Hayrat Vakfı Yayınları Meali

58-Mücâdele Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. (Ey Resûlüm!) Kocası hakkında seninle mücâdele eden ve Allah’a şikâyette bulunan (kadın)ın sözünü, Allah elbette işitmiştir. Çünki Allah, sizin birbirinizle konuşmanızı işitir. Şübhesiz ki Allah, Semî‘ (herşeyi işiten)dir, Basîr (hakkıyla gören)dir.1
“Kur’ân der: ‘Cenâb-ı Hakk, Semî‘-i Mutlak’tır, herşeyi işitir. Hattâ en cüz’î (küçük) bir mâcerâ olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin (kocasından şikâyet eden bir kadının) sana karşı mücâdelesini Hakk ismiyle işitir. Hem rahmetin en lâtif (güzel) cilvesine (parıltısına) mazhar ve şefkatin en fedâkâr bir hakīkatine ma‘den olan bir kadının haklı olarak zevcinden da‘vâsını ve Cenâb-ı Hakk’a şekvâsını (şikâyetini) umûr-ı azîme (çok büyük işler) sûretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hakk ismiyle ciddiyetle bakar.’
İşte bu cüz’î maksadı küllîleştirmek (genişletmek) için, mahlûkātın en cüz’î bir hâdisesini işiten, gören; kâinâtın dâire-i imkânîsinden hâriç (yaratılmışlardan olmayan) bir zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir zât olmak lâzım gelir. Ve kâinâta Rab olan, kâinât içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryadlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, ‘Rab’ olamaz. Öyle ise,*اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ [Şübhesiz ki Allah, Semî‘ (herşeyi işiten)dir, Basîr (hakkıyla gören)dir] cümlesiyle iki hakīkat-i azîmeyi tesbît eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 52)

2. İçinizden kadınlarına zıhar.
Zıhar hakkında bilgi için bakınız; (sahîfe 417, hâşiye 1)

3. Kadınlarına zıhar yapıp da sonra söylediklerinden dönenlere, o takdirde birbirleriyle (kadınlarıyla) temâs etmeden önce bir köle âzâd etmek (borcu vardır). İşte siz, bununla nasîhat ediliyorsunuz. Ve Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdâr olandır.

4. Fakat (buna imkân) bulamayan kimseye, o takdirde birbirleriyle temâs etmeden önce ard arda iki ay oruç (tutma mecbûriyeti vardır). Artık (buna da) güç yetiremeyen kimseye ise, (sabah-akşam) altmış fakiri doyurma (keffâreti vardır). Bu (hafifletici hükümler), Allah’a ve Resûlüne îmân etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın hudûdudur. (Bu hükümleri inkâr eden) kâfirler için ise, (pek) elemli bir azab vardır.

5. Şübhesiz ki Allah’a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin (rezîl olup) helâk edildiği gibi helâk edileceklerdir; çünki doğrusu (biz) apaçık âyetler indirmişizdir. Ve kâfirler için, (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.

6. O gün Allah, onları hep birlikte diriltecek, artık yaptıklarını kendilerine bildirecektir. Allah, onu (o yaptıklarını) bir bir kaydetmiştir; hâlbuki (onlar) onu unutmuşlardır. Ve Allah, herşeye hakkıyla şâhiddir.

7. (Ey Habîbim!) Görmedin mi ki şübhesiz Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Üç kişinin gizli bir konuşması olsa, mutlakā dördüncüleri O’dur! Beş (kişi) olsalar, mutlakā altıncıları O’dur; bundan daha az ve daha çok da olsalar, (ve her) nerede bulunsalar, mutlakā O, onlarla berâberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Şübhesiz ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
“Şu kâinâtta görünen ef‘âl (fiiller) ile tasarruf edip îcâd eden Sâni‘in (san‘atkârın), bir muhît (herşeyi kuşatan) ilmi var. (…) Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ (varlıklar) güneşi görmemesi kābil olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in nûr-ı ilmine karşı eşyânın gizlenmesi bin derece daha gayr-ı kābildir, muhâldir (mümkün değildir). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır (bakış alanındadır) ve mukābildir (karşısındadır) ve dâire-i şuhûdundadır (görüyor) ve herşeye nüfûzu (ilmi ve görmesi herşeye nüfûz edip işlemesi) var. (…)
Mâdem şu kâinât sâhibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezâsına (gereğine) göre onlarla muâmele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73-74)

8. Gizli konuşmaktan yasaklanıp da sonra kendisinden yasaklandıkları şeye dönenleri, hem günah, düşmanlık ve peygambere isyan husûsunda birbirleriyle gizlice konuşanları (yahudilerle münâfıkları) görmedin mi? Sana geldikleri zaman, seni Allah’ın kendisiyle selâmlamadığı bir şekilde selâmlıyorlar. Hâlbuki kendi içlerinde: “(Eğer peygamber olsaydı, bu) söylemekte olduklarımızdan dolayı Allah’ın bize azâb etmesi gerekmez miydi?” diyorlar. Cehennem onlara yeter! Oraya gireceklerdir! Artık o, ne kötü varılacak yerdir!
Yahudi ve münâfıklar, bir muhârebede Müslümanları endişeye düşürmek ve üzmek gāyesiyle, mücâhidlerin mağlûb edildiği ve bir kısmının da öldürüldükleri söylentisini yaymaya çalışıyorlardı. Resûl-i Ekrem (asm) onları bu davranışlarından men‘ ettiyse de onlar bu îkāza uymadılar. Hattâ bir vesîleyle Hz. Peygamber (asm)’ın yanına geldiklerinde, “Sana ölüm olsun” ma‘nâsına gelen اَلسَّامُ عَلَيْكَşeklinde selâm verdiler. Resûlullah (asm) onların bu maksadını anlamakla berâber, tavrını bozmadı ve onlara: “Sizin de üzerinize olsun!” ma‘nâsına وَ عَلَيْكُمْ diyerek karşılık verdi. (Celâleyn Şerhi, c. 7, 441; Nesefî, c. 4, 343)

9. Ey îmân edenler! Birbirinizle gizli konuşacağınız zaman, o takdirde günah, düşmanlık ve peygambere isyân hakkında gizlice konuşmayın, fakat (konuşacaksanız) iyilik ve takvâ hakkında sessizce konuşun! Ve huzûruna toplanacağınız Allah’dan sakının!

10. (Günah, düşmanlık ve isyan husûsundaki) gizli konuşma, ancak şeytandandır; tâ ki îmân edenleri üzsün; hâlbuki (o şeytan), Allah’ın izni olmadıkça onlara (o îmân edenlere) bir şeyle zarar verici değildir. O hâlde, mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsin!

11. Ey îmân edenler! Size: “Meclislerde yer açın!” denildiği zaman hemen yer açın ki, Allah da size genişlik versin! (Size:) “Kalkın!” denildiği zaman da hemen kalkın ki, Allah sizden îmân edenleri ve (husûsan) o kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin! Çünki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdâr olandır.

12. Ey îmân edenler! Peygamberle gizli olarak konuşacağınız zaman, bu gizli konuşmanızdan önce (fakirlere) bir sadaka takdîm edin! Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Fakat (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, artık şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Burada, Peygamber (asm)’la gizli konuşmak isteyenlere emredilen sadaka verme mecbûriyeti, bundan sonraki âyetle neshedilmiş, hükmü kaldırılmıştır. (Râzî, c. 15/29, 272)

13. Gizli konuşmanızdan önce sadakalar takdîm etmekten korktunuz mu? Mâdem ki yapmadınız, Allah da sizi affetti (sadaka vermeden konuşmanıza izin verdi); o hâlde namazı hakkıyla edâ edin, zekâtı verin,
“Evet nasıl ki Fâtiha Kur’ân’a, insan kâinâta fihristedir; namaz da hasenâta (iyiliklere) fihristedir. Çünki namaz; savm (oruç), hac, zekât ve sâir hakīkatleri hâvî olduğu (içine aldığı) gibi, idrâkli ve idrâksiz (anlayışlı ve anlayışsız) mahlûkātın (yaratılmışların) ihtiyârî ve fıtrî (irâdeyle ve yaratılışları îcâbı olan) ibâdetlerinin nümûnelerine de şâmildir (onları da içine alır). Meselâ: Secdede, rükû‘da, kıyamda olan melâikenin ibâdetlerini, hem taş ve ağaç ve hayvanların o ibâdetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibâdettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 38)
“Namaz, عِماَدُ الدّ۪ينِ [Dînin direği] hadîs-i şerîfi mûcibince (gereğince) dînin direği ve kıvâmı (en olgun hâli) olduğu gibi, zekât da İslâm’ın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dîni, diğeri âsâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 39)

14. Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir topluluğu dost edinenleri (o münâfıkları) görmedin mi? Onlar ne sizdendir, ne de onlardandır. Onlar, bile bile yalan yere yemîn ediyorlar.

15. Allah onlar için (pek) şiddetli bir azab hazırlamıştır. Gerçekten onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

16. (Onlar) yeminlerini (kendilerine) bir kalkan edindiler de (insanları) Allah yolundan alıkoydular; bu yüzden onlar için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır.

17. Onların ne malları, ne de evlâdları Allah’(dan gelecek azâb)a karşı bir fayda vermeyecektir! İşte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.

18. Allah onları hep berâber (tekrar) dirilteceği gün, size (îmân ettiklerine dâir) yemîn ettikleri gibi, O’na da yemîn edecekler ve kendilerinin bir şey (bir hakīkat) üzerinde olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin, şübhesiz ki onlar yalancıların ta kendileridir!

19. Şeytan onları hükmü altına almıştır da Allah’ı zikretmeyi kendilerine unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın tarafdarlarıdırlar! Dikkat edin! Şeytanın tarafdarları hüsrâna uğrayanların ta kendileridir!

20. Şübhesiz ki Allah’a ve Resûlüne karşı, muhâlefet edenler yok mu, işte onlar en zelîl (en aşağı) kimseler arasındadırlar!

21. Allah, (Levh-i Mahfûz’da): “Celâlim hakkı için, ben muhakkak gālib geleceğim, peygamberlerim de!” diye yazmıştır. Çünki Allah, Kavî (çok kuvvetli olan)dır, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir.

22. Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir topluluğun, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya akrabâları bile olsalar, Allah’a ve Resûlüne karşı gelen kimselerle dostluk ettiklerini (göremez, onları o hâlde) bulamazsın!7
“Kâfirlerin, Müslümanlara ve ehl-i îmâna ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları küfrün iktizâsındandır (gereğindendir). Çünki küfür, îmâna zıddır. Maahâzâ (bununla berâber) Kur’ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdadlarını (baba ve dedelerini) i‘dâm-ı ebedî (sonsuz Cehennem azâbı) ile mahkûm etmiştir. Binâenaleyh Müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri (dostluk ve sevgileri) mümkün olmayan kâfirlere muhabbet, boşa gider. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez.” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 75)

Başa dön tuşu