Hayrat Vakfı Yayınları Meali

42-Şûrâ Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Hâ, Mîm.

2. Ayn, Sîn, Kāf.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

3. Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder!2
2. “Hiç mümkün müdür ki, bir Sâni‘-i Hakîm (hikmetle yaratan san‘atkâr), bütün zîhayat (canlı) ve zîşuûr (şuûr sâhibi) masnu‘larını (san‘atlı mahlûklarını) birbiriyle konuştursun ve dillerinin binler çeşitleriyle birbiriyle söyleştirsin ve onların sözlerini ve seslerini bilsin ve işitsin ve ef‘âliyle (fiilleriyle) ve in‘âmıyla (ni‘met vermesiyle) zâhir bir sûrette (açıkça) cevab versin. Hem hiçbir ihtimâl var mı ki; mâdem bilbedâhe (açıkça) konuşur ve mâdem konuşmasına karşı tam anlayışlı muhâtab en başta insandır. Elbette, başta Kur’ân olarak meşhur kütüb-i mukaddese (mukaddes kitablar) O’nun konuşmalarıdır.” (Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 33)

4. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Ve O, Aliyy (çok yüce)dir, Azîm (çok büyük)tür.

5. Neredeyse gökler (O’nun azametinden dolayı) üzerlerinden çatlayacaktır; melekler ise Rablerine hamd ile (O’nu) tesbîh ediyorlar. Ve yeryüzündeki (mü’min)ler için mağfiret diliyorlar.3
3. “Melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor (koruyor), bir kısmı kitâbet (sevâb ve günahlarını yazma) işlerini görüyor. Demek melâikelerin insanlarla alâkaları ziyâde (fazla) olduğundan, insanların ahvâline (hâllerine) ehemmiyet veriyorlar.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 250)

6. (Kendilerine) O’ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları hakkıyla gözetleyendir. Sen ise onların üzerine vekil değilsin!

7. İşte sana böyle Arabca bir Kur’ân vahyettik ki, şehirlerin anasını (Mekke’yi) ve onun etrâfındaki (bütün yeryüzü belde)leri(ni) korkutasın ve (geleceği) hakkında hiç şübhe olmayan o toplanma günü (kıyâmet) ile (onları) korkutasın! (O gün) bir kısım (insanlar) Cennette, bir kısım (insanlar) da alevli ateştedir.

8. Hâlbuki Allah dilese idi, onları elbette (hepsi îmân etmiş) tek bir ümmet yapardı; fakat (O), dilediğini (hikmetine binâen kendi lütfundan) rahmetine koyar. Zâlimlere gelince, onlar için ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

9. Yoksa (kendilerine) O’ndan başka dostlar mı edindiler? İşte asıl dost, ancak Allah’dır ve ölüleri O diriltir. Çünki O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.

10. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey ki, artık onun hükmü Allah’a âiddir. (Onlara de ki:) “İşte bu (sıfatların sâhibi olan) Allah, benim Rabbimdir. (Ben) ancak O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.”

11. (O,) gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendi cinsinizden eşler, sağmal hayvanlardan da (kendilerine) eşler kılmıştır. Sizi bu sûretle çoğaltıyor. O’nun misli gibi hiçbir şey yoktur.
“Kur’ân-ı Azîmüşşân’da fermân ettiği gibi: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَئٌ* dür. [O’nun misli gibi hiçbir şey yoktur!] Yani ne Zâtında, ne sıfâtında, ne ef‘âlinde (fiillerinde) nazîri (dengi) yoktur, misli olmaz, şebîhi (benzeri) yoktur, şerîki (ortağı) olmaz! Evet, bütün kâinâtı bütün şuûnâtıyla (hâlleriyle) ve keyfiyâtıyla (sıfatlarıyla) kabza-i rubûbiyetinde (terbiye ve idâresi altında) tutup, bir hâne ve bir saray hükmünde kemâl-i intizâm (mükemmel bir düzen) ile tedbir ve idâre ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e (en mukaddes Zât olan Allah’a), misil ve mesîl (benzer) ve şebîh ve şerîk olmaz, muhâldir (imkânsızdır). Evet bir Zât ki, O’na yıldızların îcâdı (yaratılması) zerreler kadar kolay gele! Ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine musahhar ola (boyun eğe)! Ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mâni‘ olmaya! (…) Ve herşey O’ndan nihâyet derecede uzak olduğu hâlde, O ise herşeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-ı zü’l-Celâl’in (celâl ve hayat sâhibi ve herşeyin varlığı ve devâmı onun ile olan Allah’ın) elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, vezîri, zıddı, niddi (benzeri) olmaz ve olması muhâldir. Yalnız mesel ve temsîl sûretinde şuûnât-ı kudsiyesine (Zâtına lâyık pâk hâllerine) bakılabilir.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 401-402)

12. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Şübhesiz ki O, herşeyi hakkıyla bilendir.

13. (O Allah ki;) “Dîni ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a kendisiyle tavsiye etmiş olduğunu, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya kendisiyle tavsiye etmiş olduğumuzu, size dinden şeriat kıldı. Onları kendisine da‘vet etmekte olduğun (bu din), müşrikler(in gözlerin)e büyüdü (kendilerine ağır geldi). Allah, dilediği kimseyi ona (o dîne) seçer; (kendisine) yönelen kimseyi de ona hidâyet eder.

14. (Ehl-i kitab) ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarında haddi aşmaktan (ve hasedden) dolayı ayrılığa düştüler. Hâlbuki Rabbinden belirli bir vakte kadar (azâbın te’hîrine dâir) önceden (söylenmiş) bir söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu kendilerinden sonra kitâba vâris kılınanlar da, ondan, (kendilerine) kuşku veren ciddî bir şübhe içindedirler.

15. İşte bunun için, durma (dîne) da‘vet et! Ve emrolunduğun gibi, dosdoğru ol!
“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hılkaten (yaratılışça) en mu‘tedil (orta hâlli) bir vaziyette ve en mükemmel bir sûrette halk edildiğinden (yaratıldığından), harekât (hareketleri) ve sekenâtı (sessiz kaldığı hâlleri), i‘tidâl (ölçü) ve istikāmet (doğruluk) üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi (tertemiz hayat târihçesi), kat‘î bir sûrette gösterir ki, her hareketinde istikāmet ve i‘tidâl üzere gitmiş, ifrat ve tefritten (aşırı ileri gitmek ve aşırı geri kalmaktan) ictinâb etmiştir (kaçınmıştır). Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: فاَسْتَقِمْ كَماَ اُمِرْتَ [Emrolunduğun gibi, dosdoğru ol!] emrini tamâmıyla imtisâl ettiği (yerine getirdiği) için, bütün ef‘âl ve akvâl (sözler) ve ahvâlinde (hâllerinde) istikāmet, kat‘î bir sûrette görünüyor.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 61-62)

16. (İslâm’ı kabûl ederek) ona icâbet edildikten sonra, Allah(’ın dîni) hakkında (hâlâ) tartışanların delilleri ise, Rableri katında boştur; hem onların üzerine bir gazab ve onlar için (pek) şiddetli bir azab vardır.

17. Allah, kitâbı ve mîzânı (adâleti) hak ile indirendir. Hem ne bilirsin, belki de kıyâmet yakındır!

18. Ona inanmayanlar, onu acele isterler! Îman edenler ise, ondan korkan kimselerdir ve (onlar) gerçekten onun hak olduğunu bilirler. Dikkat edin! Kıyâmet hakkında tartışanlar, elbette (haktan) uzak bir dalâlet içindedirler.

19. Allah, kullarına çok lütufkârdır. Dilediğini (dilediği şekilde) rızıklandırır
“Ey insan! Sen kendine mâlik (sâhib) değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı zü’l-Celâl’in memlûküsün (kölesisin). Öyle ise, sen kendi hayâtını kendine yükleyip zahmet çekme; çünki hayâtı veren O’dur, idâre eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yükleterek ehvâlini (korkulu hâllerini) düşünüp merâk etme; çünki onun sâhibi Hakîm’dir (her işi hikmetlidir), Alîm’dir (sonsuz ilim sâhibidir). Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma. (…)
Hem sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan tâ tâun (vebâ) ve tûfan ve kaht (kıtlık) ve zelzeleye kadar bütün eşyânın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm’in elindedirler. O Hakîmdir, abes (faydasız) iş yapmaz. Rahîmdir, rahîmiyeti (merhameti) çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi‘ lütuf var.” (Sözler, 32. Söz, 299)

20. Kim âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik veririz (artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona (da) ondan veririz; ama (bu takdirde) onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.
“Dünya mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzumlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünya sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gāyet Hakîm, Kerîm (ikrâm edici) bir Müdebbiri (idârecisi) var. Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır. (…) Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir). Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyâr odur ki, dünya için âhiretini unutmasın, âhiretini dünyaya fedâ etmesin, hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni (lüzumsuz) şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telakkī edip (kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açsın; saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin!” (Mektûbât, 16. Mektûb)

21. Yoksa onların, dinden Allah’ın kendisine izin vermediği şeyleri, kendilerine meşrû‘ kılan ortakları mı var? Hâlbuki (haklarında âhirette hüküm verileceğine dâir önceden söylenmiş) ayırma sözü olmasaydı, aralarında elbette hüküm verilmiş (işleri çoktan bitirilmiş) olurdu. İşte şübhesiz o zâlimler yok mu, onlar için, (pek) elemli bir azab vardır.

22. Kazandıkları (günahları)ndan dolayı (kıyâmet gününde) o zâlimleri çok korkan kimseler olarak görürsün; hâlbuki o (yaptıklarının vebâli), başlarına gelecek olan (bir netîce)dir. Îmân edip sâlih ameller işleyenler ise, Cennetlerin bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında, ne isterlerse vardır. İşte o (va‘d olundukları pek) büyük lütuf, budur!

23. İşte Allah’ın, îmân edip sâlih ameller işleyen kullarına müjdelediği (mükâfât), budur! (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “(Ben) sizden buna (size olan teblîğ vazîfeme) karşı, akrabâlıkta (âl-i beytime) muhabbetten başka bir ecir istemiyorum!”
“ * اِلَّا الْمَوَدَّةِ فِي الْقُرْبٰي [Akrabâlıkta (âl-i beytime) muhabbetten başka] (meâlindeki) âyetinin bir kavle göre ma‘nâsı: ‘Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazîfe-i risâletin icrâsına (peygamberlik vazîfesine) mukābil (karşılık) ücret istemez, yalnız âl-i beyte (kendi pâk neslinden gelen zâtlara) meveddeti yani muhabbeti ister.’ Eğer denilse; bu ma‘nâya göre karâbet-i nesliye (nesil i‘tibârıyla yakınlık) cihetinden gelen bir fâide gözetilmiş görünüyor? Hâlbuki: اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَاللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ [Doğrusu Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır] sırrına binâen, karâbet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye (Allah’a yakınlık) noktasında vazîfe-i risâlet cereyân ediyor? El-cevab: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ (gizlilikleri gören) nazarıyla görmüş ki; âl-i beyti, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nûrâniye (nûrlu bir ağaç) hükmüne geçecek ve Âlem-i İslâm’ın bütün tabakātında kemâlât-ı insâniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazîfesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile âl-i beytten çıkacak. (…) Nasıl ki millet-i İbrâhîmiyede ekseriyet-i mutlaka ile nûrânî rehberler Hazret-i İbrâhîm (as)’ın âlinden (âilesinden) ve neslinden olan enbiyâ (peygamberler) olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (asm) vezâif-i azîme-i İslâmiyet’te (İslâmiyetin çok büyük vazîfelerinde) ve ekser turuk ve mesâlikinde (tarîkat ve yollarda) Enbiyâ-i Benî İsrâil (İsrâiloğulları peygamberleri) gibi, aktâb-ı âl-i beyt-i Muhammediyeyi (asm) (Peygamberimizin neslinden gelen kutubları) görmüş. Onun için: قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَ De ki: ‘(Ben) sizden buna (size olan teblîğ vazîfeme) karşı, akrabâlıkta (âl-i beytime) muhabbetten başka bir ecir istemiyorum!’] demesiyle emrolunarak, âl-i beytine karşı ümmetin meveddetini (muhabbetini) istemiş.” (Lem‘alar, 4. Lem‘a, 17)

24. Yoksa (senin için): “Allah’a bir yalan iftirâ etti” mi diyorlar? Eğer Allah dilerse, senin kalbini de mühürler. Çünki Allah, bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şübhesiz ki O, sînelerin içinde olanı hakkıyla bilendir.

25. Hem O, kullarından tevbeleri kabûl eden, kötülükleri affeden ve yapmakta olduklarınızı bilendir.

26. Ve îmân edip sâlih ameller işleyenlere icâbet eder (onların duâlarına cevab verir) ve fazlından onlara (mükâfâtlarını) arttırır. Kâfirlere gelince, onlar için (çok) şiddetli bir azab vardır.

27. Bununla berâber Allah, kullarına (herbirine) rızkı bol bol verse idi, elbette yeryüzünde azgınlık ederlerdi; fakat (O, rızkı dilediğine) dilediği mikdarda indirir. Şübhesiz ki O, kullarından hakkıyla haberdâr olandır, (onları) hakkıyla görendir.

28. Ve O, (insanlar) ümidlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Çünki O, Velî (hakīkī dost ve yardımcı olan)dır, Hamîd (hamd edilmeye çok lâyık)tır.

29. Göklerin ve yerin ve onlarda yaydığı her hareketli mahlûkun yaratılışı O’nun delillerindendir. Ve O, dilediği zaman onları (mahşerde) bir araya getirmeye hakkıyla gücü yetendir.

30. Hem size isâbet eden herhangi bir musîbet, işte kendi ellerinizin işlediği (o günahlar) yüzündendir; bununla berâber (Allah) birçoğunu affeder.

31. Ve siz yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak kimseler değilsiniz! Sizin için Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

32. Denizde dağlar gibi akıp giden (gemi)ler de O’nun delillerindendir.

33. Eğer (Allah) dilerse, (onlara hareket veren) rüzgârı durdurur da, (o gemiler denizin) sathı üstünde hareketsiz şeyler olarak kalıverirler. Şübhesiz ki bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ibretler vardır.

34. Veya kazandıkları (günahlar) yüzünden onları helâk eder; bununla berâber (Allah) birçoğunu affeder.

35. (Tâ ki) âyetlerimiz hakkında mücâdele edenler, kendileri için (azâbımızdan) kaçacak hiçbir yer olmadığını bilsinler!

36. İşte size verilen herhangi bir şey, ancak dünya hayâtının menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise, îmân edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha devamlıdır.

37. Hem onlar ki, günahın büyüklerinden ve fuhşiyâttan kaçınırlar; onlar öfkelendikleri zaman da (kusurları) bağışlarlar.

38. Ve onlar ki, Rablerin(in da‘vetin)e icâbet ederler ve namazı hakkıyla edâ ederler. Onların işleri ise, aralarında şûrâdır (istişâre iledir).
“Müslümanların hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyedeki (İslâmî cem‘iyet hayâtındaki) saâdetlerinin anahtarı meşveret-i şer‘iyedir (İslâmî ölçüler dâhilindeki fikir alış-verişidir). وَاَمْرُهُمْ شُورٰي بَيْنَهُمْ [Onların işleri ise, aralarında şûrâdır (istişâre iledir)] (meâlindeki) âyet-i kerîmesi şûrâyı (fikir alış-verişini) esas olarak emrediyor. Evet, nasıl ki nev‘-i beşerdeki (insanlardaki) telâhuk-ı efkâr (fikirlerin birbiri üzerine eklenmesi) ünvânı altında asırlar ve zamanların -târih vâsıtasıyla- birbirisiyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkıyâtı (insanlığın ilerlemesi) ve fünûnunun (fenlerinin) esâsı olduğu gibi, en büyük kıt‘a olan Asya’nın en geri kalmasında bir sebebi, o şûrâ-yı hakīkıyeyi yapmamasıdır. Asya kıt‘asının ve istikbâlinin keşşâfı (keşfedicisi) ve miftâhı (anahtarı) şûrâdır. Yani nasıl ferdler, birbiriyle meşveret eder. Tâifeler, kıt‘alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların (baskıların) kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak meşveret-i şer‘iye ile şehâmet (kahramanlık) ve şefkat-i îmâniyeden tevellüd eden (doğan) hürriyet-i şer‘iyedir (meşrû‘ hürriyettir) ki; o hürriyet-i şer‘iye, âdâb-ı şer‘iye (İslâmî ahlâk ölçüleri) ile süslenip, garb medeniyet-i sefîhânesindeki (batının ahlâksız medeniyetindeki) seyyiâtı (günahları) atmaktır.” (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 422)

39. Ve kendilerine zulüm vâki‘ olduğu zaman, onlar yardımlaş(arak intikamlarını al)an kimselerdir.

40. Bir kötülüğün cezâsı ise, onun misli olan bir kötülüktür. Artık kim affeder ve ıslâh eder (arayı düzeltir)se, işte onun mükâfâtı Allah’a âiddir. Muhakkak ki O, zâlimleri sevmez.

41. Kim de gerçekten zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, işte onlar var ya, kendileri aleyhine (kendilerinin suçlanabileceği) hiçbir yol yoktur.

42. O yol ancak, insanlara zulmedenlerin ve yeryüzünde haksız yere azgınlık edenlerin aleyhine vardır. İşte onlar yok mu, onlar için (pek) elemli bir azab vardır!

43. Kim de hakīkaten sabreder ve affederse, şübhesiz bu, elbette azmedilecek (kararlılıkla istenecek) işlerdendir.

44. Ve Allah (küfürlerindeki inadları sebebiyle) kimi dalâlete atarsa, artık bundan sonra onun için hiçbir dost yoktur. Azâbı gördüklerinde ise, o zâlimleri: “(Dünyaya) geri dönecek bir yol var mı?” derlerken görürsün.

45. Yine onları görürsün ki, zilletten boyunlarını bükmüş kimseler olarak göz ucu ile (ateşe) bakarlarken, ona arz olunurlar. Îmân edenler ise der ki: “Asıl hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini, hem de âilelerini (işte böyle) hüsrâna uğratanlardır!” Dikkat edin! Şübhesiz ki zâlimler, devamlı bir azab içindedirler.

46. Hem onların Allah’dan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Çünki Allah, kimi (isyânındaki inadından dolayı) dalâlete atarsa, artık onun (kurtulması) için bir yol yoktur.

47. Allah tarafından (tehdîd olunduğunuz ve başkalarınca) kendisi için geri çevrilme (imkânı) olmayan bir gün gelmezden önce, Rabbiniz(in da‘vetin)e icâbet edin! O gün ne size sığınacak bir yer, ne de sizin için (günahlarınızı) inkâr etme(ye bir çâre) vardır!

48. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık (biz) seni onlara muhâfız olarak göndermedik. Şübhesiz sana düşen ancak tebliğdir! Bununla berâber doğrusu biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinir. Fakat ellerinin takdîm ettiği (işlediği günahlar) yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, o takdirde gerçekten insan çok nankör bir kimse olur.

49. Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız (çocuk)lar lutfeder ve dilediğine erkek (çocuk)lar ihsân eder.

50. Veya onları erkekler ve kızlar olmak üzere (berâber) çift (ikiz) olarak verir. Dilediğini de kısır bırakır. Muhakkak ki O, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Kadîr (herşeye gücü yeten)dir.

51. Hem bir insan için, Allah’ın kendisiyle konuşması, ancak vahiy ile veya bir perde arkasından veya bir elçi gönderip de izniyle (ona) dilediğini vahyetmesiyle olur.
Burada geçen vahiyle konuşmaktan murâd, ilhamdır. Perde arkasından konuşmaktan murad ise, Hz. Mûsâ (as)’ın mazhar olduğu gibi, Allah’ın kelâmını işittiği hâlde Zât-ı İlâhî’yi görmemesidir. (Nesefî, c. 4, 163)
“Mâdem bu cismânî âlem-i şehâdette (şu dünya hayâtında), bu kadar ziynetli ve san‘atlı hadsiz masnu‘larıyla (san‘at eserleriyle) kendini tanıttırmak isteyen ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihâyetsiz ni‘metleriyle kendini sevdirmek isteyen ve bu kadar mu‘cizeli ve mahâretli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek isteyen ve bu arzuyu, kavilden (sözden) ve tekellümden (konuşmaktan) daha zâhir (görünür) bir tarzda fiilen isteyen ve hâl diliyle bildiren bir Zât, perde-i gayb (gayb perdesi) tarafında bulunduğu bilbedâhe (açıkça) anlaşılıyor. Elbette ve her hâlde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. (…) Gāyet kuvvetli bir tezâhürâtla (nümûnelerinin görünmesiyle) vahiylerin hakīkati, âlem-i gaybın (gayb âleminin) her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinâtın ve mahlûkātın (yaratılmışların) şehâdetlerinden çok kuvvetli bir şehâdet-i vücud ve tevhîd (Allah’ın varlığına ve birliğine delil olma), Allâmü’l-Guyûb (gaybları bilen Allah)’dan -vahiy ve ilham- hakīkatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini (varlığını ve birliğini), yalnız masnu‘larının şehâdetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzır (görücüdür), kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının ma‘nâsı onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, onu sıfâtıyla bildiriyor. Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevâtürleriyle ve ihbârâtlarının (haber vermelerinin) vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev‘-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi (kabûl edilmiş) ve rehberi ve muktedâsı (imamı) ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhûd (görünen bir vahiy) olan kütüb-i mukaddese ve suhuf-ı semâviyenin (mukaddes kitaplar ve sayfaların) delâil ve mu‘cizâtlarıyla, hakīkat-i vahyin tahakkuku ve sübûtu bedâhet derecesin(dedir).” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 114)

52. İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (olan Kur’ân’ı) vahyettik. (Sen bundan önce) kitab nedir, îmân nedir bilmezdin;
Burada Kur’ân-ı Hakîm’e “Ruh” ta‘bîr edilmesiyle, cesedlerin ruh ile hayat bulması gibi, kalb ve nefislerin ancak Kur’ân ile canlanacağı ve ebedî hayâta böylece mazhar olunacağı beyân buyurulmaktadır. Ayrıca bununla Cebrâil (as)’ın kasdolunduğu da bildirilmiştir. “Kitab nedir, îman nedir bilmezdin” ifâdesinden maksad; Resûlullah (asm) vahiyle kendisine bildirilen hakīkatleri, nübüvvetinden evvel bilmezdi, demektir. (Celâleyn Şerhî, c. 7, 75)
“Ümmî (okur-yazar olmayan) bir adam, bir fennin ulemâsıyla münâkaşaya girişerek, beyne’l-ulemâ (âlimler arasında) ittifaklı olan mes’eleleri tasdik ve ihtilâflı olanları da tashîh ederse (düzeltirse); o adamın bu hârika olan hâli, onun pek çok yüksekliğine ve onun ilminin vehbî (Allah vergisi) olduğuna delâlet etmez mi? (…) Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak ki; o Zât (asm) herkesçe müsellem (kabûl edilen) ümmîliğiyle berâber, geçmiş enbiyâ ile kavimlerinin ahvâllerini (hâllerini), görmüş ve müşâhede etmiş gibi Kur’ân’ın lisânıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyân ederek âleme neşr ü i‘lân etmiştir (yaymıştır). Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekîlerin nazar-ı dikkatlerini celb eden (çeken) da‘vâ-yı nübüvvetini isbât içindir. (…) Sanki o Zât (asm), vahy-i İlâhînin ma‘kesi (akis yeri) olan ma‘sum rûhuyla zaman ve mekânı tayyederek (geçerek), o zamanların en derin derelerine girmiş ve en yüksek dağların şâhikalarına (zirvelerine) çıkmış, gördüğü gibi söylemiştir. Binâenaleyh o Zât’ın (asm) bu hâli onun bir mu‘cizesi olup, nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyânın (as) da nübüvvet delilleri ma‘nevî bir delil hükmünde olup, o Zât’ın (asm) nübüvvetini isbât eder.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 158)

53. Göklerde ne var, yerde ne varsa kendisinin olan Allah’ın yoluna! Dikkat edin! (Bütün) işler ancak Allah’a döner.

Başa dön tuşu