Hayrat Vakfı Yayınları Meali

48-Fetih Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Şübhesiz ki biz sana, apaçık bir fetih açtık (ihsân ettik).

2. Tâ ki Allah, senin günâhından geçmiş ve gelecek olanı, senin için bağışlasın;
“(Âyetteki mağfiret) hakīkī günahlardan değil; çünki ismet (günahlara karşı korunmuş olmak) var, günah yok. Belki makām-ı nübüvvete (peygamberlik makāmına) lâyık bir ma‘nâ ile mağfirettir (bağışlanmaktır).” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 27)

3. Ve Allah, sana şanlı bir zaferle yardım etsin!

4. O, îmanlarına îman katsınlar diye mü’minlerin kalblerine sekînet (huzur ve itmi’nân) indirendir. Hem göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

5. Tâ ki mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedî olarak kalıcılar olmak üzere, altlarından ırmaklar akan Cennetlere koysun ve onların kötülüklerini kendilerinden örtsün! İşte bu, Allah katındaki büyük bir kurtuluştur!

6. Bir de Allah hakkında kötü zan ile zanda bulunan münâfık erkeklerle münâfık kadınlara ve müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azâb etsin! O kötü âkıbet kendi başlarına gelsin! Çünki Allah onlara gazab etmiş, onları lâ‘netlemiş ve onlar için Cehennemi hazırlamıştır. Artık (o) ne kötü bir dönüş yeridir!

7. Hem göklerin ve yerin orduları, Allah’ındır!
“Evet bu kâinâta geniş bir dikkat ile bakan, kâinâtı gāyet haşmetli ve gāyet fa‘âliyetli bir memleket, belki idâresi gāyet hikmetli ve hâkimiyeti gāyet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, ve herşeyi ve her nev‘i birer vazîfe ile müsahharâne (itaât ederek) meşgûl bulur. وَ لِلّٰهَ جُنُودُالسَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ* [Hem göklerin ve yerin orduları Allah’ındır!] (meâlindeki) âyetinin askerlik ma‘nâsını ihsâs eden (hatırlatan) temsîline göre: Zerrât (zerreler) ordusundan ve nebâtât (bitkiler) fırkalarından ve hayvanât (hayvanlar) taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan cünûd-ı Rabbâniyeden (Allah’ın askerlerinden), o küçücük me’murlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimâne tekvînî emirlerin (Allah’ın yaratılışa dâir hikmetli emirlerinin), âmirâne hükümlerin, şâhâne kānunların cereyanları, bedâhetle (apaçık) bir hâkimiyet-i mutlakanın (sonsuz bir hâkimiyetin) ve bir âmiriyet-i külliyenin (umûmî bir âmirliğin) vücûduna (varlığına) delâlet ederler.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 139-140)

8. Şübhesiz ki biz seni, bir şâhid, bir müjdeleyici ve (aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik.

9. Tâ ki Allah’a ve Resûlüne îmân edesiniz; ve O’na (dînine ve peygamberine) yardım edesiniz, hem O’nu (Rabbinizi) büyük bilesiniz! Hem sabah ve akşam O’nu tesbîh edesiniz!

10. Şübhesiz ki sana bîat edenler, ancak Allah’a bîat etmektedirler. Allah’ın (kudret) eli3 onların (sana bîat eden) ellerinin üzerindedir. Artık kim (bîatını) bozarsa, o takdirde ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a, hakkında söz verdiği şeyi yerine getirirse, bunun üzerine (Allah) ona yakında (pek) büyük bir mükâfât verecektir.
3. “Müteşâbihâtta (ma‘nâsı açık olmayıp, îzâha muhtaç beyanlarda), ma‘nâ-yı mecâzînin (dolaylı olan ma‘nânın) ma‘nâ-yı hakīkīnin (gerçek ma‘nânın) lâfzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’lûf (alıştıkları) ve ma‘lûmları olmayan ma‘nâları ve hakīkatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibârettir. Meselâ ‘yed’ (el)’in ma‘nâ-yı mecâzîsi insanlara me’nûs (tanıdık) olmadığından, ma‘nâ-yı hakīkīnin şekliyle, lâfzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 13)
Bu âyette umre niyetiyle yola çıkan Müslümanlara, Kureyş müşriklerinin müsâade etmemesi üzerine gelişen hâdiseler çerçevesinde; on senelik müddet için yapılan Hudeybiye andlaşması esnâsında Ashâb-ı Kirâm (ra)’ın Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (asm)’a olan bîatları mevzûbahis edilmektedir.
Şöyle ki; Resûlullah (asm) umre yapmak maksadıyla 1400 kadar sahâbesiyle birlikte Mekke’ye doğru yola çıktılar. Mekke’ye yaklaştıklarında bir sahâbeyi elçi olarak, ziyâret maksadını beyân için önden gönderdi. Müşriklerin o sahâbeyi dinlememeleri üzerine bu kez Hz. Osman (ra) gönderildi. Onun da Mekke’de alıkonulmasıyla dönüşü gecikince, ashab arasında öldürüldüğü haberi yayıldı. Bunun üzerine hiçbir harb hazırlıkları olmayan sahâbeler, hemen orada Hz. Osman (ra)’ın intikāmını almak üzere ölünceye kadar harb edeceklerine dâir yemîn ederek Hz. Peygamber (asm)’a bîat ettiler. Öyle ki Peygamberimiz (asm) bu bîatta kendi mübârek elleri üzerine, diğer elini koyarak, “Bu da Osman’ın bîatıdır!” buyurdular. Bu kararlı bîatı duyan müşrikler korkarak, anlaşma taleb ettiler, bu arada Hz. Osman (ra) da geri geldi, harbe gerek kalmadı ve meşhur Hudeybiye anlaşması imzâlandı. (İbn-i Kesîr, c. 3, 342)

11. Bedevîlerden geri bırakılanlar, sana: “Bizi (bu sefere iştirâk etmekten) mallarımız ve âilelerimiz alıkoydu; bu yüzden bizim için (Allah’dan) mağfiret dile!” diyecektir. (Onlar) dilleriyle, kalblerinde olmayanı söylüyorlar. De ki: “Eğer (Allah) size bir zarar (dokundurmak) ister veya size bir fayda (vermek) dilerse, sizin için Allah’dan (gelecek) bir şeye (karşı, onu def‘ edecek bir güce) kim mâlik olabilir? Hayır! Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

12. “Hayır! Peygamberin ve mü’minlerin (müşrikler tarafından öldürülüp) ebediyen âilelerine dönmeyeceğini sanmıştınız. Bu, kalblerinizde süslü gösterildi ve (onlar hakkında) kötü zan ile zanda bulundunuz ve helâk(e müstehak) olmuş bir topluluk oldunuz!”

13. Hâlbuki kim Allah’a ve Resûlüne îmân etmezse, hiç şübhesiz ki biz, o kâfirler için alevli bir ateş hazırlamışızdır.

14. Hem göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. (O,) dilediğine (kendi lütfundan) mağfiret eder, dilediğine de (hak ettiği üzere) azâb eder. Ve Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

15. O geri bırakılanlar, (siz Hayber’deki) ganîmetleri almak için gittiğiniz zaman: “Bizi bırakın da peşinizden gelelim!” diyecektir. (Onlar) Allah’ın kelâmını
Âyette geçen “Allah’ın kelâmı”ndan murad, Hayber ganîmetlerinin sâdece Hudeybiye antlaşmasında bulunanlara verileceğine dâir Allah’ın va‘didir. (Râzî, c. 14/28, 91)

16. O bedevîlerden geri bırakılanlara de ki: “(Siz) yakında çok şiddetli savaş ehli olan bir kavme
Burada geçen “şiddetli harb ehli kavim”den murad, Müseyleme’nin kavmi olan Hanîfeoğullarıdır. Diğer görüşlere göre ise bunlar, Farslılar veya Romalılardır. (Nesefî, c. 4, 235)

17. (Savaşa gitmemekte) köre bir günah yoktur; topala bir günah yoktur; hastaya da bir günah yoktur. Ve kim Allah’a ve Resûlüne itâat ederse, (Allah) onu altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu (pek) elemli bir azâb ile cezâlandırır.

18. And olsun ki, (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana bîat ederlerken Allah o mü’minlerden râzı olmuştur; onların kalblerinde olan (sadâkat)i bilip, üzerlerine (kalblere huzur veren bir) sükûnet indirmiş ve onları (Mekke’nin fethinden önce) yakın bir fetih (Hudeybiye anlaşması ve Hayber’in fethi) ile mükâfâtlandırmıştır.
Buradaki bîattan murad, meşhur Rıdvan Bîatı’dır. Hudeybiye seferinde sahâbeler, ölünceye kadar düşmanla muhârebe edeceklerine dâir yemîn ederek Resûl-i Ekrem (asm)’a bir semüre ağacının altında bîat etmişlerdi. (Celâleyn Şerhi, c. 7, 219)

19. Ve alacakları birçok ganîmetlerle (de onları mükâfâtlandırdı). Çünki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

20. Allah size daha bir çok ganîmetler va‘d etmiştir ki onları alacaksınız;
“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, umûr-ı gaybiyeden (gelecekten haber vermek gibi gizli işlerden) haber verdiği gibi doğru vukūa gelen (meydana gelen) işler binlerdir, pek çoktur. (…) İşte nakl-i sahîh-i kat‘î (doğruluğu kesin hadîs) ile ashâbına haber vermiş ki: ‘Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz (üstün geleceksiniz); hem feth-i Mekke, hem feth-i Hayber, hem feth-i Şam, hem feth-i Irak, hem feth-i Îran, hem feth-i Beytü’l-Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamânın en büyük devletleri olan Îran ve Rum pâdişahlarının hazînelerini beyninizde (aranızda) taksîm edeceksiniz!’ haber vermiş. Hem: ‘Tahmînim böyle’ veya ‘Zannederim’ dememiş. Belki görür gibi kat‘î ihbâr etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Hâlbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbûr olmuş. Sahâbeleri az, Medîne etrâfı ve bütün dünya düşmandı.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 13-14)

21. Henüz üzerlerine güç yetiremediğiniz (ganîmetlerden) başkası da vardır ki, Allah onları (ilim ve kudretiyle) gerçekten kuşatmıştır (onların sizin olacağını takdîr etmiş ve bilmiştir). Çünki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.

22. Hâlbuki o inkâr edenler (bîatınızdan sonra Hudeybiye’de) sizinle savaşsalardı, elbette arkalarına dönecek (ve kaçacak)lardı; sonra da ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirlerdi.

23. Allah’ın öteden beri süregelen kānûnu (böyle)dir; ve (sen) Allah’ın kānûnunda aslâ bir değişme bulamazsın!

24. O, Mekke’nin (sınırlarının) ortasında (Hudeybiye’de) onlara karşı size zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Çünki Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.

25. Onlar öyle kimselerdir ki, inkâr ettiler ve sizi Mescid-i Harâm’dan, bekletilen kurbanları da yerlerine ulaşmaktan men‘ ettiler. Hâlbuki (Mekke’de) kendilerini (henüz) tanımadığınız mü’min erkeklerle mü’mine kadınları bilmeyerek kendilerini çiğneyip de, onlardan dolayı size bir meşakkat bir vebâl (bir vicdan azâbı) dokunacak olmasaydı (kâfirlerle savaşmanıza engel olmazdı). (Ama böyle yaptı) ki Allah dilediğini rahmetine koysun!

26. O zaman, inkâr edenler kalblerine taassubu, câhiliye taassubunu yerleştirmişlerdi; Allah da Resûlünün ve mü’minlerin üzerine (kalblere huzur veren) sükûnetini indirdi ve onları takvâ sözüne (kelime-i şehâdete) bağlı kıldı. Zâten (onlar), buna çok lâyık, buna ehil idiler. Allah ise, herşeyi hakkıyla bilendir.

27. Şânına yemîn olsun ki Allah, Peygamberine (gösterdiği) o rüyâyı hak olarak tasdîk etmiştir. Allah dilerse başlarınızı(n saçlarını tamâmen) tıraş etmiş ve kısaltmış, emniyet içinde kimseler olarak, korkmadan mutlakā Mescid-i Harâm’a gireceksiniz! İşte (Allah) sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan (Mekke’nin fethinden) önce (size), yakın bir fetih (Hudeybiye anlaşmasını ve Hayber’in fethini) verdi.
Resûl-i Ekrem (asm), Hudeybiye seferine çıkmadan önce rüyâsında, Mekke’ye ashâbı ile birlikte başlarını tıraş ederek emniyet içinde girdiklerini görmüş ve bunu ashâbına haber vermişti. Ashâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm ecmaîn), Hudeybiye’de alıkonulup da geri döndükleri zaman, bazı münâfıklar şübheye düşüp dedikodu çıkarmaya başladıklarında bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Hâlbuki rüyâ, ondan sonraki yılda gerçekleşmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 7, 227)
“ فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحاً قَر۪يباً [Ondan (Mekke’nin fethinden) önce (size), yakın bir fetih (Hudeybiye anlaşmasını ve Hayber’in fethini) verdi] ifâde ediyor ki: Sulh-ı Hudeybiye (Hudeybiye barışı), çendan (gerçi) zâhiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece gālib görünmüş olduğu hâlde, ma‘nen Sulh-ı Hudeybiye, ma‘nevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sâir fütûhâta da (fetihlere de) anahtar olacak diye ihbâr ediyor (haber veriyor). Filhakīka (gerçekten), Sulh-ı Hudeybiye ile çendan maddî kılınç, gılâfına (kılıfına) muvakkaten konuldu. Fakat Kur’ân-ı Hakîm’in bârika-âsâ (şimşek gibi parlak) elmas kılıncı çıktı, kalbleri, akılları fethetti. Musâlaha (barış) münâsebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler (karıştılar). Mehâsin-i İslâmiyet (İslâmiyet’in güzellikleri) ve envâr-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın nûrları), inad ve taassubât-ı kavmiye (kavmiyetçilik) perdelerini yırtarak, hükmünü icrâ etti (yerine getirdi). Meselâ: Bir dâhiye-i harb (savaş dâhîsi) olan Hâlid İbn-i Velîd (ra) ve bir dâhiye-i siyâset olan Amr İbnü’l-Âs (ra) gibi, mağlûbiyeti kabûl etmeyen zâtlar, Sulh-ı Hudeybiye ile cilvesini (parıltısını) gösteren seyf-i Kur’ânî (Kur’ân’ın hakīkat kılıncı) onları mağlûb edip, Medîne-i Münevvere’ye kemâl-i inkıyâd ile (tam bir teslîmiyetle) gelip İslâmiyet’e gerdendâde-i teslîm olduktan (boyun bükerek itâat ettikten) sonra, Hazret-i Hâlid (ra) bir ‘Seyfullah’ (Allah’ın kılıcı) şekline girdi ve fütuhât-ı İslâmiyenin (İslâm fetihlerinin) bir kılıncı oldu.” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 24)

28. O, onu (İslâm’ı), bütün dinlere üstün kılsın diye Resûlünü hidâyet ve o hak olan dîn ile gönderendir. Şâhid olarak Allah yeter!

29. Muhammed Allah’ın Resûlüdür. Ve onun berâberinde bulunanlar; kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gāyet merhametlidirler; onları çokça rükû‘ eden kimseler ve çokça secde eden kimseler olarak görürsün; (onlar) Allah’dan bir lütuf ve bir rıdvân (sâdece O’nun rızâsını) isterler.
“(Şu âyet) ma‘nâ-yı sarîhiyle (açık ma‘nâsıyla); tabakāt-ı sahâbenin istikbâlde muttasıf oldukları (vasıflandıkları) ayrı ayrı mümtâz ve hâs sıfatlarını ifâde etmekle berâber, ma‘nâ-yı işârîsiyle; ehl-i tahkīkçe vefât-ı Nebevîden sonra makāmına geçecek Hulefâ-yı Râşidîn’e, hilâfet tertîbi ile işâret edip, her birisinin en meşhur medâr-ı imtiyazları (seçkin vasıfları) olan sıfat-ı hâssalarını (husûsî sıfatlarını) haber veriyor. وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ [Ve onun berâberinde bulunanlar] ile, maiyet-i mahsûsa ve sohbet-i hâssa (husûsî berâberlik ve sohbet) ile ve en evvel vefât ederek yine maiyetine girmekle meşhûr ve mümtâz olan Hazret-i Sıddîk radıyallâhu anh’ı gösterdiği gibi اَشِدَّٓاءُ عَلَي الْكُفْرِ [Kâfirlere karşı çok şiddetliler] ile, istikbâlde küre-i arzın devletlerini fütûhâtıyla titretecek ve adâletiyle zâlimlere sâika (yıldırım) gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer radıyallâhü anh’ı gösterir. Ve رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ [Kendi aralarında gāyet merhametlidirler] ile, istikbâlde en mühim bir fitnenin vukūu hazırlanırken kemâl-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için rûhunu fedâ edip, teslîm-i nefs (kendini fedâ) ederek Kur’ân okurken mazlûmen şehîd edilmesini tercîh eden Hazret-i Osman radıyallâhu anh’ı da haber verdiği gibi, تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَاناً [Onları çokça rükû‘ ediciler ve çokça secde eden kimseler olarak görürsün; Allah’dan lütuf ve rıdvân (sâdece O’nun rızâsını) isterler] ile saltanat ve hilâfete kemâl-i liyâkatle ve kahramanlıkla girdiği hâlde ve kemâl-i zühdü ve ibâdeti ve fakr ve iktisâdı ihtiyâr eden ve rükû‘ ve sücûdda devâmı ve kesreti herkesçe musaddak (doğrulanmış) olan Hazret-i Ali radıyallâhu anh’ın istikbâldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ûl olmadığını ve niyeti ve matlûbu fazl-ı İlâhî olduğunu haber veriyor.” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 25)
Sahâbelerin fazîletine dâir bakınız; (Sözler, 27. Söz, 161-168)

Başa dön tuşu