Hayrat Vakfı Yayınları Meali

66-Tahrîm Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Ey Peygamber! Zevcelerinin hoşnudluğunu arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi, niçin (kendine) tahrîm ediyor (haram kılıyor)sun? Bununla berâber Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Resûl-i Ekrem (asm) zevcelerinden birine sır olarak verdiği, kendisinden sonra Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra)’ın sırayla halîfe olacaklarına dâir haberi, o vâlidemizin diğer bir vâlidemize bahsetmesi üzerine Allah bundan kendisini haberdâr etti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (asm) o vâlidemize sitem etti. Ama ikisinin birbirini savunmaları ve bu arada diğer zevceleri de alâkadar edecek şekilde, meşrû‘ da olsa bazı dünyevî dileklerde bulunmaları üzerine Hz. Peygamber (asm), bir aylık süre için yanlarına çıkmayacağına dâir yemîn etti ve husûsî bir odaya çekildi. Mübârek zevceleri, onu gücendirmiş olmak endişesi ile müteessir olarak epey ağladılar. Bu sûre nâzil olunca Resûl-i Ekrem (asm) 29. günün bitiminde yeminlerinin keffâretini vererek hâne-i saâdetlerine geri döndüler. (Elmalılı, c. 7, 5085)

2. Allah, yeminlerinizin (keffâretini vermekle) çözülmesini doğrusu size meşrû‘ kılmıştır. Çünki Allah, Mevlânızdır! Ve O, Alîm (herşeyi bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

3. Hani peygamber, zevcelerinden birine bir sözü sır olarak söylemişti. Fakat (o) bu sözü (diğer bir hanımına) haber verip, Allah da bunu ona (peygambere) açıklayınca, (o) bunun bir kısmını (zevcesine) bildirmiş, bir kısmından da (bahsetmeyerek) vazgeçmişti. Böylece (peygamber) ona bunu haber verince (hanımı): “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. (Peygamber de:) “Bana, Alîm (herşeyi bilen), Habîr (herşeyden haberdâr olan Allah) haber verdi!” dedi.

4. (Ey peygamber hanımları!) Eğer (ikiniz de) Allah’a tevbe ederseniz (ne a‘lâ)! Çünki kalbleriniz gerçekten (peygamberin hoşlanmayacağı bir şeye) meyletmiştir. Eğer ona (peygambere) karşı (ikiniz) birbirinizle yardımlaşırsanız artık şübhesiz ki, O’nun Mevlâsı ancak Allahdır; Cebrâîl, mü’minlerin sâlih olanları ve bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.
“Kur’ân’da bazı mühim tahşîdât (üzerinde ehemmiyetle durulan mevzû‘lar) vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı (yüceliğinin gösterilmesi) ve düşman şenâatinin teşhîri (alçaklığının ortaya konulması) gibi sebeblerden ileri geliyor. (…) Meselâ şu âyete bak: وَاِنْ تَظاَهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلٌ وَصاَلِحُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمَلٰٓئِكَةِبَعْدَ ذَلِكَ ظَه۪يرٌ [Eğer ona (peygambere) karşı (ikiniz) birbirinizle yardımlaşırsanız artık şübhesiz ki, O’nun Mevlâsı ancak Allahdır; Cebrâîl, mü’minlerin sâlih olanları ve bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.] Ne kadar Nebî (peygamber) hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın (peygamberin eşlerinin) hukūkuna merhamet var! Şu mühim tahşîdât, yalnız hürmet-i Nebînin azametini (büyüklüğünü) ve iki zaîfenin (zayıf hanımların) şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riâyetini, rahîmâne (merhametle) ifâde etmek içindir.” (Sözler, 15. Söz, 49)

5. (Ey peygamber zevceleri!) Eğer (o) sizi boşarsa, olur ki Rabbi ona sizin yerinize, sizden daha hayırlı, Müslüman, mü’mine, itâatkâr, tevbe eden, ibâdet eden, oruç tutan, dul ve bâkire zevceler verir.

6. Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun! Onun üzerinde sert, şiddetli, Allah’ın kendilerine emrettiğine isyân etmeyen ve ne emrolunurlarsa yapan melekler (zebâniler) vardır.

7. Ey inkâr edenler! Bu gün (artık) özür dilemeyin! (Siz) ancak yapmakta olduklarınızın cezâsını çekiyorsunuz.

8. Ey îmân edenler! (Samîmî bir tevbe olan) Tevbe-i Nasûh ile Allah’a tevbe edin!
“Ey insan! Senin elinde gāyet zaîf, fakat seyyiâtta (kötülükte) ve tahrîbâtta (bozmakta) eli gāyet uzun ve hasenâtta (iyilikte) eli gāyet kısa, cüz’-i ihtiyârî nâmında bir irâden (seçebilme hakkın) var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki, silsile-i hasenâtın (iyilikler zincirinin) bir meyvesi olan Cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet-i ebediyeye eli uzansın! Diğer eline de istiğfârı (tevbe edip yalvarmayı) ver ki, onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel‘ûnenin (günahlar denilen lâ‘netlenmiş ağacın) bir meyvesi olan zakkūm-ı Cehenneme yetişmesin!
Demek duâ ve tevekkül (Allah’a i‘timâd edip ona sığınmak), meyelân-ı hayra (hayrı arzulamaya) büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfâr ve tevbe dahi meyelân-ı şerri (kötülüğü arzulamayı) keser, tecâvüzâtını (taşkınlıklarını) kırar.” (Tılsımlar, 26. Söz, 85)
Bir bedevî Hz. Peygamber (asm)’ın mescidine girdi ve: “Allahım! Ben, senden affımı istiyor ve sana tevbe edip, sığınıyorum!” dedi ve tekbîr aldı. Namazını bitirince, duâsını işitmiş olan Hz. Ali (ra) ona hitâben: “Ey adam! Dilinin yaptığı tevbe, yalancıların tevbesidir. Senin tevben bile, ayrıca bir tevbeye muhtaç!” dedi.
Bunun üzerine o bedevî: “Ey mü’minlerin emîri! Peki tevbe nedir, nasıl yapılır?” diye sordu. Hz. Ali Efendimiz (ra) ise: “Şu altı şey ile: Geçmiş günahlara pişman olmak, yapılmayan farzları kazâ etmek, haksız yere alınan şeyleri iâde etmek, nefsi Allah’a isyan husûsunda terbiye ettiğin gibi itâatte de eritmek, nefse günah lezzetini tattırdığın gibi itâatin acılarını da tattırmak, her gülüşe bedel ağlamaktır!” buyurdular. (Râzî, c. 14/27, 169)

9. Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et ve onlara karşı sert davran! Onların varacağı yer Cehennemdir! O ise, ne kötü varılacak yerdir!

10. Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını bir misâl olarak getirdi. (Bu ikisi) kullarımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler de onlara hâinlik (îman cihetiyle münâfıklık) ettiler; bu yüzden (o iki peygamber) Allah’dan (gelen) bir şeyi onlardan def‘ edemedi. Ve (o kadınlara) denildi ki: “(Haydi!) O girenlerle berâber, siz de ateşe girin!”

11. Allah, îmân edenlere de Fir‘avun’un hanımını (Asiye’yi) bir misâl olarak getirdi. Hani (o): “Rabbim! Senin katında benim için Cennette bir ev yap, beni Fir‘avun’dan ve onun (kötü) işinden kurtar, hem beni bu zâlimler topluluğundan kurtar!” demişti.

12. Irzını korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de (misâl gösterdi); artık ona (yarattığımız) rûhumuzdan (Cebrâil vâsıtasıyla) üfledik; (o,) Rabbisinin kelimelerini (hükümlerini) ve kitablarını tasdîk etti ve itâat edenlerden oldu.

Başa dön tuşu