Hayrat Vakfı Yayınları Meali

44-Duhan Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Hâ, Mîm.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. Apaçık beyân eden o Kitâb’a (Kur’ân’a) yemîn olsun ki, gerçekten biz onu mübârek bir gecede indirdik;
Burada geçen “mübârek gece”den maksad Kadir gecesi veya Berâet gecesidir. Ancak, Kadir Sûresindeki: “Şübhe yok ki biz, onu (o Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik!” meâlindeki âyete binâen, âlimlerin bir kısmı birinci görüşü tercîh ederken, bir kısmı da, “Katımızdan bir emirle, her hikmetli iş, onda (o gecede) ayırd edilir” meâlindeki Berâet gecesinin husûsiyetini ta‘rîf eden âyete binâen ikinci görüşü tercîh etmişlerdir. (Nesefî, c. 4, 186)

3. Apaçık beyân eden o Kitâb’a (Kur’ân’a) yemîn olsun ki, gerçekten biz onu mübârek bir gecede indirdik;2

4. Katımızdan bir emirle, her hikmetli iş onda (o gecede) ayırd edilir. Çünki biz, Rabbinden bir rahmet olarak (peygamberler) göndericileriz. Doğrusu Semî‘ (herşeyi işiten), Alîm (hakkıyla bilen) ancak O’dur.

5. Katımızdan bir emirle, her hikmetli iş onda (o gecede) ayırd edilir. Çünki biz, Rabbinden bir rahmet olarak (peygamberler) göndericileriz. Doğrusu Semî‘ (herşeyi işiten), Alîm (hakkıyla bilen) ancak O’dur.

6. Katımızdan bir emirle, her hikmetli iş onda (o gecede) ayırd edilir. Çünki biz, Rabbinden bir rahmet olarak (peygamberler) göndericileriz. Doğrusu Semî‘ (herşeyi işiten), Alîm (hakkıyla bilen) ancak O’dur.

7. Eğer kat‘î olarak îmân eden kimseler iseniz (bilin ki Allah), göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.

8. O’ndan başka ilâh yoktur; (ancak O,) hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbi (O)dur.

9. Hayır! Onlar, şübhe içinde (eğlenip) oynuyorlar.

10. O hâlde, göğün insanları bürüyecek apaçık bir duhân (bir duman) getireceği günü gözetle! Bu (pek) elemli bir azabdır.
Rivâyetlere göre bu duman, kıyâmet yaklaştığı sırada, doğu ile batı ve yer ile gök arasını kaplayacak olan bir duman olup, kıyâmet alâmetlerindendir. İbn-i Mes‘ûd (ra)’dan bir rivâyette ise, şöyle denmiştir: “Kureyş şirk üzere kalmakta ısrâr edip Resûlüllah (asm)’a karşı isyânlarını ortaya koydukları vakit Hz. Peygamber (asm), Yûsuf (as)’ın zamanındaki kıtlık yıllarına ma‘ruz kalmaları husûsunda onlara bedduâ etti. Bunun üzerine öyle bir kıtlık ve meşakkate uğradılar ki, kemik yemek mecburiyetinde kaldılar. İçlerinden biri göğe bakardı da hâlsizlikten kendisi ile gök arasında duman tabakası gibi bir şey görürdü.” Âyet buna işâret etmektedir. (Celâleyn Şerhi, c. 7, 119)

11. O hâlde, göğün insanları bürüyecek apaçık bir duhân (bir duman) getireceği günü gözetle! Bu (pek) elemli bir azabdır.3

12. (O zaman insanlar:) “Rabbimiz! Bizden bu azâbı aç (kaldır); (artık) şübhesiz biz inanan kimseleriz” (derler).

13. Nerede onlarda ibret almak? Hâlbuki kendilerine gerçekten apaçık beyân eden bir peygamber gelmişti.

14. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: “(Bu) öğretilmiş bir mecnun!” demişlerdi.

15. Şübhesiz ki biz, (sizden) azâbı biraz açı(verip kaldırı)cılarız; (ama) siz gerçekten yine (küfre) dönecek olan kimselersiniz.

16. (Fakat) o pek büyük şiddetli tutuşla (kendilerini) yakalayacağımız gün, muhakkak biz, (onlardan) intikām alıcılarız.

17. Celâlim hakkı için, kendilerinden önce Fir‘avun kavmini de imtihân ettik; onlara da şerefli bir peygamber (olan Mûsâ) geldi.

18. “Allah’ın kullarını (İsrâiloğullarını) bana teslîm edin! Şübhesiz ki ben, sizin için (gönderilmiş) emin bir peygamberim” diye (da‘vette bulundu).

19. Ve (Mûsâ onlara:) “Allah’a karşı üstünlük taslamayın! Çünki ben size apaçık bir delil (mu‘cize) getiriyorum” diye (da‘vette bulundu).

20. Ve (şöyle dedi:) “Şübhesiz ki ben, beni taşla(yarak öldür)menizden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan (Allah’)a sığınmışımdır.”

21. “Eğer bana îmân etmiyorsanız, bâri benden uzak durun (da ilişmeyin)!”

22. Buna rağmen (kavminin îmân etmemesi üzerine, Mûsâ): “Doğrusu bunlar, bir günahkârlar topluluğudur” diye Rabbisine duâ etti.

23. Bunun üzerine (Rabbi de ona): “Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünki siz ta‘kībe uğrayanlar (olacak)sınız” (buyurdu).

24. “Ve (karşıya geçince asânla vurarak kapanmasını isteme,) denizi açık bırak! Çünki onlar suda boğul(malarına hükmedil)miş bir ordudur.”

25. (Onlar geride) nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel mekânlar ve içinde zevk ü sefâ sürmüş kimseler oldukları nice ni‘metler bırakmışlardı!

26. (Onlar geride) nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel mekânlar ve içinde zevk ü sefâ sürmüş kimseler oldukları nice ni‘metler bırakmışlardı!

27. (Onlar geride) nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel mekânlar ve içinde zevk ü sefâ sürmüş kimseler oldukları nice ni‘metler bırakmışlardı!

28. İşte böyle! Artık onları, başka bir kavme (İsrâiloğullarına) mîras bıraktık.

29. Bunun üzerine onlara, ne gök ne de yer ağladı! (Onlar) mühlet verilen kimseler de olmadılar!
“Şu âyet, mefhûm-ı muvâfık (doğrudan ifâde ettiği ma‘nâ) ile şöyle fermân ediyor: ‘Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin (gökler ve yer) onların üstünde ağlamıyorlar.’ Ve mefhûm-ı muhâlif (karşı ma‘nâ) ile delâlet ediyor ki: ‘Ehl-i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor.’ Yani, ehl-i dalâlet (kâfirler), mâdem semâvât ve arzın vazîfelerini inkâr ediyor. Ma‘nâlarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskāt ediyor (düşürüyor). Sâni‘lerini (yaratıcılarını) tanımıyorlar. Onlara karşı bir hakāret, bir adâvet (düşmanlık) ediyorlar. Elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin, yani bedduâ ederler ve onların gebermesiyle memnûn olurlar. Mefhûm-ı muhâlif ile der: ‘Semâvât ve arz, ehl-i îmânın ölmesiyle ağlarlar.’ Zîrâ ehl-i îman ise; çünki semâvât ve arzın vazîfelerini bilir. Hakīkī hakīkatlerini tasdîk ediyor. Ve onların ifâde ettikleri ma‘nâları îmân ile anlıyor. ‘Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar!’ diyor.” (Sözler, 32. Söz, 300-301)

30. And olsun ki, İsrâiloğullarını o (pek) aşağılayıcı azabdan, Fir‘avun’dan kurtardık. Çünki o üstünlük taslayan bir kimse idi, haddi aşanlardandı.

31. And olsun ki, İsrâiloğullarını o (pek) aşağılayıcı azabdan, Fir‘avun’dan kurtardık. Çünki o üstünlük taslayan bir kimse idi, haddi aşanlardandı.

32. And olsun ki, onları (İsrâiloğullarını kendi asırlarındaki) âlemlerin üzerine (lâyık olduklarını) bilerek seçtik (de onlara üstünlük verdik).

33. Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan mu‘cizelerden de verdik.

34. (Ey Resûlüm!) Şübhesiz bunlar (o sana inanmayanlar), gerçekten diyorlar ki: “O (ölüm), ancak (dünyadaki) ilk ölümümüzdür. Biz (bundan sonra) diriltilecek kimseler de değiliz.”

35. (Ey Resûlüm!) Şübhesiz bunlar (o sana inanmayanlar), gerçekten diyorlar ki: “O (ölüm), ancak (dünyadaki) ilk ölümümüzdür. Biz (bundan sonra) diriltilecek kimseler de değiliz.”

36. “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, o hâlde atalarımızı (geri) getirin!”

37. Bunlar mı hayırlı, yoksa (sâlih bir zât olan) Tübba‘(ın müşrik) kavmi ile onlardan öncekiler mi? (Biz) onları(n hepsini) helâk ettik. Çünki onlar, suçlu kimseler idiler!

38. Hâlbuki gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları, oyuncular olarak yaratmadık.

39. Onları ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmiyorlar.

40. Şübhesiz ki (hak ile bâtılın birbirinden ayrılarak hüküm verileceği) o ayırış günü, onların hep birlikte buluşma vaktidir.

41. O gün, bir dostun bir dosta hiçbir faydası olmaz ve onlar yardım olunmazlar.

42. Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler müstesnâ. Şübhesiz ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet edici) olan ancak O’dur.

43. Muhakkak ki zakkum ağacı, çok günahkâr olan kimsenin yemeğidir!

44. Muhakkak ki zakkum ağacı, çok günahkâr olan kimsenin yemeğidir!

45. (O zakkum) erimiş ma‘den gibidir! Sıcak suyun kaynayışı gibi karınlarda kaynar!

46. (O zakkum) erimiş ma‘den gibidir! Sıcak suyun kaynayışı gibi karınlarda kaynar!

47. (Sonra Zebânîlere şöyle emredilir:) “Onu tutun da kendisini Cehennemin ortasına sürükleyin!”

48. “Sonra başının üstüne kaynar su azâbından dökün!”

49. (Ve ona denir ki:) “Tat (bakalım)! Çünki (zannınca) güçlü olan, şerefli olan ancak sendin!”

50. “Şübhesiz bu (azab), hakkında şübhe edip durduğunuz şeydir!”

51. Muhakkak ki takvâ sâhibleri, emin bir makamdadırlar.

52. Bahçelerde ve pınar başlarında!

53. İnce ipekten ve kalın ipekten (elbiseler) giyerek karşılıklı oturanlardır.

54. İşte böyle! Hem onları iri gözlü hûrilerle evlendirmişizdir.
“Ekl ve şürb (yeme ve içme) ve muâmele-i zevciye (evlilik hayâtı) gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazîfeye gider. Fakat o vazîfeye bir ücret-i muaccele (peşin bir ücret) olarak öyle mütenevvi‘ (çeşitli) lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir lezâize tereccuh ediyor (diğer lezzetlere üstün geliyor). Mâdem bu dâr-ı elemde (sıkıntı yeri olan dünyada), bu kadar acîb (hayret verici) ve ayrı ayrı lezzetlere medâr (vesîle) ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saâdet (lezzet ve mutluluk yeri) olan Cennette o lezzetler; o kadar ulvî (yüksek) bir sûret alıp ve vazîfe-i dünyeviyenin uhrevî ücretini (dünyadaki vazîfesinin âhirette mükâfâtı olduğunu bilmekten gelen lezzeti) de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyâcı dahi uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek, Cennete lâyık ve ebediyete münâsib, en câmi‘ (çok lezzetleri içine alan) hayatdâr bir ma‘den-i lezzet (lezzet kaynağı) olur.” (Sözler, 28. Söz, 171)

55. Orada emniyet içinde kimseler olarak (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.

56. İlk ölümden (dünyadaki vefatlarından) başka orada ölüm tatmazlar ve Rabbinden bir lütuf olarak (Allah) onları Cehennem azâbından korumuştur.
Sahîh-i Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuşlardır: “Ölüm, boz renkli bir koç sûretinde getirilir de Cennet ile Cehennem arasında durdurulur ve boğazlanır. Sonra: ‘Ey Cennet ehli! Ebedîlik var, ölüm yok! Ve ey Cehennem ehli! Ebedîlik var, ölüm yok!’ denilir.” (İbn-i Kesîr, c. 3, 306)

57. İlk ölümden (dünyadaki vefatlarından) başka orada ölüm tatmazlar ve Rabbinden bir lütuf olarak (Allah) onları Cehennem azâbından korumuştur.6

58. Artık onu (o Kur’ân’ı) sâdece senin dilinle (indirerek insanlara) kolaylaştırdık; tâ ki ibret alsınlar.

59. O hâlde (eğer dinlemezlerse, onların helâkini) gözetle; doğrusu onlar da (senin başına bir şey gelmesini) gözetleyicidirler.

Başa dön tuşu