Hayrat Vakfı Yayınları Meali

61-Saff Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ı tesbîh etmektedir. O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

2. Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
“Kizb (yalan), küfrün esâsıdır. Kizb, nifâkın (münâfıklığın) birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftirâdır. Kizb, hikmet-i Rabbâniyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrîb eden (güzel ahlâkı bozan) kizbdir. Âlem-i İslâm’ı zehirlendiren ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini (in-sanlık âleminin hâllerini) fesâda veren (bozan) kizbdir. Nev‘-i beşeri kemâlâtdan (yüksek fazîletlerinden) geri bıra-kan kizbdir. Müseyleme-i Kezzâb ile emsâlini (benzerlerini) âlemde rezîl ü rüsvây eden kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki bütün cinâyetler içinde tel‘îne (lâ‘netlemeye), tehdîde tahsîs edilen kizbdir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 85)

3. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazab (sebebi) oldu.

4. Muhakkak ki Allah, kendi yolunda sanki (kurşunla) kenetlenmiş bir binâ gibi, saf tutarak (omuz omuza) savaşanları sever.
“Evet üç elif ittihâd etmezse (birleşmezse), üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet (kardeşlik sırrı) ve ittihâd-ı maksad (maksad birliği) ve ittifâk-ı vazîfe (vazîfede birleşmek) ile tevâfuk edip (birbirine uyup) bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakīkī sırr-ı ihlâs (samîmiyet) ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi (ma‘nevî kuvvetleri) dört binden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târihiye (târihî hâdiseler) şehâdet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakīkī ve samîmî bir ittifakta her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakīkī müttehid (omuz omuza vermiş) adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 168)

5. Ve bir zaman Mûsâ, kavmine: “Ey kavmim! Şübhesiz benim, Allah’ın size (gönderdiği) peygamberi olduğumu gerçekten bildiğiniz hâlde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” demişti. Fakat (onlar, haktan sapmaya) meyledince, Allah (da) onların kalblerini eğriltti. Çünki Allah, (ısrarla küfre meyleden) fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.

6. Hani Meryemoğlu Îsâ: “Ey İsrâiloğulları! Muhakkak ki ben, benden önce (gönderilmiş) olan Tevrât’ı tasdîk edici ve benden sonra gelecek ismi Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olmak üzere size Allah’ın (gönderdiği) bir peygamberiyim!” demişti.
“İncîl-i Yuhanna, On altıncı Bâb ve yedinci âyeti şudur: ‘Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size fâidelidir. Zîrâ ben gitmeyince, tesellîci size gelmez.’ İşte bakınız! Reîs-i âlem ve insanlara hakīkī tesellî veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Evet Fahr-i Âlem (âlemin iftihâr ettiği) odur ve fânî insanları i‘dâm-ı ebedîden (ebedî yok olmak düşüncesinden) kurtarıp tesellî veren odur. Hem İncîl-i Yuhanna, On altıncı Bâb, sekizinci âyeti: ‘Ol dahi geldikte; dünyayı günâha dâir, salâha dâir ve hükme dâir ilzâm (mağlûb) edecektir.’ İşte dünyanın fesâdını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyâset ve hâkimiyet-i dünyayı tebdîl eden (değiştiren) Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiş? Hem İncîl-i Yuhanna, On altıncı Bâb, on birinci âyet: ‘Zîrâ bu Âlemin Reîsi’nin gelmesinin hükmü gelmiştir.’ İşte ‘âlemin Reîsi’ elbette seyyidü’l-beşer (insanların efendisi) olan Ahmed, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. (…)
Evet, o Zât, öyle bir reis ve sultandır ki; bin üç yüz elli senede ve ekser asırlardan her bir asır, lâekal (en az) üç yüz elli milyon tebaası ve raiyeti (bağlıları) var. Kemâl-i teslim ve inkıyadla (tam teslim olup bağlanmakla), evâmirine (emirlerine) itâat ederler, her gün ona selâm etmekle tecdîd-i bîat ederler (bağlılıklarını yenilerler).” (Zülfikār, 19. Mektûb, 71)

7. Kendisi İslâm’a da‘vet edildiği hâlde, Allah’a yalan söyleyerek iftirâ edenden daha zâlim kim olabilir? Allah ise, o zâlimler topluluğunu (zulümlerindeki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez.

8. Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar; hâlbuki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nûrunu tamamlayıcıdır!

9. O (Allah), müşrikler hoşlanmasa da, Resûlünü hidâyet ve hak dîn ile onu (İslâm’ı) dinlerin hepsine üstün kılsın diye gönderendir.

10. Ey îmân edenler! Sizi (pek) elemli bir azabdan kurtaracak bir ticâreti, size göstereyim mi?

11. Allah’a ve Resûlüne îmân edip, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz! Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.

12. (Böyle yaparsanız, O) günahlarınızı size bağışlar ve sizi, altlarından ırmaklar akan Cennetlere ve Adn Cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte büyük kurtuluş, budur!

13. Ve kendisini seveceğiniz diğer bir şey daha vardır: Allah’dan bir zafer ve yakın bir fetih! (Ey Habîbim!) Mü’minleri müjdele!

14. Ey îmân edenler! Allah’ın (dîninin) yardımcıları olun; nitekim Meryemoğlu Îsâ, havârîlere: “Allah’a, (O’nun dînine olan hizmette) benim yardımcılarım kimlerdir?” demişti. Havârîler dedi ki: “Allah’ın (dîninin) yardımcıları, biziz!” Böylece, İsrâiloğullarından bir tâife îmân etti, bir tâife de inkâr etti. Artık îmân edenlere düşmanlarına karşı kuvvet verdik de (onlar) gālib gelen kimseler oldular.

Başa dön tuşu