Hayrat Vakfı Yayınları Meali

43-Zuhruf Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Hâ, Mîm.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. Apaçık beyân eden Kitâb’a and olsun ki, şübhesiz biz, (anlayıp) akıl erdiresiniz diye onu Arabca bir Kur’ân kıldık.

3. Apaçık beyân eden Kitâb’a and olsun ki, şübhesiz biz, (anlayıp) akıl erdiresiniz diye onu Arabca bir Kur’ân kıldık.

4. Ve muhakkak ki o, katımızda bulunan ana kitabda (Levh-i Mahfûz’da)dır. Gerçekten çok yücedir, çok hikmetlidir.

5. Artık bir haddi aşanlar topluluğu oldunuz diye, Zikri sizden (uzaklaştırıp size Kur’ân’ı indirmeyi) terk mi edelim?

6. Hâlbuki (senden) öncekiler için de nice peygamberler gönderdik.

7. Fakat onlara ne zaman bir peygamber gelse, mutlakā onunla alay ediyorlardı.

8. Hâlbuki onlardan (o sana inanmayanlardan) kuvvetçe daha çetin olanları helâk etmişizdir; nitekim öncekilerin misâli (Kur’ân’da) geçmiştir.

9. Celâlim hakkı için, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlakā: “Onları, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi bilen Allah) yarattı!” diyeceklerdir.

10. O ki, yeri size bir beşik yaptı ve (maksadınıza) doğru gidesiniz diye onda sizin için birtakım yollar meydana getirdi.

11. Ve O (Allah) ki, gökten bir ölçü ile su indirdi. Artık onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (siz de kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız!

12. Yine O (Allah) ki, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler kıldı.

13. Tâ ki, onların sırtlarına kurulasınız; sonra üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin ni‘metini anarak: “Münezzehtir O (Allah) ki, bunu bize itâatkâr kıldı; yoksa (biz) buna güç yetirici kimseler değildik; çünki şübhesiz biz, gerçekten Rabbimize dönecek olanlarız” diyesiniz.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz bir bineğe bindiği zaman, üç kere tekbir getirir, sonra da: سُبْحاَنَ الَّذ۪ي سَخَّرَلَناَ هَذَا وَماَ كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَ۞وَاِنَّٓا اِلٰي رَبِّناَ لَمُنْقَلِبُونَ âyetlerini okurdu. (İbn-i Kesîr, c. 3, 286)
“Şu meşhud (görünen) saltanat-ı insâniyet ve terakkıyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet (insanlığın medeniyette ilerlemeleri); celb ile (kendine çekmekle) değil, galebe (üstün gelmek) ile değil, cidâl (mücâdele) ile değil, belki ona onun za‘fı (zayıflığı) için teshîr edilmiş (emrine verilmiş), onun aczi için ona muâvenet (yardım) edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli (câhilliği) için ona ilhâm edilmiş, onun ihtiyâcı için ona ikrâm edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidâr-ı ilmî (ilim gücü) değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye (Cenâb-ı Hakk’ın şefkat ve merhamet etmesi) ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki; eşyâyı (varlıkları) ona teshîr etmiştir. Evet, bir gözsüz akreb ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidârı değil, belki onun za‘fının semeresi (zayıflığının netîcesi) olan teshîr-i Rabbâniye ve ikrâm-ı Rahmânîdir.” (Sözler, 23. Söz, 117)

14. Tâ ki, onların sırtlarına kurulasınız; sonra üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin ni‘metini anarak: “Münezzehtir O (Allah) ki, bunu bize itâatkâr kıldı; yoksa (biz) buna güç yetirici kimseler değildik; çünki şübhesiz biz, gerçekten Rabbimize dönecek olanlarız” diyesiniz.2

15. Ama (onlar) kullarından bir kısmını (Îsâ, Üzeyr O’nun çocuğudur, melekler kızlarıdır diye) O’na bir cüz’ saydılar. Doğrusu insan apaçık bir nankördür.

16. Yoksa (Allah), yaratmakta olduklarından (kendine) kızlar edindi de, oğulları size mi ayırdı?

17. Hâlbuki onlardan biri, Rahmân’a (isnâd etmekle) misâl olarak getirdiği şeyle (kız çocukla) müjdelendiği zaman, kendisi öfkeli bir kimse olarak yüzü simsiyah kesilir.

18. (O müşrikler) süs içinde yetiştirilip de, tartışmada (delîlini) açıklayamayacak olan (kız çocukların)ı mı (O’na isnâd ediyorlar)?

19. Kendileri Rahmân’ın (itâatkâr ve şerefli) kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şâhid mi oldular? Onların (bu asılsız) şâhidlikleri yazılacak ve (bu hususta) sorguya çekileceklerdir.

20. Bir de dediler ki: “Eğer Rahmân dileseydi, (biz) onlara (o putlara) tapmazdık!” Onların buna dâir hiçbir bilgileri yoktur. Doğrusu onlar (böyle demekle) ancak yalan söylüyorlar.

21. Yoksa (biz) kendilerine, bundan önce bir kitab verdik de onlar ona mı tutunan kimselerdir?

22. Hâyır! (Onlar) şöyle dediler: “Doğrusu biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve elbette biz, onların izlerinde (olmakla) hidâyeti bulanlarız.”

23. İşte böyle, (biz) senden önce de hangi şehre bir korkutucu gönderdiysek, mutlakā oranın ni‘met içinde (şımarmış) olanları dedi ki: “Doğrusu biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk, elbet biz de onların izlerine tâbi‘ olanlarız.”

24. (Peygamberleri onlara:) “(Ben) size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” dedi. (Onlar:) “Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edicileriz” dediler.

25. Bunun üzerine (biz de) onlardan intikam aldık; artık bak, yalanlayanların âkıbeti nasıl oldu!

26. Bir zaman da İbrâhîm babasına ve kavmine demişti ki: “Şübhesiz ki ben, (sizin) tapmakta olduğunuz şeylerden uzağım.”

27. “Ancak beni yaratan müstesnâ; çünki şübhesiz O, beni hidâyete erdirecektir.”

28. Ve (İbrâhîm) bunu (bu sözü), zürriyeti içinde bâkī kalacak bir kelime yaptı ki, onlar (onun dînine) dönsünler!

29. Daha doğrusu bunları da atalarını da kendilerine o hak (olan Kur’ân) ve (onu) açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (yaşatarak dünya ni‘metlerinden) faydalandırdım.

30. Fakat kendilerine o hak gelince: “Bu bir sihirdir ve doğrusu biz onu inkâr edicileriz” dediler.

31. Ve dediler ki: “Bu Kur’ân, iki şehirden (birinde bulunan) büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”
Müşriklerin: “İki şehirden (birinde bulunan) büyük bir adam” diye bahsettikleri iki kişi, Mekke ile Tâif’deki zengin iki müşrik idi. (Nesefî, c. 4, 171)

32. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayâtında onların geçimliklerini aralarında, biz paylaştırdık; bir kısmı bir kısmını hizmetkâr edin(erek yanında çalıştır)sın diye, kimilerini kimilerinin üstünde derecelerle yükselttik.
“Nev‘-i beşerin fıtratı (insanlığın yaratılışları) ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka (mutlak eşitlik) kānûnuna zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakîm (hikmetle yaratan Allah), kemâl-i kudret ve hikmetini (hikmet ve kudretinin nihâyetsizliğini) göstermek için, az bir şeyden çok mahsûlât aldırır ve bir sahîfeden çok kitabları yazdırır. Bir şey ile çok vazîfeleri yaptırdığı gibi, beşer nev‘iyle de binler nev‘lerin vazîfelerini gördürüyor.
İşte bu sırr-ı azîmdendir (büyük sırdandır) ki; Cenâb-ı Hakk, insan nev‘ini binler nev‘leri sünbül verecek ve hayvanâtın sâir binler nev‘leri kadar tabakāt (tabakaları) gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanât gibi insan nev‘inin kuvalarına (kābiliyetlerine), latîfelerine ve duygularına hadd (sınır) konulmamış; serbest bırakılmış ve hadsiz makāmâtta gezecek isti‘dâd verdiğinden, bir nevi‘ iken binler nevi‘ hükmüne geçtiği içindir ki, insan nev‘i arzın halîfesi ve kâinâtın netîcesi ve zîhayâtın (canlıların) sultânı hükmüne geçmiştir.” (Lem‘alar, 22. Lem‘a, 178-179)

33. Hâlbuki insanlar (küfürde birleşen) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.

34. Hem evleri için (gümüşten) kapılar ve üzerlerinde yaslanacakları koltuklar (yapardık).

35. Ve (onlara) nice zuhruf (altın ziynetler verirdik). Hâlbuki doğrusu bütün bunlar, dünya hayâtının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise, Rabbinin katında takvâ sâhibleri içindir.

36. Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, (biz) ona bir şeytanı musallat ederiz de, o ona arkadaş olur.

37. Hâlbuki şübhesiz onlar (o şeytanlar), bunları mutlakā (doğru) yoldan çıkarırlar da, (o kâfirler) gerçekten kendilerinin hidâyete erdirilmiş kimseler olduklarını sanırlar.

38. Nihâyet (o kimse şeytanıyla berâber) bize geldiğinde (şeytanına): “Keşke benimle senin aranda, doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. Demek (sen) ne kötü arkadaşmış(sın)!” der.

39. Hâlbuki (böyle demeniz) bugün size aslâ fayda vermez; çünki zulmettiniz; doğrusu siz, azabda ortak olan kimselersiniz.

40. (Habîbim, yâ Muhammed!) O halde (îman hakīkatlerini duymak istemeyen) o sağırlara sen mi işittireceksin, yâhut (görmek istemeyen) o körleri ve apaçık bir dalâlet içinde bulunanları (sen mi) hidâyete erdireceksin?

41. Şimdi (onlara azâb etmeden) seni (alıp) götürsek (vefât ettirsek bile), hiç şübhesiz biz onlardan intikam alıcılarız.

42. Yâhut onlara va‘d ettiğimiz (azâb)ı sana (hayâtında) gösteririz; çünki şübhesiz biz, onların üzerine muktedir olanlarız.

43. Artık, sana vahyedilene tutun! Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.
“O Zât (Hz. Peygamber asm), ümmîliğiyle (okur-yazar olmamasıyla) berâber, bir kuvvete mâlik (sâhib) değildi. Ne onun ve ne babalarının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti (görünmemişti); bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu.
Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevki‘de, kemâl-i vüsuk (tam bir sağlamlık) ve itmi’nân (kararlılık) ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye (bütün fikirlere) galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabîatların üstüne çıktı.
Kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdetleri ve gāyet güzel ahlâkları te’sîs etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasâveti (katılığı), ince hissiyâtla tebdîl ettirdi (değiştirdi) ve cevher-i insâniyeti izhâr etti (açığa çıkardı). Ve o bedevîleri, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete (medeniyetin zirvesine) yükseltti ve onları o zamâna, o âleme muallim yaptı. (…)
Acabâ o Zât’ın (asm) şu mâcerâsı, onun mesleği hak ve hakīkat olduğuna delâlet etmez mi?” (İşârâtü’l-İ‘câz, 161-162)

44. Şübhesiz ki o (Kur’ân) senin için de kavmin için de elbette bir şereftir. Artık ileride (ondan) suâl olunacaksınız.

45. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize (onların ümmetlerine) de sor! Rahmân’dan başka ibâdet edilecek ilâhlar kılmışmıyız?

46. Celâlim hakkı için, Mûsâ’yı da mu‘cizelerimizle Fir‘avun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de: “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim!” dedi.

47. Fakat onlara mu‘cizelerimizi getirdiğinde, o vakit onlar bunlara gülüverdiler.

48. Onlara göstermekte olduğumuz her mu‘cize, mutlakā diğerinden daha büyüktü. Kendilerini (hayatlarını çekilmez kılan çeşitli) azâb(lar) ile yakaladık, tâ ki onlar (küfürlerinden) dönsünler.

49. Bunun üzerine dediler ki: “Ey sihirbaz! (Duânı kabûl edeceğine dâir)
Mûsâ (as) devrindeki kabûle göre “Sâhir (sihirbaz)” ta‘bîri, bir kötüleme ifâdesi olmayıp, bil‘akis hürmeti gösterirdi. Çünki sihirbazlık o zamânın en revâçta, en mu‘teber ilmi idi. (Nesefî, c. 4, 176)

50. Fakat kendilerinden azâbı açıver(ip kaldır)ınca, onlar sözlerinden hemen döndüler.

51. Fir‘avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü (hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?”

52. “Yoksa ben, kendisi değersiz ve nerede ise söz anlatamayacak durumda bulunan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?”
Fir‘avun’un burada kasdettiği şey, daha önce Mûsâ (as)’ın dilinde bulunan tutukluktur. (İbn-i Kesîr, c. 3, 292)

53. “O hâlde (doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı veya berâberinde peş peşe dizilen kimseler hâlinde melekler gelmeli değil miydi?”

54. (Fir‘avun) böylece kavmini hafife aldı (küçümsedi); buna rağmen ona itâat ettiler. Gerçekten onlar bir fâsıklar topluluğu idiler.

55. Artık ne zaman ki bizi gazablandırdılar, onlardan intikam alıverdik, bu yüzden onları hep birlikte suda boğduk.
“Sırât-ı müstakīm ehli olan (dosdoğru bir yolda giden) peygamberlere binler vâkıâtta (vak‘alarda) istimdadlarına (yardım taleblerine) hârika bir tarzda gaybî imdad gelmesi ve o peygamberlerin istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere (inkâr edenlere) yüzer hâdisâtta (hâdiselerde) aynı zamanda gazab gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi kat‘î, şeksiz (şübhesiz) gösterir ki; bu kâinâtın ve içindeki nev‘-i beşerin (insan nev‘inin) Hakîm ve Âdil (hikmet ve adâlet sâhibi) ve Muhsin ve Kerîm (ihsân ve cömertlik sâhibi) ve Azîz ve Kahhâr (izzetli ve gerektiğinde düşmanları kahredici) bir Mutasarrıfı (idârecisi) ve bir Rabbi var ki, Nûh (as) ve İbrâhîm (as) ve Mûsâ (as) ve Hûd (as) ve Sâlih (as) gibi çok nebîlere (peygamberlere) pek hârika bir sûrette târihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet (zafer) ve necâtları (kurtuluşları) vermiş ve Semûd ve Âd ve Fir‘avun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere dahi, peygamberlerine isyanlarına mukābil (karşılık) dünyada dahi bir cezâ olarak, başlarına dehşetli semâvî musîbetler indirmiş.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579)

56. Böylece onları, sonrakiler için (ders alınacak) bir geçmiş ve bir misâl kıldık.

57. (Ey Habîbim!) Meryemoğlu (Îsâ) da bir misâl olarak zikredilince, senin kavmin ondan dolayı hemen gülüşmeye başladılar.
Resûlullah Efendimiz (asm) Kureyşlilere: “Allahdan başka tapılan hiçbir kimsede hayır yoktur” deyince onlar: “Sen Îsâ’nın sâlih bir kul olduğunu iddiâ etmiyor musun? Hâlbuki ona da tapılıyor” dediler. Bunun üzerine bu âyet indirildi. (Beyzâvî, c. 2, 375)

58. Ve “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Bunu (bu misâli) sana ancak tartışmak için getirdiler. Hayır! Onlar, bir düşmanlar topluluğudur.

59. Doğrusu o (Îsâ), sâdece kendisine ni‘met (peygamberlik) verdiğimiz bir kuldur; ve onu (babasız yaratmakla) İsrâiloğullarına (ibretli) bir misâl kıldık.

60. Hâlbuki dileseydik, elbette size bedel yeryüzünde halîfe olacak melekler yapardık.

61. Hâlbuki şübhesiz o, (Îsâ’nın âhir zamanda yeryüzüne gönderilişi), kıyâmet için elbette bir bilgi (bir alâmet)tir;
“Dinsizlik cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Îsevîlik (hristiyanlık) ve İslâmiyet ittihad (birleşme) netîcesinde, dinsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti‘dâdında iken; âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle (insânî bedeniyle) bulunan şahs-ı Îsâ Aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyânının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık (dosdoğru haber veren Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm), bir Kādir-i külli şey’in (herşeye kudreti yeten Allah’ın) va‘dine istinâd ederek (dayanarak) haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kādir-i külli şey’ va‘d etmiş, elbette yapacaktır. (…) Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakīkī Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havâssı (ona yakın seçkin bir tâife), nûr-ı îmân ile onu tanırlar. Yoksa bedâhet derecesinde (apaçık bir şekilde) herkes onu tanımayacaktır.” (Mektûbât, 15. Mektûb, 46-47)

62. Ve sakın, şeytan sizi (îmandan) çevirmesin! Çünki o, size apaçık bir düşmandır.

63. Îsâ ise mu‘cizelerle gelince şöyle demişti: “(Ben) size hikmet getirdim ve üzerinde ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için (geldim). Öyle ise Allah’dan sakının ve bana itâat edin!”

64. “Şübhesiz ki benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz ancak Allah’dır; o hâlde O’na ibâdet edin! Bu, dosdoğru bir yoldur!”

65. Fakat (Îsâ’dan sonra) aralarından (çıkan) o fırkalar, ihtilâfa düştü. Artık (pek) elemli bir günün azâbından dolayı, o zulmedenlerin vay hâline!

66. Onlar farkında değillerken kıyâmetin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

67. O gün dostlar (bile) birbirlerine düşmandırlar; ancak takvâ sâhibleri müstesnâ!

68. (Allah takvâ sâhiblerine şöyle seslenir:) “Ey kullarım! Bu gün size hiçbir korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız!”

69. Onlar ki, âyetlerimize îmân ettiler ve Müslüman kimseler oldular.

70. “Girin Cennete! Siz ve zevceleriniz (orada) sevindirileceksiniz!”

71. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklarla dolaşılır. Ve orada canların kendisini çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır.
“********************** [Orada canların kendisini çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır] (meâlindeki) âyetinin sarâhat-ı kat‘iyesiyle, insan, en ziyâde ünsiyet ettiği (alıştığı) ve dünyada nümûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri Cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan ve göz ve kulak gibi a‘zâların ettikleri hâlis şükürlerinin ve husûsî ibâdetlerinin mükâfâtları, o uzuvlara mahsus cismânî (cisme âid) lezzetler ile verilecektir. Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân o derece cismânî lezzetleri sarih (açık) bir sûrette beyân eder ki, başka te’villerle (îzahlarla) ma‘nâ-yı zâhirîyi (açık ma‘nâyı) kabûl etmemek, imkân hâricindedir.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 221)

72. “İşte yapmakta olduklarınıza karşılık, kendisine vâris kılındığınız Cennet, budur!”
Cennet hayâtı hakkında bakınız; (Sözler, 28. Söz, 169-175)

73. “Sizin için orada birçok meyveler vardır; onlardan yersiniz.”

74. Şübhe yok ki o (dinsiz) günahkârlar, Cehennem azâbında ebedî olarak kalıcıdırlar.

75. Kendilerinden (azab hiç) hafifletilmeyecektir ve onlar orada (o azâb içinde) ümidsizliğe düşmüş kimselerdir.

76. Hâlbuki (biz) onlara zulmetmedik; fakat onlar (kendi nefislerine) zulmeden kimseler oldular.

77. (Cehennem bekçisine:) “Ey Mâlik! Rabbin(e duâ et) bizim üzerimize (artık ölümle) hükmetsin! (Ölelim de kurtulalım!)” diye seslenirler. (Mâlik:) “Doğrusu siz, (bu azabda ebedî olarak böyle) kalıcılarsınız!” der.

78. And olsun ki, size hakkı getirdik; fakat çoğunuz haktan hoşlanmayan kimselersiniz.

79. Yoksa (müşrikler) bir işi (peygambere tuzak kurmayı) sıkı mı tuttular (karar mı verdiler)? Doğrusu biz de (cezâlarını vermeyi) sıkı tutanlarız.

80. Yoksa (onlar) kendilerinin sırlarını (içlerinden geçirdiklerini) ve fısıldaşmalarını gerçekten biz işitmiyor muyuz sanıyorlar? Hayır! (İşitiyoruz!) Yanlarında bulunan elçilerimiz (yazıcı melekler) de yazıyorlar.
“Şu mevcûdâtın Mâlik’i (sâhibi), mülkünde cereyân eden herşeyin inzibâtına (kaydedilmesine) büyük bir ihtimâmı var. Hem hâkimiyet-i vazîfesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem rubûbiyet-i saltanatında (kâinâttaki hâkimiyet ve idâresinde) gāyet ihtimâmı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyân eden herşeyin sûretini müteaddid (pek çok) şeylerde hıfz eder (muhâfaza eder). Şu hafîzıyet (muhâfaza edicilik) işâret eder ki, ehemmiyetli bir muhâsebe-i a‘mâl defteri (amellerin hesab defteri) açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri, mühim bir hesab ve mîzâna (tartıya) girecek, sahîfe-i amelleri neşredilecek (amel defterleri açılacak).” (Zülfikār, 10. Söz, 30)

81. De ki: “Eğer Rahmân’ın (hâşâ!) bir çocuğu olsaydı, o takdirde (ona) tapanların ilki ben olurdum.”

82. Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi (olan Allah, onların) vasfetmekte oldukları şeylerden pek münezzehtir.

83. O hâlde bırak onları, tehdîd edilegeldikleri günlerine kavuşuncaya kadar (bâtıla) dalsınlar, oynasınlar!

84. O, gökte de İlâh, yerde de İlâh olandır. Ve O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.

85. Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah), ne yücedir! Kıyâmet (vakti) hakkındaki bilgi, ancak O’nun katındadır. Ve (sonunda) ancak O’na döndürüleceksiniz.

86. O’nu bırakıp da (kendisine) yalvarageldikleri şeyler, şefâate sâhib değillerdir; ancak (yakīnen) bilerek (ve îmân ederek) hakka şâhidlik edenler müstesnâ.
Âyette kendisine tapılanlardan şefâat etme husûsunda istisnâ edilen kimseler, hristiyanların kendisine taptığı Hz. Îsâ (as), yahudilerin tapındığı Hz. Uzeyr (as) ve meleklerdir. Çünki bunlar, mü’minlere şefâatte bulunacaklardır. (Beyzâvî, c. 2, 379)

87. Celâlim hakkı için, eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, mutlakā “Allah!” diyeceklerdir; öyle ise (haktan) nasıl çevriliyorlar?

88. (Peygamberin) “Ey Rabbim!” sözüne yemin olsun ki, doğrusu bunlar îmân etmez bir kavimdir.

89. (Ey Resûlüm!) Şimdi onlardan yüz çevir ve “Selâm! (Allah selâmet versin!)” de! Artık ileride bileceklerdir.

Başa dön tuşu