Hayrat Vakfı Yayınları Meali

68-Kalem Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

1. Nûn.
Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. (Ey Habîbim!) Rabbinin ni‘meti sâyesinde, sen bir mecnun değilsin!

3. Hem şübhesiz ki senin için, elbette kesintiye uğramayacak olan bir mükâfât vardır.

4. Ve muhakkak ki sen, gerçekten yüce bir ahlâk üzerindesin!
“Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Hakîm’de: وَ اِنَّكَ لَعَلٰي خُلِقَ عَظ۪يمٍ [Ve muhakkak ki sen, gerçekten yüce bir ahlâk üzerindesin!] fermân eder. Rivâyet-i sahîha (sahih bir hadîs) ile Hazret-i Âişe-i Sıddîka (ra) gibi sahâbe-i güzîn, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta‘rîf ettikleri zaman خُلْقُهُ الْقُرْاٰنُ [O’nun ahlâkı, Kur’ân’dır] diye ta‘rîf ediyorlardı. Yani Kur’ân’ın beyân ettiği mehâsin-i ahlâkın (ahlâkın güzelliklerinin) misâli, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehâsini (güzellikleri) en evvel imtisâl eden (uyan) ve fıtraten (yaratılışça) o mehâsin üzerinde yaratılan O’dur. İşte böyle bir Zât’ın (asm) ef‘âl (fiiller), ahvâl (hâller), akvâl (sözler) ve harekâtının her birisi, nev‘-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, O’na îmân eden ve ümmetinden olan gāfillerin, sünnetine ehemmiyet vermeyenlerinin veyâhut tağyîr etmek (değiştirmek) isteyenlerinin ne kadar bedbaht olduklarını dîvâneler de anlar.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 61)

5. Artık hanginizin fitneye tutulmuş (bir mecnun) olduğunu, yakında (sen de) göreceksin ve (onlar da) görecekler!

6. Artık hanginizin fitneye tutulmuş (bir mecnun) olduğunu, yakında (sen de) göreceksin ve (onlar da) görecekler!

7. Şübhe yok ki, yolundan sapanları en iyi bilen ancak Rabbindir, hidâyete erenleri de en iyi bilen O’dur.

8. O hâlde (hakkı) yalanlayanlara itâat etme!

9. (Onlar) arzu ettiler ki, (sen, kendilerine) yumuşak davranasın da, (onlar da sana hoşgörülü ve) yumuşak davransınlar!

10. (Habîbim, yâ Muhammed!) Çok yemîn eden, aşağılık (kıymetli bir görüşe sâhib olmayan), dâimâ ayıplayan (insanların arkasından dudak büken), hep koğuculuk peşinde gezen, her zaman hayra mâni‘ olan, haddi aşan (hakkı çiğneyen), alabildiğine günahkâr, zorba; bun(lar)dan sonra (bir de) soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğullar sâhibi oldu diye itâat etme!

11. (Habîbim, yâ Muhammed!) Çok yemîn eden, aşağılık (kıymetli bir görüşe sâhib olmayan), dâimâ ayıplayan (insanların arkasından dudak büken), hep koğuculuk peşinde gezen, her zaman hayra mâni‘ olan, haddi aşan (hakkı çiğneyen), alabildiğine günahkâr, zorba; bun(lar)dan sonra (bir de) soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğullar sâhibi oldu diye itâat etme!

12. (Habîbim, yâ Muhammed!) Çok yemîn eden, aşağılık (kıymetli bir görüşe sâhib olmayan), dâimâ ayıplayan (insanların arkasından dudak büken), hep koğuculuk peşinde gezen, her zaman hayra mâni‘ olan, haddi aşan (hakkı çiğneyen), alabildiğine günahkâr, zorba; bun(lar)dan sonra (bir de) soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğullar sâhibi oldu diye itâat etme!

13. (Habîbim, yâ Muhammed!) Çok yemîn eden, aşağılık (kıymetli bir görüşe sâhib olmayan), dâimâ ayıplayan (insanların arkasından dudak büken), hep koğuculuk peşinde gezen, her zaman hayra mâni‘ olan, haddi aşan (hakkı çiğneyen), alabildiğine günahkâr, zorba; bun(lar)dan sonra (bir de) soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğullar sâhibi oldu diye itâat etme!

14. (Habîbim, yâ Muhammed!) Çok yemîn eden, aşağılık (kıymetli bir görüşe sâhib olmayan), dâimâ ayıplayan (insanların arkasından dudak büken), hep koğuculuk peşinde gezen, her zaman hayra mâni‘ olan, haddi aşan (hakkı çiğneyen), alabildiğine günahkâr, zorba; bun(lar)dan sonra (bir de) soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğullar sâhibi oldu diye itâat etme!

15. Ona (onlardan birine), âyetlerimiz okunduğu zaman: “Evvelkilerin masalları!” dedi.

16. Yakında onun hortumunun (burnunun) üzerine damga basacağız (da onu rezîl edeceğiz)!

17. Şübhesiz ki biz, o bahçe sâhiblerine belâ verdiğimiz gibi bunlara da (Mekkelilere de o kıtlık yıllarıyla) belâ verdik. Hani (o bahçe sâhibleri) sabaha ulaşan kimseler iken, (henüz fakirler görmeden) onu(n mahsûlünü) muhakkak devşireceklerine dâir yemîn etmişlerdi.

18. (İnşâallah diyerek) istisnâ da yapmıyorlardı.

19. Fakat onlar, (henüz) uykuda olan kimseler iken, Rabbinden bir dolaşıcı (ateş, geceleyin) orayı (o bahçeyi) sarıverdi.

20. Derken (bahçe tamâmen yanarak) kapkara kesildi.

21. Nihâyet sabaha ulaşan kimseler iken: “Eğer (bahçenizi) devşirecek olanlarsanız, erkenden mahsûlünüzün başına gidin!” diye birbirlerine seslendiler.

22. Nihâyet sabaha ulaşan kimseler iken: “Eğer (bahçenizi) devşirecek olanlarsanız, erkenden mahsûlünüzün başına gidin!” diye birbirlerine seslendiler.

23. “Sakın, bugün orada bir fakir yanınıza sokulmasın!” diye kendi aralarında gizli gizli konuşarak hemen gittiler.

24. “Sakın, bugün orada bir fakir yanınıza sokulmasın!” diye kendi aralarında gizli gizli konuşarak hemen gittiler.

25. Hâlbuki (fakirlere yardıma) güçleri yeten kişiler oldukları hâlde, (onları yardımdan) mahrûm etmek üzere erkenden gittiler.

26. Fakat orayı (bahçeyi o perişan hâlde) gördüklerinde: “Muhakkak biz, elbette (bahçesinin yolunu) şaşıran kimseleriz (her hâlde yanlış yere geldik!)” dediler.

27. (Kendi bahçeleri olduğunu kabûllenince de:) “Hayır! (O fakirler değil, asıl) biz (bu ni‘metten) mahrum bırakılmış kimseleriz!” (dediler.)

28. Onların en dengeli (hayırlı) olanı: “(Ben) size, ‘(Rabbinizi) tesbîh etmeli değil miydiniz!’ demedim mi?” dedi.

29. (Onlar:) “Rabbimizi tenzîh ederiz; doğrusu biz zâlim kimselermişiz!” dediler.

30. Sonra bazıları bazılarına dönüp birbirlerini kınamaya başladılar.

31. (Nihâyet) dediler ki: “Yazıklar olsun bize! Doğrusu biz azgın kimselermişiz!”

32. “Olur ki Rabbimiz, bize onun yerine ondan daha hayırlısını verir. Şübhesiz biz, (artık) Rabbimize (O’nun rızâsına) yönelenleriz!”3
3. Rivâyetlere göre, Allah, onların bu tevbelerine binâen, kendilerine daha güzel bir bahçe ihsân etmiştir. (Nesefî, c. 4, 413)

33. İşte azab böyledir! Elbette âhiret azâbı ise daha büyüktür! Keşke bilselerdi!

34. Şübhe yok ki takvâ sâhibleri için, Rableri katında Naîm Cennetleri vardır.

35. Hiç Müslümanları o günahkârlar (o zındıklar)la bir tutar mıyız?

36. Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?

37. Yoksa size mahsus bir kitab var da (bu hükümleri) onda mı okuyorsunuz?

38. Onda: “Ne beğenirseniz, muhakkak sizindir!” (diye mi yazılı?)

39. Yoksa sizin için: “Neye hüküm verirseniz, mutlakā sizindir!” diye üzerimizde kıyâmet gününe kadar ulaşan yeminler mi var? (Sizin için yemin mi ettik?)

40. Sor onlara, hangileri buna kefildir?

41. Yoksa onların (hüküm sâhibi) ortakları mı var? Eğer (iddiâlarında) doğru kimselerse, haydi ortaklarını getirsinler!

42. O gün (kıyâmet günü) paçalar sıvanır (iş zorlaşır) ve (onlar) secdeye çağrılırlar; fakat güç yetiremezler.

43. (O gün kâfirlerin, pişmanlıktan) gözleri öne düşmüş bir hâlde, kendilerini bir zillet kaplar. Hâlbuki onlar (dünyada) sıhhatli kimseler iken, (okunan ezanlarla) doğrusu secdeye çağrılıyorlardı (fakat namaz kılmıyorlardı).

44. (Ey Resûlüm!) Artık bu sözü (Kur’ân’ı) yalanlayanları bana bırak! Yakında onları, bilmedikleri yerden yavaş yavaş (azâba) yaklaştıracağız!

45. Hem onlara mühlet veriyorum! Şübhesiz ki benim tuzağım (ni‘metin ardından, nankörlere vereceğim cezâ) pek sağlamdır!

46. Yoksa onlardan (tebliğ vazîfesine mukābil) bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında kalan kimseler midir?

47. Yoksa gayb (Levh-i Mahfûz) onların yanında da, onlar (ondan) mı yazıyorlar?

48. (Ey Habîbim!) O hâlde Rabbinin hükmüne sabret! Ve o balık sâhibi (Yûnus) gibi olma! Hani o, (balığın karnında) kederle dolu olduğu bir hâlde (bize) yalvarmıştı.
“Hazret-i Yûnus İbn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı (Allah’a yalvarması), en azîm (büyük) bir münâcâttır ve en mühim bir vesîle-i icâbe-i duâdır (duânın kabûlüne vesîledir). Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhûresinin hulâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı, gece dağdağalı (ızdırablı) ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette لَٓااِلَهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحاَنَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ*[Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!] münâcâtı, ona sür‘atle vâsıta-i necat (kurtuluş vâsıtası) olmuştur.” (Lem‘alar, 1. Lem‘a, 1)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 328, hâşiye 3)

49. Eğer Rabbisinden ona bir ni‘met yetişmiş olmasaydı, o kınanmış bir kimse olarak şübhesiz (ağaçsız) bir alana atılacaktı.

50. Fakat Rabbi onu seçmiş de kendisini sâlih kimselerden (bir peygamber) kılmıştı.

51. Doğrusu inkâr edenler Kur’ân’ı dinlediklerinde, nerede ise seni gözleriyle devireceklerdi ve (hasedlerinden): “Şübhesiz ki o, gerçekten bir mecnundur!” diyorlar.

52. Hâlbuki o (Kur’ân), âlemler için bir nasîhatten başka bir şey değildir.

Başa dön tuşu