Mümtehine Suresi’nin 7-13.Ayet Tefsiri – Fizilal’il Kur’an – Seyyid Kutub
7- Belki de Allah sizinle, onlardan düşman olduklarınız arasına ağır sevgi koyar, Allah buna kadirdir. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.
8- Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanız ve adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.
9- Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarından çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte zalim onlardır.
İslam barış dinidir. Sevgiye dayalı bir inançtır. Bütün insanlığın onun himayesinde o havayı teneffüs etmesini hedefler. Bütün dünyaya sistemini egemen kılmak ister. İnsanların tümünü Allah’ın sancağı altında birbiriyle tanışan birbirini seven kardeşler haline getirmek ister. İslamın bu temel misyonuna islama ve müslümanlara karşı düşmanlık ve saldırı temeline dayalı yönelişlerden başkası engel sayılmaz. Onlar barış içinde yaşamayı istediklerinde islam ille de sürtüşmeyi ön görmez. Kendisi de böyle düşmanca bir ortamı istemez. Hatta islam sürtüşme hallerinde bile gönüllerde sevginin tohumlarını muhafaza eder. Güzel davranmayı, ilişkilerde adaleti gözetmeyi öngörür. Her zaman düşmanlarının yüce sancağın altına girdiklerinde kurtuluşa ereceklerine kanaat getirecekleri günü bekler. Bütün ruhların ve gönüllerin düzeleceği, doğru yola geleceği ve sağlam yöne yöneleceği bu günden islam asla umudunu kesmez.
Birinci ayette ümitsizliğin asla alt edemeyeceği bu umuda işaret edilmektedir. Mekke’den hicret eden bazı Muhacirlerin gönüllerini rahatlatmak, aileleri ve yakınlarıyla ilişkilerini kesmiş olmanın ve onlarla savaşmanın zorluklarıyla, sıkıntılarıyla boğuşarak yorgun düşen kalpleri beslerken buna değinmektedir:
“Belki de Allah sizinle onlardan düşman olduklarınız arasında bir sevgi koyar Allah buna kadirdir. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.”
Allah tarafından belirtilen bu umudun anlamı onun kesin gerçekleşeceği anlamına gelir. Bu haberi duyan müminlerin de onun gerçekleşeceğine kesin kanaat getirmeleri gerekir. Zaten kısa bir zaman sonra Mekke fethedildiğinde Kureyşliler müslüman olduklarında, hepsi tek sancağın altında toplandığında o zamana kadarki bütün kinler ve intikam duyguları sona erdiğinde, hepsi kalpleri birbirine ısınan kardeşler haline geldiklerinde bu umut gerçekleşmiştir.
“Allah herşeye kadirdir.” İstediğini yapar. “Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.” Geçmişte işlenen şirki ve günahları bağışlar.
Temenni ifadesiyle dile getirilen Allah’ın sözü gerçekleşene kadar yüce Allah, inananların din konusunda kendileriyle savaşmayan ve kendilerini yurtlarından çıkarmayan müşriklerle dostluk kurmalarına izin vermiştir. Onlara iyilik yapmalarındaki sakıncayı kaldırmıştır. Onlarla ilişkilerinde adaleti gözetmelerini, onların haklarına tecavüz etmemelerini öngörmüştür. Bunun yanında din konusunda kendileriyle savaşan, kendilerini yurtlarından çıkaran ya da çıkarılmalarına yardımcı olmuş kimselerle dostluğu kesin biçimde yasaklamıştır. Onlarla dostluk kuranların zalimlerin ta kendileri olduğuna hükmetmiştir. Hiç şüphesiz ki “Allah’a ortak koşmak büyük bir zulümdür.” (Lokman suresi, 13) ayetini gözönünde bulundurduğumuzda zulmün anlamlarından birinin de şirk olduğunu söyleyebiliriz. Bu ise korkunç bir tehdittir. Müminler ondan ürperir. Onun korkunç olan kapsamına girmekten kesinlikle uzak dururlar.
Müslüman olmayanlarla ilişkileri düzenleyen bu ilke islam dininin yapısına, yönelişine, insan hayatına hatta onun bu evrene ilişkin köklü anlayışına, en uygun ve en adil ilkedir. Çünkü bütün bir varlık çeşitliliğine ve yüzeysel ayrılıklarına rağmen ilahi kaynaklı özünde ve ezeli planında birbiriyle uyum içindedir, dayanışma içindedir. Tek bir ilahtan gelmiştir. Tek bir ilaha yönelmiş bulunmaktadır.
Bu ilke, islamın devletlerarası hukukunun da temelidir. Buna göre islam ile insanlar arasında barış hali değişmeyen temel tutumdur. Bu hal ve tutum, savaş açılması ve bu savaşa karşılık verilmesinin zorunlu olması veya antlaşma yapıldıktan sonra ihanet edilmesi durumları dışında değişmez. Antlaşmaya ihanet ise saldırıyla tehdit etmek demektir. Davanın özgürlüğü ve inanç hürriyeti önünde kaba kuvvetle durmak da bunun gibidir. Bu da bir saldırıdır. Bunların dışındaki hallerde islam tüm insanlara barışı, sevgiyi, iyiliği ve adaleti öngörür.
Sonra bu ilke islam düşüncesiyle de uyum içine girmektedir. İslam düşüncesine göre müminler ile onların düşmanları arasındaki temel sorun, inanç davasıdır. Başkası değil. Müminin uğrunda her fedakârlığı göze alabileceği ve ölebileceği tek davanın sadece inanç davası olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanlarla diğer insanlar arasında düşmanlığa yol açabilecek ve çarpışmalarına neden olabilecek tek şey davanın özgürlüğü ve inancın özgürlüğüdür. Yeryüzünde Allah’ın sisteminin gerçekleştirilmesi ve sözünün yüceltilmesidir.
Bu yöneliş, surenin tüm akışıyla da uyum içindedir. Sure bütünüyle inancın değerini ortaya koymakta ve onun tüm müslümanların altında toplanacakları biricik sancak olduğunu ön plana çıkarmaktadır. Kimi müslümanlarla birlikte bu sancak altında durursa o müslüman topluluktandır. Kim de bu topluluğa karşı savaşırsa o da müslümanların düşmanıdır. Kim islam toplumuyla barış antlaşması yapar, onları inançları ve davalarıyla başbaşa bırakır, insanları ondan alıkoymazsa, insanların onu duyup anlamasına engel olmazsa ve ona iman edenlere zorluk çıkarmazsa o da müslümanlarla barış içinde demektir. İslam bu insanlara iyilik yapmayı ve onlara adil davranmayı yasaklamaz.
Müslüman bu yeryüzünde inanç davası için yaşar. Kendisine ve insanlara karşı en önemli sorunu inancıdır. Müslüman çıkar için düşmanlık yapmaz. Irk, vatan, soy ve aile gibi tutkunluklar ve taassuplar için savaşmaz. Onun savaşı sadece Allah’ın sözünü yüceltmek içindir. İnancının hayatta uygulanan egemen bir sistem olması içindir.
Bundan sonra Tevbe suresi inmiş ve orada şöyle denilmişti: “Kendileri ile aranızda antlaşma bulunan müşriklere Allah ve Peygamber’i tarafından yöneltilen bir ilişki kesme ihtarıdır bu.” (Tevbe suresi, 1) Bununla müslümanlar ve müşrikler arasındaki tüm sözleşmeler ve barış antlaşmaları yürürlükten kaldırıldı. Süresi belli olmamış olan antlaşma sahiplerine dört aylık bir süre tanınmış, süreleri belirlenmiş olan antlaşma sahiplerine ise bu sürenin bitimine kadar izin verilmiştir.
Şu kadar var ki bu uygulama müşriklerin antlaşmalarına bağlı kalmadıkları çeşitli deneyimlerle tesbit edildikten sonra yürürlüğe girmiştir. Çünkü onlar antlaşmayı bozduklarında kazançlı çıkacaklarına inandıkları ilk fırsatta, bu anlaşmaları bozacak kimselerdi! Bunlara başka bir ilke uygulandı: “Eğer antlaşmalı bir toplumun antlaşmasını bozacağından endişeli isen, aranızdaki antlaşmayı, karşılıklılık ilkesi uyarınca açıkca yüzlerine fırlat. Çünkü Allah ihanet edenleri sevmez.” (Enfal suresi, 58)
Böyle bir uygulama o zamanki islam yurdunun -ki burası o sıralarda aşağı yukarı Arap yarımadasının tamamıydı- güvenliği için zorunluydu. Çünkü bu sırada fırsat kollayan düşman komşular olan müşrikler ve ehl-i kitap defalarca islama saldırılarda bulunmuş ve antlaşmalarını bozmuşlardı. Bu ise, öz itibariyle saldırıdan başka bir şey. değildi. Onlara da savaş ve saldırı uygulanması gerekiyordu. Özellikle o sırada islamın yurdunu çepeçevre kuşatan iki imparatorluk ondan önce kendisine karşı hazırlık yapmaya ve onun tehlikesini hissetmeye başlamıştı. O sırada Bizans ve Pers imparatorlukları, kendilerine bağlı bulunan göçebe Arap emirliklerini ona karşı kışkırtıyorlardı. Müslümanlar, o gün beklenen dış bir savaşa girmeden önce kendi içindeki düşman güçleri temizlemek zorunda idiler.
Bu kadarlık açıklama ile yetiniyor ve surenin akışına tekrar dönüyoruz. Burada Mekke den hicret eden müslüman kadınlarla ilgili hükümler yer alıyor:
HİCRET EDEN KADINLAR
10- Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirse, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların gerçekten inanmış olduklarını anlarsanız onları kafirlere geri döndürmeyin. Bu kadınlar, o inkarcılara helal değildir. Onlar da bunlara. helal olmazlar. Onların kocalarının sarfettiğini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine geri verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kafir kadınları nikahınızda tutmayın, harcadığınızı isteyin. Onlarda harcadığını istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.
11- Eğer eşlerinizden biri, sizden kafirlere kaçar da sizde savaşta galip durumda olursanız, eşleri gitmiş olanlara ganimetten, harcadıkları kadar verin. İnandığınız Allah’a karşı gelmekten sakının.
Bu hükümlerin iniş şartları ile ilgili bazı rivayetlerde onların Hudeybiye antlaşmasından sonra indikleri belirtilmektedir. Hudeybiye antlaşmasında: “Müslüman da olsa Mekke’den Medine’ye göç eden bizden birini geri vereceksin” deniyordu. Bu antlaşmadan sonra Hz. Peygamber ve O’nunla birlikte olan müslümanlar daha Hudeybiye’nin alt tarafında iken hicret etmek ve Medine’deki islam yurduna katılmak istediklerini bildiren bazı inanmış kadınlar Peygambere geldiler. Kureyşliler ardlarından gelerek antlaşma gereği onların geri verilmelerini istediler. Öyle anlaşılıyor ki antlaşma metninde kadınlar konusunda kesin bir hüküm yoktu. Bu iki ayet-i kerime olay üzerine gelerek inanmış kadınların tekrar kafirlere verilmelerini yasakladı. Çünkü kadınlar güçsüz bulunuyorlardı. Dinleri uğrunda zulme ve işkenceye uğratılacakları kesindi.
Devletlerarası hukuki ilişkileri de belirleyen hükümler de bunlarla birlikte indi. Bu hükümler sözkonusu hükümleri en adil bir şekilde düzenliyor, uygulamanın kendisinde adaleti ilke kabul ediyordu. Karşı grubun uygulamalarından ve ondaki zulüm ve taşkınlıktan etkilenmiyordu. Zaten islam gerek iç, gerekse dış ilişkilerinde adalet ilkesini bu şekilde gözetmiştir.
Bu konuda ilk uygulama, ilk iş hicret eden inanmış kadınların hicret sebebini öğrenmek için onların sınavdan geçirilmeleriydi. Çünkü bu kadınların hicret nedeni istenmeyen bir evlilikten kurtuluş, bir çıkar elde etme, islam yurdunu kişisel bir sevgi peşinde koşarak seçme olmamalıydı!
İbni Abbas der ki: Hz. Peygamber onları şöyle imtihan ediyordu: “Allah’a yemin ederim ki ben eşime kızdığım için hicret etmedim. Allah’a yemin ederim ki bir yerden nefret edip başka bir yeri arzu ettiğim için hicret etmedim. Allah’a yemin ederim ki dünyalık bir çıkarı elde etmek için çıkmadım. Allah’a yemin ederim ki ben sırf Allah ve Rasulünü sevdiğim için hicret ettim.” İkrime der ki; onlara şöyle deniyordu: “Kocandan kaçmadığına, bizden birine aşık olmadığına, sırf Allah ve Resulünün sevgisi için hicret ettiğine yemin et.” İşte imtihan buydu. Allah’a yemin ederek dış görünüşlerinin ve ikrarlarının durumlarına bakılıyordu. Onların içlerinde gizledikleri şeyler ise Allah’a havale ediliyordu. Çünkü bunları insanlar bilemezlerdi. “Allah onların imanlarını daha iyi bilir.” “Eğer siz de onların gerçekten inanmış olduklarını anlarsanız onları kafirlere geri döndürmeyin. Bu kadınlar o inkarcılara helal değildir. Onlar da bunlara helal olamaz:’
Çünkü aralarındaki inanç bağı olan temel bağ kopuvermiştir. Artık bu birbirinden kopan parçaları, birbirine bağlayacak başka bir bağ yoktu. Evlilik ise kaynaşma, uyuşma ve huzura kavuşma halidir. Bu temel bağ koptuktan sonra evliliğin devam etmesi mümkün değildir. Gönül hayatının temel direği imandır. Başka hiçbir duygu onun yerini dolduramaz. İman bağından yoksun olan bir kalbin inanmış bir kalp ile kaynaşması, onunla uyuşması, dost olması, sevmesi, onunla huzura kavuşup himayesinde rahat etmesi mümkün değildir. Evlilik ise sevgidir, merhamettir, kaynaşmadır ve huzura kavuşmadır.
Hicretin ilk yıllarında bu konu herhangi bir hükme bağlanmış değildi. İnanmış kadınla kafir kocanın ayrılması öngörülmediği gibi inanmış erkekle kâfir kadının ayrılması da şart koşulmamıştı. Zira islam toplumu henüz tüm ilkelerini belirlememiş ve oturmamıştı. Hudeybiye antlaşmasından -veya birçok rivayette kullanılan deyimle Hudeybiye zaferinden sonra- ise artık tamamen ayrılığın zamanı gelmişti. Mümin erkeklerin ve mümin kadınların kalbinde yer eden ilkenin artık pratik hayatlarına da yerleşmesi gerekiyordu. “Yani günlük hayatlarında da iman bağından başka bir bağ yoktur. İnanç bağından başka bir bağ yoktur. Bağlar ancak Allah’a bağlı olanlar arasında geçerlidir” ilkelerinin yürürlüğe konması gerekiyordu.
Ayrılık hükmünün yürürlüğe girmesiyle bedel ödenmesi hükmü de yürürlüğe girdi. Bu adalet ve eşitliğin gereğiydi. Buna bağlı olarak inanmış hanımı kendisinden ayrılıp Medine’ye geldiğinde zararının karşılanması amacıyla eşine verdiği mehrin tazminatı kafir olan kocasına veriliyordu. Aynı şekilde kafir olan eşini boşayan müslüman erkeğe de mehrinin karşılığı iade ediliyordu.
Bundan sonra inanmış erkeklerin hicret eden inanmış kadınlarla mehirlerini verdikten sonra evlenmeleri helal olur. Bu konuda fıkhi açıdan birtakım görüş ayrılıkları vardır. “Bu kadınların iddet beklemeleri gerekir mi? Yoksa sadece hamile olanlarının doğum yapana kadar iddetlerini beklemelidirler? Eğer iddet beklemeleri gerekir deniyorsa bu iddet normalde boşanan kadınlarınki gibi üç ay mıdır? Yoksa tek bir aybaşıyla rahmin temizliği ortaya çıkıncaya kadar mıdır^” gibi.
“Onların kocalarının sarfettiğini (mehrini) verin. Mehirlerini kendilerine geri verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir günah yoktur. Kafir kadınları nikahınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin, onlarda harcadıklarını istesinler.”
Sonra bu hükümlerin hepsi müminin vicdanındaki büyük teminata bağlanıyor. Bu Allah’ın gözetimi altında olma, O’ndan korkma ve takva bilincidir. “Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”
İşte bu sözünde durmamanın, hilenin ve aldatmanın kökünü kazıyan yegane güvencedir, teminattır. Allah’ın hükmü, herşeyi bilen ve herşeyi en güzel yerleştiren Allah’ın hükmüdür. İnsanın içindeki her şeyden haberi olan üstün güç ve kudret sahibinin hükmüdür. İşte müslümanın bu bağı hissetmesi yeterlidir. Bu hükmün kaynağını kavraması onun doğrultusunda düzelmesi ve ona uyması için yeterlidir. Çünkü o eninde sonunda Allah’ın huzuruna çıkacağına kesin inanmaktadır.
Eğer inanmış bir kocanın, kafir olan eşinden ayrıldıktan sonra eşi ya da ailesi onun yaptığı masrafı kendisine iade etmezse -nitekim buna benzer olaylar olmuştur- devlet başkanı, eşleri iman edip islam yurduna sığınan kafir erkeklerin mehir karşılığı alacağı haktan bu mümin erkeğin alacağını tahsil eder. Ya da kafirlerin müslümanlar tarafından elde edilen ganimet mallarından bu inanmış kocanın zararını karşılar.
“Eğer eşlerinizden biri, sizden kafirlere kaçarda sizde savaşta galip durumda olursanız, eşleri gitmiş olanlara ganimetten harcadıkları kadar verin.”
Bu hüküm de ve uygulaması da her hükmün ve her uygulamanın bağlandığı temel güvenceye bağlanmaktadır:
“İnandığınız Allah’a karşı gelmekten sakının.”
Bu inanmışların kalbine Allah’ın bir dokunuşudur. Bu dokunuşun onların kalpleri üzerine büyük ve köklü etkileri vardır.
İşte bu şekilde eşler arasındaki ayrılık hükümleri islam düşüncesinin realiteye dayalı bir uygulaması niteliğindedir. Hayatın değerleri ve bağları böylece yerlerine oturtulmaktadır. İslamın safı bire indirgenmekte ve diğer saflardan tamamen ayrılmaktadır. Hayatın tamamı inanç ilkesi üzerine kurulmakta ve bütün bir hayat iman eksenine bağlanmaktadır. Bütünüyle insanca bir dünya kurulmaktadır. Burada ırk, renk, dil, soy ve vatan farklılıkları eriyip gitmektedir. İnsanları birbirinden ayıran tek bir arma kalmaktadır. Bu da insanların bağlı bulunduğu tarafın armasıdır. Ortada sadece iki cephe bulunmaktadır: Allah’ın cephesi ve şeytanın cephesi.
KADINLARIN BİATI
Sonra Hz. Peygamber’e inanmış kadınlarla iman üzere nasıl sözleşeceğini açıklıyor. İslama giren bu kadınların ve onların dışında islama gireceklerin hangi ilkelere bağlı kalmak üzere söz vereceklerini (bey’at edeceklerini) açıklamaktadır:
12- Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Bu ilkeler inancın temel ilkeleridir. Ayrıca bunlar islamın yeniden kurduğu sosyal hayatın temel direkleridir. Bunlar kesin bir şekilde Allah’a ortak koşmamaktır. Allah’ın kesin yasaklarına yanaşmamaktır. Hırsızlık ve zinadan uzak durmaktır. Çocukları hiçbir gerekçeyle öldürmemektir. Burada cahiliye döneminde egemen olan kız çocuklarının toprağa gömülmesi geleneğine işaret edilmektedir. Bu ilke herhangi bir sebeple kadının rahmindeki cenini öldürmesini de kapsamaktadır. Çünkü kadınlar rahimlerindekini korumakla görevlendirilmişlerdir. ‘
” “Elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek…
İbni Abbas der ki; Bu kadınların kocalarına başkalarından olan çocuklarını nisbet etmesinler demektir. Mukatil de aynı şeyi söylemiştir. Zina etmeyeceklerine ilişkin onlardan söz alındıktan sonra bu noktaya da dikkat çekilmesi herhalde cahiliye döneminde yürürlükte olan bir geleneğe işaret etmektedir. Bu dönemde kadın birçok erkekle beraber olur. Bir çocuğu olduğunda ise hangisine daha çok benziyorsa onun çocuğu olduğunu söylerdi. Bazen en güzel erkeği seçer ve çocuğunu ona nisbet ederdi. Aslında çocuğunun babasının o olmadığını bile bile!
Ayet-i kerimenin ifadesi hem bu tür hallerdeki iftiraları hem de yalana dayalı her tür uydurma iftirayı kapsamaktadır. Herhalde İbni Abbas ve Mukatil ayeti bu şekilde yorumlamakla o zaman meydana gelen bir olayla ilgi kurmak istemişlerdir. Son şart ise şudur:
“İyi bir işte sana karşı gelmeyeceklerine.”
Bu onların peygamberin kendilerine emrettiği her işte kendisine itaat edeceklerine söz vermeleri anlamındadır. Peygamber zaten iyilikten başkasını emretmez. Fakat bu, islam yasasının temel ilkelerinden biridir. Bu anayasa devlet başkanı olsun, idareci olsun, hiç kimseye yönetilenlerin iyiliğin dışında itaat etmemeleri gerektiğini ifade etmektedir. Allah’ın dini ve Allah’ın yasasıyla uyum içindeki iyilik. Bu yasaya göre yetki sahiplerine her işte sınırsız itaat edilmez. İşte bu ilke yasama ve yürütme gücünü doğrudan Allah’ın yasasına bağlamaktadır. Devlet başkanına ve millet iradesine bırakmamak gerekir. Allah’ın yasaları ile çeliştiğinde bunlara itaat yoktur. Devlet başkanı da ümmet de Allah’ın yasasına bağlıdır. Her ikisi de gücünü Allah’ın şeriatinden alır.
Hicret eden kadınlar bu kapsamlı ilkelere bağlı kalacaklarına söz verdiklerinde onların verdikleri bu söz beyat olarak kabul edilir. Hz. Peygamber onların daha önce işlemiş oldukları günahlarının bağışlanması için dua eder:
“Çünkü yüce Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” Bağışlar, merhamet eder ve tökezleyenleri ayağa kaldırır.
GAZABA UĞRAYANLARI DOST EDİNMEYİN
Surenin sonunda şu genel direktif yer alıyor:
13- Ey iman edenler, Allah’ın gazabına uğrayan bir topluluğu dost edinmeyin. Çünkü bunlar kafirlerin mezardakilerden ümitlerini kestikleri gibi ahiretten ümitlerini kesmişlerdir.
Bu çağrı inananlara iman adıyla yöneltilen bir çağrıdır. Onları diğer topluluklardan ayıran sıfatlarıyla kendilerine seslenmektedir. Çünkü onları Allah’a bağlayan ve Allah’ın düşmanlarından ayıran onların bu sıfatlarıdır.
Bazı rivayetlerde Allah’ın gazabına uğrayan topluluğun yahudiler olduğu ifade edilmiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde bu sıfat onlar için kullanılmıştır. Ne varki, bu hükmün genelliğine hem yahudiler hem de bu surede sözü edilen müşrikleri ve Allah’ın tüm düşmanlarını kapsamına almaktadır. Onların hepsi Allah’ın düşmanıdır. Ve hepsi Allah’ın gazabına uğramıştır. Hepsi ahiretten ümitlerini kesmiştir. Ahirete ilişkin hiçbir umutları yoktur. Kafirler ölülerden, mezardakilerden umutlarını kestikleri gibi ahiretten hiçbir şey beklemezler. Çünkü kafirler ölümle herşeyin bittiğine inanırlar. Ölümden sonra dirilmeye ve hesaba çekilmeye inanmazlar.
Bu son sesleniş surenin tüm direktiflerini ve yönlendirmelerini içinde toplamaktadır. Bu nedenle sure onunla başladığı gibi yine onunla sona ermektedir. Bu surenin son direktifi olmaktadır. Böylece surenin yankıları insanların kalplerinde dalgalanıp gitmektedir…
MÜMTEHİNE SURESİNİN SONU








