FİZİLAL'İL KUR'AN TEFSİRİ

Zariyat Suresi’nin 24-60.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub

24- İbrahim’in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?

25- Onlar, İbrahim’in yanına girip “Selam sana” demişlerdi, İbrahim de: “Selam size” demişti. İçinden de, onların “tanınmamış bir topluluk ” olduklarını geçirmişti.

26- Gizlice ailesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi

27- Onu, önlerine yaklaştırdı “Yemez misiniz?” dedi.

28- Yemediklerini görünce içine bir korku düştü. “Korkma ” dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.

29- Karısı hayretle çığlık içinde geldi. Yüzünü kapayarak “Ben kısır bir koca karıyım” dedi.

30- Dediler ki: “Rabb’in böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sahibidir bilendir.”

31- İbrahim: “O halde işiniz nedir ey elçiler?” dedi.

32- Dediler ki: “Biz suçlu bir kavme gönderildik.”

33- “Ki onların üzerine çamurdan taşlar salalım; ”

34- “Rabb ‘inin katında, haddi aşanlar için işaretlenmiş taşlar.”

35- Orada mü’minlerden kim varsa çıkardık.

36- Zaten orada bir ev halkından başka müslüman da bulamadık.

37- Acı azabdan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.

Bunlar peygamberlerin tarihlerinde yer alan delil veya delillerdir. Tıpkı yeryüzünde ve ruhlarda işaret olunan deliller gibidir bunlar da… Bu sözler birinci bölümde gerçekleşeceği ifade olunan va’dler gibi gerçekleşecek olan va’d veya tehditlerdir.

Hz. İbrahim’in -selâm üzerine olsun- hikayesi bir soru ile başlıyor: “İbrahim’in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?” Bu hikaye anlatılacak olan hikayeye dinleyenlerin dikkatlerini çekmek ve zihinleri buna hazırlamak için böyle soru ile başlıyor. Hz. İbrahim -selâm üzerine olsun- misafirlerinin şerefli olarak nitelenmelerinin nedeni ya onların Allah katında böyle şerefli oluşlarından veya hikayede anlatıldığı gibi Hz. İbrahim’in onlara yaptığı ikramdan dolayıdır.

Hz. İbrahim’in cömertliği ve dünya malına karşı önem vermeyişi açıkça görülmektedir. Misafirleri içeri girer girmez “selam” diyorlar. Kendilerini tanıyıp bilmediği halde salamlarını alıp karşılık veriyor. Evet kendisine selam verilir verilmez onların selamlarına karşılık verir vermez hemen onlara yemek hazırlamak üzere hızla hanımının yanına koşuyor. O kadar bol yemek getiriyor ki değil üç kişiye onlarca kişiye bile yeter. “Gizlice ailesinin yanına gitti semiz bir buzağı getirdi.” Rivayete göre gelen konuklar üç kişiymişler. Bu semiz buzağının bir omuzu bile onlara yetecek kadarmış!

“Onu önlerine yaklaştırdı `yemez misiniz?’ dedi.”

Hz. İbrahim konukların yemeğe ellerini uzatmamaları ve biraz sonra yiyeceklerini gösteren bir davranış içinde bulunmamaları yüzünden soruyor bu soruyu. “Yemediklerini görünce içine bir korku düştü.” Bunun iki nedeni olabilir: Birincisi ev sahibinin sunduğu yemeği yemeyen bir yabancı konuğun bu hareketi o konuğun içinde kötü niyet ve hıyanet beslediği anlamına gelmesindendir. Ya da Hz. İbrahim onların davranışında tuhaf şeyler görmüştür bundan dolayıdır. İşte bu esnada konuklar ona gerçek kimliklerini açıklıyorlar veya onu yatıştırıyorlar ve kendisine müjde veriyorlar. “Korkma’ dediler. Ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.” Bu müjde kısır eşinin Hz. İshak peygamberi doğuracağına dairdir.

Karısı hayretle çığlık içinde geldi. Yüzünü kapayarak “Ben kısır bir koca karıyım’ dedi.” Hz. İbrahim’in -selâm üzerine olsun- hanımı müjdeyi duymuş ve bu müjde karşısında birden şaşkına dönmüş, dehşet içinde çığlık atmış ve kadınların adeti olduğu gibi, yanaklarını iki avucu ile kapatmıştı. Bu nasıl olur? “Kısır bir kocakarıyım” diye bağırmaya başlamıştı. Böylece kendisi yaşlı bir kocakarı olduğu için bu müjde karşısında dehşetini dile getirmişti. Çünkü o aslında kısır birisiydi. Hiçbir zaman beklemediği bu çarpıcı müjde karşısında kendisinden geçmiş ve unutmuştu müjdeyi meleklerin getirdiğini. İşte o sırada melekler onu ilk gerçeğe, kendisini hiçbir şeyin kayıtlayamıyacağı ve her işi hikmet ve ilim ile idare eden kudret gerçeğine döndürürler.

“Dediler ki: `Rabb’in böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.” Herşeye “Ol” deyince hemen oluverir. Yüce Allah ol demiştir. O halde onun sözünden sonra neye gerek var bir şeyin olması için. Ancak ne varki alışkanlık ve adetler beşerin kavramasını sınırlandırıyor, düşüncelerini daraltıyor ve bu yüzden insan alışageldiği şeye aykırı bir şeyin olduğunu görünce dehşete kapılıyor ve nasıl olacağına hayret ediyor. Zaman zaman da şımarıklık ederek onun oluşunu inkara yelteniyor. Oysa mutlaka dileme (yüce irade) yoluna devam etmektedir, beşerin küçük ve sınırlı olan alışkanlıkları ile kayıtlı değildir. Dilediğini hiçbir kayıt ve sınır tanımadan yoktan var eder.

Bu sırada Hz. İbrahim konuklarının kimler olduklarını öğrendiği için hangi görevle gönderildiklerini sormaya yöneliyor. “Ey elçiler işiniz nedir dedi…” “Dediler ki: `Biz suçlu bir kavme gönderildik: Hz. Lut’un gönderildiği kimselerdi. “Rab’binin katında, haddi aşanlar için işaretlenmiş taşlar.”

Bu taşların, aşırı gidenler ve hakkın sınırını aşanlar için Allah katında hazırlanıp damgalanmış olmaları; yerin derinliklerinden kızgın lavlar püskürten azgın yanardağların fırlattığı taşlar olmalarına engel değildir. Zaten Hz. Lut’un gönderildiği insanlar fıtratın ve dinin sınırlarını aşarak aşırı gitmişlerdi. Bu taş bu itibarla “Rabbinin katında” O’nun iradesi ve yasaları uyarınca azgınlardan dilemiş olduğu kimselerin başlarına gelecektir. “Atılacaktır”. Ne zaman ve nerede atılacağı ise O’nun ilmi ve ezeli planı uyarınca takdir edilip belirlenmiştir. Taşın atılışını yine kendi iradesi ve konumları uyarınca melekler üstlenirler. Bizler meleklerin nasıl olduklarını biliyor muyuz? Onların bu kainat ve içinde bulunan canlı ve cansız varlıklarla ilişki tarzlarını kavrayabiliyor muyuz? Zaman zaman açığa vuran dış görünüşlerine göre, kendimizden isimler verdiğimiz kainat güçlerinin asıl yüzlerini kavrayabiliyor muyuz? O halde Allah’ın bu güçlerden bazılarına herhangi bir zamanda görev verdiğini, bu güçlerden bir kısmını çeşitli şekillerde bazı insanların üzerine dünyanın herhangi bir yerinde gönderdiğini bizlere haber vermesine itiraz etmeye hakkımız yoktur. Bizlerin bilgi adına sahip olduğumuz tek şey bu güçlerin görünüşlerine dair bir takım varsayımlar, nazariyeler ve temelsiz yorumlardan ibaret iken, ve bu güçlerin gerçek şekilleri hala bizlerden uzak iken Allah’ın bu konuda vermiş olduğu haberlere itiraz etmeye de hakkımız yoktur. Bu yağan, ister volkanik bir taş olsun, isterse başka bir taş olsun, Allah’ın elinden çıkıyor. Onun sanatının ve dilemesinin eseridir. Sırrı O’nun yüce katındadır, bilinmez. Allah onu dilediği zaman, somut olarak meydana çıkarır.

“Orada mü’minlerden kim varsa çıkardık.”

Onları kurtarmak ve korumak için çıkardık. “Zaten orada bir ev halkından başka müslüman da bulamadık”. Başka yerlerden anlaşıldığı gibi, bu ev halkı Lut Peygamberin evinin halkı idi. Sadece onlar kurtulmuştu. Fakat karısı da helak olanlar arasında idi.

“Acı azaptan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.” Korkanlar bu kanıtı görürler, kavrarlar ve ondan yararlanırlar. Diğerleri ise, gözleri kör olduğundan ne yeryüzünde, ne benliklerinde ve ne de tarih olaylarında Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren delilleri göremezler.

Bir diğer delil de Hz. Musa’nın hikayesinde vardır. Allah (c.c.) o delile Peygamberler tarihindeki kanıtlar sergilenirken kısaca ve hızla işaret etmektedir.

38- Musa’nın başından geçenlerde de ibretler vardır. Onu apaçık bir delille Fir’avn’a gönderdik.

39- Fir’avn ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve “Musa, ya bir büyücü ya da bir delidir” dedi.

40- Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.

Allah Teala, Hz. Musa’yı Fir’avn’a gönderirken ona heybeti ve kesin delili vermişti. Hz. Musa onları işitmekte ve görmektedir. Ne varki, Fir’avn bütün adamları ile birlikte yüz çevirmiş ve apaçık gerçekten ve kesin delillerden sapmıştı. Ve kendisine Allah’ın olağanüstü mucizelerini gösteren Peygamberi Hz. Musa için o, “Ya bir büyücüdür ya da bir delidir” demişti. Bu da kesin olarak gösteriyor ki, olağanüstü olaylar ve mucizeler hidayete hazırlıklı olmayan kalpleri hidayete erdiremez, batılda ısrar eden yalanlamaya yönelen dilleri kesip susturamaz.

Burada ifadenin akışı, hikayenin ayrıntılarını sunarak sözü uzatmıyor.. Hemen tarihte anlatılan ve sözü edilen delilin ortaya çıktığı hikayenin final kısmına geçiyor.

“Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti”.

Yani azgınlığı ve yalanlaması kınanmayı gerektirecek seviyedeydi.

Ayetin Allah’ın Fir’avn’u ve adamlarını yakalayıp denize attığı şeklindeki ifadesinde O’nun bu fiilleri direkt olarak kendisinin yaptığı açıkça anlaşılmaktadır. Allah’ın yeryüzündeki ruhlardaki ve peygamberler tarihindeki delilleri sunulurken Hz. Musa’ya değinilmesinde güdülen hedef de budur zaten.

Bir başka delil de Ad kavmi ile ilgilidir.

41- Ad kavminde de ibretler vardır. Onlara kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.

42- Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.

Ad kavmine gönderilen rüzgara “Akim” denilmesinin nedeni, onların umdukları gibi, bu rüzgarın su ve hayat değil de ölüm ve felaket taşımasıydı. Üzerinden geçtiği herşeyi çürütüp dağıtması, ufalayıp kırıntı haline çevirmesiydi.

Rüzgar bu evrendeki güçlerden birisi, Allah’ın ordularından bir ordudur. “Rabb’inin ordularını ancak O bilir” (Zariyat, 31) Ve Allah rüzgarı -kendi dilemesi ve kanunları çerçevesinde- herhangi bir biçimi ile, belirlenen zamanda, öldürüp yok etmek ya da diriltip canlandırmak için istediği kimseler üzerine gönderir. Burada basit ve bireysel itirazda bulunmaya ve “rüzgar tabiat kanunlarına göre akar, tabii faktörlere uyarak şuraya veya buraya eser” diyerek gülünç olmaya gerek yoktur. Çünkü onu bu sistem uyarınca ve bu faktörlere uygun olarak akıtan güç, takdir ve planlaması uyarınca dilediği zaman dilediği kimsenin başına bela eden, güçtür. Bu güç, rüzgarı planladığı sistem ve yarattığı etmenler çerçevesinde dilediği gibi bela etmeye yetenekli ve kadirdir. Bu noktada hiçbir fikir ayrılığına, itiraza ve kuşkuya yer yoktur.

Üçüncü delil Semud kavmi hakkındadır.

43- Semud kavminin başına gelende de ibretler vardır: Onlara, “Bir süreye kadar zevklenin” denmişti.

44- Rab’lerinin buyruğuna baş kaldırdılar, bu yüzden bakıp dururlarken onları yıldırım yakaladı.

45- Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

“Bir süreye kadar zevklenin” sözü ile onların dişi deveyi öldürmelerinden sonra kendilerine üç gün süre verilmesine işaret ediliyor olabilir. Nitekim bu konu bir ayette şöyle ifade olunmaktadır: “Salih onlara `yurdunuzda üç gün daha yaşayınız’ dedi.” (Hud, 65) Yahut da bu işaretle, Salih Peygamberin gelişinden dişi deveyi öldürmelerine, Rab’lerinin buyruğunu dinlemeyip ondan yüz çevirmelerine ve sonunda da helak olmayı hak etmelerine kadar geçen nimetlenip faydalandıkları süre kastedilmektedir.

Lut peygamberin kavmine gönderilen taş, Ad kavmine gönderilen rüzgar hakkında söylediğimiz şeylerin aynısını Semud kavmine gönderilen yıldırım hakkında da söyleyebiliriz. Bunların hepsi de kainat kuvvetleri olup Allah’ın emri ile yöneltilmekte ve O’nun dilemesi ve koyduğu kanunlara boyun eğmektedirler. Allah bunları bu kanunlar çerçevesinde dilediği kimselerin başlarına bela olarak verir. Ve onlar da Allah’ın kendilerine yüklediği fonksiyonu yerine getirirler. Tıpkı Allah’ın ordularından herhangi bir ordu gibi.

Dördüncü delil ise Nuh kavmi hakkındadır:

46- Daha önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler.

Bu ifade, Hz. Nuh’un hikayesine açıklama getirmeden hızlıca dokunuşlar içeren kısa bir işaret niteliğindedir. Ve sanki Nuh kavmini de hatırla denilmektedir. Bazı okunuş rivayetlerinde bu “kavm” sözcüğü, “üzkur” (hatırla) fiilinin bağlacı olan “fi” olmadan üstün olarak okunmuştur. Ve bundan sonra gelen ayet, “Göğü gücümüzle biz kurduk. Şüphesiz biz onu genişleticiyiz: ‘ ayeti bağlaçla bağlanmıştır. Bu ayet, kainat mucizesinden söz etmektedir. Bundan öncekiler tarihsel delillerle ilgilidir. Ayetin akışı bu iki delil ve mucizeyi birbirine bağlıyor. Bu bölüm de her iki delili surenin üçüncü kısmına bağlıyor…
47- Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.

48- Yeri biz döşedik biz ne güzel döşeyiciyiz.

49- Her şeyden çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.

Bu ayetle yeniden surenin başlangıcını oluşturan evrensel senfoniye yeniden dönülmektedir. Kur’an’ın kalplere cazip gösterdiği değişik şekillerden birisini oluşturur bu ayet. Ve yine bu ayet, hem burada ve hem de başta Allah’ın varlığını ve kuvvetini gösteren delillere yeni bir giriştir. Bu giriş Hz. Nuh peygamberin mucizesini gökyüzü ile yeryüzüne ve yaratıklarda bulunan delillere bağlamaktadır. Sonra da bütün bunlardan, insanlar tevhid içinde soyutlanarak Allah a dönsünler ve O’na yönelsinler diye onlara çağrı yinelenmektedir.

“Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.”

Ayette geçen “Eyd” sözcüğü güç anlamındadır. Allah’ın gücünün ne demek olduğunu en güzel gösteren de, akıllara durgunluk verecek derecede birbirine bağlı ve görkemli gökyüzünün bina edilmesidir. Gök kelimesi ile hangi anlam kastedilirse kastedilsin değişmez. İster yıldızların ve gezegenlerin yörüngeleri kastedilsin isterse, milyonlarca yıldız kümelerini içeren ve adına galaksi denilen yıldız toplulukları kastedilmiş olsun, ister yıldızların ve gezegenlerin serpili bulunduğu şu uzay boşluklarından herhangi biri kastedilsin, ister “sema” sözcüğünün ifade ettiği anlamlarda diğerleri kastedilsin, farketmez… Genişlik sözcüğü de bunun gibi apaçık gözler önündedir. Sayıları milyonu bulan ve akıl almaz kütlelere sahip bulunan bu yıldızlar, engin uzay denizine serpiştirilmiş birer zerre gibidirler.

Burada gökyüzünün genişliğine işaret edilmesinde yüce Allah’ın daha önce “gökyüzünde” dediği rızık hazinelerine başka bir ima daha vardır. Burada sema sözcüğü her ne kadar Allah’ın katında olan şeyler için bir sembol olsa da, Kur’an ifadesi bu kelimeye belirli özellikler vermektedir. Öyle görünüyor ki, beşerin duygularına ilham verici olan bu seslenmeden hedef de bu özelliklerdir.

Daha sonra gelen “döşenen yeryüzü” deyimine işaretten hedef de bunun gibidir.

“Yeri biz döşedik, biz ne güzel döşeyiciyiz.”

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah Teala, bu yeryüzünü hayata beşik olsun diye hazırlamıştır. Ayette geçen “döşeme” sözcüğü, konfor rahatlık ve düzeni çağrıştırıyor. İşte yeryüzü de, insanoğlu için aynen bir beşik gibi rahat ve huzur yatağı kılınmış, herşey orada en ince ayrıntısı ile hayatın kolay olması ve sürmesi için takdir edilmiştir. “Ne güzel döşeyiciyiz.”

“Ve herşeyden de çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.”

Bu ifade, şu yeryüzünde belki de şu evrende var olan yaratma kuralını gösteren, akıllara durgunluk verecek bir gerçektir. Çünkü ifade, yaratıklarda çift cinslilik kuralını sadece yeryüzüne özgü kılmıyor. Yaratılışta çift olmak kuralı canlılarda apaçık ortadadır. Ancak ayette geçen “şey” sözcüğü, cansızları da kapsamına alır. Yani bu ifade, canlı varlıklar gibi eşyanın da “çift cinslilik” prensibine göre yaratıldığını işaret etmektedir.

Bu ayetleri insanlığın ondört asırdan beri bildiğini gözönüne alırsak ve yine herşeyde “çift” olma prensibi bir yana, canlılarda bile çift yaratılma prensibinin o zamanlar bilinmediğini bir düşünürsek, evet bütün bunları düşünürsek çok büyük ve hayret verecek bir durumla yüzyüze buluruz kendimizi. İşte Kur’an-ı Kerim, kainata dair gerçekleri, herkesten önce asırların ötesinden akıllara durgunluk verecek bir biçimde bizlere haber vermektedir.

Ayrıca bu ayet bizlere, modern bilimsel araştırmaların gerçeklere ulaşma yolunda oldukları izlenimini vermektedir. Öte yandan bu modern bilimsel araştırmaların kainatın temel yapısının atom olduğunu, atomun ise artı ve eksi yüklü çift kutuplu elektronlardan oluştuğunu belirttiğini gözönüne alırsak, bu araştırmaların akılları hayrette bırakan ayetin ışığı altında gerçeği yakalama yolunda olduğunu söyleyebiliriz.

Bu kısa ifadeli fakat akılları yerinden söküp oynatacak kadar geniş boyutlu, bu dokunuşların ışığı altında, göklerin kucağına, yeryüzünün en sonuna ve yaratıkların iç dünyalarının derinliklerine kadar yapılan bu gezintilerden sonra ayet insanlara seslenerek göklerin ve yerin yaratıcısına koşmalarını istiyor. Ruhlarına ağırlık veren ve sınırlayıcı her engelden sıyrılarak, eşsiz ve ortaksız olarak bu kainatı yaratan Allah’ı birleyerek O’na koşmalarını istiyor.

50- O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, sizi O’ndan açık bir şekilde korkutuyorum.

51- Allah ile beraber başka tanrılar uydurmuyorum. Ben size O’nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

Burada “koşma” sözcüğünün yer alması gerçekten hayret vericidir. Bu ifade insanın ruhunu şu yeryüzüne bağlayan, serbest kalmaması için üzerine ağırlık gibi çöken, ruhu her yönden kuşatan, tutsak eden ve kelepçeye vuran, ağırlıkları, kayıtları, bu ağları ve kementleri ima etmektedir. Ve özellikle de rızık ve ihtiras ile va’dedilen payların (rızkın) gözle görülen ağaçları ile oyalanma tuzaklarını ima etmektedir… Bundan dolayı, silkinip harekete geçmek, bu yüklerden ve kayıtlardan kurtularak Allah’a koşmak için yapılan sesleniş güçlü olmaktadır. Her türlü şirkten uzaklaşarak sadece bir olan Allah’a koşmak için yapılan sesleniş güçlü olmaktadır. İnsanlara delillerinin olmayacağı ve özürlerinin kalmayacağı hatırlatılması için güçlü seslenişte bulunulmaktadır. “Ben size O’nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Yanyana iki ayette bu uyarının tekrar edilmesi uyarma ve sakındırmayı daha da artırmak içindir.

Ve sanki gökyüzündeki, yeryüzündeki ve yaratıklardaki Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren delillere işaret, peygamberlik ve peygamberlerin mucizeleri ile birbirinin uzantısı şeklinde bir bütünlük gösteriyordu.

Şimdi bu işaretler son bulunca ayetin yukarısında geçen Peygamber hikayelerine ilişkin değerlendirmeler geliyor.

52- İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: “Büyücü veya cinlenmiş” dediler.

53- Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır onlar azgın bir topluluktur.

54- Onlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin.

55- Ancak yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak, mü’minlere fayda verir. Yalancıların karekteri ve mizaçları hep aynıdır. Sapıklar Hakkı ve Peygamberi hep aynı şekilde karşılamışlardır.

“İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: `Büyücü veya cinlenmiş’ dediler.”

Tıpkı şu müşriklerin dediği gibi. Ve sanki çağlar boyu bu çeşit karşılamayı birbirlerine öğütlemişlerdir. Gerçekte onlar birbirlerine birşey öğütlememişlerdir. Böyle bir şey yoktur. Ama azgınlığın ve doğru yoldan sapmanın özelliği var ya bu hep aynıdır. İşte eskilerle yenilerin ortak özellikleri budur.

Azgınların sanki birbirlerine öğüt vermiş gibi çağlar boyu tekrarlayıp durdukları bu tutumlarının doğal sonucu Resulullah’ın -salât ve selâm üzerine olsun-müşriklerin yalanlamalarına aldırmamasıdır, önem vermemesidir. Peygamber onların sapıklığından dolayı kınanacak değildir, hidayete ermemelerinde kusurlu sayılmayacaktır. “Onlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin.” O sadece bir hatırlatıcıdır. Dönekler ne kadar yüz çevirirlerse çevirsinler, yalanlayanlar ne kadar yalanlarsa yalanlasınlar o bir uyarıcıdır, görevi öğüt vermektir ve öğüt vermeye de devam edecektir.

“Çünkü hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” Mü’minlerin dışında inkarcılara fayda vermez. Peygamberin görevi öğüttür. Bir kimsenin doğru yola ermesi veya sapık olarak kalması bu görevin dışındadır. Her iki konu da yetki sadece, insanları dilediği duruma göre yaratan, Allah’ın yetkisindedir.

Burada surenin son vurgulaması geliyor. Ve burada Allah’a koşmanın anlamı ortaya çıkmakta ve insanın görevini yerine getirmek için yüklerden ve tutsaklıktan kurtulmasının ne demek olduğu belli olmaktadır. Bu öyle bir görev ki Allah kullarını o görevi yerine getirsinler diye yaratmış ve onu yapsınlar diye onları bu varlık alemine göndermiştir.

56- Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

57- Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum.

58- Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.

Bu kısacık ayet muazzam ve korkunç bir gerçeği kapsamaktadır ki bu gerçek iyice anlaşılmadan yeryüzünde beşer hayatı düzenli olmaz. Yeryüzünde sözünü ettiğimiz hayat ister kişisel hayat olsun ister toplum hayatı olsun isterse tüm devirler ve çağlar boyu bütün insanlığın hayatı olsun farketmez.

Bu kısacık ayet birçok anlam ve gayelerin ufuklarını açmaktadır ki bunların tümü hayatın üzerinde durduğu temel taşı sayılan bu muazzam gerçeğin içinde yer alır.

Bu gerçeğin kapsadığı ufuklardan birincisi şudur: Elbette ki cinlerin ve insanların var olmalarının, yaratılmalarının belirli bir gayesi vardır. Bu gaye bir görevde simgelenmektedir ki, kim bu görevi yerine getirirse varlık ve yaratılış gayesini gerçekleştirmiş olur. Yerine getirmeyen ya da yan çizen ise yaratılış gayesini yıkmış ve yitirmiş olur. Böyle birisi görevsiz, başı boş kalmış ve hayatı hedef ve değerini yitirmiştir. Hayatı, kendisini değerli kılan asıl anlamını yitirmiş olur. Böylece hayat yaratılış gayesinden sıyrılmış ve bunun sonucunda kişi dipsiz bir boşluğa yuvarlanmıştır. Bu durum kendisini ana sisteme bağlayan, koruyan ve ona ölümsüzlüğü sağlayan varlık kanunundan sıyrılıp kaçan herkesin başına gelir.

İnsanları ve cinleri varlık kanununa bağlayan bu belirli görev Allah’a ibadet veya O’na kulluktur. Ortada bir kul, bir de Rab olacaktır. İbadet eden bir kul, tapılan bir Rab… İşte bir kulun hayatı bütünü ile bu ilke üzerine olursa düzgün olur.

İşte bu göz kamaştırıcı gerçeğin bir diğer yönü de burada ortaya çıkıyor. Ve buna göre ibadetin anlamı sırf, birtakım sembolik davranışları yerine getirmekten çok daha geniş ve çok daha kapsamlı olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Çünkü cinler ve insanlar bütün hayatlarını belirli sembolik hareketleri yerine getirerek geçirmezler. Ve Allah Teala onlara bunu yüklemiyor. Aksine yüce Allah onlara hayatlarının büyük bir kısmını kuşatan ve meşgul eden başka birtakım faaliyetler yüklüyor. Bizler Allah’ın cinlere yüklediği faaliyet şekillerini bilmiyoruz. Fakat insandan istenen faaliyetlerin sınırını biliyoruz. Bunu Kur’an’dan yüce Allah’ın sözünden öğreniyoruz. “Hani Rabb’in meleklere `ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.” (Bakara, 30) Şu halde insan denen varlıktan yapması istenen amel, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmaktır. Bu görev içinde yeryüzünün imarı da vardır. Bunun içinde yeryüzündeki güç ve enerji kaynaklarının, ham madde rezervlerinin ve gizli cevherlerin keşfedilmesi ve bunları kullanarak geliştirip yaşam düzeyinin yükseltilmesi gibi birtakım aktif faaliyetler gerekmektedir. Ayrıca evrenin genel kanunları ile uyum içinde olan mutlak sistemi gerçekleştirebilmek, yeryüzünde Allah’ın şeriatını hakim kılmak da halifeliğin gerekleri arasındadır.

Buradan açıkça ortaya çıkıyor ki; insanın yaratılış gayesi ve ilk görevi olan ibadetin anlamı sadece birtakım sembolik davranışları yapmaktan çok daha geniş ve çok daha kapsamlıdır ve halifelik görevi de ibadet kavramına kesinkes dahildir. O halde gerçek ibadet kavramı iki ana unsurda somutlaşır:

1- Allah ‘a ibadetin anlamını ruhlara yerleştirmek. Yani, düşünceye şunu kesin olarak yerleştirmeli ki, ortada bir kul, bir de Rab vardır. Kul kulluk eder, Rab’be ise ibadet edilir. Bunun ötesinde hiçbir şey yoktur, ve ortada bu konumdan ve bu bakış açısından başka bir şey yoktur. Ve şu varlık alemi tümü ile ikiye ayrılır: Bir ibadet eden ve bir de ibadet edilen ma’bud. İbadet edilen Rab, birdir. Ve herkes O’nun kullarıdır.

2- İbadet, vicdandaki her harekette, organların her işleyişinde, hayattaki her davranışta Allah’a yönelmektir. Bütün davranışlar ile samimi olarak Allah’a yönelmek, başka her türlü duygudan ve Allah’a ibadet etme motifi dışında her türlü motiften sıyrılmaktır.

İşte ibadet bu iki unsur ile birlikte anlam kazanır. Ve yapılan ameller dini ibadet sembolleri yeryüzünü kalkındırmakla, yeryüzünü kalkındırmak da Allah yolunda cihatla, Allah yolunda cihad ise belalara sabretmek ve Allah’ın kaderine razı olmakla eşit hale gelir… Bunların hepsi ibadet demektir. Hepsi Allah’ın insanları ve cinleri yerine getirsinler diye yarattığı ilk görevi gerçekleştirmek demektir. Ve bunların tümü, Allah’tan başkasına yönelmeyi bırakıp herşeyin, sadece O’na kulluğunda somutlaşan genel kanunlara boyun eğmek demektir.

Ve işte o zaman, insan şu yeryüzünde yaşarken, burada Allah’ın kendisine vermiş olduğu bir görevi yerine getirmek için var olduğunu hissederek yaşar. Bu dünyaya o görevi yerine getirmek için belirli bir süre ile sınırlı olarak geldiğini, hissederek yaşar… Bu görevin ötesinde Allah’a itaattan başka dünyada hiçbir istek ve arzu, hiçbir gaye ve hedef düşünmeden dünyaya gelmesinin sadece O’na kulluk ve itaat ederek bu görevi yerine getirmek olduğunu hissederek yaşar. Bu görevin karşılığı ise duyulan iç huzuru, kendi durumundan ve amelinden hoşnutluk, Allah’ın kendisinden hoşnutluğu ve O’nun kendisini gözetmesi ile güven duymaktır. Sonra da bu, ahirette karşısına şereflendirme, nimet, ihsan ve büyük bir bağış olarak çıkacaktır.

Ve işte o zaman, insan gerçekten Allah’a tüm gücüyle yönelmiş olur. O zaman, şu yeryüzünün tutsaklığından, engelleyici cazibelerinden ve akılları çelen tuzaklarından sıyrılarak Allah’a koşmuş olur. Gerçekten esaretten ve yüklerden kurtulmuş ve kendisini Allah’a adamış olur. Kainatta bulunacağı yere, Allah’a kul olma yerine yerleşmiş olur. Çünkü Allah onu kendisine ibadet etsin diye yaratmıştır. İşte o zaman yaratılış gayesini yerine getirmiş, dünyaya geliş hedefini gerçekleştirmiş olur. İbadet kavramının ruhlara yerleştirilmesinin gerekleri arasında insanın yeryüzünde halifelik görevini yerine getirmesi, o görevin gereklerini omuzlaması, halifeliğin en son meyvelerini vermesini sağlaması vardır. Bunun yanısıra insanın elini halifeliğin meyvelerine bulaştırmaması, kalbini onların cazibelerinden ve tuzaklarından uzaklaştırıp kurtarması gerekir. Çünkü o halifeliği ve halifeliğin sonuçlarını kendi şahsı için veya kendi çıkarlarını elde etmek için yapmış değildir. Fakat, halifeliği yerine getirerek gerçek ibadet (kulluk) kavramını gerçekleştirmek ve sonra da ibadet (halifelik) aracılığı ile Allah’a yönelmek için yapmıştır.

Ve yine ibadet kavramının bir diğer gereği de, yapılan amellerin ruhlarda yer eden değerlerinin o amellerin sonuçlarına göre değil de nedenlerine göre olmasıdır. Sonuç ne olursa olsun insan hiçbir zaman sonuçlara bağlı değildir. Çünkü o, bu amelleri yaparken ibadet görevini yerine getirmek niyeti ile yapmaktadır. Ve çünkü ona verilecek ödül o amellerin sonuçlarına göre değil, yerine getirdiği amellerin karşılığı olacaktır.

Böyle olunca, insanın, görevler, yükümlülükler ve ameller karşısındaki tutumu tümü ile değişir. Ve insan bütün bunlarda içlerinde gizli olan ibadet kavramını dikkate alır. İnsan tüm faaliyetlerinde bu espriyi gerçekleştirince, görevi sona ermiş ve gayesi gerçekleşmiş olur. Varsın bundan sonra sonuç nasıl gelişirse gelişsin. Bu sonuçlar onun görevleri arasında yoktur. Hesabını ona göre yapmaz ve onu ilgilendirmez de… Çünkü bundan sonrası Allah’ın kaderine ve dilemesine kalmıştır. Kulun kendisi, çabası, niyyeti, ameli de yüce Allah’ın kaderi ve dilemesinin bir parçasıdır.

İnsan kalbini amel ve çabaların sonuçlarından çekip çıkarınca, kendisini amel ve çabaya yönelten motifte ibadet kavramını gerçekleştirir gerçekleştirmez payını aldığını ve mükafatını garanti ettiğini hisseder. İşte o zaman kalbinde insanı dünya hayatındaki mallara köpekler gibi üşüşmeye ve onun uğrunda boğuşmaya sevkeden hırsın kırıntısı kalmaz. Bir yandan halifelik ve halifeliğin yükümlülüklerini omuzlamak uğruna olanca gücünü ve çabasını sarfederken, bir yandan da elini ve gönlünü şu dünyanın fani mallarına ve çabalarının sonucuna bağlamaktan çeker. Çünkü o bu sonuçları elde etmek veya sonuçları kendine mal etmek için değil, aksine onlarda ibadet kavramını hayata geçirmek için gerçekleştirmiştir.

Kur’an-ı Kerim, bu duyguyu insanın kafasını rızık endişesi ile meşgul olmaktan ve ruhun cimriliklerinden kurtararak besleyip güçlendiriyor. Rızık zaten garanti altındadır. Allah, kullara yönelik rızkı kendisi üstlenmiştir. İnsanlara mallarını kendilerine muhtaçlara harcamalarını ve yoksullara kendi mallarındaki haklarını vermelerini emrederken, verdiği rızkın karşılığında doğal olarak onlardan kendisini yedirmelerini veya rızıklandırmalarını istemiş değildir.

“Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum: ‘ “Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”

O halde bir mü’min amel ederken, halifelik görevinde güç sarfederken onu itici gücü, rızık elde etme hırsı değildir. Aksine, onu iten güç, insanın olanca enerji ve çabasını sarfetmesi ile gerçekleşen ibadet kavramını hayata geçirmektir. Dolayısı ile insanın kalbi, çabalarının sonuçlarına takılıp kalmaktan kurtularak, tüm amellerinde ibadet kavramını hayata geçirmek noktasına eğilmiştir, yönelmiştir.

Bu şerefli ve yüce hisler ancak bu yüce islam düşüncesinin gölgesi altında filizlenebilir.

Eğer bugün insanlık bu duyguları anlayamıyor ve onlardaki tadı alamıyorsa, bu onların -ilk müslüman nesillerin yaşadığı gibi- hayatlarını şu Kur’an’ın ışığı altında yaşamamalarından ve hayatlarının prensiplerini bu büyük anayasadan almamalarından ileri gelmektedir.

İnsan bu ufka, ibadet ya da kulluk ufkuna yükselir ve orada yerleşirse, ruhu şerefli bir hedefi hayata geçirmek için basit araçlara sarılmaktan tiksinir ve kaçınır. İsterse bu hedef Allah’ın (çağrısına) davasına yardımcı olmak ve Allah’ın sözünü en üstün kılmak olsun. Çünkü hakir ve önemsiz araçlar, ibadet gibi yüce ve temiz duyguyu siler süpürür. Bir diğer yönden de kulu ilgilendiren, gayelere ulaşmak değildir. Kulu ilgilendiren sadece, ibadetin anlamını gerçekleştirmek için görevlerini yerine getirmektir. Hedeflere gelince bunlar Allah’a havale edilmiştir. Amacı yüce Allah dilediği ölçü uyarınca gerçekleştirir. O halde, gerçekleşmesi yüce Allah’a bağlı ve Allah’a ibadet eden mü’minin hesabında yer almayan bir gayeye varmak için, hırs ile çeşitli araçlara başvurmaya ve boşu boşuna yorulmaya gerek yoktur. Ayrıca ibadet eden kul, her zaman ve durumda, vicdan rahatı, ruh huzuru ve zihin rahatlığı içinde olur. İster yaptığının sonucunu görsün ister görmesin. Sonuç, ister umduğu gibi çıksın isterse tahminlerinin aksine çıksın. İbadeti gerçek anlamıyla gerçekleştirdiğine göre, amelini yapmış mükafatını garantilemiştir. Artık rahattır. Bundan sonra olacaklar, onun görev sınırlarının dışındadır… Çünkü bilmektedir ki kendisi bir kuldur. Dolayısı ile düşünce ve arzularında kul olmanın sınırlarını aşmamalıdır. Ve yine bilmektedir ki Allah Teala alemlerin Rab’bidir. Dolayısı ile Allah’ı ilgilendiren işlere burnunu sokmamıştır. Tüm düşünceleri bu sınırda ve bu noktada yer alır, karar kılar. Yüce Allah ondan hoşnut o da yüce Allah’tan hoşnut olur.

İşte böylece bir tek kısacık ayetin, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” ayetinin ortaya koyduğu akıllara durgunluk verecek muazzam gerçeğin bir yönü ortaya çıkmış oluyor.

Doğrusu, vicdanlarda gerçek anlamda yer ettiği takdirde bu biricik gerçeğin yeryüzünde hayatın çehresini bütünü ile değiştirmesi mümkündür…

Bu büyük gerçeğin ışığı altında yüce Allah zulmedip de inanmayanları, Allah’ın va’dinin çabucak gelmesini isteyip de bunu yalanlayanları uyarıyor. Ve sure bu son uyarı ile birlikte son buluyor.

59- Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmiş arkadaşlarının payı gibi bir azab payı vardır. Acele etmesinler.

60- Söz verilen günün azabından vay o kafirlerin haline!

ZARİYAT SURESİNİN SONU

Başa dön tuşu