Hayrat Vakfı Yayınları Meali

70-Meâric Suresi Hayrat Vakfı Yayınları Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Bir isteyici, vâki‘ olacak olan bir azâbı istedi.
Bu kişi Mekke müşriklerinden Nadr bin Hâris idi. “Eğer bu (Kur’ân) senin tarafından gelme bir hak ise, bizim üzerimize gökten bir taş yağdır veya bize elemli bir azab getir!” demişti. (Nesefî, c. 4, 425)

2. (O azab) kâfirler içindir ki onu (kendilerinden) def‘ edecek kimse yoktur.

3. (O,) meâric’in (semâvâta yükselme vâsıtalarının) sâhibi olan Allah tarafındandır.

4. Melekler ve Rûh (Cebrâîl), mikdârı (sizce) elli bin sene olan bir günde O’na (arşına) çıkarlar.

5. (Ey Resûlüm!) Şimdi güzel bir sabırla sabret!

6. Doğrusu onlar, onu (o azâbı akıldan) uzak görüyorlar.

7. Hâlbuki (biz) onu yakın görüyoruz.

8. O gün gök, erimiş ma‘den gibi olur!

9. Dağlar da (atılmış) rengârenk yün gibi olur!

10. Ve (o günün dehşetinden) bir dost, bir dostu(n hâlini) sormaz!

11. Onlar birbirlerine gösterilirler (fakat konuşamazlar). Günahkâr (kâfir) olan kimse arzu eder ki, o günün azâbından (kurtulmak için) oğullarını fedâ etsin!

12. Ve karısını, kardeşini! Ve kendisini barındıran aşîretini!

13. Ve karısını, kardeşini! Ve kendisini barındıran aşîretini!

14. Ve (öyle ki) yeryüzünde kim varsa hepsini (fedâ etsin de) sonra (bu diyet) onu (o azabdan) kurtarsın!

15. Hayır! Çünki o (ateş), derileri kavurup soyan, şiddetli bir alevdir!

16. Hayır! Çünki o (ateş), derileri kavurup soyan, şiddetli bir alevdir!

17. (O ateş, Hakk’a) arkasını dönüp (itâatten) yüz çeviren ve (mal) toplayıp da saklayan kimseyi (kendine) çağırır!

18. (O ateş, Hakk’a) arkasını dönüp (itâatten) yüz çeviren ve (mal) toplayıp da saklayan kimseyi (kendine) çağırır!

19. Şübhesiz ki insan, çok hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır!

20. Ona şer dokunduğu zaman, sızlanıcı (feryâd edici)dir!

21. Ona hayır dokunduğu zaman da cimridir (Allah yolunda sarf etmez, şükretmez).

22. Ancak namaz kılanlar müstesnâ.

23. O kimseler ki, onlar, namazlarında devamlıdırlar.
“Ey bedbaht nefsim! Acabâ ömrün ebedî midir! Hiç kat‘î senedin var mı ki, gelecek seneye belki yarına kadar kalacaksın? Sana (namazdan) usanç veren, tevehhüm-i ebediyettir (ebedî yaşayacağın zannıdır). Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakīkī bir hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr (vesîle) olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete (namaza) sarf etmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak (arzu) ve hoş bir zevki tahrîke (harekete geçirmeye) sebeb olur.” (Sözler, 21. Söz, 91)

24. Ve onlar ki mallarında, dilenen ve (iffetinden dolayı dilenmeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak (olan zekât) vardır (o hakkı onlara verirler).

25. Ve onlar ki mallarında, dilenen ve (iffetinden dolayı dilenmeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak (olan zekât) vardır (o hakkı onlara verirler).

26. Ve onlar ki, dîn (hesab) gününü tasdîk ederler.

27. O kimseler ki, onlar, Rablerinin azâbından korkanlardır.

28. Çünki Rablerinin azâbı, (kendisinden) emîn olunmayan (bir azab)dır.

29. O kimseler ki, onlar, ırzlarını koruyanlardır.

30. Ancak kendi eşleri veya sâhib oldukları câriyelerine karşı (olan münâsebetleri) müstesnâ; çünki şübhesiz ki onlar, (bundan dolayı) kınanacak kimseler değildirler.

31. O hâlde kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.

32. Yine o kimseler (o namaz kılanlar) ki, onlar emânetlerini ve sözlerini yerine getirenlerdir.

33. O kimseler ki onlar, şâhidliklerini hakkıyla yerine getirenlerdir.

34. O kimseler ki onlar, namazlarını (şartlarına riâyet ve ona devâm ederek) muhâfaza ederler.

35. İşte onlar, Cennetlerde ikrâm edilmiş olanlardır.

36. Öyle ise o inkâr edenlere ne oluyor ki, (onlar alay etmek üzere) ayrı ayrı fırkalar hâlinde, sağdan ve soldan sana doğru koşan kimselerdir.

37. Öyle ise o inkâr edenlere ne oluyor ki, (onlar alay etmek üzere) ayrı ayrı fırkalar hâlinde, sağdan ve soldan sana doğru koşan kimselerdir.

38. Onlardan her bir şahıs, Naîm Cennetine konulacağını mı umuyor?

39. Aslâ! Şübhesiz ki biz, onları bilmekte oldukları şeyden (bir damla hakīr sudan) yarattık.

40. Doğuların ve batıların3
3. Bakınız; (sahîfe 445, hâşiye 1)

41. Doğuların ve batıların3

42. (Ey Habîbim!) Artık onları bırak, va‘d olunageldikleri günlerine kavuşuncaya kadar (bâtıla) dalsınlar, oynasınlar!4
“En âdî raiyetin (halkından olan en sıradan birisinin) en âdî muâmelelerini (sıradan işlerini) ihmâl etmeyen bir Hâkim-i Hafîz (herşeye hükmeden ve muhâfaza eden Allah), hiç mümkün müdür ki, raiyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhâsebe etmesin (hesâba çekmesin), mükâfât ve mücâzât (cezâ) vermesin! Hâlbuki o Zât’ın izzetine (şerefine) ve gayretine dokunacak ve şe’n (şânı) ve merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor (çıkıyor). Burada cezâya çarpmıyor. Demek, bir mahkeme-i kübrâya (en büyük bir mahkemeye) bırakılıyor.” (Zülfikār, 10. Söz, 7)

43. O gün kabirlerden sür‘atle çıkarlar; sanki onlar, dikili taşlara (putlara) akın ediyorlardır.

44. Gözleri öne düşmüş bir hâlde kendilerini bir zillet kaplar. İşte bu, tehdîd olunup durdukları gündür!

Başa dön tuşu