Hayrat Vakfı Yayınları Meali

57-Hadîd Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Göklerde ve yerde ne varsa, Allah’ı tesbîh etmektedir.
“Kur’ân’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb (karanlığı delerek parlayan yıldız) gibi i‘caz (mu‘cize olma) ve hidâyet nûrunu neşir (yaymak) ile küfür ve gaflet zulümâtını (karanlıklarını) dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzûlünden (inmesinden) evvel olan o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette (medeniyetten uzak o bedevî Arab çöllerinde) farz et ki, herşey zulmet-i cehil (cehâlet karanlığı) ve gaflet altında perde-i cümûd-ı tabîata (tabîatın donuk perdesine) sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisân-ı ulvîsinden (yüksek lisânından) (…) *يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ [Göklerde olan ve yerde bulunanlar, Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden), Kuddûs (bütün noksanlıklardan münezzeh olan), Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) Allah’ı tesbîh eder] gibi âyetleri işit, bak! O ölmüş veya yatmış mevcûdât-ı âlem (âlemdeki varlıklar) سَبَّحَ*[Tesbîh etti] يُسَبِّح [Tesbîh eder] sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar (uyanıyorlar), kıyâm edip (ayağa kalkıp) zikrediyorlar.” (Zülfikār, 25. Söz, 58)

2. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. (O) hayat verir ve (O) öldürür. Ve O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.

3. O, Evvel (herşeyden önce var olan)dır, Âhir (herşeyin helâkinden sonra bâkī kalan)dır, Zâhir (delilleriyle varlığı apaçık olan)dır ve Bâtın (akılların O’nu idrâk edemediği, Zât’ının hakīkati bilinmeyen)dir. Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.

4. O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmedendir. Yerin içine gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve orada yükseleni bilir. Ve nerede olsanız, O sizinle berâberdir. Çünki Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.

5. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Ve (bütün) işler ancak Allah’a döndürülür.

6. (O,) geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar.
“*يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهاَرِ وَيُولِجُ النَّهاَرِ فِي الَّيْلِ**[(O,) geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar] âyetinin sarâhatıyla (açık ifâdesiyle) zemîni döndürüp, gece ve gündüz sahîfelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla (günlük hâdiseleriyle) yazan ve değiştiren aynı Zât, aynı anda, en gizli ve en cüz’î olan kalblerin hâtırâtlarını (kalblerden geçenleri) dahi bilir ve irâdesiyle idâre eder. Ve mezkûr (bahsedilen) fiillerin herbiri bir tek fiil olduğundan, zarûrî (mecbûri) olarak, onların fâili dahi bir tek Vâhid (bir) ve Kadîr (sonsuz kudret sâhibi) olan Fâil-i zü’l-Celâl’lerinin (o fiilleri yapan celâl sâhibi Allah’ın), bedâhetle (açıkça) öyle bir kibriyâ ve azameti (büyüklüğü) var ki, hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin (Allah’a ortak koşmanın) hiçbir imkânını, hiçbir ihtimâlini bırakmıyor, köküyle kesiyor. Mâdem böyle bir kibriyâ (büyüklük) ve azamet-i kudret (kudretin büyüklüğü) var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir (sonsuz mükemmelliktedir) ve ihâta ediyor (herşeyi kuşatıyor). Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle (mükemmelliğe) noksâniyet (eksiklik) ve o ihâtaya (kuşatmaya) kayıd (sınır) ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydan vermesi ve müsâade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını (yaratılışını) bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 141-142)

7. Allah’a ve Resûlüne îmân edin ve sizi üzerine vekiller (tasarruf sâhibleri) kıldığı şeylerden (Allah yolunda) sarf edin; işte sizden îmân edip, (Allah yolunda) sarf eden kimseler var ya, onlar için (pek) büyük bir mükâfât vardır.

8. Peygamber sizi Rabbinize îmân etmeniz için da‘vet ettiği hâlde, size ne oluyor ki Allah’a îmân etmiyorsunuz? Hâlbuki (Allah, ruhlar âleminde sizden) sağlam sözünüzü almıştı; eğer (gerçek) mü’minler oldu iseniz (ahdinize uyun ve samîmâne îmân edin)!

9. O, sizi karanlıklardan nûra çıkarması için, kuluna apaçık âyetler indirendir. Şübhesiz ki Allah, size karşı elbette Raûf (çok şefkat eden)dir, Rahîm (çok merhametli olan)dır.

10. Hem size ne oldu ki Allah yolunda sarf etmeyeceksiniz? Göklerin ve yerin mîrâsı zâten Allah’ındır (hepsi sonunda O’na kalacaktır). Fetihten evvel, içinizden (Allah yolunda) sarf eden ve savaşanlar, (diğerleriyle) bir olmaz! İşte onlar, derece i‘tibâriyle sonradan sarf eden ve savaşanlardan daha büyüktürler. Bununla berâber, Allah hepsine de en güzeli (Cenneti) va‘d etmiştir! Çünki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdâr olandır.

11. Kimdir şu kimse ki, Allah’a karz-ı hasen (güzel bir borç) ile borç versin de
Allah’a güzel bir borç vermek, Allah’ın kendisine verdiği malından, O’nun yolunda harcamak demektir. (Beyzâvî, c. 2, 468)

12. O gün (kıyâmet günü) mü’min erkeklerle mü’min kadınları görürsün ki, nûrları önlerinde ve sağlarında koşuyor. (Onlara denilir ki:) “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalıcı kimseler olduğunuz Cennetlerdir!” İşte en büyük kurtuluş budur!
“İnsan, nûr-ı îmân ile a‘lâ-yı illiyyîne (en yüksek mertebeye) çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür (küfür karanlığı) ile, esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) düşer; Cehenneme ehil olmaya bir vaziyete girer. Çünki îman, insanı Sâni‘-i zü’l-Celâl’ine (celâl sâhibi san‘atkârına) nisbet ediyor (bağlıyor); îman, bir intisabdır (bağlanmadır). Öyle ise insan, îmân ile insanda tezâhür eden (görünen) san‘at-ı İlâhiye (Allah’ın san‘atı) ve nukūş-ı esmâ-i Rabbâniye (Allah’ın isimlerinin nakışları) i‘tibâriyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat‘ eder (keser). O kat‘dan san‘at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde i‘tibâriyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile (geçici), hem muvakkat (vakti sınırlı) bir hayât-ı hayvânî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir. (…) Eğer nûr-ı îman, içine girse, üstündeki bütün ma‘nîdâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min, şuûr ile okur ve o intisabla okutur. Yani: ‘Sâni‘-i zü’l-Celâl’in masnûuyum (eseriyim), mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım’ gibi ma‘nâlarla insandaki san‘at-ı Rabbâniye tezâhür eder.
Demek Sâni‘ine (san‘atkârına) intisabdan ibâret olan îman, insandaki bütün âsâr-ı san‘atı (san‘at eserlerini) izhâr eder (gösterir). İnsanın kıymeti, o san‘at-ı Rabbâniyeye göre olur ve âyine-i Samedâniye (samed olan Allah’a aynalık yapması) i‘tibâriyledir. O hâlde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu i‘tibârla bütün mahlûkāt üstünde bir muhâtab-ı İlâhî (Allah’ın muhâtabı) ve Cennete lâyık bir misâfir-i Rabbânî (Allah’ın misâfiri) olur.” (Sözler, 23. Söz, 101)

13. O gün münâfık erkeklerle münâfık kadınlar, îmân edenlere diyecek ki: “Bizi (de) bekleyin (ve bize biraz bakın) da nûrunuzdan faydalanalım!” (Onlara:) “(Yapabiliyorsanız) arkanıza (dünyaya) dönün de bir nûr arayın!” denilir. Derken aralarına, kapısı bulunan bir sur çekilir. Onun iç tarafı ki onda rahmet vardır, dış tarafına gelince o cihetten azab vardır.

14. (Münâfıklar) onlara (o Cennet ehline): “Sizinle (dünyada) berâber değil miydik?” diye bağırırlar. (Mü’minler de:) “Evet (berâberdiniz)! Fakat siz, kendinizi (nifakla) fitneye düşürdünüz ve (mü’minlere musîbet gelmesini) beklediniz, hem (hak olan dîninizde) şübhe ettiniz ve boş temennîler sizi aldattı; nihâyet Allah’ın emri (ölüm) geldi; o çok aldatıcı (şeytan) da, sizi Allah hakkında aldattı!” derler.

15. (Ey münâfıklar!) Artık bugün ne sizden (kurtuluşunuza bedel olacak) bir fidye alınır, ne de inkâr edenlerden! Varacağınız yer, ateştir! Size lâyık olan (da) odur! O ise, ne kötü varılacak yerdir!

16. Îmân edenlerin, Allah’ın zikrine ve Hakk’tan inene (Kur’ân’a) karşı kalblerinin (korku ve) yumuşama zamânı hâlâ gelmedi mi? (Onlar da) daha önce kendilerine kitab verilenler gibi olmasınlar ki, onların üzerlerine uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı. Hem onlardan çoğu, günahkâr kimselerdir.

17. Bilin ki şübhesiz Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltiyor. Muhakkak ki size âyetleri açıkladık; tâ ki akıl erdiresiniz.

18. Şübhesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a karz-ı hasen (güzel bir borç) ile borç verenler var ya, onlara (verdiklerinin karşılığı) artırılacaktır; hem onlar için pek değerli bir mükâfât vardır.

19. Allah’a ve O’nun peygamberlerine îmân edenlere gelince, işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehîdler (mertebesinde)dir. Kendileri için, hem mükâfâtları, hem nûrları vardır. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cehennem ehlidirler.

20. Bilin ki, dünya hayâtı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünmedir, mallar ve evlâd husûsunda bir çokluk yarışından ibârettir. Bir yağmurun misâli gibidir ki, (bitirdiği) bitkisi, ekincilerin hoşuna gider; sonra kurur da onu sararmış görürsün; sonra da kuru bir çöp olur. Âhirette ise (kâfirler için) şiddetli bir azab ve (mü’minler için) Allah’dan bir mağfiret ve bir rıdvan (O’nun rızâsı) vardır. Dünya hayâtı ise, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir!
“Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr olur (sevinir) ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû‘ etmiştir (doğmuştur). Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeye (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ (bununla berâber), ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkīde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa‘y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-i bâkîden hiç haberin yok! Seni ölüm sekerâtı (can çekişmesi) uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe,115)

21. Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği, gökle yerin genişliği gibi olup, Allah’a ve O’nun peygamberlerine îmân edenler için hazırlanmış bulunan bir Cennete doğru yarışın! Bu, Allah’ın lütfudur! Onu (hikmetine binâen, kendi lütfundan) dilediğine verir. Çünki Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.

22. Yeryüzünde ve nefislerinizde baş(ınız)a gelen hiçbir musîbet yoktur ki, mutlakā onu yaratmamızdan önce bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da yazılı) olmasın!6
“Evet, ma‘nen terakkī etmeyen (yükselmeyen) avam (sıradan halk) içinde kaderin cây-ı isti‘mâli (kullanılma yeri) var. Fakat o da mâziyât (geçmişte) ve mesâibdedir (musîbetlerdedir) ki, ye’sin (ümidsizliğin) ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî (isyan) ve istikbâliyâtta (geleceğe âid şeylerde) cârî (geçerli) değildir ki, sefâhete (günahlara) ve atâlete (boş durmaya) sebeb olsun. Demek kader mes’elesi, teklif ve mes’ûliyetten kurtarmak için değildir, belki fahır ve gururdan kurtarmak içindir ki, îmâna girmiş. Cüz’-i ihtiyârî (insanın cüz’î irâdesi), seyyiâta (günahlara) merci‘ olmak içindir ki, akīdeye (inanç esaslarına) dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar (iyiliklere kaynak) olarak tefer‘un etmek (fir‘avunlaşmak) için değildir.” (Tılsımlar, 26. Söz, 79)

23. Tâ ki elinizden gidene üzülmeyesiniz ve (Allah’ın) size verdiği ile şımarmayasınız! Çünki Allah, bütün kendini beğenenleri, çok övünenleri sevmez.

24. Onlar (o şımaran kimselerdir) ki, cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. İşte kim (Allah yolunda sarf etmekten) yüz çevirirse, artık (bilsin ki) şübhesiz Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan), ancak Allah’dır.

25. Celâlim hakkı için, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla berâber kitâbı ve mîzânı (adâleti) indirdik ki, insanlar adâleti ayakta tutsun (ve yaşatsınlar)! Hem kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için (birçok) menfaatler bulunan hadîd’i (demiri, bir ni‘met olarak) indirdik;
“Suâl: Deniliyor ki, demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki اَنْزَلْناَ [İndirdik] denilsin. Neden اَخْرِجْناَ [Çıkardık] dememiş; zâhiren (görünüşte) muvâfık (uygun) görülmeyen* اَنْزَلْناَ demiş?
El-cevab: Evvelâ Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân اَنْزَلْناَ kelimesiyle, demirdeki azîm (büyük) ve çok ehemmiyetli ni‘met cihetini ihtâr etmek (hatırlatmak) için اَنْزَلْناَ demiş. Çünki demirin zâtını nazara vermiyor ki, اَخْرِجْناَ desin! Belki ni‘met-i azîmesini (büyük ni‘met oluşunu) ve nev‘-i beşerin (insan nev‘inin) demire ne derece muhtaç olduğunu ihtâr içindir. Ni‘met ciheti ise ni‘met aşağıdan yukarı çıkmıyor, belki rahmet hazînesinden geliyor. Rahmet hazînesi ise elbette âlî (yüce) ve yukarı ve ma‘nen yüksek mertebededir. Elbette ni‘met yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in‘âm (ni‘metlendirme), ihtiyâcın fevkindedir (üstündedir). Onun için ni‘metin rahmetten beşerin ihtiyâcına imdâd için gelmesinin hak ta‘bîri, اَنْزَلْناَdir, اَخْرِجْناَ değildir.” (Lem‘alar, 28. Lem‘a, 295)

26. And olsun ki, Nûh’u ve İbrâhîm’i de (peygamber olarak) gönderdik; hem peygamberliği ve kitâbı onların nesillerinde kıldık. Buna rağmen onlardan hidâyete eren vardır, fakat onlardan çoğu (yoldan çıkmış) fâsık kimselerdir.

27. Sonra onların izleri üzerinde ard arda peygamberlerimizi gönderdik; (o peygamberlerin) ardından da Meryemoğlu Îsâ’yı gönderdik; ona İncîl’i verdik ve ona tâbi‘ olanların kalblerinde bir şefkat ve bir merhamet kıldık.Bir de (kendilerinin) ortaya çıkardıkları ruhbâniyet
Burada zikredilen “ruhbâniyet”ten murad, ibâdet için dünya lezzetlerini terk edip insanlardan uzaklaşmak, nefsin isteklerinden elini çekmekte aşırılık göstermektir. (Beyzâvî, c. 2, 471)

28. Ey (geçmiş peygamberlere) îmân edenler! Allah’dan sakının ve Resûlüne (Muhammed’e) îmân edin ki, size rahmetinden iki kat nasib versin ve sizin için bir nûr kılsın; ki onunla (doğru yolu bulup) yürürsünüz ve size mağfiret etsin! Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

29. Böylece ehl-i kitab, (kendilerinin) Allah’ın lütfundan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini ve şübhesiz lütuf (sâdece) Allah’ın elinde olup, onu dilediğine vereceğini bilsin(ler)! Çünki Allah, pek büyük ihsan sâhibidir.

Başa dön tuşu