Peki onu (oradaki helâk alâmetlerini) görmüyorlar mıydı? Hayır! (Onlar) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.

41. Seni gördükleri zaman, seni ancak alaya alıyorlar da: “Bu mu Allah’ın peygamber olarak gönderdiği?” (diyorlar).

42. “Eğer (onlara tapmakta) üzerlerine sebât etmeseydik, nerede ise bizi ilâhlarımızdan saptıracaktı!” (derler.) Fakat azâbı gördükleri zaman, yolca daha sapık olanın kim olduğunu ileride bilecekler!

43. Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (vazîfen sâdece tebliğ iken) onun üzerine sen mi vekîl olacaksın?
“İnsan, cibilliyeti (aslı) ve fıtratı (yaratılışı) hasebiyle (cihetiyle) nefsini sever. Belki evvelen ve bizzat yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Ma‘bûd’a (Allah’a) lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma‘bûd’a lâyık bir tenzîh ile nefsini meâyibden (ayıblardan) tenzîh ve tebrie eder (uzak görür). Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabûl etmez. Nefsine perestiş eder (tapar) tarzında şiddetle müdâfaa eder. Hattâ fıtratında tevdî‘ edilen (emâneten verilen) ve Ma‘bûd-ı Hakīkī’nin (hakīkī ibâdete lâyık olan Allah’ın) hamd ve tesbîhi için ona verilen cihâzât (cihazları) ve isti‘dâdı (kābiliyetleri), kendi nefsine sarf ederek: ************* [Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimse] (âyetinin) sırrına mazhar olur, kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.” (Sözler, 17. Söz, 85)

44. Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar.

45. Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbette sâbit kılardı. Sonra (biz) güneşi onun üzerine bir delil (o gölgenin sebebi) kıldık.

46. Sonra (güneşin yükselmesiyle) onu yavaş yavaş tutarak kendimize çektik (ortadan kaldırdık).

47. Size geceyi bir örtü, uykuyu bir istirâhat kılan da; gündüzü (rızık için çalışmak üzere) dağılma (zamânı) yapan da, O’dur.

48. Hem rüzgârları rahmetinin önünde bir müjdeci olarak gönderen, O’dur. Ve gökten tertemiz bir su indirdik.

49. Tâ ki onunla ölü bir yeri diriltelim ve yarattığımız birçok hayvanlara ve insanlara onunla su verelim.

50. Celâlim hakkı için, ibret alsınlar diye bunu aralarında çeşitli şekillerde açıkladık;
“Kâinatta tasarruf eden haşmet-i rubûbiyet (Allah’ın haşmetli terbiye ediciliği), o koca güneşi şu zemin yüzündeki (dünyadaki) zîhayatlara (canlılara) bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve koca küre-i zemîni (yer küreyi) onlara bir beşik, bir menzil bir ticâretgâh; ve ateşi, heryerde hâzır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia (süt annesi); ve dağları, mahzen ve anbar; ve havayı, zîhayâta enfas (nefes) ve nüfûsa (nefislere) yelpaze; ve suyu, yeniden hayâta girenlere süt emziren dâye (dadı) ve hayvanâta âb-ı hayat (hayat suyu) veren bir şerbetçi hükmüne getiren rubûbiyet-i İlâhiye, gāyet vâzıh (açık) bir sûrette vahdâniyet-i İlâhiyeyi (Allah’ın birliğini) gösterir. Evet Hâlık-ı Vâhid’den (bir olan yaratıcıdan) başka kim güneşi arzlılara müsahhar (emir altında) bir hizmetkâr eder? Ve O Vâhid-i Ehad’den (sıfatlarında ve zâtında bir olan Allah’dan) başka kim havayı elinde tutar, pek çok vazîfelerle tavzîf edip (vazîfelendirip), rûy-i zemînde (yeryüzünde) çevik-çalak (gāyet çevik) bir hizmetkâr eder? Ve O Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman (tonlarca ağırlıkta) eşyâyı yuttursun ve hâkezâ (bunun gibi). Herbir şey, herbir unsur, herbir ecrâm-ı ulviye (gök cisimleri), o haşmet-i rubûbiyet noktasında Vâhid-i zü’l-Celâl’i (Celâl sâhibi ve bir olan Allah’ı) gösterir.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 65)

51. Hâlbuki dileseydik, elbette her şehre (âkıbetlerinden haber veren) bir korkutucu (peygamber) gönderirdik.

52. Öyle ise kâfirlere uyma ve bununla (bu Kur’ân’la) onlara karşı büyük bir cihâd ile mücâhede et!

53. İki denizi (büyük su kütlelerini birbirine) salıveren de O’dur. Bu (nehir ve göller) tatlı, susuzluğu giderici; bu (deniz) ise tuzlu, acıdır. Bununla berâber aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır koymuştur.

54. Ve yine, sudan bir insan yaratan, sonra onu neseb ve hısım (akrabâ sâhibi) kılan O’dur. Ve Rabbin, Kadîr (herşeye gücü yeten)dir.

55. Böyle iken (onlar) Allah’ı bırakıp, ne kendilerine fayda verecek ne de kendilerine zararı dokunacak şeylere tapıyorlar. Kâfir ise, Rabbisine karşı (âsî olmakla, şeytana) yardımcıdır.

56. (Ey Resûlüm!) Seni ancak bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik.

57. De ki: “(Ben) sizden buna (tebliğ vazîfeme) karşılık bir ücret değil, ancak Rabbisine bir yol tutmak isteyen kimse (olmanızı) istiyorum.”

58. O hâlde (aslâ) ölmez olan o hayat sâhibine (Allah’a) tevekkül et ve O’na hamd ile tesbîh et! Kullarının günahlarından haberdâr olarak O yeter!

59. O ki, gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattı.
Bakınız; (sahîfe 156, hâşiye 1)

60. Onlara: “Rahmân’a secde edin!” denildiği zaman: “Rahmân da neymiş? Bize emrediyor olduğun şeye (sen dedin diye) secde mi edeceğiz?” dediler ve (bu da‘vet) onların nefretini artırdı.
Bu âyet-i kerîme, Kur’ân-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin yedincisidir. Tilâvet secdesinin ta‘rîfi için, bakınız; (sahîfe 175, hâşiye 2)

61. Ne yücedir O (Allah) ki, gökte burçlar yaptı ve içlerinde bir lâmba (olan güneş),
“Lâmba ta‘bîriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki, şu âlem bir saray ve içinde olan eşyâ (varlıklar) ise insana ve zîhayâta (canlılara) ihzâr edilmiş (hazırlanmış) müzeyyenât (süsler) ve mat‘ûmât (yiyecekler) ve levâzımât (lâzım olan şeyler) olduğunu ve güneş dahi musahhar (itâatkâr) bir mumdâr olduğunu ihtâr ile (hatırlatmakla), Sâni‘in (herşeyi san‘atla yaratan Allah’ın) haşmetini (yüceliğini) ve Hâlıkın (yaratıcının) ihsânını ifhâm ederek (anlatarak) tevhîde (Allah’ın birliğine) bir delil gösterir ki, müşriklerin en mühim, en parlak ma‘bûd (ilâh) zannettikleri güneş, musahhar bir lâmba, câmid (cansız) bir mahlûktur.” (Zülfikār, 25. Söz, 12)

62. O (Rahmân), ibret almak isteyen veya şükretmek isteyen kimse için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir.

63. Rahmân’ın kulları ise, öyle kimselerdir ki, yeryüzünde tevâzû‘ (ve vakar) içinde yürürler; câhiller onlara bir lâf attıkları zaman, “Selâm (Allah selâmet versin)!” derler (geçerler).

64. Onlar ki, Rablerine secde eden kimseler olarak ve kıyâma durarak gecelerler.

65. Ve onlar ki: “Rabbimiz! Cehennem azâbını bizden uzaklaştır! Çünki onun azâbı devamlıdır” derler.

66. Gerçekten orası ne kötü bir karargâh ve (ne kötü) bir ikāmetgâhtır!
“(Furkān Sûresi: 65, 66 âyetleri) gibi pek çok âyetler ve başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm umum peygamberler ve ehl-i hakīkat, her vakit duâlarında en ziyâde: اَجِرْناَ مِنَ النَّارِ*[Bizi ateşten koru!]*نَجِّناَ مِنَ النَّارِ [Bizi ateşten kurtar!] خَلِّصْناَ مِنَ النَّارِ*[Bizi ateşten halâs eyle!] ve vahiy ve şuhûda (görmelerine) binâen, onlarca kat‘iyet kesb eden (kesinlik kazanan) ‘Cehennemden bizi hıfz et! (koru)’ demeleri gösteriyor ki, nev‘-i beşerin (insanlığın) en büyük mes’elesi Cehennemden kurtulmaktır ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakīkati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhûd ve ehl-i keşif ve ehl-i tahkīk (Allah’ın velî kulları) onu müşâhede eder (görür) ve bir kısmı teraşşuhâtını (izlerini) ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. ‘Bizi ondan kurtar!’ derler.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 224)

67. Hem onlar ki, harcadıkları zaman ne isrâf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu (ikisi)nin arasında orta bir yol da olur.

68. Onlar ki, Allah ile berâber başka bir ilâha yalvarmazlar; hak bir sebeb olmadıkça Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa, bir günah ile (o günâhın cezâsı ile) karşılaşır.

69. Kıyâmet günü ona azab katlanır ve onun içinde hor (ve hakir) bir kimse olarak ebediyen kalır.

70. Ancak tevbe edip îmân eden ve sâlih bir amel ile amel eden müstesnâ. İşte onlar var ya, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.17
“Nefs-i emmâre (dâimâ kötülüğü emreden nefis) tahrib ve şer cihetinde nihâyetsiz cinâyet işleyebilir, fakat îcâd ve hayırda iktidârı (gücü) pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir hâneyi bir günde harâb eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enâniyeti (benliği ve gurûru) bıraksa, hayrı ve vücûdu tevfîk-ı İlâhiyeden (Allah’ın muvaffak kılmasından) istese, şer ve tahribden ve nefse i‘timaddan (güvenmekten) vazgeçse, istiğfâr ederek tam abd (kul) olsa, o vakit: يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّاَتِهِمْ حَسَناَتٍ [Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir] sırrına mazhar olur. Ondaki nihâyetsiz kābiliyet-i şer (kötülük yapma kābiliyeti), nihâyetsiz kābiliyet-i hayra (iyilik yapma kābiliyetine) inkılâb eder (döner).” (Sözler, 23. Söz, 110)

71. İşte kim tevbe edip sâlih amel işlerse, artık şübhesiz ki o, tevbesi kabûl edilmiş olarak Allah’a döner.

72. Onlar (o mü’minlerdir) ki, yalan yere şâhidlik etmezler; boş şeyler (söz ve hareketler) ile karşılaştıkları zaman, (yüz çevirerek) vakarla geçip giderler.

73. Hem onlar ki, Rablerinin âyetleri (kendilerine) hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör kimseler olarak (münkirler gibi, anlamadan) yüzleri üzere kapanmazlar. (Bil‘akis o hakīkati hakkıyla idrâk ederek secdeye kapanırlar.)

74. Yine onlar ki: “Rabbimiz! Bize zevcelerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak (sâlih) kimseler ihsân eyle ve bizi takvâ sâhiblerine imam (her hususda kendisine tâbi‘ olunan rehber) kıl!” derler.

75. İşte onlar, sabretmelerine karşılık (Cennetteki) yüksek makamlarla mükâfâtlandırılacak ve orada bir sağlık temennîsi ve bir selâmla karşılanacaklardır.

76. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (Orası) ne güzel bir karargâh ve (ne güzel) bir ikāmetgâh olmuştur!

77. (Ey Resûlüm!) De ki: “Eğer duânız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?”
“Evet kudret, insanı çok dâirelerle alâkadâr bir vaziyette yaratmıştır. Hem en küçük ve en hakīr (ehemmiyetsiz) bir dâirede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyâr, bir iktidar vermiştir. Ferşten (yerden) arşa, ezelden ebede kadar en geniş dâirelerde insanın vazîfesi, yalnız duâdır. Evet قُلْ يَعْبَؤُابِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعآَؤِكُمْ [De ki: Eğer duânız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?] âyet-i kerîmesi, bu hakīkati tenvîr (aydınlatmaya) ve isbâta kâfîdir. Öyle ise, çocuğun eli yetişemediği bir şeyi pederinden ve vâlidesinden istediği gibi; abd (kul) de, acz ve fakrıyla Rabbisine ilticâ eder (sığınır) ve Hâlikından (yaratıcısından) ister.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 96)

Başa dön tuşu